Sabah iş var.
Uyumalıyım. Bilgisayarı kapatırken, bu videoya denk geldim.
Allahım... Ne çok olmuş bu şarkıyı dinlemeyeli... Sözleri kim yazmış acaba?
Nasıl bir aşktır bu abicim? Hercayi bir kadına sevdalı belli... Bağlamayı çalan ve söyleyen Ender Balkır. Hiç duymadım daha önce... Gözlerimi kapadım ve dinledim. Giriş ve ara
nameler var ya... Oy oy oy... Hayal alemine uçurdu beni... İyi ama... Söyler misiniz,
rüya alemine nasıl geçeceğim şimdi. Yooo... Bence feleğin uyku öncesi bir ikramı bu bana... Teşekkür ederim. Yeminle gönül telim titredi.
bağlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bağlama etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
15 Ocak 2018 Pazartesi
20 Haziran 2013 Perşembe
Ve Bağlama Hevesi Ve Kentin Türküsü Ve Yalan Dünyada
Selda'nın yukarıdaki fotoğrafını gördüğüm an, "bittim ben!" diye
düşündüm. Uzun zamandır bağlama çalmayı öğrenmek istiyorum. Ara ara
nüksediyor bu arzum. Bu kez kolay uyum sağlamak niyetiyle, kendime
hemcinsim bir rol model arıyorum. Düşünüyorum... Düşünüyorum... Aklıma
bir tek eskilerden elinde bağlamayla şarkı söyleyen Selda Bağcan geliyor
nedense. Artık kararlıyım ya bağlama öğrenmeye... Selda'nın bağlamalı
fotoğraflarına bakmak istedim. Az önce sanal dünyada fotoğraflarını
bulmak üzere dolanmaya başladım. Denk geldiğim ilk fotoğrafına baktım
ki o ne? Bağlama değil de gitar yok muydu Selda'nın elinde. "Eyvah!"
dedim. "Allahım bağlamalı bir kadın rol model bulamayacak mıyım yoksa
kendime?"
Tuhaf huylarım vardır. Biliyorum temkin süzgeçi eksik benim
bünyemde. Bir şeye karar verirken bi dur bi etraflıca düşün di mi?
Nerdee? Her bişeye kolay heves ettiğim gibi, moralman şıppadanak
çökerim. Kendime inancım çapçacık yıkılır. Hemencik kör kuyularda merdivensiz, denizler ortasında yelkensiz kalmış
gibi hissederim. Ne denir? "Savaşı kazanan, kılıcı keskin iri
savaşçılara sahip olan değil, morali
yüksek savaşçılara sahip olan taraftır." Bu sözü kim demiş, ne zaman demiş, niçin demiş diye sakın
sorma. Laf aramızda inan bilmiyorum. Valla ne bileyim, kalmış işte
hafızamın tozlu bi çekmecesinde. Helee... Sen sen ol... Lütfen, bu söz
ne alaka filan sakın deme. Bende yüksek moralli savaşçı ruhu olmayınca.
Anlasana... Bittiğimin resmidir. Biterim... Biterim! Misal bu ya
bağlama çalma hevesimden şıp diye vazgeçebilirim.
Neyse ki, Cumhur Canbazoğlu'nun, gelecek nesillere kaynak olsun diye
yazdığı, Kentin Türküsü Anadolu Pop Rock adlı kitabı var şu an elimde.
Şu kitap denen nesne var ya, her derde deva yeminle. Allah razı olsun
Cumhur Canbazoğlu'ndan. Bu kitabı morasiz ruhuma ilaç gibi geldi... Bak
şimdi. Kitabının 222. sayfasından itibaren altı sayfayı Selda'ya
ayrılmış. Selda 1948 yılında Muğla'da doğmuş. Ortaokula giderken gitara
ilgi duymuş. Bak burayı iyi dinlemelisin... Çünkü ismini ilk olarak bu
kitapta okuduğum Catherina Valente'nin, Aşk ve Müzik filmini izlerken,
Selda'nın içinde şarkıcı olma merakı uyanıvermiş. Al sana rol model
durumu... Gördün mü, anlatmak istediğim budur işte.
Sonra eve alınan
teyp, radyoda dinlediği Latin şarkıları teybe kaydetmeler, sonra bu
şarkıları söylemeye başlamalar filan... Yani bir bakıma eve alınan teyp
sayesinde şarkıcı olmaya başlar. Lise bire giderken sahneye çıkar.
Alpay'la tanışır. Alpay'ın sayesinde banda çekilen şarkıları Ankara
Radyosu'na gönderilir. Rahmetli Fecri Ebcioğlu İstanbul Radyosun'da bu
şarkıları yayınlar. Ailesinin ısrarıyla Ankara Üniversitesi Fen
Fakültesi Fizik Bölümü'ne devam eder. Bu yıllar memleketimizdeki gençlik
olaylarının yayıldığı, türkülerin ve Anadolu popunun canlanmaya
başladığı yıllardır. Ünlü türkücü Saniye Can'dan dinlediği türküler
sebebiyle halk müziğine gönül verir. Türküleri gitarıyla söylemeye
başlar. Latince şarkı söylerken, birden Mahzuni'yi, Neşet Ertaş'ı, Aşık
Veysel'i keşfeder. Ne güzel!
Cem Karaca'yla Barış Manço'nun, Selda'nın çalıştığı Ankara'daki kulübe uğramaları, hayatının yönünü İstanbul'a çevirir. Çünkü bu iki sanatçı kendisine plak yapmak için yardımcı olacaklarını söylerler. Tatlı Dillim, Katip Arzu Halim Yaz Yare Böyle, Çemberimde Gül Oya çok hoşlarına gider. Bu şarkılar banda okunup TRT ye gönderilir. Denetimden geçer ve radyolara dağıtılır. Türkan Poyraz'ın TRT için hazırladığı Mahpushaneler adlı programında Selda'nın Mahpushanelere Güneş Doğmuyor adlı şarkısı fon müzik olarak kullanılınca, ismi cismi belli olmayan fondaki ses çok beğenilir. Hatta Deniz Gezmiş'in eski nişanlısı olduğu söylentisi yayılmaya başlar. Deniz Gezmiş ve arkadaşları ise kısa bir süre önce yakalanmışlardır.
Plakçılar evinin kapısını aşındırmaya başlayınca, gitar dersleri alır ve türküleri tamamen doğal sesiyle söylemeye başlar. 1971 yılında ilk 45'liği çıkar. Plakları ilgiyle karşılanır. Adaletin Bu mu Dünya ile listelerin en üst sırasına yerleşir. Aynı dönemde TRT deki programdaki sesin Selda olduğu anlaşılınca, Deniz Gezmiş'le adı anıldığı için yayınlanamaz kararı verilir. Moğollarla çalışmaya başlar. Bir süre sonra yolları ayrılır. 1972'de Dışişleri bakanlığı tarafından Bulgaristan'daki Altın Orfe yarışmasına gönderilir. Dereceye giremez. İzmir Fuarı'nda sahneye çıkar. Denetim, Selda'nın şarkılarını onaylamaz. Arif Sağ'ın bağlamayla yer aldığı albümünde türkü kokan şarkılar söyler.
Ortam gergindir. Sol müziğin bayraktarlığını yapmaktan
vazgeçmez. Kaldı Kaldı Dünya adlı parçası Hey dergisi 45'likler
listesinde 1 numaraya yükselir. 12 Eylül Askeri Müdahales'nde üç kez göz
altına alınır. Söylediği şarkılardan dolayı yargılanır. 1980-1987
arasında pasaportuna el konulur. Yurt dışına çıkamaz. Uzun bir dönem TRT
yasaklısı olur. Ancak 1992 yılında ekranlara çıkacaktır. Geçmişte
ürettiği albümleri ve 45'likleri ulaşamadığı geniş kitlelere ve genç
kuşak için tekrar değerlendirmeye karar verir. Ve muhtelif albümler
çıkarır. 2000 yılında konsere giderken ağır bir kaza geçirir ve uzun
süre tedavi görür. Cumhur Canbazoğlu, kitabında Selda'ya ayırdığı altı
sayfalık yazısını şöyle bitirmiş: "2004 yılında Denizlerin Dalgasıyım
albümüyle geçmiş günleri anımsatan yoğunlukta politik, duyarlı bir
söylemle yeniden listelerde gözükür. Anadolu popun yorulmaz emekçisi
olarak Selda, bayrağı hiç düşürmeyerek her dönem büyük saygı görür."
