MFÖ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
MFÖ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2023 Pazartesi

30 Eylül 2020 Çarşamba

Kahvedekiler ınınının diyor Inının ınının ınının, ınınını ınınını ınının...


Nananooom! İstanbul Üniversitesi Sosyoloji birinci sınıf öğrencisiyim.
Kitaplarımın siparişini bugün vereceğim. Lakin dayanamadım, ders notlarının giriş bölümünü basıverdim. İkinci üniversite okuyacağım için coşku doluyum. Niye acaba? Dört yıllık bölümü bitirip diploma almak mı amacım? Zaten kurulu düzenim var. İşim için gerekmediği besbelli.  Ne diyeyim? MFÖ'nün bir şarkısı var ya hani... "Değişik bir psikoloji. Bir felsefe değil idiotloji... İdiot idiot idiotoloji." O değil de, içimdeki bu idiot  hevesin, ışıltının, keyfin kaynağı ne peki:)



Margeret Atwood'un Evlenecek Kadın adlı romanının bazı cümleleri aklıma geldi.  Hemen kitabın sayfalarını dalgalandırdım. Buldum işte. Renkli kalemle çizmişim. "Demek üniversiteye de gitmiş? Tahmin etmeliydim. Kadınların eğitim almasının sonu böyle oluyor demek!" dedi, yüzünde çirkin bir ifadeyle. "Eğitimli kadınlar böyle saçma sapan fikirlere kapılıyorlar."

Öyle işte. Hatta böyleyken böyle...

16 Ağustos 2018 Perşembe

Öyle İşte...


Hava sıcak mı sıcak... Ellerim yüreğimde... Bir türkü tutturmuşum... Duyuyorsun değil mi?

"Kalbimi atacağum. Kalbimi atacağum. Denizin ortasına... Denizin ortasına... Yarim baluk tutarken... Yarim baluk tutarken. Takilsun oltasina... Takilsin oltasınaaaa..."

Aaaa! Allahım yarabbim ne çok olmuş yazmayalı. Garanti yazmayı unutmuşumdur. 

"Nasıl anlatsam, nerden başlasam, mmmmm... Duygu, biraz duygu. Biraz deniz, biraz uyku... Bütün isteğim buydu... Bir zamanlar aşık olmuştum... Ama şimdi ismi neydi unuttum..."  

Hayal Kahvem'de iki kelam edeyim dedim.  Bakar mısınız  parmaklarımdan neler döküldü... Du bi...

"Uzanıp Kanlıca'nın orta yerinde bi taşa... Gözümün yaşını yüzdürdüm Hisar'a doğru... Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık... Zulada bir kaç şişe yakut yer gök kırmızı... Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp... Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı...

Ah İstanbuuul İstanbul olalııııı...." 

Öyle işte:)


2 Nisan 2017 Pazar

Bu Hafta Neler Yaptım?

  
                                    Bu hafta, Puslu Kıtalar Atlası aklıma düştü. 
             Hem orijinalini hem çizgi romanını yine yeni yeniden hayalini kura kura okudum.


Hep derim Galata Kulesi'ne sevdalıyım. Gene Galata'ya gittim. Bu kez aldım elime kitabı, Puslu Kıtalar Atlası'nın izini sürdüm.


Bu hafta sadece 1964 yapımı Tren'i seyrettim. 
Haftaya 36. İstanbul Film Festival'i başlayacak.
Festivale kadar film diyetine girip başka film seyretmemeliyim.
Çünkü günde üç, eğer vaktim olursa günde dört film seyretmeye niyetliyim.
Film seyretmeyi özlemeliyim.



Acayip ballı bir haftaydı. MFÖ ve Şebnem Ferah konserine gittim.

Geri kalan zamanlarda... 
Çalıştım... Çalıştım... Çalıştım... 
Vallahi çok çalıştım. 
Bakmayın böyle geziyor göründüğüme, aslında çok çalışıyorum.
Genel şartları okumaktan gözlerim şeşibeş oldu!

17 Temmuz 2015 Cuma

Bir Zamanlar Fırtınalar Estirirdi. Eskisi Gibi Değil, Şimdi Değişti.




