türkü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2024 Pazar

"Ne Bileyim Ben Senin CAMa Geldiğini, CAMdan Sevdiğini, Gülüverdiğini?"

 


İnanın hiç aklımda yoktu. Hayalini bile kurmamıştım. 

Yıllardan sonra bu yıl, neden bilmiyorum,  üniversite sınavına girdim. İki yıllık ön lisans programlardan Seramik ve Cam Tasarımı bölümü ilgimi çekti.  Sıralamam geçen seneki başarı sırasının çok üstündeydi. İlk tercih bu bölümü yazdım. Sisteme salladım:)

Dünya hali ya da insanlık hali, kazanamayabilirim, öyle di mi?

Lütfen halime gülmeyin. 

Sanki sonuçlar gelmiş,  Seramik ve Cam Tasarımı'nı kazanmışım gibi kitaplar sipariş ettim ve kitapların üçü elime geldi, iyi mi? 


Türkiye'nin Kültür Mirası 100 Cam, 
Cam Eserler Koleksiyonu, 
İstanbul'un 100 Cam Sanatçısı

Neden acaba seramikten çok cam ilgimi çekti?
Acaba bu bölümü kazanacak mıyım ki? 
Çalışıyorum, işim gücüm var,  devam zorunluluğu varsa, ne edicem,  peki?
Şeyy...
Camla ilgili mitolojik hikaye var mı?
Camla ilgili filmler var mı?
Konusu cam olan romanlar var mı?

Bir vakitler Şakir Öner Gülhan vardı. Acaba yaşıyor mu ki? 
Onun söylediği bir türkü vardı. 

"Kara kaşlı yar, söyle derdini
Ne bileyim ben senin, CAMa geldiğini, CAMdan sevdiğini, gülüverdiğini..."

Heyooo! Dayanamam ki... Şıkıdım şıkıdım oynarım. İyi ama cam tasarımından nasıl bu türküye geldim şimdi:))

Aşağıdaki  resmi tıklayıp türküyü dinleyin bari:)



16 Ağustos 2018 Perşembe

Öyle İşte...


Hava sıcak mı sıcak... Ellerim yüreğimde... Bir türkü tutturmuşum... Duyuyorsun değil mi?

"Kalbimi atacağum. Kalbimi atacağum. Denizin ortasına... Denizin ortasına... Yarim baluk tutarken... Yarim baluk tutarken. Takilsun oltasina... Takilsin oltasınaaaa..."

Aaaa! Allahım yarabbim ne çok olmuş yazmayalı. Garanti yazmayı unutmuşumdur. 

"Nasıl anlatsam, nerden başlasam, mmmmm... Duygu, biraz duygu. Biraz deniz, biraz uyku... Bütün isteğim buydu... Bir zamanlar aşık olmuştum... Ama şimdi ismi neydi unuttum..."  

Hayal Kahvem'de iki kelam edeyim dedim.  Bakar mısınız  parmaklarımdan neler döküldü... Du bi...

"Uzanıp Kanlıca'nın orta yerinde bi taşa... Gözümün yaşını yüzdürdüm Hisar'a doğru... Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık... Zulada bir kaç şişe yakut yer gök kırmızı... Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp... Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı...

Ah İstanbuuul İstanbul olalııııı...." 

Öyle işte:)


10 Kasım 2017 Cuma

"Dünya Dedikleri Bir Gölgeliktir."


Levent Cantek ve Levent Gönenç'in  yazılarından oluşan Muhalefet Defteri Türkiye'de Mizah Dergileri ve Karikatürler adlı  kitap epeydir kitaplarımın arasında duruyordu. Bu akşam elime aldım. Sayfalarını  dalgalandırdım. Memleketimdeki dönemlerinin en etkili mizah dergilerinin, geçmişten günümüze maceralarında gezineceğim için elbette heyecanlıydım. Lakin yüreğimin pıtpıtını bastırdım. Tuhaf bir illüzyonla kitabın en arka sayfalarındaki Dizin bölümüne göz gezdirmeye başladım. E harfinde Engin Ergönültaş’ı gördüm. Durdum. 19, 24, 26, 32, 35, 43, 140, 141, 159, 173, 182. 



Hemen bu satırları renklendirdim. İlgili sayfaları açıp, acaba Engin Ergönültaş adı hangi konularda geçiyor diye tüm merakımla okumaya başladım. 

S.19 
Mikrop'un ruhu sadece Limon'da yaşamaz. 1990 yılında bizzat Mikrop'un beyni Engin Ergönültaş, Milliyet gazetesi bünyesinde Pişmiş Kelle isimli yeni bir dergi yayımlamaya başlar. Pişmiş Kelle, bir yandan kenar mahalle öyküleriyle Ergönültaş'ın 1990'lı yıllarda tazelenmş dehasını okuyucuya sunarken, diğer yandan Bahadır Baruter, Oky, Memo Tembelçizer gibi sonraki yıllarda en önemli mizah dergilerinde başarılı işlere imza atan çizerlerin çıraklık dönemlerini geçirdikleri bir okul olur.

S. 24 
Gırgır ve Fırt'ta yayımlanan (Oğuz Aral'ın "Utanmaz Adam"'ı, Nuri Kurtcebe'nin "Gaddar Davut"u, İlban Ertem'in "Küçük Adam"ı gibi) devamlı hikayeler ve (Oğuz Aral'ın "Avanak Avni"si, Özden Öğrük'ün "Çılgın Bediş"i gibi, yarım  veya Engin Ergönültaş'ın "Zalim Şevki"si, Hasan Kaçan'ın ve Latif Demirci'nin "Tarzan"ı gibi) tam sayfa haftalık hikayeler, Gırgır sonrası yayımlanan  mizah dergilerinde çizgi romanın içeriğin ayrılmaz bir parçası haline gelmesinde önemli bir rol oynamıştır.

S.26 
İkinci olarak, mizah dergilerinin politik tavırlarının  çoğunlukla derginin "beyinleri" tarafından  belirlendiği söylenebilir. Örneğin, "tek adam" tarafından yönetilen Akbaba, Gırgır, Mikrop dergilerinde, sırasıyla  Yusuf Ziya Ortaç, Oğuz Aral, Engin Ergönültaş politik çizgiyi  yönlendiren isimler olmuştur. 

DEVAM EDECEK... Du bakalım:)
BAŞLIK / Türkü sözü

17 Mayıs 2017 Çarşamba

Duygular Şelale

gözler şelale olmiş
akar akar durulmaz
bi insan bi yürekten
iki defa vurulmaz


şelale/salih yılmaz


23 Şubat 2015 Pazartesi

Diyor Ki Bir Şair...