Heyy! Du bi... İşte Selda'nın elinde bağlamayla bir fotoğrafını buldum. Acaba Selda bağlama çalıyor muydu ki? Yoksa Türkülerimiz plağı için mi böyle fotoğraf çektirmişti? Kentin Türküsü kitabında, Selda'nın bağlama değil gitar dersi aldığı yazıyordu. Hatta türküleri gitarıyla çalıp söylüyormuş. Bir ara gitara da heves etmiştim. Allahım ben ne şıpsevdi biriyim? Yooo. Enseyi karartmayayım, ne var? Olsun varsın... Şimdi gitarla tek şarkı çalabilirim misal... Romans!.. Arpejle Romans'ı çalmayı beceriririm. Hımm... Acaba bağlamayı bırakıp, gitarla türkü çalmayı mı denemeliyim? Kafam karıştı. İnan bilemedim. Geç oldu. Önce şu yalan dünyanın herşeyine meraklı, dikkati dağınık, bilgisi yarım yamalak bünyemi tımar edecek bir Neşet Ertaş türküsünü önce Selda'dan.. Yooo... Dayanamam. Üstüne cilalama niyetiyle bir de Neşet Usta'dan dinleyeyim.
Hocaların hocası Neşet Ertaş'ın ruhuna rahmet göndereyim. Selda'yla, Cumhur
Canbazoğlu'na mahsus selam edeyim. Sonra anne sözü dinler gibi masum...
Tıpış tıpış uyumaya gideyim.
2012
19 Kasım 2012 Pazartesi
Yalanım Yok!.. Çatır Çatır Çatladığımı İtiraf Etmeliyim!
Geçen hafta Altı Nokta Körler Derneği'ne uğradığımda, Pınar, Engin, Sinan, Sibel, Mahmut Hoca ve Meltem'in yanında oturan, şık giyimli genç adamla daha önce hiç karşılaşmamıştım. Elini sıkıp kendimi tanıştırdığımda, adının Mehmet Emre Kalaycı olduğunu öğrenmiştim. Bazı insanlarla, ilk anda kanımız kaynar ya hani... Hah işte... O gün Emre'yle, sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi nasıl derin bir muhabbete girişmiştik anlatamam. Bakmıştık ki, müzik, edebiyat, sinema ve hayat üzerine konuşmamız uzadıkça uzuyordu... Ne yazık ki, ikimizin de ofislerimize geri dönme vakti geliyordu. Dernektekilerle vedalaşıp, birlikte dışarıya çıkmıştık. Arabamla Emre'yi iş yerine bırakıncaya kadar, konuşmaya hevesle devam etmiştik. Of, bağlamanın sesi yüreğimi titrettiği halde, yeteneksizliğim ve elbette beceriksizliğim sebebiyle, bir türlü bağlama çalamadığım için olsa gerek, dokuz yaşından beri bağlama çaldığını söyleyen Emre'yi, çok feci kıskandığımı itiraf etmeliyim. Üstüne, dört senedir sol klarnet eğitimini sürdürdüğünü söylemesin mi?
Yok artık!.. Hele bütün bunların üstüne, şarkı söylediğini öğrenince var ya, bünyemdeki kıskançlık katsayı ibresinin tavan yaptığını hissetmiştim. Üstelik Babylon ve Aksanat'ta sahne almış öyle mi? "Vay canına!.." dedim Emre'ye... "Sen var ya..." dedim. "Benim tüm hayallerimi şimdiden gerçekleştirmişsin. Pes ama!" Evet, ne yapayım yani? İçimde mi tutaydım!.. Aklımdan geçenleri takır takır söyledim. "Sahnede şarkı söylemeyi hep hayal ederim. Ama Emre o kadar bed sesim var ki anlatamam. Bu hayalimin gerçekleşmesi var ya ömrü billah mümkün değil. Bari bağlama çalabileyim değil mi? Onu da beceremiyorum. Ne yalan söyleyeyim, çok kıskandım seni Emre. Çoook!!" diye ünlemli cümlelerimi ardı ardına ekledim. Emre muzip muzip güldü. "İyi o zaman, diğer faaliyetlerimi şimdilik anlatmayayım. Sizi daha fazla kıskandırmayayım." dedi.
Şimdi yukarıdaki yazımı okuyan birileri, Emre'nin, 1987 yılında İzmit'te, öğretmen bir anne babanın çocuğu olarak doğuştan iki gözünde de kongenital kornea bozukluğu ile dünyaya geldiğini, sol gözünden kornea nakli ameliyatı geçirmesine rağmen ameliyat döneminin tıbbi koşullarının yetersizliği nedeniyle olumlu sonuç vermediğini, fiziksel engeli nedeniyle yedi yaşında görme engelliler ilköğretim okuluna başladığını, okuldaki üstün başarısı nedeniyle ikinci sınıfı okumadan üçüncü sınıfa atladığını, dördüncü sınıftan itibaren ise kaynaştırma eğitim programıyla görenlerle birlikte okumaya başladığını, hafta sonları rehabilitasyon merkezinde hayatını rahatça idame ettirebilmek için gerekli olan bastonla bağımsız hareket hareket edebilme, ingilizce ve matematik takviye ile bilgisayar kullanımı dersleri aldığını, görenlerle bir arada okuduğu, tüm okulları üstün başarıyla bitirip, Kocaeli Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne birincilikle girdiğini ve bitirdiğini, şimdi hem yüksek lisansına devam edip hem de avukatlık görevini sürdürdüğünü, söyleyebilir. Emre'nin eğitim ve mesleki başarılarına var ya, hiiç aldırmam.. Hiiiç... Benim kıskançlık sebebim sanatla ilgili vaziyetine... O kadar enstrüman çalabilmeyi becerebilmesine... Güzel şarkı söyleyebilmesine... Biliyor ya beni... Bakar mısın Emre'nin yaptığına? Aşağıdaki videoyu göndermiş. Ne o? Güya mesai sırasında bunaldıklarında, nasıl vakit geçirdiklerini bana göstermek niyetindeymiş. Bu kadarla kalsa iyi... Ayrıca bu video 2 Aralık 2012'de TRT müzik kanalında saat 12:00 de yayınlanmıyacak mıymış? Pes!! Of ama! Çatır çatır çatladım! Yapılır mı bu bana?
25 Nisan 2011 Pazartesi
Bağlamanın Sesi Gizlenenleri Ortaya Çıkarır Mı Sahiden?
İtiraf etmeliyim ki geçen yıl merak sarıp türkülerin menzilinde dolandıkça yakın takibe almıştım Neşet Ertaş'ı... Hele bir ara Neşet Ertaş'ın "Gönül Dağı" şarkısını sürekli arka arkaya dinlemeye başlayınca, Neşet Ertaş'ın babasıyla ilgili okuduğum bir hikaye aklıma gelmişti. Hikaye 20. yüzyılın başlarında geçiyor. Ve biliyoruz ki "Dünyalılar hiçbir yüzyılda 20.yüzyılda çektiği kadar acı çekmedi. " 20. yüzyılın ilk yarısı tamamen savaşlarla geçmişti ya işte gene o savaş yıllarını hayalimizde canlandıracağız şimdi.