Derenin öbür kıyısında, ben, artık büsbütün başka bir adamdım. O gün bugündür, kendimi toplayamadım. Dereyi atlarken, sanki içimden ağır bir şey yuvarlanıp düştü. Öyle bir şey ki, on dakika öncesine kadar, ben onu kalbimin üstünde veya kafamın içinde, bir demir gülle gibi taşıyordum. İşte bu, yuvarlanıp düştü. Şimdi, hafifim. O kadar hafifim ki kolumu bir kanat gibi kımıldatsam havaya uçabilirim.

İnsanın gönlü ne tuhaf Günün birinde, kavak ağaçları arasından, bir genç kızın gülümsemesi, bir derecik, bir atlayış. Her şey değişiyor. Ortada, biraz önceki adamdan eser kalmıyor.

Nereye gitti, o adam ne oldu? Eriyip gidiverdi mi? Ve onun yerine gelen bu adam kimdir? Nedir?

Kendi kendime, aşık olduğumu itiraf etsem çok gülünç bir şey yapmış olurum. Yaşım otuzu geçti. Ben beladan artakalmış bir adamım.

yakup kadri karaosmanoğlu/yaban

 

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Ve Bir Fim Ve Bir Şarkı Ve Yalnızlık


Senle beraber olsak da sevgilim
Ayrılsakta, ölsek de bu yolda



 
Ömür boyu bağlansak da
Sevinsekte üzülsek de




Yalnızlık ömür boyu




Senle beraber olsakta sevgilim
Hiç görmesek birbirimizi, özlesek




Hep yalnızlık yavrum
Yalnızlık ömür boyu


 

Birden sen gelsen aklıma
Seni unutsam bazı bazı




Meraklansam gizlice,
Delice kıskansam seni


 

Hep yalnızlık var sonunda
Yalnızlık ömür boyu,

 


Hep yalnızlık var sonunda
Yalnızlık ömür boyu...
 
 



18 Ağustos 2012 Cumartesi

İçinden İstanbul Geçen Şarkılar

Ne yazık ki sesim pek güzel değildir. Güzel şarkı söyleyen insanlara bir bilsen nasıl imrenirim. Kimi zaman araba kullanırken içimden şarkı söylemek gelir. Söylerim. Özellikle yalnızken tabii. Aslında şöyle billur gibi sesim olsa... Ah! Durur muydum acaba? Mütemadiyen şarkı söylerdim. Hem de nasıl abartırdım kim bilir? Abartma sanatında usta olduğum bilinir. O nedenle demek ki bana güzel ses bahşedilmemiş. Araba kullanmayı da severim. Eğer gidiyorsam uzak bir yere... Önce ususl usul başlarım şarkı söylemeye... Sonra... Sonra... Nasıl abartırım sorma... Kaptırırım kendimi bildiğim şarkıların ezgilerine ve sözlerine... Şarkıları bir zincir gibi birbirine ekleyerek söylerim. Pek çok şarkı söylerim söylemesine de en çok sevdiklerim, içinde İstanbul geçen şarkılardır. Ve harikulade İstanbul şarkılarımız vardır. Bak dinle...


Önce Münir Nurettin Selçuk'un bestelediği Yahya Kemal'in o güzelim şiiri "Sana bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer." ile başlarım İstanbul şarkılarına. Büyük bir saygıyla... Bu söylediğim işin başında, toptan bir bakıştır İstanbul şarkılarına. Sonra Hicaz makamından Yesari Asım Arsoy'un sözleri ve bestesi olan "Sazlar çalınır Çamlıca'nın bahçelerinde, Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde" şakısına geçmek yakışır. Gene bir Münir Nurettin Selçuk şarkısıyla devam ederim ağırdan ağırdan... "Yok başka yerin lütfü ne yazdan ne de kıştan Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamıştan, Ah Kalamıştan , Istanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar, Düşsün suya yer yer erisin eski zemanlar, Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar, Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan Ah kalamıştan " Bu şarkıyı söyledikten sonra da "Ah! Münir Nurettin Selçuk'dan dinlemek vardı"diye rahmetle anarım ünlü sanatçıyı arkasından.
 