Türkü dinlemeyen, 
şiir sevmeyen,
kitap okumayan
ve çay içmeyen birine;
gönül vermeyin...

aykut ciyhan




13 Şubat 2015 Cuma

Türkülerim Ve Çizgi Romanım

 "Sen yarim idun sevduğum idun
Ölesiye sevdum seni her şeyum idun"
 

"Kader böyle ayirdi bak yollarımuzi
Ne yapalum kuramaduk yar yuvamuzi"




 
"Görüyorum bu aşk beni seni de yakar
Ayrı düştük seninle yar sonsuza kadar"

17 Ocak 2015 Cumartesi

Türkülerim Ve Filmlerim -1 -


"gökte uçan teyyare
selam söyle o yare
ben kendime yar buldum
baksın başına çare"




  
 "ben varmam çarıklıya
tarlası ayrıklıya
mevlam kısmet eylesin
boynu kravatlıya"


 

20 Haziran 2013 Perşembe

Ve Bağlama Hevesi Ve Kentin Türküsü Ve Yalan Dünyada



Selda'nın yukarıdaki fotoğrafını gördüğüm an, "bittim ben!" diye düşündüm. Uzun zamandır bağlama çalmayı öğrenmek istiyorum. Ara ara nüksediyor bu arzum. Bu kez kolay uyum sağlamak niyetiyle, kendime hemcinsim bir rol model arıyorum. Düşünüyorum... Düşünüyorum... Aklıma bir tek eskilerden elinde bağlamayla şarkı söyleyen Selda Bağcan geliyor nedense. Artık kararlıyım ya bağlama öğrenmeye... Selda'nın bağlamalı fotoğraflarına bakmak istedim. Az önce sanal dünyada fotoğraflarını bulmak üzere  dolanmaya başladım. Denk geldiğim ilk fotoğrafına  baktım ki o ne? Bağlama değil de gitar yok muydu Selda'nın elinde. "Eyvah!" dedim.  "Allahım bağlamalı bir kadın rol model bulamayacak mıyım yoksa kendime?"

Tuhaf huylarım vardır.  Biliyorum temkin süzgeçi eksik benim bünyemde.  Bir şeye karar verirken bi dur bi etraflıca düşün di mi? Nerdee? Her bişeye kolay heves ettiğim gibi, moralman şıppadanak çökerim. Kendime inancım çapçacık yıkılır. Hemencik kör kuyularda merdivensiz, denizler ortasında yelkensiz kalmış gibi hissederim.  Ne denir? "Savaşı kazanan, kılıcı keskin iri savaşçılara sahip olan değil, morali yüksek savaşçılara sahip olan taraftır." Bu sözü kim demiş, ne zaman demiş, niçin demiş diye sakın sorma. Laf aramızda inan bilmiyorum. Valla ne bileyim, kalmış işte hafızamın tozlu bi çekmecesinde. Helee... Sen sen ol... Lütfen, bu söz ne alaka filan sakın deme. Bende yüksek moralli savaşçı ruhu olmayınca. Anlasana... Bittiğimin resmidir. Biterim... Biterim! Misal bu ya bağlama çalma hevesimden  şıp diye vazgeçebilirim.


Neyse ki, Cumhur Canbazoğlu'nun, gelecek nesillere kaynak olsun diye yazdığı, Kentin Türküsü Anadolu Pop Rock adlı kitabı var şu an elimde. Şu kitap denen nesne var ya, her derde deva yeminle. Allah razı olsun Cumhur Canbazoğlu'ndan. Bu kitabı morasiz ruhuma ilaç gibi geldi... Bak şimdi. Kitabının 222. sayfasından itibaren altı sayfayı Selda'ya ayrılmış. Selda 1948 yılında Muğla'da doğmuş. Ortaokula giderken gitara ilgi duymuş. Bak burayı iyi dinlemelisin... Çünkü ismini ilk olarak bu kitapta okuduğum Catherina Valente'nin,  Aşk ve Müzik filmini izlerken, Selda'nın içinde şarkıcı olma merakı uyanıvermiş. Al sana rol model durumu... Gördün mü, anlatmak istediğim budur işte.

Sonra eve alınan teyp, radyoda dinlediği Latin şarkıları teybe kaydetmeler, sonra bu şarkıları söylemeye başlamalar filan... Yani bir bakıma eve alınan teyp sayesinde şarkıcı olmaya başlar. Lise bire giderken sahneye çıkar. Alpay'la tanışır. Alpay'ın sayesinde banda çekilen şarkıları Ankara Radyosu'na gönderilir. Rahmetli Fecri Ebcioğlu İstanbul Radyosun'da bu şarkıları yayınlar.  Ailesinin ısrarıyla Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü'ne devam eder. Bu yıllar memleketimizdeki gençlik olaylarının yayıldığı, türkülerin ve Anadolu popunun canlanmaya başladığı yıllardır. Ünlü türkücü Saniye Can'dan dinlediği türküler sebebiyle halk müziğine gönül verir. Türküleri gitarıyla söylemeye başlar.  Latince şarkı söylerken, birden Mahzuni'yi, Neşet Ertaş'ı, Aşık Veysel'i keşfeder. Ne güzel!




Cem Karaca'yla Barış Manço'nun, Selda'nın çalıştığı Ankara'daki kulübe uğramaları, hayatının yönünü İstanbul'a çevirir. Çünkü bu iki sanatçı kendisine plak yapmak için yardımcı olacaklarını söylerler. Tatlı Dillim, Katip Arzu Halim Yaz Yare Böyle, Çemberimde Gül Oya çok hoşlarına gider. Bu şarkılar banda okunup TRT ye gönderilir. Denetimden geçer ve radyolara dağıtılır.  Türkan Poyraz'ın TRT için hazırladığı Mahpushaneler adlı programında Selda'nın Mahpushanelere Güneş Doğmuyor adlı şarkısı fon müzik olarak kullanılınca, ismi cismi belli olmayan fondaki ses çok beğenilir. Hatta Deniz Gezmiş'in eski nişanlısı olduğu söylentisi yayılmaya başlar. Deniz Gezmiş ve arkadaşları ise kısa bir süre önce yakalanmışlardır.



Plakçılar evinin kapısını aşındırmaya başlayınca, gitar dersleri alır ve türküleri tamamen doğal sesiyle söylemeye başlar. 1971 yılında ilk 45'liği çıkar. Plakları ilgiyle karşılanır. Adaletin Bu mu Dünya ile listelerin en üst sırasına yerleşir. Aynı dönemde TRT deki programdaki sesin Selda olduğu anlaşılınca, Deniz Gezmiş'le adı anıldığı için yayınlanamaz kararı verilir. Moğollarla çalışmaya başlar. Bir süre sonra yolları ayrılır. 1972'de Dışişleri bakanlığı tarafından Bulgaristan'daki Altın Orfe yarışmasına gönderilir. Dereceye giremez. İzmir Fuarı'nda sahneye çıkar. Denetim, Selda'nın şarkılarını onaylamaz. Arif Sağ'ın bağlamayla yer aldığı albümünde türkü kokan şarkılar söyler.

Ortam gergindir.  Sol müziğin bayraktarlığını yapmaktan vazgeçmez. Kaldı Kaldı Dünya adlı parçası Hey dergisi 45'likler listesinde 1 numaraya yükselir. 12 Eylül Askeri Müdahales'nde üç kez göz altına alınır. Söylediği şarkılardan dolayı yargılanır. 1980-1987 arasında pasaportuna el konulur. Yurt dışına çıkamaz. Uzun bir dönem TRT yasaklısı olur. Ancak 1992 yılında ekranlara çıkacaktır. Geçmişte ürettiği albümleri ve 45'likleri ulaşamadığı geniş kitlelere ve genç kuşak için tekrar değerlendirmeye karar verir. Ve muhtelif albümler çıkarır.  2000 yılında konsere giderken ağır bir kaza geçirir ve uzun süre tedavi görür. Cumhur Canbazoğlu, kitabında Selda'ya  ayırdığı altı sayfalık yazısını şöyle bitirmiş: "2004 yılında Denizlerin Dalgasıyım albümüyle geçmiş günleri anımsatan yoğunlukta politik, duyarlı bir söylemle yeniden listelerde gözükür. Anadolu popun yorulmaz emekçisi olarak Selda, bayrağı hiç düşürmeyerek her dönem büyük saygı görür."