Memleketimizdeyiz. Anadolu'dayız. Savaşın bin bir türlü hallerinden biri olan, savaştan kaçan, savaş cephelerinden dağların karanlıklarına gizlenen asker kaçaklarının durumunu hayal edeceğiz. Bu kaçak askerlerin kendilerini aramaya çıkan askeri birliklere yakalanmamak için oldukları yerde sessizce beklediklerini düşünelim. Neşet Ertaş’ın ailesi Kırşehir'liymiş. Bu bölgedeki dağlarda asker kaçakları olduğu duyulmuşsa, askeri birlikler dosdoğru Neşet Ertaş'ın babasının dayısı olan Bulduk Usta'ya giderlermiş. "Haydi bakalım, al bağlamanı gel bizimle," derlermiş. Dağda görünmez bir köşeye otuttururlarmış Bulduk Usta'yı. Otutturduktan sonra vurup bağlamanın tellerine türkü söylemesini isterlermiş. Bulduk Usta'nın öyle olağanüstü, öyle yürek titreten bir sesi varmış ki, bağlamasını çalıp türkü söylemeye başladığında, dağ taş türkü olurmuş. Bu sesin güzelliğine kimse dayanamazmış. Bu sesin güzelliğine dayanamayan asker kaçakları adeta hipnotize olmuşcasına yerlerinden çıkar, gizlenmeyi unutur, birer birer Bulduk Usta'nın bulunduğu yere doğru yürümeye başlarlarmış. Eee... Yürümeye başlayınca da tek tek yakalanırlarmış.
Bulduk Usta, Neşet Ertaş'ın babasının dayısı. Neşet Ertaş memleketimizin en değerli bağlama ustası, türkü derleyicisi ve kendine has türkü söyleyen sanatçılarından biri. Ben o günlerde, döne döne Neşet Ertaş'tan özellikle Gönül Dağı'nı dinliyordum. Gönül Dağı'nı döne döne dinledikçe, yüreğimi titretiyordu bağlamanın sesi. Bu durumda içimdeki kuytuda gizli kalmış, yıllardır saklanmış bağlama çalma hevesi yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamıştı iyi mı? Eyvah!.. Evet, Eyvah, ne olacak benim sonum diye düşünmüştüm önce... Bu gönül gene bir şeyi daha öğrenmeye heves ediyordu işte. Sonra Kocaeli Belediyesi'nin bağlama kursu duyurusu, bu hevesimin ortaya çıktığı günlere tam denk gelince... Haftada bir gün iki saat bağlama kursuna devam etmiştim.
Bugün duydum ki İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı değerli sanatçımız Neşet Ertaş'a fahri doktora ünvanı vermiş. Ne hoş bir sanatçının yaşarken milletinden değer görmesi... Çok sevindim. Peki ben artık bağlama çalabiliyor muyum? Nerdee? Zorlarsam kendimi bir türkü çalabilirim tabii. Gitarla da bir şarkı. O kadar. Bundan sonra aklımda kemençe var. Karadenizlilik var da serde... Anlatabildim mi yani kemençe öğrenme istemem tamamen bu sebeple... Fakat... Ben sanatın her dalına heves eden ama hiçbir sanata kabiliyeti olmayan biriyim. Olsun. Deniyorum kendimi. Elbet bir gün neye yeteneğim olduğunu öğreneceğim. Misal yarın fotoğrafçılık kursuna başlıyorum. Fotoğraf sanatının hastasıyım. Bazı fotoğraflara nasıl ilgiyle bakarım. Öyküler anlatır bazı fotoğraflar bana... Keşke ben de öykü anlatabilen fotoğraflar çekebilsem... Keşke... Neyse anlatırım zaten fotoğraf kursu maceralarımı... Şu kursa bir gideyim de.
Bugün duydum ki İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı değerli sanatçımız Neşet Ertaş'a fahri doktora ünvanı vermiş. Ne hoş bir sanatçının yaşarken milletinden değer görmesi... Çok sevindim. Peki ben artık bağlama çalabiliyor muyum? Nerdee? Zorlarsam kendimi bir türkü çalabilirim tabii. Gitarla da bir şarkı. O kadar. Bundan sonra aklımda kemençe var. Karadenizlilik var da serde... Anlatabildim mi yani kemençe öğrenme istemem tamamen bu sebeple... Fakat... Ben sanatın her dalına heves eden ama hiçbir sanata kabiliyeti olmayan biriyim. Olsun. Deniyorum kendimi. Elbet bir gün neye yeteneğim olduğunu öğreneceğim. Misal yarın fotoğrafçılık kursuna başlıyorum. Fotoğraf sanatının hastasıyım. Bazı fotoğraflara nasıl ilgiyle bakarım. Öyküler anlatır bazı fotoğraflar bana... Keşke ben de öykü anlatabilen fotoğraflar çekebilsem... Keşke... Neyse anlatırım zaten fotoğraf kursu maceralarımı... Şu kursa bir gideyim de.
10 Aralık 2010 Cuma
Efsane Kaya Amca ile "Mızrap, Parmak, Kulak" Vaziyetlerimiz
"Yok!" dedim Kaya Amca'ya. Bende sanata hiç kaabiliyet yok. Yapamayacağım sanırım. Olmayacak. Hiç yormayayım sizi."
Of! Bende neden her şeye fena halde merak var? Öyle böyle değil hem de. Resmen oburluk derecesinde. Bir dur değil mi? Bir otur hanım hanımcık oturduğun yerde.. Zaten işin gücün var. Ya Hayal Kahvem. Yaz babam yaz. Sanki arkamdan atlı kovalayan var. Nedir bu yani? Bütün bunların üzerine illa bağlama çalacağım diye çırpınmam niye? Of! Bazan var ya.. yok... yok... Çoğunlukla çözemiyorum kendimi. Erkin Koray söyler ya hani o kendine has sesiyle... "Arap saçına döndüm. Çöz beni arap saçı. Çivi çiviyi söker. Budur bunun ilacı." Kaya Amca dediklerimi hiç dinlemedi. Hiiiç! Ofise geldi. Utandım tabii.. Durmadan gamlı baykuş misali bıdı bıdı bıdı bir sürü bahaneler öne sürüyorum.
"Kaya Amca, üzülüyorum sizin için. Buraya kadar geliyorsunuz. Çalıştırıyorsunuz. Diyorsunuz ki, "Mızrap, parmak, kulak... Bu üçünün koordinsayonunu sağlayacaksın." İyi ama Kaya Amca bende hiç kulak yok ki. Öğrenemiyorum. Ben bağlamamın teline teline vurup şöyleee derinlerde gezinmek istiyorum. Ama olmuyor ki... Kaabiliyetim yok benim Kaya Amca. Israr etmenin anlamı yok anlatabiliyor muyum? Sizi yormak istemiyorum." dedim. Güldü Kaya Amca. "Ben bu manzarayı bir yerden hatırlıyorum." dedi. Aynen senin gibiydim bende... Hemen öğrenmek, hemen çalmak istiyordum. Benim hocam Alaattin Palandöken'di. O güzelim Amasya şivesiyle "Gayacım, acele etme gulum! Sen beni geçecen... Merak etme!" derdi. Dur bakalım! Dün bir bugün iki. Şimdi al bakalım bağlamanı eline. Hiç boşuna dertlenme. Bugün yeni bir türkü öğreneceğiz." dedi. "Su sızıyor sızıyor. Taşların arasından. Eğil bir yol öpeyim. Kaşların arasından" Kaya Amca vurdu bağlamanın tellerine. Allahım, ne güzel çalıyor! Gene bağlama öğrenmeye iştahlanmaya başladım iyi mi? Notasız öğretiyor. "Mızrap, parmak, kulak!" Sıırımız bu! Aldım Gönül'ü elime... Şivemi değiştirdim. Eğildim bağlamamın kulağına... Usulca dedim ki: "Gız, mahcup etmeyesin beni Gaya Amca'ya... Aman haa!" İnanmıyorum. Dinledi sanki beni. Öğrendim bu türküyü çalmayı iyi mi? Çalabiliyorum vallahi... "Kar yağıyor yağıyor... Abamı giyeceğim... Sakallıya varıp da... Baba mı diyeceğim." Hey, yok ben gene vazgeçemeyeceğim. Bağlama çalmayı öğreneceğim galiba.... Sağolun var olun köyümün efsanesi Kaya Amca!