Artık günümüze gelinmelidir. Cilveli cilveli "Kız sen İstanbul'un neresindensin?" şarkısı söylemelidir. "Duruşun andırır asil soyunu, Hisar, Kuruçeşme, sahil boylu mu? Arnavutköylü mü Ortaköylü mü? Kız sen İstanbul'un neresindensin? Bilmem sözlü müsün, ya nişanlı mı? Sevgilin yaşlı mı, delikanlı mı? Emirgan, Bebekli, Aşiyanlı mı?Kız sen İstanbul'un neresindensin?" şarkısıyla tüm İstanbul semtlerini dolaşırım bir bir.. Hey! Haydi Ajda Pekkan 45 liklerine geçeyim!... Fecri Ebcioğlu'nun sözleriyle Türk pop müziğinin resmi açılış şarkısı olarak kabul edilen şarkıyı söyleyemeliyim... "Bak bir varmış bir yokmuş, eski günlerde, Tatlı bir kız yaşarmış, Boğaziçi'nde. İşte bir sabah erken, masal böyle başlamış Delikanlı genç kıza, iskelede rastlamış Bakışmışlar göz göze, gören kimse olmamış Fakat denizde dalga, oynamaya başlamış!" Ne şahane şarkılardır! Bu şarkıları söylüyorken, unutulur günlük dertler kasavetler birer birer... Peki şu şarkıya ne diyeceksiniz? "Ay beyaz deniz mavi eylenin kızlar Yarinden ayrılanın yüreği sızlar Sandalimiz sanki ucan bir kuştur Hayat dalgalar gibi bazen yokuştur Emirgan'dan Marmara'ya Kınalı Büyükada'ya, Aşkımızı mavi suya gizleyelim yah yah!"  
Şimdi sıra artık köprülü şarkılara gelir. "Boğaz köprüsü, İnci gerdanlık, Altından geçtik, Kahkaha attık. Çek kayıkçı kürekleri Gezdir seven şu kalpleri Mavi deniz martılardan Ayırma sevenleri" diye bağıra bağıra söylerim bu şarkıyı şimdi de. Peki içinde ada geçen İstanbul şarkılarımız yok mu? Olmaz mı? Tabi ki var. Melih Cevdet Anday'ın o şahane şiiri, Sezen Aksu'nun Şinanay adlı şarkısının sözleridir. "Ada vapuru yandan çarklı Bayraklar donanmış cafcaflı Simitçi, kahveci, gazozcu Şinanay da şinanay. Müslümanı, yahudisi, urumu İsporcusu, ihtiyarı, veremi, Kiminin saçı uçar, kiminin eteği, Şinanay da şinanay. Estirir de ada yeli estirir Seni sevindirir beni küstürür Lüküs kamarada kimler oturur Şinanay da şinanay."
Ahh! Ya Mazhar Fuat Özkan'ın o en güzel İstanbul'lu şarkısı.. Ah! Hem de şarkının sözleri içinde yağmur varsa... Ağlatmaz mı bu şarkı insanı... "Bu sabah yağmur var İstanbul’da, Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe, Anne sözü dinler gibi masum, Ağladım bu sabah" Peki gene bir hüzünlü şarkı ile devam etmelidir. Demelidir ki: "Uzanıp Kanlıca’nın orta yerinde bi taşa, Gözümün yaşını yüzdürdüm Hisar’a doğru, Yapacak hiçbir şey yok gitmek istedi gitti, Hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti, Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık, Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı, Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp, Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı, Ah İstanbul İstanbul olalı, Hiç görmedi böyle keder, Geberiyorum aşkından, Kalmadı bende gururdan eser"
Şimdi bir Edip Akbayram şarkısına geçmek "Salkım salkım tan yelleri estiğinde, Mavi patiskaları yırtan gemilerinle uzaktan seni düşünür düşünürüm İstanbul "demek lazım... Bir Levet Yüksel şarkısıyla sonuna gelmeliyiz artık İstanbul seyahatimizin... Demeliyim ki : "Saçlarını dağıtır rüzgar, Yeditepe üzerinden, Hatıralar tarihin küllerini savurur, Kadın gibi, kısrak gibi sarılayım gel ince beline, Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından" Heyy! Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından!" Yollar biter, içinde İstanbul olan şarkılar bitmez! Hele bir de Türkülerimiz vardır İstanbul'a ilişkin. Başlamayayım... Bu yazı uzar da uzar.. Bitmek bilmez! Böyle işte. Bugün de durumlar bu merkezde! Aaa! Ben mehtaba çıkmaz mıydım Heybeli'de?! Yok yok, Heybelide değil! Bizim köyde... Ama... Bekle beni İstanbul!.. Sana geleyim hele!