Heyy! Du bi... İşte Selda'nın elinde bağlamayla bir fotoğrafını buldum. Acaba Selda bağlama çalıyor muydu ki? Yoksa Türkülerimiz plağı için mi böyle fotoğraf çektirmişti? Kentin Türküsü kitabında, Selda'nın bağlama değil gitar dersi aldığı yazıyordu. Hatta türküleri gitarıyla çalıp söylüyormuş. Bir ara gitara da  heves etmiştim. Allahım ben ne şıpsevdi biriyim? Yooo. Enseyi karartmayayım, ne var? Olsun varsın... Şimdi gitarla tek şarkı çalabilirim misal... Romans!.. Arpejle Romans'ı çalmayı beceriririm. Hımm... Acaba bağlamayı bırakıp, gitarla türkü çalmayı mı denemeliyim? Kafam karıştı. İnan bilemedim. Geç oldu. Önce şu yalan dünyanın  herşeyine meraklı, dikkati dağınık, bilgisi yarım yamalak bünyemi tımar edecek bir Neşet Ertaş türküsünü önce Selda'dan.. Yooo... Dayanamam. Üstüne cilalama niyetiyle bir de Neşet Usta'dan  dinleyeyim. 

Hocaların hocası Neşet Ertaş'ın ruhuna rahmet göndereyim. Selda'yla, Cumhur Canbazoğlu'na  mahsus selam edeyim. Sonra anne sözü dinler gibi masum... Tıpış tıpış uyumaya gideyim.



2012

10 Eylül 2012 Pazartesi

Türküler Üzerine Hasbihal...


 
Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Kolarımı dayamışım koltuğun yastığına. Kollarımın üstüne yanağımı yaslamışım sonra. Bir türkü mırıldanıyorum usulca... “Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı, Onbeşliler gidiyor, Kızların gözü yaşlı..” Sen bu türküyü biliyorsun. Kimi zaman “aslan yarim kız senin adın Hediyeee, ben dolandım sen de dolan geeel beriyeee..” şeklindeki türkünün iyice hareketli kısmında, oynamamak için kendimizi zor tutardık. Ama şimdi ben bu türküyü söylerken, daha önce dinlediğinden farklı söylüyorum. Ağır ağır söylüyorum. Sözler aynı, ezgi farklı. Şaşkınlığını anlıyorum. Diyorum ki sana: “Biliyor musun bu türkü aslında, kalkıp da oynanacak bir türkü değilmiş.” Gözlerini açıp bana bakıyorsun. “Bir ağıtmış!” diyorum. “Bir ağıtmış! Ve biz türkünün öyküsünü bilmediğimizden, türkünün gerçek ezgisini bilmediğimizden, dinlerken ne eğlenirdik! Ne ayıp etmişiz! ” Bir süre susuyorum. Sen de susuyorsun. Sonra gene anlatmaya devam ediyorum, “ Bir asker ağıtıymış hem de.” diyorum. İkimiz birbirimize pişmanlık dolu gözlerle bakıyoruz. Sen sanki bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını aralıyorsun. “Dur dinle” diyorum sana. “Daha neler anlatacağım, bak dinle!” Merakla anlatmamı bekliyorsun. “Türkü içinde adı geçen Hediye, Tokat’ın bir köyünde yaşayan güzeller güzeli kızlardan biriymiş. Onu diğer köyden Hüseyin’e söz kesmişler. Kız daha çok körpecikmiş. Biraz daha büyüsün diye yaza kadar beklemeye karar vermişler. Bu arada memlekette seferberlik ilan edilmemiş mi? Tüm şehirlerde olduğu gibi Tokat’ta da, o yıl 18 yaşına girmiş olan 1315 doğumluların kışlada toplanması istenmiş mi? Eyvah! Bizim Hüseyin de 1315 lilerden biri değil miymiş? O da askere gitmiş. Hediye ve onun gibi nice kızların, 15 lilerin arkasından gözleri yaşlı kalmış. Bu toplanan askerlerin kimi Çanakkale’ye, kimi Filistine, kimi Yemen’e gönderilmiş. İşte türküde 15 liler gidiyor da, kızların gözü yaşlı ya… Meğer bu türkünün hikayesi işte böyleymiş. Nerden bilebilirdik öyle değil mi?” diyorum. Sanki gözlerini kaçırıyorsun benden. Üstüne gelmiyorum.           
“Bak, ne anlatacağım," diyorum sana. “ Bir ara Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak adlı filmi seyretmiştik ya sinemada. Hani hem yazarı hem yönetmeni Ahmet Uluçay’dı da kendi çocukluğunu film yapmıştı. Filmde 15 lerinde iki arkadaş vardı hani… Ne güzel bir filmdi. Bizi derinden etkilemişti. Ne tatlı bir aşk hikayesiydi. Hem bir sinema aşkı hem de bir kıza olan sevda… Saf… Tertemiz… Hatırlasana o filmdeki türküyü… “Beyaz gezme toz olur, Siyah geyme söz olur, Gel beraber gezelim, Muradımız tez olur. Salına da salına da gel, Hadi yavrum, Dön dolaş gene bana gel” Nasıl günlerce dilimizden düşmemişti.” Gülümsüyorsun… Gülümsemen dudaklarında donuyor sonra… Konuşmanı beklemeden ben gene devam ediyorum anlatmaya. Diyorum ki, “Yooo!”diyorum. “Yoo! Biliyorum Ahmet Uluçay’ın öldüğünü… Daha 50 yaşlarında bir adam. Kütahya, Tepecik’ten. Ölüm herkesin başına… Bir varmış bir yokmuş! Sanki abraka dabra!.. Ne acayip bir numara… Ama düşünsene..." diyorum sana... "Ne şanslı biri Ahmet Uluçay. Bir türkü gibi kalacak akıllarda. Karpuz kabuğundan gemisine bindi ve yeni bir aleme doğru gitti." deyince ben, şaşıyorsun rahatlığıma. Devam ediyorum..." Sanki öte dünyada seferberlik ilan edildi de, Ahmet Uluçay da 1315'liler gibi memleketi savunmaya gitti." diyorum. "Kim bilebilir ki sebebini, öyle değil mi?" Tebessüm ediyorsun anlattıklarıma. " Haydi hem rahmet gönderelim arkasından, hem de filmdeki türküyü söyleyelim ağırdan ağırdan, ne dersin?” diyorum sana. Duadan sonra başlıyoruz usul usul söylemeye Karpuz Kabuklarından Gemiler Yapmak filmindeki türküyü. Tanımasam da, bildiğim birinin öldüğünü hatırladım ya, hissediyorum içimdeki boşluk biraz daha büyüdü. Sana bir şey belli etmiyorum da sadece titriyorum bir ara.. Sen ne olduğunu soran gözlerle bana bakıyorsun. Gülümsüyorum. Diyorum ki “ Biliyorum hava  sıcak diyeceksin ama… İçimden rüzgar geçmiş gibi, yüreğim üşüdü sanki… Allah Allah, neden acaba?”    "Salına da salına da gel... Hadi yavrum... Dön dolaş gene bana gel..."        
  

22 Temmuz 2012 Pazar

Yeşil Ördek Gibi Daldım Göllere...