27 Kasım 2010 Cumartesi
Bizim Köyün Efsanesi Kaya Amca İle Bağlama Üzerinde Dolaşmaya Başladık.
Dün İstanbul'da Uluslararası Resim Sergisini gezdim ya.. Dedim ki sanat ne muhteşem birşey! Şahane hissetmeliler sanatçılar kendilerini..Hey! Ne kıyak bir durum değil mi? O resimler hangi ruh haliyle çıkıyor ortaya Allahım? Tamam. Bende sanata yetenek yok. Biliyorum. Ama bu kadar sanata duyarlı biri olmam da feleğin bana kıyağı değil mi? Bir resim, bir fotoğraf, bir şiir, bir roman, bir öykü, bir karikatür ya da çizgi roman, bir film ortaya koyan insanlar karşısında düğmem iliklidir her zaman. Saygı duyarım. Önemserim. Çok severim. İnan bana, bunları hissediyor olmak bile bana fazlasıyla yetiyor. Eve döndüğümde googledan Doğa İçin Çal-Divane Aşık Gibi videosunu açtım. Duymuşsundur illa ki. Pek çok müzisyen, farklı farklı enstümanlarla çalıp, çok değişik üslupla Divane Aşık Gibi türküsünü söylüyorlar. Kimi sazla türkü gibi, kimi gitarla, klarnetle, saksafonla, rock gibi sözgelimi... Of! Ne güzel söylüyorlar. Dayanamadım. Kaya Amca'yı aradım. Dedim ki: "Kaya Amca, biliyorsunuz bağlama çalmayı öğrenmeye çalışıyorum. İstediğim gibi olmuyor. Sizinle birebir çalışsak arada. Ne dersiniz? Tam bağlama ruhunu yakalayamadım. Hani hep siz dersiniz ya bağlama üzerine "dolaşmak" diye... İşte öyle bağlama üzerinde "dolaşmak" istiyorum. Yardım eder misiniz bana?" dedim. Güldü. "Olur, memnuniyetle" dedi. İşte bugün buluştuk Kaya Amca ile. Ve karar verdik. Artık haftada bir gün bana bağlama üzerinde "dolaşmak"ı öğretecek.
Kaya Amca var ya Sevgili Kaya Önen.. Bir efsanedir bizim köyde. 78 yaşında genç bir delikanlı. En büyük hayranı benim. Arada benim ofiste sohbetler yaparız. Ne geyikler çeviririz birlikte. Deniz emekli Albay, Gemi Makine İşletme Mühendisi. Deniz Dil Okulu kurucu öğretim üyesi ve komutanı. Amerika Maryland Üniversitesi Yabancı Diller Okulu Öğretim Üyesi, Psikolojik Danışman... Daha ne yazayım? Bir aralar Gölcük'teki Poyraz FM'de bir sohbet ve müzik programları yapardı. Oy, oy, oy! Onun programı başladığında işi gücü bırakır dinlerdik. Öyle farklı dünyalara sürüklerdi ki bizi anlatamam. Şöyle yaşı 50 nin üzerindeki Gölcüklü'lere bir sorsan Kaya Amca'yı... Yere göğe koyamazlar. Evvel zaman içinde bakmış ki Gölcük'teki çocuklar sokakta başı boş dolanıyorlar. Toplamış onları. Mahalle futbol takımları kurmuş. Forma alacak paraları yok tabii çocukların. Her mahallenin de kendi rengi ve ona uygun forması olmalı diye düşünmüş. Ve annelere beyaz kollu atlet ve paçalı donları renkli boyayla boyamalarını önermiş. Her mahallede boya kazanları kurulmuş ve formalar böyle oluşturulmuş. Sonra turnuvalar başlamış. Hey! Anlatırlar da mahalleler arasında müthiş bir sevgi bağı kurulmuş. İşin içinde spor olunca sen subay çocuğusun, sen işçi çocuğusun, senin baban işsiz ayırımları kalkmış ortadan tabii.. Her çocuk birbiriyle can ciğer olmuş. Kaya Amca'nın efsane hikayeleri anlat anlat bitmez. İşte ben bağlama ucundan tuttum. Yakaladım Kaya Amca'yı. O da sever beni sağolsun. Kırmadı. Bugün bir araya geldik. Önce kendi hocalarından bahsetti. İlk bağlama hocası Alaattin Palandöken'miş. Amasya'lı. Türküler aynı benim gibi Kaya Amca'nın da nasıl yüreğini titretiyor. Müşterek hislerle usul usul göstermeye başladı bana bağlama üzerinde "dolaşmayı"... Arada anlatacağım Kaya Amca ile muhabbetlerimizi. Anlatacağım illa... Divane aşık gibi da dolanırım yollardaaa.. Yar senin sebebune... Kaldım İstanbul'lardaaa.. Kaldım İstanbul'lardaaaa...
22 Ekim 2010 Cuma
İnsanın Yüreği Titrer mi?
Bu fotografta iki sevdiğim var. Biri öğretmenim Mehtap Hoca. Diğeri Mehtap Hoca'nın elindeki benim bağlamam. Gönül. Evet, Gönül koydum bağlamamın adını. Geçen yıl, yüreğimin kuytusunda bunca zamandır gizli kalmış bağlama çalma hevesi ayan beyan kendini belli edince, üzerine Kocaeli Belediyesi'nin ücretsiz bağlama kursu denk gelince, beni kim tutabilir? Haftada bir gün iki saat bağlama kursuna devam ettim. Ben gecikmiştim tabii.. Kurs aylar önce başlamıştı. Kursa misafir öğrenci olarak katıldım. Bağlama kursuna ilk gittiğim günü hiç unutmam. Ofiste ogün gerçekten çok işim vardı. Ben kursa vardığımda, ders çoktan başlamıştı. Ben zaten koştura koştura geldiğimden sınıfın kapısında nefes nefese kalmıştım. Çok heyecanlıydım. Bu yaştan sonra bağlama çalmaya heves etmiştim ya, biraz da utanıyordum ne yalan söyleyeyim. Ayrıca o anda gözümüm önünden hep bağlama çalan erkekler geçiyordu. Aşık Veysel, Neşet Ertaş, Özay Gönlüm... Bağlama ile kadını bir türlü özdeşleştirememiştim. Bağlama erkek sazıydı sanki.. Bir kadının elinde bağlama nasıl dururdu ki? Kapıda böyle karışık düşüncelerle bir süre kalakaldığımı hatırlıyorum. Geri dönsem mi? İçeri girsem mi? Ne yapsam? Sonra bir cesaret açtım kapıyı... Girdim içeri... Heyy! Bağlama dersinin hocası bir kadın değil miydi? Aaa! Sonradan adını öğrendiğim Mehtap Hoca elindeki bağlamayı akort yapıyordu. Allahım... Bir kadın bağlama öğretiyordu. Ne güzel! Ellerimi amen yapar gibi göğsümün önünde birleştirdim. Sessizce “özür dilerim.” dedim. “Dert etme” der gibi başını salladı. Yerime geçtim. Oturdum. Allahım Mehtap Hoca nasıl güzel bir türküyü çalıp söylüyordu! Dinledikçe tüylerim diken diken olmuştu. Hem bağlamanın sesi hem de türkünün nağmesi nasıl çarptı silkeledi beni anlatamam... "Lambada titreyen alev üşüyor... Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban..." Vay canına sayın seyirciler!.. Nasıl damardan bir türküydü bu böyle. Dinledikçe resmen içimi acıtıyordu. Aynı şeker kırığı gibi... "Tabiblerde ilaç yoktur yarama... Aşk deyince ötesini arama... Her nesnenin bir bitimi var ama... Aşka hudut çizilmiyor Mihriban..." "Allahım, zamanı geldiyse şimdi ölsem... Ölsem gam yemem, inan ki yemem" diye aklımdan geçirmiştim...