1 Nisan 2012 Pazar

Serseri Aşıklar Ve Yalnızlık Ömür Boyu


Senle beraber olsak da sevgilim
Ayrılsakta, ölsek de bu yolda



 
Ömür boyu bağlansak da
Sevinsekte üzülsek de



Yalnızlık ömür boyu




Senle beraber olsakta sevgilim
Hiç görmesek birbirimizi, özlesek




Hep yalnızlık yavrum
Yalnızlık ömür boyu


 

Birden sen gelsen aklıma
Seni unutsam bazı bazı


Meraklansam gizlice,
Delice kıskansam seni


 

Hep yalnızlık var sonunda
Yalnızlık ömür boyu,

 


Hep yalnızlık var sonunda
Yalnızlık ömür boyu...






19 Kasım 2011 Cumartesi

Hayat ve Sanat Üzerine Güzelleme...


Dün akşam iş çıkışı arabamla eve doğru gidiyorum. Oh! Haftasonu gelmiş. Yaşasın! Sıkı çalışmıştım bu hafta. Hafta sonu  ayak uzatacağım ya. Seviniyorum.  Müziğin sesini açıyorum. Mazhar Alanson söylüyor. Hüzünlü bir müzik. Sözlerini dinlemiyorum. Şarkının ezgisinin tınılarında hafif salınarak araba kullanıyorum. Şarkı bitti. Doyamadım galiba. Başka bir şarkı dinlemek istemedim.  Aynı şarkıyı tekrar başa aldım. Bir daha dinliyorum. Bu kez sözleri kulağıma değmeye başlıyor. Sözleriyle şarkıyı daha çok seviyorum. Uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı bu. Üstelik MFÖ'nün popüler şarkılarından biri değil. Hani bazı şarkılar vardır ya. Ne zaman dinleseniz, üzerinize bir hüzün çöker.  Bir garip olursunuz.  İşte bu, o şarkılardan. Diyor ki...

Bütün kabile kızar bana
Derler bu adam çalışmaz mı
Bu adam hep düşünür mü
Bir kuş ölmüş diye üzülür mü

Tam burada aklıma Sait Faik düşüyor iyi mi? Evet, bu şarkı Sait Faik'in bir öyküsünü anımsatıyor. Bak şimdi... Sait Faik'in 1952 yılında yayımlanan Son Kuşlar adlı kitabında, Sivriada Geceleri adlı bir öykü vardır. Bu öyküde yazar, balıkçı Kalafat ve yamağı Sotori ile birlikte, bir nisan akşamı balığa çıkar. Deniz dümdüzdür. Ebemkuşağı zaman zaman görünüp kaybolmaktadır. Yazarın deyimi ile sanki dünyanın kuruluşundan bir gün yaşıyor gibidirler. Adaya gelirler. Güneş batmaktadır. Martılar haykırmaktadır. Karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını deli gibi çırpmaktadırlar. Öyküde şahane betimlemeler vardır. Uzatmak istemiyorum. Sonunda balıkçılar ve yazar artık ateş yakıp, dinlenecekler. Herkes çalı çırp toplamak için koşuştururken, yazar oturduğu yerden arkaüstü yatmış, kırmızı bacakları ile havayı dövmekte olan bir martıyı izlemektedir. Martının yanına gider.  Hayvanın gözleri açıktır.  O sırada Sotori elindekilerle yanına gelir. Martının ölmekte olduğunu söyler.  Az sonra gerçekten ölür martı.  Balıkçılar için çok doğal bir durumdur martının ölmesi. Ne olacak, insanlar da ölmüyorlar mı? Yazar ise martının ölmesinden çok etkilenir.  Ağlamaklı gibidir. Diğerleri ateş üzerinde yemek pişirme gayetindeyken, yazar halen martının başındadır.  Hayale dalar.  Sanki dünyanın yaradılışındadır şimdi. İnsanların ilk zamanlarını yaşamaktadırlar. Onlar avlıyor ve ateş üstünde yakıyorlar. Yazar ise bir martıya belki türkü yazmış, ateşin karşısında onlara okumak üzeredir. Bütün kabile kızmıştır ona. Çalışmıyor ya!.. Hep kayalara oturup düşünecek mi? Martı ölmüş diye üzülecek mi? İşte öykü böyle başlıyordu. Şarkının sözleri gibi. Devamı da aynı şarkıda olduğu gibi sürüyordu..