Amerikalı yönetmen Jim Jarmusch'un, müziğini ve seyrini sevdiğim, vahşi batı masalı tadındaki siyah beyaz filmi Ölü Adam'ın bir sahnesinde, baş beyaz derili kahramanla (johnny deep), esas kızılderili  kahraman (gary farmer) arasında şöyle muhabbet geçer:


William Blake: Senin adın nedir?
Hiçkimse      : Benim adım hiçkimse.
William Blake: Pardon?
Hiçkimse     : Adım Exaybachay. Çok şey konuşup hiçbir şey anlatmayan adam demek.

Şimdi durup dururken,  bu film repliği acaba neden aklıma geldi? Temmuz ayının ortasındayız. Elbette tam gaz yaz faslındayız. Hıımm... Hava fena halde sıcak mı sıcak. Şeeyy... Ben... Ne yalan söyleyeyim, keşke yaz uykusuna yatsam, sonbahar gelir gelmez kalsam, diyen bir bünyeye sahibim. Efendime söyleyeyim... Bi de efkarlı günlerime geldi çattı Ramazan... Üzerine afiyet akşam ezanına kadar da yememeye içmemeye,  kalp kırmamaya bile isteye niyetliyim. Hımm... Bari Hayal Kahvem'de şööylee soğuğu çağrıştıracak, efil efil esintiyle okuyanın yüreğini havalandıracak bir yazı yazsam diye hayal etmiştim. Keşke etmeseymişim!.. Olacakları nerden bileyim? Bak şimdi... Yazıma başlamadan önce Hayal Kahvem'deki eski yazılarıma  göz gezdiriyordum, tamam mı? Tuhaf bir ses işittim. O ne? Ah, içimdeki ben, kıkır kıkır  gülmüyor muydu bana gene? Pes yani!.. Üstelik gülmekle kalmadı, gerim gerim gerildi. Nasıl anlatsam halini?.. Tek tek basaraktan... Bade süzerekten....  Bana...  "Sen var ya, çok şey yazıp hiçbir şey anlatmayan bir kadınsın!" dedi. Kalakaldım. Donakaldım. Şaşakaldım inanki... Of, canım nasıl acıdı anlatamam.  Dipten giden incecik bir sızı hissettim.  Bu nasıl bir his biliyor musun? Tek kelimeyle... Feci!.. Feci!..  İnsan  sahiden böyle acıtabilir mi kendi kendini? Bu durumda suratımı ekşitip oturdum. Ne kadar vakit geçti bu muhabbetin üzerinden bilmiyorum. Epeyce çaba harcayarak, sonunda, dudak kenarlarımı yukarıya doğru kıvırmayı başardığımı sanıyorum. Düşündüm... Çok şey yazıp hiçbir şey anlatmayan bir kadındım öyle mi? Nereden sarmıştı bu endişeli vaziyet acaba şimdi beni? Son zamanlarda şımarmıştım da, kendi ruhuma dayak atma vaktim gelmişti belki. Bilmiyorum.  O anda tam bir mahur şarkı söyleyip müjganla gene gizli gizli ağlamaya hazırlanıyordum ki, durgun bir gölün ortasındaki iskede otururken bulmadım mı kendimi?  Hafıza ne tuhaf kutu! Yıllardır dinlemediğim bir türküyü gizlediği yerden çıkardı. Tozlarını salladı silkeledi.  Kulak dibime kadar getirdi...  Ah, dedim... Yeşil ördek gibi dalsam göllere... Nasıl serinlerdim öyle değil mi?  Bu sözlerimi duyan içimdeki ben bana gülmeye başlayordu ki gene... Diklendim.  "Ne var? Biz burada devrim mi yapıyoruz sinyorita? Yazarak eğleniyoruz işte kendi çapımızda." dedim kendime... "Tamam!.. Var mı? Çok şey yazıp hiçbir şey anlatmayan bir kadın olduğumu kabul ediyorum."dedim. Bi rahatladım ki sorma gitsin... Oh ya!.. Hayal Kahvem'e yazı yazarken kendi kendime hesap vermeyeyim bari!... Sonra özlediğim türküyü tüm merakımla  dinledim. Sana bir şey söyleyeyim mi, türküyü dinleyince...  İnanmayacaksın ama serinledim. 

Heey!.. Sen de çok şey yazıp hiçbir şey anlatmadığımı düşünüyorsun öyle değil mi? Aşkolsun! Heey!.. Du bi... Şu güzelim türküyü dinlemeden gitme bari:)
 

 

19 Haziran 2011 Pazar

Türküler Üzerine Hasbihal...


 
Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Kolarımı dayamışım koltuğun yastığına. Kollarımın üstüne yanağımı yaslamışım sonra. Bir türkü mırıldanıyorum usulca... “Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı, Onbeşliler gidiyor, Kızların gözü yaşlı..” Sen bu türküyü biliyorsun. Kimi zaman “aslan yarim kız senin adın Hediyeee, ben dolandım sen de dolan geeel beriyeee..” şeklindeki türkünün iyice hareketli kısmında, oynamamak için kendimizi zor tutardık. Ama şimdi ben bu türküyü söylerken, daha önce dinlediğinden farklı söylüyorum. Ağır ağır söylüyorum. Sözler aynı, ezgi farklı. Şaşkınlığını anlıyorum. Diyorum ki sana: “Biliyor musun bu türkü aslında, kalkıp da oynanacak bir türkü değilmiş.” Gözlerini açıp bana bakıyorsun. “Bir ağıtmış!” diyorum. “Bir ağıtmış! Ve biz türkünün öyküsünü bilmediğimizden, türkünün gerçek ezgisini bilmediğimizden, dinlerken ne eğlenirdik! Ne ayıp etmişiz! ” Bir süre susuyorum. Sen de susuyorsun. Sonra gene anlatmaya devam ediyorum, “ Bir asker ağıtıymış hem de.” diyorum. İkimiz birbirimize pişmanlık dolu gözlerle bakıyoruz. Sen sanki bir şey söyleyecekmiş gibi dudaklarını aralıyorsun. “Dur dinle” diyorum sana. “Daha neler anlatacağım, bak dinle!” Merakla anlatmamı bekliyorsun. “Türkü içinde adı geçen Hediye, Tokat’ın bir köyünde yaşayan güzeller güzeli kızlardan biriymiş. Onu diğer köyden Hüseyin’e söz kesmişler. Kız daha çok körpecikmiş. Biraz daha büyüsün diye yaza kadar beklemeye karar vermişler. Bu arada memlekette seferberlik ilan edilmemiş mi? Tüm şehirlerde olduğu gibi Tokat’ta da, o yıl 18 yaşına girmiş olan 1315 doğumluların kışlada toplanması istenmiş mi? Eyvah! Bizim Hüseyin de 1315 lilerden biri değil miymiş? O da askere gitmiş. Hediye ve onun gibi nice kızların, 15 lilerin arkasından gözleri yaşlı kalmış. Bu toplanan askerlerin kimi Çanakkale’ye, kimi Filistine, kimi Yemen’e gönderilmiş. İşte türküde 15 liler gidiyor da, kızların gözü yaşlı ya… Meğer bu türkünün hikayesi işte böyleymiş. Nerden bilebilirdik öyle değil mi?” diyorum. Sanki gözlerini kaçırıyorsun benden. Üstüne gelmiyorum.