Bağlamanın sesi şeker kırığının dile batması gibi yüreğime batıyordu. Off! Nasıl acıtıyordu... Ama türküyü dinledikçe... dinledikçe... Şeker eriyor... eriyor... Türkünün bitimiyle acı usulca sona eriyordu. Bağlamanın sesi ve türkü bana aynen böyle bir his geçiriyordu. Daha önce hayatımda hiç duymadığım yeni bir histi bu. Eğildim elimdeki bağlamamın kulağına… Dedim ki usulca “İyi ki vazgeçip dönmemişiz gerisin geriye Gönül! İyi ki! Türkülerin meziline girelim bir hele… Bakalım ne hisler öğreneceğiz türkülerle!” Şimdi Mehtap Hoca ile kursumuz başladı gene. Bu kez en baştan başlıyorum. Geçen sene heybeme koyduğum türkülerim var. Bu yıl hem onları geliştireceğim hem yeni türküler öğreneceğim. Sonra gelip Hayal Kahvem'e olan biteni döktüreceğim... Bağlamanın sesi var ya... Off! Nasıl bir şey bu Allahım! İnsanın yüreği titrer mi? Ben şahidim. Titriyor inan ki!
Bağlamanın sesi şeker kırığının dile batması gibi yüreğime batıyordu. Off! Nasıl acıtıyordu... Ama türküyü dinledikçe... dinledikçe... Şeker eriyor... eriyor... Türkünün bitimiyle acı usulca sona eriyordu. Bağlamanın sesi ve türkü bana aynen böyle bir his geçiriyordu. Daha önce hayatımda hiç duymadığım yeni bir histi bu. Eğildim elimdeki bağlamamın kulağına… Dedim ki usulca “İyi ki vazgeçip dönmemişiz gerisin geriye Gönül! İyi ki! Türkülerin meziline girelim bir hele… Bakalım ne hisler öğreneceğiz türkülerle!” Şimdi Mehtap Hoca ile kursumuz başladı gene. Bu kez en baştan başlıyorum. Geçen sene heybeme koyduğum türkülerim var. Bu yıl hem onları geliştireceğim hem yeni türküler öğreneceğim. Sonra gelip Hayal Kahvem'e olan biteni döktüreceğim... Bağlamanın sesi var ya... Off! Nasıl bir şey bu Allahım! İnsanın yüreği titrer mi? Ben şahidim. Titriyor inan ki!
30 Eylül 2010 Perşembe
Sanat Her Zaman İnsanca Yaşamaya Yönelik Bir Eylemdir.
Evet, Sonbahar'la birlikte yaz uykusundan uyanıyorum artık. Önce spora başladım. Şimdi ise bağlama kursundan haber bekliyorum. Geçen yıl azıcık öğrenmeye giriş yaptığım bağlamayla bir kaç türküyü iyice çalayım istiyorum. Sadece türkü öğrenmiyorum ki türkülerin menzilinde dolandıkça memleketimin büyük sanatçılarını, memleketimin gerçek kültürünü öğreniyorum. Öğrenmenin yaşı da yok, sonu da yok... O kadar bilgi kirliliği içinde yaşıyoruz ki neyi öğrenmemiz gerektiğini unutuyoruz diye düşünüyorum. Hep denir ya ak koyun kara koyun birbirine karışıyor diye, inan şu devir o devir işte... Televizyonda izlediğimiz klipleri, radyoda dinlediğimiz müzikleri düşünsene... Eğer türkülere ilgim olmasa Neşet Ertaş’ın kendi tarzıyla "Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca, Akar can özümde sel gizlı gizli." diyerek bağlaması eşliğinde söylediği türküyü nereden bilecektim de dinleyecektim? Türkü sözlerinin güzelliğinin nasıl farkına varmaya başlayacaktım? Bırak bilmediklerimi öğrenmeyi, bildiğimiz gerçek değerlerimizi bile unutur olduk öyle değil mi?
Misal türkülerle ilgim olmasa, çağdaş halk ozanı Ruhi Su'nun 25 yıl önce gene böyle bir Eylül gününde öldüğünü bilebilir miydim? Ruhi Su sesini korumaya o kadar hassasiyet gösterirmiş ki, kuruyemiş ve çamaşır suyundan özellikle uzak durur, sesini korumadaki bu hassasiyetinin sanata ve dinleyenlere saygısından kaynaklandığını söylermiş. Merak ediyorum... Hiç dinedin mi Ruhi Su'nun sesinin ve sazının renklendirdiği bir türküyü? Dinlemediysen eğer inan bana büyük kayıp... Bak şimdi... Üstadın çok etkileyici bir hayat hikayesi var. 1912 de Van'da bir Ermeni ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Kendi deyimiyle "1. Dünya savaşı'nın ortada bıraktığı" bir çocukmuş ve annesini babasını hiç tanımamış. 10 yaşına kadar ona sahip çıkan yoksul bir ailenin yanında yaşamış. Sonra kimsesizler yurdunda müzikle ve memleketin ezgileriyle tanışmış. Müzik en iyi ilaç değil midir kırık ruhlara ve kalplere? Şahane bir deva bulmuş kendine ve takılmış türkülerin peşine... Önce Müzik öğretmen okulu, sonra Devlet Konservatuvarı'nda eğitim gördükten sonra, opera sanatçısı olarak çalışmaya başlamış. Kendine has sesi ve müzik tarzıyla Pir Sultanlar’ı, Karacoğlanlar’ı ve daha nice halk ozanını günümüze taşımış. Ayrıca Ruhi Su'nun Nazım Hikmet'in şiirlerini ilk besteleyen kişilerden biri olduğunu kaç kişi biliyor günümüzde acaba merak ediyorum. Söylediği türkülerdeki siyasi vurgular sebebiyle beş yıl kadar cezaevinde yatmış. Türkülerinde sevdanın olduğu kadar isyanın da sesi olmuş. Güzel, özgür ve eşit bir gelecek niyetiyle vurmuş bağlamasının tellerine, hep ezilen taraf için türküler söylemiş. Şöyle dermiş Ruhi Su: "Hangi türü olursa olsun sanat bir eylemdir. Sanatçının düşüncesi de, sevgisi de sanatında belli olur. Devrim sözcüğünden, uygarlığa, özgürlüğe ve insanca yaşama yönelik çabaları anlıyorum. İster hazırlayıcısı, ister yansıtıcısı olsun, sanatın da sanatçının da hem bu çabaların içinde, hem de bu çabaların sonucu olarak var olması gerekir."
Ölümünün 25.yılında ve bu son Eylül gününde, rahmetle anıyoruz büyük halk ozanımızı. Sevgi ve saygı ile.
Ölümünün 25.yılında ve bu son Eylül gününde, rahmetle anıyoruz büyük halk ozanımızı. Sevgi ve saygı ile.
Bağlamanın Sesi Gizlenenleri Ortaya Çıkarır Mı Sahiden?