Gündüz böyle diyenler
Gece olunca
Ateşler yakılınca
Denizler coşunca
Ben bir şarkı söylerim yorgun insanlara
Bakın bakın martılar uçar
Bakın bakın yıldızlar koşar
Bakın ne güzel bir hayat var dünyamızda

Bir hüzün çöker bir garip olur insanlar
Yaklaşırlar birbirlerine
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde

Evet, gündüz çalışmadığı için yazara söylenenler, gece olup da çalı çırpı yanınca, rüzgar denizi homur homur söyletirken, martılar deli gibi bağrışırlarken, geceleyin yazardan martının ölümünün türküsünü dinlerler.. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, birbirine sokulma hissi sarar. İşte bu hal belki de işe yaramaz diye düşünülen adamın bir vazifesi olarak kabul edilir. Bir kaç gün yazar gündüz ağ tamir eder, balık tutar, beceremez, bu durumda akşamları balıkçılara sevinme veya üzülme duyguları veren türkülerinden söyleyemez. Hıımm.. Anlaşılır durum. Ertesi gün balığa çıkarken, yazarı uyandırmazlar. Onu kendi haline bırakırlar. Şarkının devamı gibi..

Bu sabah uyandırmamışlar beni
Ava giden dostlar
Ava giden dostlar
Ne güzel

"Eee!" der Kalafat, anlat bakalım şu martının ölümünü..." Yazar şiirsel bir dille anlatmaya başlar hayalinden bir hikaye.. "..... Güneş yeni batmıştı. Doğudan mavi bir karanlık ağır ağır kayalara, çakıllara, çakıllardan vücuduma sinmeye başlamıştı." İşte böyle... Martının öyküsü de öyle dokunaklıdır ki anlatamam. Doğa ile insan ilişkisini en güzel anlatan öykülerden biridir bu. Mazhar Alanson'un müziği eşliğinde anlatabilsem keşke. Hani o ölen martı var ya, balıkçı Tahir'in martısıdır yazarın hayali öyküsüne göre. Balıkçı Tahir ile martı arasında garip bir ilişki vardır.  Martı, Tahir'in yemesi için attığı balıklardan başka bir şey yemez. Kimi zaman Tahir, fırtına sebebi ile birkaç gün denize çıkıp balık tutmadığı zamanlarda bile, martı çöp karıştırıp yemez. Tembel midir, şair midir acaba? Hep Tahir'in ona balık atmasını bekler. Hatta zaman zaman martı ve Tahir aralarında konuşurlar.  Peki martı neden ölmüştür biliyor musun? Tahir ölmüştür de ondan.  Tahir'in ölümünden sonra, martı kimsenin elinden yemek yememiştir. Aslında ne o Tahir'siz ne de Tahir onsuz yaşayabilirdi. Yaşayamamıştır. İşte yazar, martının ölümünün ardından böyle bir öykü hayal eder. İnsanlar yazarın öykülerini severler. Anlarlar ki çalışmasa da, avlanmasa da, hayal gören, bir martının ardından hüzünlenen, öyküler yazan, şarkılar, türküler söyleyen bu insana ihtiyaçları vardır. Bütün gün kendileri çalışırlar. Sabah balığa giderken yazarı uyandırmazlar. Bilirler ki akşam ateşin başına geçtiklerinde, onlara üzülme veya sevinme duyguları veren türküler, öyküler dinleyecekler.  Akşam işten eve dönerken, Mazhar Alanson'un şarkısı eşliğinde bunlar düştü aklıma işte. Mazhar Alanson "Sanatçının Öyküsü" adlı şarkısından, Sait Faik'in bir öyküsüne gönderme... Böyleyken böyle. 