“Baksana” diyorum sana. “ Bir ara Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak adlı filmi seyretmiştik ya sinemada. Hani hem yazarı hem yönetmeni Ahmet Uluçay’dı da kendi çocukluğunu film yapmıştı. Filmde 15 lerinde iki arkadaş vardı hani… Ne güzel bir filmdi. Bizi derinden etkilemişti. Ne tatlı bir aşk hikayesiydi. Hem bir sinema aşkı hem de bir kıza olan sevda… Saf… Tertemiz… Hatırlasana o filmdeki türküyü… “Beyaz gezme toz olur, Siyah geyme söz olur, Gel beraber gezelim, Muradımız tez olur. Salına da salına da gel, Hadi yavrum, Dön dolaş gene bana gel” Nasıl günlerce dilimizden düşmemişti.” Gülümsüyorsun… Gülümsemen dudaklarında donuyor sonra… Konuşmanı beklemeden ben gene devam ediyorum anlatmaya. Diyorum ki, “Yooo!”diyorum. “Yoo! Biliyorum Ahmet Uluçay’ın öldüğünü… Daha 50 yaşlarında bir adam. Kütahya, Tepecik’ten. Ölüm herkesin başına… Bir varmış bir yokmuş! Sanki abraka dabra!.. Ne acayip bir numara… Ama düşünsene..." diyorum sana... "Ne şanslı biri Ahmet Uluçay. Bir türkü gibi kalacak akıllarda. Karpuz kabuğundan gemisine bindi ve yeni bir aleme doğru gitti." deyince ben, şaşıyorsun rahatlığıma. Devam ediyorum..." Sanki öte dünyada seferberlik ilan edildi de, Ahmet Uluçay da 1315'liler gibi memleketi savunmaya gitti." diyorum. "Kim bilebilir ki sebebini, öyle değil mi?" Tebessüm ediyorsun anlattıklarıma. " Haydi hem rahmet gönderelim arkasından, hem de filmdeki türküyü söyleyelim ağırdan ağırdan, ne dersin?” diyorum sana. Duadan sonra başlıyoruz usul usul söylemeye Karpuz Kabuklarından Gemiler Yapmak filmindeki türküyü. Tanımasam da, bildiğim birinin öldüğünü hatırladım ya, hissediyorum içimdeki boşluk biraz daha büyüdü. Sana bir şey belli etmiyorum da sadece titriyorum bir ara.. Sen ne olduğunu soran gözlerle bana bakıyorsun. Gülümsüyorum. Diyorum ki “ Biliyorum hava cehennem gibi sıcak diyeceksin ama… İçimden rüzgar geçmiş gibi, içim üşüdü sanki… Allah Allah, neden acaba?”

"Salına da salına da gel... Hadi yavrum... Dön dolaş gene bana gel..."

NOT: 1.Fotoğraf: Savunma ve Havacılık Dergisi Bülent Yılmazer'in arşivinden

10 Aralık 2010 Cuma

Efsane Kaya Amca ile "Mızrap, Parmak, Kulak" Vaziyetlerimiz


"Yok!" dedim Kaya Amca'ya. Bende sanata hiç kaabiliyet yok. Yapamayacağım sanırım. Olmayacak. Hiç yormayayım sizi." 

Of! Bende neden  her şeye  fena halde merak var?  Öyle böyle değil hem de. Resmen oburluk derecesinde. Bir dur değil mi? Bir otur hanım hanımcık oturduğun yerde.. Zaten işin gücün var. Ya Hayal Kahvem. Yaz babam yaz. Sanki arkamdan atlı kovalayan var. Nedir bu yani?  Bütün bunların üzerine illa bağlama çalacağım diye çırpınmam niye? Of! Bazan var ya.. yok... yok... Çoğunlukla çözemiyorum kendimi. Erkin Koray söyler ya hani o kendine has sesiyle... "Arap saçına döndüm. Çöz beni arap saçı. Çivi çiviyi söker. Budur bunun ilacı." Kaya Amca dediklerimi hiç dinlemedi. Hiiiç! Ofise geldi. Utandım tabii.. Durmadan  gamlı baykuş misali bıdı bıdı bıdı bir sürü bahaneler  öne sürüyorum. 

"Kaya Amca, üzülüyorum sizin için. Buraya kadar geliyorsunuz. Çalıştırıyorsunuz. Diyorsunuz ki, "Mızrap, parmak, kulak... Bu üçünün koordinsayonunu sağlayacaksın." İyi ama Kaya Amca bende hiç kulak yok ki. Öğrenemiyorum. Ben bağlamamın teline teline vurup şöyleee derinlerde gezinmek istiyorum. Ama olmuyor ki... Kaabiliyetim yok benim Kaya Amca. Israr etmenin anlamı yok anlatabiliyor muyum? Sizi yormak istemiyorum." dedim. Güldü Kaya Amca. "Ben bu manzarayı bir yerden hatırlıyorum." dedi. Aynen senin gibiydim bende... Hemen öğrenmek, hemen çalmak istiyordum.  Benim hocam Alaattin Palandöken'di. O güzelim Amasya şivesiyle "Gayacım, acele etme gulum! Sen beni geçecen... Merak etme!" derdi. Dur bakalım! Dün bir bugün iki. Şimdi al bakalım bağlamanı eline. Hiç boşuna dertlenme. Bugün yeni bir türkü öğreneceğiz." dedi.  "Su sızıyor sızıyor. Taşların arasından. Eğil bir yol öpeyim. Kaşların arasından" Kaya Amca vurdu bağlamanın tellerine. Allahım, ne güzel çalıyor! Gene bağlama öğrenmeye iştahlanmaya başladım iyi mi? Notasız öğretiyor. "Mızrap, parmak, kulak!" Sıırımız bu! Aldım Gönül'ü elime... Şivemi değiştirdim. Eğildim bağlamamın kulağına... Usulca dedim ki:  "Gız, mahcup etmeyesin beni Gaya Amca'ya... Aman haa!"  İnanmıyorum. Dinledi sanki beni. Öğrendim bu türküyü çalmayı iyi mi? Çalabiliyorum vallahi... "Kar yağıyor yağıyor... Abamı giyeceğim... Sakallıya varıp da... Baba mı diyeceğim." Hey, yok ben gene vazgeçemeyeceğim. Bağlama çalmayı öğreneceğim galiba.... Sağolun var olun köyümün efsanesi Kaya Amca!

6 Ekim 2010 Çarşamba

Hafıza Ne Acayip Bir Kutu, Şaşırtıyor İnsanı!