İtiraf etmeliyim ki geçen yıl merak sarıp türkülerin menzilinde dolandıkça yakın takibe almıştım Neşet Ertaş'ı... Hele bir ara Neşet Ertaş'ın "Gönül Dağı" şarkısını sürekli arka arkaya dinlemeye başlayınca, Neşet Ertaş'ın babasıyla ilgili okuduğum bir hikaye aklıma gelmişti. Hikaye 20. yüzyılın başlarında geçiyor. Ve biliyoruz ki "Dünyalılar hiçbir yüzyılda 20.yüzyılda çektiği kadar acı çekmedi." 20. yüzyılın ilk yarısı tamamen savaşlarla geçmişti. İşte gene o savaş yıllarını hayalimizde canlandıracağız şimdi. Memleketimizdeyiz. Anadolu'dayız. Savaşın bin bir türlü hallerinden biri olan, savaştan kaçan, savaş cephelerinden dağların karanlıklarına gizlenen asker kaçaklarının durumunu hayal edeceğiz. Kendilerini aramaya çıkan askeri birliklere yakalanmamak için oldukları yerde sessizce bekliyorlar. Neşet Ertaş’ın ailesi Kırşehir'liymiş. Bu bölgedeki dağlarda asker kaçakları olduğu duyulmuşsa, askeri birlikler dosdoğru Neşet Ertaş'ın babasının dayısı olan Bulduk Usta'ya giderlermiş. "Haydi bakalım, al bağlamanı gel bizimle," derlermiş. Dağda görünmez bir köşeye otuttururlarmış Bulduk Usta'yı. Otutturduktan sonra da, vurup sazın tellerine türkü söylemesini isterlermiş. Bulduk Usta'nın öyle olağanüstü, öyle yürek titreten bir sesi varmış ki, sazını çalıp türkü söylemeye başladığında, dağ taş türkü olurmuş. Bu sesin güzelliğine kimse dayanamazmış. Bu sesin güzelliğine dayanamayan asker kaçakları da adeta hipnotize olmuşcasına yerlerinden çıkar, gizlenmeyi unutur, birer birer Bulduk Usta'nın bulunduğu yere doğru yürümeye başlarlarmış. Eee... Yürümeye başlayınca da tek tek yakalanırlarmış.
Bulduk Usta, Neşet Ertaş'ın babasının dayısı. Neşet Ertaş memleketimizin en değerli bağlama ustası, türkü derleyicisi ve kendine has türkü söyleyen sanatçılarından biri. Ben o günlerde, özellikle Gönül Dağı'nı dinliyordum ya Neşet Ertaş'tan döne döne... Gönül Dağı'nı döne döne dinledikçe, yüreğimi titretiyordu bağlamanın sesi. Bu durumda içimdeki kuytuda gizli kalmış, yıllardır saklanmış bağlama çalma hevesi yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamadı mı? Eyvah!.. Evet, Eyvah, ne olacak benim sonum diye düşünmüştüm önce... Sonra Kocaeli Belediyesi'nin bağlama kursu duyurusu, bu hevesimin ortaya çıktığı günlere tam denk gelince... Haftada bir gün iki saat bağlama kursuna devam etmiştim. Ara vermiştim yaz gelince. Şimdi haber bekliyorum. Kurs açılır açılmaz başlayacağım gene kısmetse...
19 Ağustos 2010 Perşembe
Bağladım Canımı Zülfün Teline, Sen Beni Bıraktın Elin Diline!
Hiç unutmam, geçen kış bağlama kursuna gitmeye niyetlenmiştim.. O hevesle satın aldığım bağlamamla ilgili başımdan geçenleri Hayal Kahvem'e hikaye etmiştim.. İşte burada.. Benim kardeş okuyunca bağlamamla ilgili bu hikayemi… Dayanamamıştı tabi… Telefon edip, aramıştı beni… Telefon edip araması yetmemişti, o hızla atlayıp arabasına bizim köye geleceğini söylemişti. Kardeş gelene kadar ne yapacağımı bilememiştim. Ayaklarımı toplayıp, beklemeye karar vermiştim.. Bir ara nasıl olduysa içim geçmiş.. Uyumuşum.. Bir rüya görmüştüm.. Şöyle.. Kocaman bir konser salonundayım. Büyük kadife perde usulca açılıyor.. Salon tıklım tıklım dolu.. Sahneye bakıyorum… Ben… Evet ben!.. Sahnenin ortasında oturuyorum. Üzerimde siyah uzun elbisem… Elimde bağlamam… Ayağa kalkıp, zarif bir reveransla seyircileri selamlıyorum. Yer gök alkıştan inliyor.. Eteğimi tutarak, tekrar yerime oturuyorum. Bağlamamı kucağıma alıyorum. Çalmaya başlıyorum. İnanamıyorum. Ne güzel çalıyorum!.. Hatta bir ara kendimi kaptırıyorum, müziğin ritmine göre, aynı Arif Sağ gibi saçlarımı yüzüme yüzüme attırıyorum… Halim o kadar komik ki, rüyamda kahkahalarla güldüğümü bugün gibi hatırlıyorum.. Kendi kahkahamın sesiyle uyanmıştım… Baktım kardeş kapıda değil mi? Beni görür görmez gülmeye başlamıştı… İnan bir süre gülmekten konuşamadı… Kendine geldiğinde dedi ki:
- Abla, bağlama aldığını duyunca hayalimde ne canlandı biliyor musun? Ablam şimdi bir çalar, bir çalar bağlamayı.. Kaptırır kendini… Arif Sağ gibi yüzüne yüzüne attırı attırıverir zülüflerini... Hahhaha! Abla.. Kusura bakma ama, yolda halin hayalimde canlandıkça, gülmekten öldüm vallaha!..
- Abla, bağlama aldığını duyunca hayalimde ne canlandı biliyor musun? Ablam şimdi bir çalar, bir çalar bağlamayı.. Kaptırır kendini… Arif Sağ gibi yüzüne yüzüne attırı attırıverir zülüflerini... Hahhaha! Abla.. Kusura bakma ama, yolda halin hayalimde canlandıkça, gülmekten öldüm vallaha!..
"Pes yani!" demiştim içimden.. Gözlerimi kısıp yüzüne tuhaf tuhaf bakmıştım.. Hayret edilecek şey! Yememiş içmemiş, bu lakırtıları etmek için üşenmemiş bizim köye gelmiş diye düşünmüştüm.. Gitmiştim içeri. Saçımı sımsıkı arkadan bağlamıştım. O yetmemişti. Saçımı iki taraftan da tokalamıştım. Hem ben rüyada görüp, hem kardeş aynı şeyi söyleyince, korkmuştum! Sahiden bağlama çalarken, acaba saçlarımı yüzüme yüzüme savurur muyum ki? O zaman ne yapacağımı henüz bilmiyordum.. Şimdi cevabını verebilirim sanıyorum.. Evet.. İnanmayacaksın ama.. Gerçekten bağlama çalarken kendimi bir kaptırıyorum.. Saçlarımı yüzüme yüzüme attırıyorum.. Neden ama biliyor musun? Aaa! Kardeşimi mahcup eder miyim sanıyorsun? İnan ki sırf kardeşimin hayali gerçek olsun diye yapıyorum. Ne? İnanmadın ve gülüyorsun öyle mi? Lütfeeen!
11 Ağustos 2010 Çarşamba
Özlemişim Seni Akıdeşşş!