(24.07.2010)

3 Eylül 2011 Cumartesi

"BEN" İle Bir Deneme Yazısı



Ben… Tam aynen böyle başlayacaktım ki cümleme… Benim (!)… Elim tutuldu kalakaldım.  Bak ne anlatacağım... Birkaç gün önceydi. Bana (!) bir elektronik posta geldi.  Mektup söyle başlıyordu:

“sen sen sen
 dünya sen”

Ben (!) asla yalan söyleyemem.. Önce Hayal Kahvem’deki  benim (!) yazılarımı okuyup seven biri, beğenisini böyle ifade ediyor zannettim. Sevindim. Amaa…  Okumaya devam edince benim (!) şafak bir attı ki sorma gitsin…  Donakaldım… Ben (!) var ya resmen şaşakaldım…  Çünkü bana (!)  gönderilen mektup tuhaf bir cümleyle devam ediyordu. Diyordu ki:

“sen yazarken hep BEN BEN BEN
 kimsin sen?
 komiksin”

Bu kadar... Anlam veremedim. Yoo… Ben (!) mümkünmertebe bardağı dolu yanından gören biriyim. Ben (!) önce gözlerime inanamadım tabii… Bana gönderilen bu mektubun, benim (!) elektronik posta kutuma yanlışlıkla gönderilmiş olabileceğini düşündüm. Yooo… Mümkün değildi…  Kesinlikle mektup banaydı (!)… Çünkü mektup benim (!) adıma hitaben başlıyordu. Ben (!), bana (!) gönderildiği besbelli olan bu  mektuba asla cevap veremedim. “Bana (!)  ne demek istiyorsunuz?” diye sormaya cesaret edemedim.  O da bir daha  bana (!) başka bir şey yazmadı. Acaba bana (!) nasıl bir mesaj yollamak istemişti? Ben  acaba çok mu benle (!) ilgili yazılar yazıyordum? Acaba ben (!) yazdığım yazılarda, dünyayı ben (!)  yarattım edası mı çiziyordum?  Bilmiyorum. Bunları düşününce nasıl  betim benzim  soldu anlatamam!.. İyi ama Hayal Kahvem benim (!) bloğum değil mi? Benim (!) tabii ki benimle (!) ilgili ya da benim (!) görüşlerimi anlatan yazılar yazmam doğru değil mi?… Kimin okuduğu kitapları yazacağım? Benim. (!)… Kimin seyrettiği filmleri yazacağım? Benim. (!)… Kimin gittiği festivalleri, sergileri, gezileri anlatacağım? Benim. (!)…  Kimin acılarını, sevinçlerini  anlatacağım? Benim. (!)…  Ben (!) söylemem icap eden her şeyi yazıyorum işte…  Söyler misin ben (!) daha ne yapabilirim? Yooo… Vallahi benim (!) hiç suçum yok bu olanda bitende…  Benim yapım böyle… Hem nereden biliyoruz ki?  Bir ben (!) vardır bende (!)  benden (!) içeri belki de o yazdırıyordur böyle… Eee… Söyler misin, kim çözmüş kendini ki ben (!) çözeyim? Sana bir şey söyleyeyim mi? Şimdi allak bullak oldum. O kadar  kafam karıştı ki  benim…  Çünkü "ben" (!)  ile  "bencil" (!) arasında üç harf mesafe olduğunu çok iyi bilirim.  Allahım, ben kimim? Yoksa ben; hep “ben ben ben” diyen, bencil (!)biri miyim?  Edip Cansever’in şiiri geldi aklıma… “O ben ki… Bir kadında bir çocuk hayaleti mi... Bir çocukta bir kadın hayeleti mi… Yalnızca bir hayalet mi yoksa…” Ben kimim? Of! Beni (!)  benden (!) alan o mektup sahibine bir çift sözüm var benim (!)! Benden (!) söylemesi… Yazılarıma aynen devam edeceğim!  Ben (!)… Ben (!)... Hey! Belki de çok beğeniyor benim (!) yazılarımı...  Ben (!) yanlış anladım belki... Olabilir mi? Of! Of! İyisi mi MFÖ'den bir şarkı dinleyeyim ben (!)... Hangi şarkı mı? Hangisi olacak? Tabii ki "Ne bileyim BEN?"