Bugün programım oldukça yoğundu. İstanbul'a gideceğim. Görüşmeler yapacağım. Üstelik yeni işler. Oldukça heyecanlıyım. Her gece oyunu olan sanatçılar nasıl sürekli sahne heyecanı hissediyorlarsa,  ben de işimde aynı  durumdayım. Her yeni iş, her yeni müşteri,  her yeni  iş dalı, yeni dünyalar demek bana göre..  Her iş koluna göre risk analizleri yapmak büyülüyor beni... Ne yalan söyleyeyim seviyorum işimi... Neyse... Demem o ki sabah erkenden hevesle yola çıktım. Sadece bir sorunum var. Arabam son günlerde tuhaf  haller sergiliyor. Müzik çalar kafasını  mı dağıttı acaba bilmiyorum. Nedense benim istediğim cd leri değil de kendi istediklerini çalıyor.  Tamam. Üzerine gitmek istemiyorum. Sonbahara girdik ya belki depresyondadır diye aklımdan geçiriyorum. Düzelsin, kendisine gelsin diye  kaç zamandır sabırla bekliyorum. O kadar çilemi çeken arkadaşıma, sevgili arabama, bu kadar kıyak yapmalıyım ama, öyle değil mi? Son durumunu görmek niyetiyle usulca  arabamın müzik çalarına  bir cd ittim.  İnanmıyorum... Hangi cd yi itsem  gene geri veriyor. Hem araba kullanıyorum hem kucağımdaki cd leri sırayla müzik çalara itiyorum. Yoooo... Asla  kabul etmiyor. Resmen  diliyle "tüühh" deyip geri itiyor. Yan koltuktaki iki cd ye baktım. Biri Ahmet Kaya diğeri Neşet Ertaş. Bak şimdi.  İnanmayacaksın gene bana biliyorum ama... Bir haftadır benim arabamın müzik çaları var ya sadece bu iki cd yi çalıyor. Hatta önce Ahmet Kaya'yı da kabul etmiyor. İlk Neşet Ertaş olacak.. Ayrıca birinci parçayı da istemiyor.  Atlıyor... İkinciyi  Gönül Dağı'nı  çalıyor. Üçüncü şarkıya da geçmiyor.. Her seferinde başa dönüp gene Gönül Dağı'nı çalıyor. Allahım! Çıkartıyorum Neşet Ertaş'ın cd'sini, bu kez  Ahmet Kaya'nın cd sini itiyorum. İlk parçayı gene  atlıyor. İkincisine geçiyor... Ve beni mahvediyor... Nedir bu?  İlla  Attila İlhan'ın o güzelim dizeleri, o mahur bestenin çalmasını ve müjganla benim ağlamamı mı istiyor? Sonra ne yapıyor biliyor musun? Ahmet Kaya'ya o etkili sesiyle, "Beddua etmem üzülme, kafama sıkar giderim"i söyletiyor ve cd yi geri itiyor... Hoppala.. İstanbul'a kadar ben bu halde yolculuğuma devam ederken, aklıma ne geldi bil bakalım? Atilla Atalay! "Gene mi Atilla Atalay öyküsü?" demezsin değil mi? Bak şimdi? Neden Atilla Atalay ama, dinler misin beni?


Son günlerde Atilla Atalay'ın "Dup Dup Çedene" adlı kitabı sürekli elimde. Okumamışım bu kitabını.  İstanbul'daki Sahaflar Festivali'nden satın almıştım. Şimdi mizah kitabı almak istemeyen, bu kitabın kabına ve ismine bakan ve Atilla Atalay'ın  komik öyküleri yanında "ciddi" ve "hisli" öyküler yazdığını bilmeyen biri almaz  bu kitabı di mi? Almaz vallahi. Ama benim gibi Atilla Atalay külliyatını bilenler, mizah kitaplarının arka bölümümde "ciddi" ve "hisli" öyküleri olduğunu bilirler. Sabah kahvaltıdan sonra  bu kitaptan bir öykü okumadan evden çıkmak istemedim. En kısa öykülerinden birini "Normal Hayatlar"ı okuyup bitirdim. Of! Şahane bir öyküdür.  Öyküde iki sevgili var tamam mı, yazar bu ilişkinin devamının mümkün olmadığını düşünmektedir. Şimdi öyküyü  tam anlatıp yazımı uzatmak niyetinde değilim. Çok uzun yazınca yazdıklarım okunmuyor. Bu defa kimse okumuyor yazdıklarımı diye çok üzülüyorum. Neyse... Öyküde yazar, sevdiği kıza "Fen ilerledi artık. Yürü gidip aldırtalım duygularımızı. Kelebek'te okudum, beyinde aşk merkezi bulunmuş, lazer sıkıyo adamlar oraya. Anında geçiyo herşey, ertesi gün denize bile girebiliyorsun" demektedir.  


Bak dikkatini çekerim, şimdi yazarken aklıma geldi. Atilla Atalay'ın bu öyküsünün içinde olduğu  kitabı  1999 da yayımlanmış. Hani o meşhur hafızadan  aşk acısı veren anıları sildirme konulu "Enternal sunshine of the spotless mind" ya da Türkçe adıyla "Sil Baştan" adlı film var ya 2004 yılında çevrilmiş. Bence resmen "Dup Dup Çedene" adlı kitabın "Normal Hayatlar" öyküsünden aşırma var yaa...  Benzerlik olur mu kuzum bu kadar da? Neyse konuyu dağıtıp uzatmayayım... Aslında şimdi sadede geleceğim. Hani  Ahmet  Kaya'yı dinleyince, Atilla Atalay aklıma gelmişti ya... Bak işte şu sebeple...  Aslında ayrılmaları gerekmektedir ya... Ama yazar bir türlü ayrılmak istediğini söyleyemez kıza.. Tam söylemeye hazırlanmışken, kız eliyle çocuğun saçlarını taramaya başlar mesela... İşte yazar öyküde gene bir ayrılma moduna girme aşamasında, sevdiği kıza  Ahmet Kaya'nın "Yorgun Demokrat" bakışlarını takınıp, Savaş Ay'ın şiir tonlamasıyla "Kafama lazer sıkar giderim." filan demek ister de... Aslında yüzüne o türlü bakmayıp, o öksüz tavrını takmıyacaktır yani..  Sonra mı? Ben öyküyü anlatmak istemiyorum ki... İşte Ahmet Kaya'nın "Beddua etmem üzülme, kafama sıkar giderim" şarkısını dinleyince, öykünün bu kısmında yazar  "Kafama lazer sıkar giderim" filan demek isteyince... Yani Atilla Atalay'ın aklıma gelmesi inan ki bu öyküsü sebebiyle... Diyorsan "Nedir bu anlattıkların şimdi? diye... Bilmem... Bilmiyorum inan ki.. Hafıza ne acayip bir kutu, şaşırtıyor insanı... İnsan aklından ne gelip geçeceğini bilebiliyor mu ki? Ne yapabilirim? Aklımdan geçenler böyleyken böyle işte.

30 Eylül 2010 Perşembe

Sanat Her Zaman İnsanca Yaşamaya Yönelik Bir Eylemdir.


Evet, Sonbahar'la birlikte yaz uykusundan uyanıyorum artık. Önce spora başladım. Şimdi ise bağlama kursundan haber bekliyorum. Geçen yıl azıcık öğrenmeye giriş yaptığım bağlamayla bir kaç türküyü iyice  çalayım istiyorum. Sadece türkü öğrenmiyorum ki türkülerin menzilinde dolandıkça memleketimin büyük sanatçılarını, memleketimin  gerçek kültürünü öğreniyorum. Öğrenmenin yaşı da yok, sonu da yok... O kadar bilgi kirliliği içinde yaşıyoruz ki neyi öğrenmemiz gerektiğini unutuyoruz diye düşünüyorum. Hep denir ya ak koyun kara koyun birbirine karışıyor diye, inan şu devir o devir işte... Televizyonda izlediğimiz klipleri, radyoda dinlediğimiz müzikleri düşünsene... Eğer türkülere ilgim olmasa Neşet Ertaş’ın kendi tarzıyla "Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca, Akar can özümde sel gizlı gizli." diyerek bağlaması eşliğinde söylediği türküyü nereden bilecektim de  dinleyecektim? Türkü sözlerinin güzelliğinin nasıl farkına varmaya başlayacaktım? Bırak bilmediklerimi öğrenmeyi, bildiğimiz gerçek değerlerimizi bile unutur olduk öyle değil mi?