Hani geçen kış bağlama çalmaya heves ettiğimi anlatmıştım hatırlıyor musun? Sonundan yakalamıştım da Kocaeli Belediyesi'nin ücretsiz bağlama kursuna, iki ay haftada bir gün üç saat devam etmiştim.. Bir bağlama almam gerekiyordu tabii.. İzmit'teki müzik evine bağlama almak niyetiyle girmiştim. Envai çeşit bağlama vardı.. Kimini elime almıştım. Kimini uzaktan seyretmiştim. Nedense hiç biri içime sinmemişti. Tam bağlama almaktan vazgeçip dışarıya çıkıyordum ki onu görmüştüm. Tüm bağlamaların arkasında, akça pakça ve kızıl saçlı bir güzel adeta bana bakmış ve muzipçe tebessüm etmişti.. O, tebesüm edip gülümseyince bana, bir an elime almaktan korkmuştumda, görevliye o bağlamayı parmağımla işaret etmiştim. Görevli bana tebessüm ettiğini düşündüğüm bağlamayı, gizlendiği yerden çıkarıp elime vermişti. Görevli bağlamayı gizlendiği yerden çıkarıp bana verince, bağlamanın sapından resmen elime bir enerji geçmişti. O enerji sanki gidip gönlüme çöreklenmişti.. Evet.. Evet.. Sahiden çöküp kalmıştı gönlüme... Diyebilirim ki bağdaş kurmuştu çöküp kaldığı yere.. Bağlamanın sapından elime geçen enerji, gönlüme bağdaş kurup yerleşince, bu bağlamadan vazgeçememiştim işte. Demiştim ki görevliye :" Ben bu bağlamayı alacağım!" Bu bağlamayı inan ki ben seçmemiştim. Adeta o beni seçmişti. Yemin ediyorum resmen karşıdan bana bakıp gülümsemişti. Bana gülümseyen bağlama, bağdaş kurup yerleşince gönlüme, kulağına eğilip, sessizce "Gönüül" diye seslenmiştim. Tam kulağına eğilip, nedense "Gönüül!" diye seslenince, parmağım değmemiş miydi bağlamanın tellerine? Parmağım değince bağlamanın tellerine, bağlamanın tellerinden bir ses çıkmıştı tabii.. Bağlamanın tellerinden ses çıkacaktı elbette. Ama bu ses farklıydı diğerlerinden. Nasıl anlatsam sana? Biliyorum gene inanmayacaksın bana. "Bağlama canlı mı?" diyeceksin hatta... İster inan, ister inanma... Çıkan ses resmen "Al beni!" demişti. Dayanamayıp almıştım ve bağlamamın adını Gönül koymuştum. Sonra Gönül'le türkülerin menzilinde gezinmeye başlamıştım.. Kursta üç- dört türkü çalmayı öğrenmedim değil, öğrenmiştim.. Sonra kurs bitti.. Biz köyde oturuyoruz ama yaz gelince daha serin olur diye köyün köyündeki eve göçmüştük.. Gönül köyümüzdeki evde kalmıştı.. Gönül'ü yalnızlık hissetmesin diye kitaplığın rafına dayamış bırakmıştım.. Anlayacağın Gönül'ü kitaplarıma emanet etmiştim.. İki aydır elime almamıştım Gönül'ü iyi mi? Mübarek Ramazan ayına ulaştık çok şükür. Benim ofiste köyde olunca, köyün köyünden köyümüzdeki eve gerisin geri göçtük.. Eve geldim ki .. O ne? Bizim kız dayanmış kütüphaneye.. Nasıl nazlı nazlı bakıyor öyle.. Hımm.. Acaba bana küstü mü, diye düşündüm.. Çekine çekine aldım elime.. Okşadım usulca sırtını şöylee.. Kara tezeneyi vurdum tellerine.. fa mi fa re mi dooo / mi remi re do re sii / Heyyy! Şu Metris'in önü bir uzun alan / Bir tek seni sevdim gerisi yalan.. Off! Aynısı oldu gene.. Nedir bu? Sanki bağlamanın tellerinden notalar tek tek ses olup çıkıyor... Çıkıyor da damardan damardan ezgi olup giriyor... Gidiyor... Gidiyor... Gidiyor... Tokmağın çana vurması gibi yüreğimi "çııınnn" diye titretiyor. Şahane bir şey bu.. Eğildim Gönül'ün kulağına.. "Özlemişim seni akıdeşşş" dedim. "Bu yılda kaldığımız yerden devam ederiz inşallah.." Şu Metris'in önüüüü... Bir uzun alannn.. Bir tek seni sevdimmm.. Gerisi yalannn.. Gerisi yalannn..
23 Nisan 2010 Cuma
Türkülerin Menziline İlk Giriş
Hani anlatıyordum ya... Evet, bu yaştan sonra heves edip bağlama kursuna gitmeye niyetlenmiştim. Bir önceki yazımda benim onu değil, bağlamamın beni nasıl seçtiğinden uzun uzun bahsetmiştim. Tamam… Sonra… Adına Gönül koyduğum bağlamamı attım omuzuma… Düştüm yola… Nereye mi? Sorulur mu? Tabi ki bağlama kursuna. Koşturdum. Koşturdum. Sınıfın tam kapısına vardığımda nefes nefese kalmıştım. Çok geç kalmıştım çook. Herkes sınıfa girmiş, sınıfın kapısı çoktan kapatılmıştı. Bir süre kapının önünde beklemiştim. Orada.. O kapının önünde… Vazgeçip vazgeçmeme konusunda kendimle epeyce mücadele vermiştim. Aslında çok utanıyordum biliyor musun? Hem bu yaştan sonra bağlama çalmaya heves etmek utandırıyordu beni. Hem de düşününce, Karacaoğlan’dan Aşık Veysel’e, Özay Gönlüm’den Neşet Ertaş’a veya Musa Eroğlu’na kadar pek çok bağlama çalan erkek geliyordu gelmesine aklıma ama bir tane bile bağlama çalan kadını gözümün önüne getiremiyordum. Ayrıca daha ilk dersten çok geç kalmıştım. Kendimi o kadar mahcup hissediyordum ki anlatamam. Çok! Bazen içimde iki tane ben taşıdığımı düşünüyorum biliyor musun? Bir tarafım “Utanma, aç kapıyı, gir içeri!” diyordu. Diğer tarafım ise “Ne işin var bağlama kursunda kadın? Dön git işine!”diyordu. Ben birini dinledim. Cesaretimi toplayıp içeriye girdim. O ne? Gözlerime inanamadım. Tamam. Sınıfta kızlı erkekli kursiyerler vardı ama… Asıl güzel olan neydi biliyor musun? Bağlama öğretmeni bir kadındı. Mehtap Hoca! Heyy! Ben sınıfa girdiğimde bağlamayla bir türkü çalıp söylüyordu. Ellerimi amen yapar gibi göğsümün önünde birleştirdim. Sessizce “özür dilerim.” dedim. “Dert etme” der gibi başını salladı. Yerime geçtim. Oturdum. Allahım Mehtap Hoca nasıl güzel bir türküyü çalıp söylüyordu anlatamam! Dinledikçe tüylerim diken diken olmuştu. Hem bağlamanın sesi hem de türkünün nağmesi çok etkilemişti beni. "Lambada titreyen alev üşüyor... Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban... " Vay canına sayın seyirciler!.. Nasıl damardan bir türküydü bu böyle. Dinledikçe resmen içimi acıtıyordu. Aynı şeker kırığı gibi... "Tabiblerde ilaç yoktur yarama... Aşk deyince ötesini arama... Her nesnenin bir bitimi var ama... Aşka hudut çizilmiyor Mihriban..." Yeminle şeker kırığının dile batması gibi bu türkü yüreğime batıyordu. Acıtıyordu. Ama türküyü dinledikçe... dinledikçe... Şeker eriyor... eriyor... Türkünün bitimiyle acı sona eriyordu. Bu türkü insana aynen böyle bir his geçiriyordu. Eğildim elimdeki bağlamamın kulağına… Dedim ki usulca “İyi ki vazgeçip dönmemişiz gerisin geriye Gönül! İyi ki! Türkülerin meziline girelim bir hele… Bakalım ne hisler öğreneceğiz türkülerle!” Yaa, böyleyken böyle işte.
21 Nisan 2010 Çarşamba
Dur, Bi Dinle!.. Anlatıyorum İşte...