30 Ağustos 2011 Salı

Bayramda Bir Şarkıdan Bir Öyküye Yolculuk


Dün akşam iş çıkışı arabamla eve doğru gidiyorum. Oh! Bayram gelmiş. Yaşasın! Sıkı çalışmıştım bu hafta. Bayram tatili boyunca  ayak uzatacağım ya. Seviniyorum.  Müziğin sesini açıyorum. Mazhar Alanson söylüyor. Hüzünlü bir müzik. Sözlerini dinlemiyorum. Şarkının ezgisinin tınılarında hafif salınarak araba kullanıyorum. Şarkı bitti. Doyamadım galiba. Başka bir şarkı dinlemek istemedim.  Aynı şarkıyı tekrar başa aldım. Bir daha dinliyorum. Bu kez sözleri kulağıma değmeye başlıyor. Sözleriyle şarkıyı daha çok seviyorum. Uzun zamandır dinlemediğim bir şarkı bu. Üstelik MFÖ'nün popüler şarkılarından biri değil. Hani bazı şarkılar vardır ya. Ne zaman dinleseniz, üzerinize bir hüzün çöker.  Bir garip olursunuz.  İşte bu, o şarkılardan. Diyor ki...
Bütün kabile kızar bana
Derler bu adam çalışmaz mı
Bu adam hep düşünür mü
Bir kuş ölmüş diye üzülür mü
Tam burada aklıma Sait Faik düşüyor iyi mi? Evet, bu şarkı Sait Faik'in bir öyküsünü anımsatıyor. Bak şimdi... Sait Faik'in 1952 yılında yayımlanan Son Kuşlar adlı kitabında, Sivriada Geceleri adlı bir öykü vardır. Bu öyküde yazar, balıkçı Kalafat ve yamağı Sotori ile birlikte, bir nisan akşamı balığa çıkar. Deniz dümdüzdür. Ebemkuşağı zaman zaman görünüp kaybolmaktadır. Yazarın deyimi ile sanki dünyanın kuruluşundan bir gün yaşıyor gibidirler. Adaya gelirler. Güneş batmaktadır. Martılar haykırmaktadır. Karabataklar sudan çıkmış, ıslak kanatlarını deli gibi çırpmaktadırlar. Öyküde şahane betimlemeler vardır. Uzatmak istemiyorum. Sonunda balıkçılar ve yazar artık ateş yakıp, dinlenecekler. Herkes çalı çırp toplamak için koşuştururken, yazar oturduğu yerden arkaüstü yatmış, kırmızı bacakları ile havayı dövmekte olan bir martıyı izlemektedir. Martının yanına gider.  Hayvanın gözleri açıktır.  O sırada Sotori elindekilerle yanına gelir. Martının ölmekte olduğunu söyler.  Az sonra gerçekten ölür martı.  Balıkçılar için çok doğal bir durumdur martının ölmesi. Ne olacak, insanlar da ölmüyorlar mı? Yazar ise martının ölmesinden çok etkilenir.  Ağlamaklı gibidir. Diğerleri ateş üzerinde yemek pişirme gayetindeyken, yazar halen martının başındadır.  Hayale dalar.  Sanki dünyanın yaradılışındadır şimdi. İnsanların ilk zamanlarını yaşamaktadırlar. Onlar avlıyor ve ateş üstünde yakıyorlar. Yazar ise bir martıya belki türkü yazmış, ateşin karşısında onlara okumak üzeredir. Bütün kabile kızmıştır ona. Çalışmıyor ya!.. Hep kayalara oturup düşünecek mi? Martı ölmüş diye üzülecek mi? İşte öykü böyle başlıyordu. Şarkının sözleri gibi. Devamı da aynı şarkıda olduğu gibi sürüyordu..