Misal türkülerle ilgim olmasa, çağdaş halk ozanı Ruhi Su'nun 25 yıl önce gene böyle bir Eylül gününde öldüğünü bilebilir miydim? Ruhi Su sesini korumaya o kadar hassasiyet gösterirmiş ki, kuruyemiş ve çamaşır suyundan özellikle uzak durur, sesini korumadaki bu hassasiyetinin sanata ve dinleyenlere saygısından kaynaklandığını söylermiş. Merak ediyorum... Hiç dinedin mi Ruhi Su'nun sesinin ve sazının renklendirdiği bir türküyü? Dinlemediysen eğer inan bana büyük kayıp... Bak şimdi... Üstadın çok etkileyici bir hayat hikayesi var. 1912 de Van'da bir Ermeni ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Kendi deyimiyle "1. Dünya savaşı'nın ortada bıraktığı" bir çocukmuş ve annesini babasını hiç tanımamış. 10 yaşına kadar ona sahip çıkan yoksul bir ailenin yanında yaşamış. Sonra kimsesizler yurdunda müzikle ve memleketin ezgileriyle tanışmış. Müzik en iyi ilaç değil midir kırık ruhlara ve kalplere? Şahane bir deva bulmuş kendine ve takılmış türkülerin peşine... Önce Müzik öğretmen okulu, sonra Devlet Konservatuvarı'nda eğitim gördükten sonra, opera sanatçısı olarak çalışmaya başlamış. Kendine has sesi ve müzik tarzıyla Pir Sultanlar’ı, Karacoğlanlar’ı ve daha nice halk ozanını günümüze taşımış. Ayrıca Ruhi Su'nun Nazım Hikmet'in şiirlerini ilk besteleyen kişilerden biri olduğunu kaç kişi biliyor günümüzde acaba merak ediyorum.  Söylediği türkülerdeki siyasi vurgular sebebiyle beş yıl kadar cezaevinde yatmış. Türkülerinde sevdanın olduğu kadar isyanın da sesi olmuş. Güzel, özgür ve eşit bir gelecek niyetiyle vurmuş bağlamasının tellerine, hep ezilen taraf için türküler söylemiş. Şöyle dermiş Ruhi Su: "Hangi türü olursa olsun sanat bir eylemdir. Sanatçının düşüncesi de, sevgisi de sanatında belli olur. Devrim sözcüğünden, uygarlığa, özgürlüğe ve insanca yaşama yönelik çabaları anlıyorum. İster hazırlayıcısı, ister yansıtıcısı olsun, sanatın da sanatçının da hem bu çabaların içinde, hem de bu çabaların sonucu olarak var olması gerekir."
Ölümünün 25.yılında ve bu son Eylül gününde, rahmetle anıyoruz büyük halk ozanımızı. Sevgi ve saygı ile.

Bağlamanın Sesi Gizlenenleri Ortaya Çıkarır Mı Sahiden?


İtiraf etmeliyim ki geçen yıl merak sarıp türkülerin menzilinde dolandıkça yakın takibe almıştım Neşet Ertaş'ı... Hele bir ara Neşet Ertaş'ın "Gönül Dağı" şarkısını  sürekli arka arkaya dinlemeye başlayınca, Neşet Ertaş'ın babasıyla ilgili okuduğum  bir hikaye aklıma gelmişti. Hikaye 20. yüzyılın başlarında geçiyor. Ve biliyoruz ki "Dünyalılar hiçbir yüzyılda 20.yüzyılda çektiği kadar acı çekmedi." 20. yüzyılın ilk yarısı tamamen savaşlarla geçmişti. İşte gene o savaş yıllarını hayalimizde canlandıracağız şimdi.  Memleketimizdeyiz. Anadolu'dayız. Savaşın bin bir türlü hallerinden biri olan, savaştan kaçan, savaş cephelerinden dağların karanlıklarına gizlenen asker kaçaklarının durumunu hayal edeceğiz. Kendilerini aramaya çıkan askeri birliklere yakalanmamak için oldukları yerde sessizce bekliyorlar. Neşet Ertaş’ın ailesi Kırşehir'liymiş. Bu bölgedeki dağlarda asker kaçakları olduğu duyulmuşsa, askeri birlikler dosdoğru Neşet Ertaş'ın babasının dayısı olan Bulduk Usta'ya giderlermiş. "Haydi bakalım, al bağlamanı gel bizimle," derlermiş. Dağda görünmez bir köşeye otuttururlarmış Bulduk Usta'yı. Otutturduktan sonra da, vurup sazın tellerine türkü söylemesini isterlermiş. Bulduk Usta'nın öyle olağanüstü, öyle yürek titreten bir sesi varmış ki, sazını çalıp türkü söylemeye başladığında, dağ taş türkü olurmuş. Bu sesin güzelliğine kimse dayanamazmış. Bu sesin güzelliğine dayanamayan asker kaçakları da adeta hipnotize olmuşcasına yerlerinden çıkar, gizlenmeyi unutur, birer birer Bulduk Usta'nın bulunduğu yere doğru yürümeye başlarlarmış. Eee... Yürümeye başlayınca da tek tek yakalanırlarmış.

Bulduk Usta, Neşet Ertaş'ın babasının dayısı. Neşet Ertaş memleketimizin en değerli bağlama ustası, türkü derleyicisi ve kendine has türkü söyleyen sanatçılarından biri. Ben  o günlerde, özellikle Gönül Dağı'nı dinliyordum ya Neşet Ertaş'tan döne döne... Gönül Dağı'nı döne döne dinledikçe, yüreğimi titretiyordu bağlamanın sesi. Bu durumda içimdeki kuytuda gizli kalmış, yıllardır saklanmış bağlama çalma hevesi yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlamadı mı? Eyvah!.. Evet, Eyvah, ne olacak benim sonum diye düşünmüştüm önce... Sonra Kocaeli Belediyesi'nin bağlama kursu duyurusu, bu hevesimin ortaya çıktığı  günlere tam denk gelince... Haftada bir gün iki saat bağlama kursuna devam etmiştim. Ara vermiştim yaz gelince. Şimdi haber bekliyorum.  Kurs açılır açılmaz başlayacağım gene kısmetse...

21 Eylül 2010 Salı

Tren Gelir Hoş Gelir Ley Ley Limi Limi Ley!