Yukarıdaki fotoğrafta nazlı nazlı yatan kız kim biliyor musun? Benim "Gönül". Bağlamam. Adını Gönül koydum. Bak şimdi… Müzik evine bağlama alma niyetiyle gitmiştim. Envai çeşit bağlama vardı tabi. Kimini elime almıştım. Kimine uzaktan bakmıştım. Nedense hiç biri içime sinmemişti. Tam bağlama almaktan vazgeçip, dışarıya çıkıyordum ki, onu gördüm. Tüm bağlamaların arkasında, akça pakça ve kızıl saçlı bir güzel adeta bana bakıp muzipçe tebessüm etti. O, tebesüm edip gülümseyince bana, bir an elime almaktan korktum da, görevliye o bağlamayı işaret ettim. Görevli bana tebessüm ettiğini düşündüğüm bağlamayı, gizlendiği yerden çıkarıp verdi. Görevli bağlamayı gizlendiği yerden çıkarıp bana verince, inanmayacaksın biliyorum gene, bağlamanın sapından resmen elime bir enerji geçti. O enerji sanki gitti gitti gitti de, gönlüme çöreklendi.. Evet.. Evet.. Sahiden çöktü kaldı gönlümde... Diyebilirim ki hatta, olduğu yere bağdaş kurup oturdu ve yerleşti. Bağlamanın sapından elime geçen enerji, gönlüme çöküp yerleşince, bu bağlamadan vazgeçemedim işte. Dedim ki görevliye :" Ben bu bağlamayı alacağım!" Bağlama almak amacıyla gittiğim müzik evinde, çok sayıda bağlamaya bakıp bakıp bırakmıştım yerine. Sahiden hiç biri içime sinmemişti. Hatta bağlama almaktan nerdeyse vazgeçmiştim. Bu bağlamayı ise inan ki ben seçmedim. Adeta o beni seçti. Yemin ediyorum resmen karşıdan bana bakıp gülümsedi. Bana gülümseyen bağlama, bağdaş kurup yerleşince gönlüme, kulağına eğilip, sessizce "Gönüül" diye seslendim. Tam kulağına eğilip, nedense "Gönüül!" diye seslenince, parmağım değmedi mi bağlamanın tellerine? Parmağım değince bağlamanın tellerine, bağlamanın tellerinden bir ses çıktı tabi ki... Bağlamanın tellerinden ses çıkacaktı elbette. Ama bu ses farklıydı diğerlerinden. Nasıl anlatsam sana? Biliyorum gene inanmayacaksın bana. "Bağlama canlı mı?" diyeceksin hatta... İster inan, ister inanma... Çıkan ses resmen "Al beni!" dedi. Dayanamadım aldım ve bağlamamın adını Gönül koydum. Sonra mı? Dur, bi dinle!… Anlatıyorum işte…
15 Ocak 2010 Cuma
Şu Metris'in Önü Bir Uzun Alan
Bağlama Hocam - Mehtap Hanım
İçimdeki kuytuda gizli kalmış, yıllardır saklanmış bağlama çalma hevesi durup dururken ortaya çıkınca, hazırda böyle bir kurs olduğunu duyunca, başladım işte bağlama çalmaya ne yapabilirim?Ama o kadar cahilim ki, her hafta rüsva oluyorum kurs arkadaşlarıma. Bağlamayla çalınan türkülerin çoğunun sözlerini bilmiyorum. Bırak bilmemeyi, hatta pek çoğunu hayatımda duymamışım. Diğer kursiyerler nasıl şakır şakır ezbere söylüyorlar anlatamam.
Gönül
Bu hafta yeni bir parça çalıştırmaya başladı hoca. Daha sözleri ve hangi şarkı olduğunu söylememişti. Sadece notalarla şarkıyı söylüyor ve tekrar tekrar o notaları bağlama üzerinde pratik ediyorduk. fa mi fa re mi do / mi remi re do / re si ... İşte bu son si var ya... Notaları baştan çala çala gelip,vurduk mu bağlamanın si teline, tuhaf bir kalp titremesi oluyor sanki. Öyle etkili. Mehtap Hoca'ya dedim ki: "Hocam bu hangi şarkı? Nasıl çarptı beni.
"Daha Mehtap Hoca cevap vermeden bütün sınıf "Aaaa!" dediler. "Şu Metris'in Önü" "Şu Metris'in Önü mü? O zaman bu bir mahpushane şarkısı. Hocam keşke biraz söyleseniz." dedim ki... Mehtap Hoca elimden Gönül'ü aldığı gibi tellerine vurmaya ve bütün sınıf gümbür gümbür şarkıyı söylemeye başlamadı mı?
"Şu Metris'in önü / Bir uzun alan / Bir tek seni sevdim / Gerisi yalan / Senin hasretindir / Hücreme dolan / Bir tek seni sevdim / Gerisi yalan" Of.. Of.. Nedir bu? Sanki bağlamanın tellerinden notalar tek tek ses olup çıkıyor... Çıkıyor da damardan damardan ezgi olup giriyor... Gidiyor... Gidiyor... Gidiyor... Çana vuran tokmak gibi yüreğimi "çııınnn" diye titretiyor. Şahane bir şey bu. Anlatamam. "Edip Akbayram söylüyordu bu şarkıyı, değil mi?" diyerek biraz kendimi kurtarıyorum sanki. "Evet, ama esas Ali Asker'in şarkısı bu." diyorlar. Ali Asker mi? Vallahi hiç duymadım. Gene bütün sınıfın tanıdığı bir şarkıcıyı daha bilmiyorum. İyi ama, şimdi Ali Asker'i de tanımadığımı nasıl söyleyeceğim? Of ya. Ben nerede yaşıyorum? Niye bütün bunları bilmiyorum? Bağlama öğrenmeye diye geldim. Neler neler öğreniyorum. Cahilin biriyim. Yoo.. Lütfen, estağfurullah falan deme... Öyleyim! Sonra devam edeceğim....
13 Aralık 2009 Pazar
Bağladım Canımı Zülfün Teline, Sen Beni Bıraktın Elin Diline!
Benim kardeş, okuyunca bağlamamla ilgili hikayemi… Dayanamadı tabi… Telefon edip, aradı beni… Telefon edip araması yetmedi, o hızla atlayıp arabasına bizim köye geleceğini söyledi. Kardeş gelene kadar, ne yapacağımı bilemedim. Ayaklarımı toplayıp, beklemeye karar verdim. Bir ara içim geçmiş. Uyumuşum. Bir rüya gördüm. Kocaman bir konser salonundayım. Büyük kadife perde usulca açılıyor. Salon tıklım tıklım dolu. Sahneye bakıyorum… Ben… Evet ben!.. Sahnenin ortasında oturuyorum. Üzerimde siyah uzun elbisem… Elimde bağlamam… Ayağa kalkıp, zarif bir reveransla seyircileri selamlıyorum. Yer gök alkıştan inliyor. Eteğimi tutarak, tekrar yerime oturuyorum. Bağlamamı kucağıma alıyorum. Çalmaya başlıyorum. İnanamıyorum. Ne güzel çalıyorum!.. Hatta bir ara kendimi kaptırıyorum, müziğin ritmine göre, aynı Arif Sağ gibi saçlarımı yüzüme yüzüme attırıyorum… Halim o kadar komik ki, rüyamda kahkahalarla güldüm inan ki! Kendi kahkahamın sesiyle uyandım… Baktım kardeş kapıda değil mi? Beni görür görmez gülmeye başladı… İnan bir süre gülmekten konuşamadı… Kendine geldiğinde dedi ki:
- Abla, bağlama aldığını duyunca aklıma ne geldi, biliyor musun? Ablam şimdi bir çalar, bir çalar bağlamayı.. Kaptırır kendini… Arif Sağ gibi yüzüne yüzüne attırı attırıverir zülüflerini... Hahhaha! Abla.. Kusura bakma ama, yolda halin gözümün önünde canlandıkça, gülmekten öldüm vallaha!..
- Abla, bağlama aldığını duyunca aklıma ne geldi, biliyor musun? Ablam şimdi bir çalar, bir çalar bağlamayı.. Kaptırır kendini… Arif Sağ gibi yüzüne yüzüne attırı attırıverir zülüflerini... Hahhaha! Abla.. Kusura bakma ama, yolda halin gözümün önünde canlandıkça, gülmekten öldüm vallaha!..
Pes yani! Bakar mısın, yememiş içmemiş, bu lakırtıları etmek için üşenmemiş bizim köye gelmiş. Gittim içeri. Saçımı sımsıkı bağladım. O yetmedi. Saçımı iki taraftan da tokaladım. Hem ben rüyada görüp, hem kardeş aynı şeyi söyleyince, korktum! Sahiden bağlama çalarken, acaba saçlarımı yüzüme yüzüme savurur muyum ki? Bilmem!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)