Gündüz böyle diyenler
Ateşler yakılınca
Denizler coşunca
Ben bir şarkı söylerim yorgun insanlara
Bakın bakın martılar uçar
Bakın bakın yıldızlar koşar
Bakın ne güzel bir hayat var dünyamızda

Bir hüzün çöker bir garip olur insanlar
Yaklaşırlar birbirlerine
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde
Şarkım sürer sabaha kadar
Melekler uçar üstünüzde
Evet, gündüz çalışmadığı için yazara söylenenler, gece olup da çalı çırpı yanınca, rüzgar denizi homur homur söyletirken, martılar deli gibi bağrışırlarken, geceleyin yazardan martının ölümünün türküsünü dinlerler.. Çalışanları bir üzüntü, bir garipseme, birbirine sokulma hissi sarar. İşte bu hal belki de işe yaramaz diye düşünülen adamın bir vazifesi olarak kabul edilir. Bir kaç gün yazar gündüz ağ tamir eder, balık tutar, beceremez, bu durumda akşamları balıkçılara sevinme veya üzülme duyguları veren türkülerinden söyleyemez. Hıımm.. Anlaşılır durum. Ertesi gün balığa çıkarken, yazarı uyandırmazlar. Onu kendi haline bırakırlar. Şarkının devamı gibi..



Bu sabah uyandırmamışlar beni
Ava giden dostlar
Ava giden dostlar
Ne güzel

"Eee!" der Kalafat, anlat bakalım şu martının ölümünü..." Yazar şiirsel bir dille anlatmaya başlar hayalinden bir hikaye.. "..... Güneş yeni batmıştı. Doğudan mavi bir karanlık ağır ağır kayalara, çakıllara, çakıllardan vücuduma sinmeye başlamıştı." İşte böyle... Martının öyküsü de öyle dokunaklıdır ki anlatamam. Doğa ile insan ilişkisini en güzel anlatan öykülerden biridir bu. Mazhar Alanson'un müziği eşliğinde anlatabilsem keşke. Hani o ölen martı var ya, balıkçı Tahir'in martısıdır yazarın hayali öyküsüne göre. Balıkçı Tahir ile martı arasında garip bir ilişki vardır.  Martı, Tahir'in yemesi için attığı balıklardan başka bir şey yemez. Kimi zaman Tahir, fırtına sebebi ile birkaç gün denize çıkıp balık tutmadığı zamanlarda bile, martı çöp karıştırıp yemez. Tembel midir, şair midir acaba? Hep Tahir'in ona balık atmasını bekler. Hatta zaman zaman martı ve Tahir aralarında konuşurlar.  Peki martı neden ölmüştür biliyor musun? Tahir ölmüştür de ondan.  Tahir'in ölümünden sonra, martı kimsenin elinden yemek yememiştir. Aslında ne o Tahir'siz ne de Tahir onsuz yaşayabilirdi. Yaşayamamıştır. İşte yazar, martının ölümünün ardından böyle bir öykü hayal eder. İnsanlar yazarın öykülerini severler. Anlarlar ki çalışmasa da, avlanmasa da, hayal gören, bir martının ardından hüzünlenen, öyküler yazan, şarkılar, türküler söyleyen bu insana ihtiyaçları vardır. Bütün gün kendileri çalışırlar. Sabah balığa giderken yazarı uyandırmazlar. Bilirler ki akşam ateşin başına geçtiklerinde, onlara üzülme veya sevinme duyguları veren türküler, öyküler dinleyecekler.  Akşam işten eve dönerken, Mazhar Alanson'un şarkısı eşliğinde bunlar düştü aklıma işte. Mazhar Alanson "Sanatçının Öyküsü" adlı şarkısından, Sait Faik'in bir öyküsüne gönderme... Böyleyken böyle. 



(Temmuz 2010)