O hafta sonu evde Alfred Hitchcock'un Kaybolan Kadın adlı filmini seyretmiştim. Film başından sonuna trende geçiyordu. O kadar heves etmiştim ki trenle seyahat etmeye. En son ne zaman trene bindiğimi düşünmüştüm. Düşünmüştüm... Düşünmüştüm... Bir türlü hatırlayamamıştım iyi mi? Yoo, yurtdışında binmişimdir illa ki. Benim istediğim memleketimde bir şehirden diğerine trenle gitmek. İstanbul'a değil ama. Uzun bir yola. Mesela pastırma ya da bir kaşığa kırk tane sığan mantıdan yemek niyetiyle, canım Kayseri'ye gitmek istese, İzmit'ten Kayseri'ye tren var mıdır ki? Yolculuk kaç saat sürer peki? Gece binsem trene... Şöyle muhabbeti yerinde insanların oturduğu bir kompartımana denk gelsem.. Hatta yanımda bağlamam da olsa... Oyy! Henüz tam öğrenemedim ama iyi bağlama çalıyormuşum mesela... Şimdi yazdığım bir hayali yazı ya!.. Ben çalsam, hepbirlikte türkü söylesek. Hangi türküler var Kayseri ile ilgili ki acaba? İlla Kayseri türküsü olmasın canım. "Çemberimde gül oya, Gülmedim doya doyaaa" diye başlıyormuşuz. Sonra yolculardan biri Ege'li olduğu için, bir efe türküsüne geçiyormuşuz. Vuruyormuşum bağlamamın tellerine... "Şu Dalma'dan geçtin mi? Soğuk sular içtin mi? Efelerin içinde, Yörük de Ali'yi seçtin mi?" diye çevreyi rahatsız etmeden, usul usul çalıp söylüyormuşuz. Hatta Ege'li yolcu dayanamayıp kalkıyormuş yerinden de, "Hey gidinin efesi, efelerin efesiii" diye dizini yere vura vura hem türküyü söyleyip hem de oynuyormuş. Of ya! Şahane olurdu valla... Şimdi ben bu hayalde Karadeniz türkülerine hiç geçmesem keşke... Geçmiyeyim lütfen... Yoksa kendi hayali yazdıklarımdan, kendim etkileneceğim gene... Bulacağım bir deli horon müziği... Oynayacağım ayağımı yere vura vura... Evi ayağa kaldıracağım. Of ya! Trenden nasıl geldim ben deli horona? Hey!! Aklıma ne geldi biliyor musun? Kemençe çalmayı öğrensem mi acaba?

6 Mart 2010 Cumartesi

Türkülerin Menzilinde Dolanalım Mı Gene?

Bugün geç kaldım. Evet bağlama kursuna bir saat geç kalınca, öyle mahçup oldum ki anlatamam. Sınıfın kapısının önünde, bir süre durdum. Kapıyı tıktıkladım. Usulca kapıyı açtım. Açtığım gibi kapıda kalakaldım. Bir türkü çalışıyorlardı ki, oy, oy, oy! Eğer ben bu türküyü çalarsam… Evet… Eğer ben bu türküyü bağlamamla çalmayı becerebilirsem, bir daha bağlama kursuna gitmem ki... Bana bu kadar yeter!

Bak şimdi. Bu yıla kadar türkülerle inan ki hiç işim olmazdı. Tamam. Bilirdim tabii türküleri. Sevdiğim pek çok türkü vardı. Bazılarını dinleyince, etkilenirdim illa ki. Ama bağlama çalmak yeminle aklımın ucundan bile geçmezdi. Zaten bağlama deyince aklıma önce Aşık Veysel gelirdi. Hatırlasana, eskiden televizyonda ya da radyoda, hiç değilse ölüm yıldönümünde dinlediğimiz olurdu değerli ozanı. Şimdi var mı bilmiyorum ki, yıllardır rastgelmedim Aşık Veysel’le ilgili bir programa. “Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa” mesela. Nasıl güzel çalar söylerdi. Ne bileyim, Özay Gönlüm’ün elinde yaren adlı bağlamasıyla, Denizli aksanlı, türkülü, sohbet programları kalmış hafızamın kuytularında. Arif Sağ’ın bağlama çalarak türkü söylemesi saçlarını attıra attıra… Ve tabii ki Neşet Ertaş’ın kendi tarzıyla “Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca, Akar can özümde sel gizlı gizli..” diyerekten bağlaması eşliğinde söylediği türkü… Biraz zorlasam belki, birkaç isim daha çıkarabilirim. Ama o kadar. Bağlama demek erkek sazıydı bana göre. Hiç bağlama çalan kadın görmedim ki. Aklıma bile gelmedi. Gitara heves ettim ama. Çok severim gitar sesini. İki parça çalabilirim. O kadar. Yeter. Ne olacak ki. Elime gitar geçerse, boş boş bakmam. Tellerini seslendirebilirim bana yetecek kadar.


İyi de, şimdi durup dururken nerden merak sardım bağlama çalmaya? Üstelik bu yaşıma kadar heves etmemişken, aklımın köşesinden geçmemişken… Çözemedim bunu. Zaten her şey o kadar denk geldi ki, bunu düşünmeme fırsat kalmadı. Bağlamanın sesi bu yıl yüreğime değdi bir kere, içimde belki de gizli kalmış bir sevgiydi, şimdiki zamana denk geldi. Bilemiyorum ki. Arkasından Kocaeli Belediyesi’nin kurslarından birinde Mehtap Hoca’yı elinde bağlamayla görünce, tamam ben bu kursa gideceğim dedim belki... Kim bilir? Başladım işte bir şekilde. İyi ki başlamışım. Türküler dünyası bir derya, uçsuz bucaksız hem de. Geçtiğimiz yaz, Tersninja’da Kentin Türküsü- Anadolu Pop Rock diye, Cumhur Canbazoğlu’nun yazdığı bir kitabın tanıtımı vardı. Kitapçıda rastgelince, bakmıştım. Kitap hoşuma gitmişti ve almıştım. Kitap Aşık Veysel’den Barış Manço’ya, Fikret Kızılok’tan Kıraç’a, Yunus Emre’den Cem Karaca’ya, Edip Akbayram'a memleketimizde gelenekseli evrensele taşımaya emek sarfetmiş isimlerin müzik serüvenlerinden bahsediyordu. Ve çok doğru bir kitaptı, fark etmeyi sağlıyordu. Bu kitabı okuyunca anlamıştım ki, ben belki türküyü bağlamadan dinlememiştim ama türkünün Cumhur Canbazoğlu’nun dediği gibi Anadolu- pop halini, yani Türk folklor temaları, şiirleri ve çalgılarıyla Pop müziğin elektronik olanaklarının kaynaşmasından doğan şehir türküsü halini yıllardır sevmiş ve dinlemiştim. İşte galiba şimdi aslına döndüm. Orijinal haline. Bazı türküler hiç yabancı gelmiyor. Üstelik bağlamanın sesi, yüreğimi derinden etkiliyor. Türküler merakımı muazzam cezbediyor. Türkülerin menzilinde dolanmayı seviyorum.

O nedenle şimdi aklım nerede biliyor musun? Nezih Ünen’in sekiz yıl memleketin dört bir yanını dolanarak hazırladığı Anadolu’nun Kayıp Şarkıları adlı filminde. Nezih Ünen kurduğu bir ekiple Anadolu’yu adım adım dolaşıp, hem türküleri hem de o türkülerle ilgili insan manzaralarını çekmiş. Bir nevi memleketimin türküleri eşliğinde insan haritasını göreceğiz demek ki. Bu filmi seyretmek için muazzam bir heyecan duyuyorum. Ayrıca memleketimde Cumhur Canbazoğlu ve Nezih Ünen gibi insanlar olduğu için kendimi çok bahtiyar hissediyorum.

Haaa.. Bugün öğrendiğimiz türkü ne miydi? Oy, oy, oy! Karahisar Kalesi! Hatırlasana Kıraç söyler hani… Bir Afyon türküsü… “Karahisar Kalesi yıkılır gelir / Kahkülü boynuna dökülür gelir / Yayladan gel allı gelin yayladan / Kesme ümidini kadir Mevladan / Ver elini karlı dağlar aşalım / Bayramlaşalım / Ben bir koyun olayım sen de bir kuzu / Meleye meleye getirem yazı “ Peki ben türküyü bağlamamla çalabiliyor muyum? Sorulur mu? Nasıl çalıyorum hem de biliyor musun? Şahane!
1.Fotoğraf- Karahisar Kalesi