Bu hafta, bir gün film festivali için İstanbul'a kaçtım ama
kalan dört günde deli gibi çalıştım. Kurumsal işler, debdebeli teklifler,
çapariz hasarlar derken ha babam de babam koşturdum. Üstüne hayal kırıklıkları, yürek çarpıntıları, uyku kaçıran kırgınlıklar bindi. Farkına varmamışım. Nasıl yorulmuşum anlatamam. Resmen pilim tükenmiş.
Sırt çantamı toplasam... Şöölee... Sakin bir yere kaçsam. Dünyanın gelmişini geçmişini boş versem. Bodoslama iç alemime dalsam. Kimseciklerle
konuşmaksızın kendi kendime kalsam.
Sonraa... Uzansam rahat bir yatağa... Bir dergiyi bırakıp öbür kitabı kapsam. "Oh yaa!.. Ne güzel çalışmamak... Arkasından dinlenmek." diye bağırsam.
Denesem, bu hayallerimi yapabilir miyim ki? Amaannn! Ne olacak, hayali bile yeter. Ne demiş şair... İnsan alemde hayal ettiği müddetçe yaşar:)
Akşam saatleriydi. Sinemadan çıkmıştım. Hava buz gibiydi. Sokağın köşesindeki kitapçıya daldım. Bir süre dalgın adım dolandım. Raflardan rastgele bir kitap çektim. İlk sayfasını araladım. Gözüme çarpan cümleyi okumaya
başladım: "İnsanlar,
birbirlerinden uzun mesafelerle ayrılmış yıldızlar gibi, kendi hususi
boşlukları içinde dönen, hepsi yalnız, hepsi mahrem ve başkalarına kapalı birer
dünyadır." Bu cümleyi nasıl sevdim anlatamam. Murathan Mungan'ın o şahane dizelerini hatırladım.
"Şimdi biz neyiz biliyor musun? Akıp giden zamana göz
kırpan yorgun yıldızlar gibiyiz. Birbirine uzanamayan Boşlukta iki yalnız
yıldız gibi Acı çekiyor ve
kendimize gömülüyoruz."
Şiir yüreğimi titretti. Tanımadığım
kitabın sevdiğim bir şiiri hatırlatıp bünyemi silkelemesi hoşuma gitti. Dayanamadım. Bir kaç sayfa çevirdim. Durduğum sayfanın en alt paragrafına
heyecanla baktım. "Bu, günün en hoşuma giden saatiydi. Akşam şehre ve kalplere helmesini
döküyor, sokaktan geçenlerin gözlerine karanlıkların sürmesini çekiyor,
yüzlerini sanatın manalarıyla güzelleştiriyor, hareketlerini kahramanların
edalarıyla asaletleştiriyor, her şeyi romantik gölgelerle sararak
kıymetleştiriyordu." Ne hoş cümlelerdi. Gözleriminin
önünden bir merak bulutu geçti. O anda kitabın kapağına bakmayı akıl
ettim. Fahim Bey ve Biz... Yazarı Abdülhak Şinasi Hisar. Ah!.. Hatırlayıverdim. Dört
hüzünlü yazardan biri... Orhan Pamuk, İstanbul adlı kitabında anlatır.
"Hatıra
yazarı Abdülhak Şinasi Hisar, hakkında bir kitap yazdığı arkadaşı şair Yahya
Kemal, onun öğrencisi ve sonra yakını romancı Ahmet Hamdi Tanpınar ve
gazeteci-tarihçi Reşat Ekrem Koçu, bu dört hüzünlü yazar, bütün hayatları
boyunca yalnız yaşadılar, hiç evlenmediler ve yalnız öldüler.
"Koşar adım kasaya gittim. Fahim Bey ve Biz adlı kitap.. İşte... Artık benim...
Yahya Kemal dışındakiler ölürlerken eserlerini istedikleri gibi tamamlayamadıklarını, kitaplarının parçalar halinde yarıda kaldığını ya da istedikleri okuru bulamadıklarını da acıyla hissediyorlarmış ya hani... Yattıkları mekan nurla dolsun. Diğer üçünün zaten hastasıyım. Abdülhak Şinasi Hisar'ı hiç okumamıştım. Ne yapabilirim? Yolumuz yeni kesişti. Yeminle şimdi okuyacağım.
Aramızda kalsın. Az önce kitabı yüreğimin üstüne bastırıverdim. Edip Cansever "İnsanın duası bile kendine benzer," der. İnandığım Tanrı'ya kendimce bir dua gönderdim. "Tanrım, Abdülhak Şinasi Hisar üzülmesin e mi? İnanıyorum, istediği okur benim. "
Ne yazık ki sesim pek güzel değildir. Güzel şarkı söyleyen insanlara bir bilsen nasıl imrenirim. Kimi zaman araba kullanırken içimden şarkı söylemek gelir. Söylerim. Özellikle yalnızken tabii. Aslında şöyle billur gibi sesim olsa... Ah! Durur muydum acaba? Mütemadiyen şarkı söylerdim. Hem de nasıl abartırdım kim bilir? Abartma sanatında usta olduğum bilinir. O nedenle demek ki bana güzel ses bahşedilmemiş. Araba kullanmayı da severim. Eğer gidiyorsam uzak bir yere... Önce ususl usul başlarım şarkı söylemeye... Sonra... Sonra... Nasıl abartırım sorma... Kaptırırım kendimi bildiğim şarkıların ezgilerine ve sözlerine... Şarkıları bir zincir gibi birbirine ekleyerek söylerim. Pek çok şarkı söylerim söylemesine de en çok sevdiklerim, içinde İstanbul geçen şarkılardır. Ve harikulade İstanbul şarkılarımız vardır. Bak dinle...
Önce Münir Nurettin Selçuk'un bestelediği Yahya Kemal'in o güzelim şiiri "Sana bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim gezmediğim, sevmediğim hiçbir yer. Ömrüm oldukça gönül tahtına keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer." ile başlarım İstanbul şarkılarına. Büyük bir saygıyla... Bu söylediğim işin başında, toptan bir bakıştır İstanbul şarkılarına. Sonra Hicaz makamından Yesari Asım Arsoy'un sözleri ve bestesi olan "Sazlar çalınır Çamlıca'nın bahçelerinde, Bülbül sesi var şarkıların nağmelerinde" şakısına geçmek yakışır. Gene bir Münir Nurettin Selçuk şarkısıyla devam ederim ağırdan ağırdan... "Yok başka yerin lütfü ne yazdan ne de kıştan Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamıştan, Ah Kalamıştan , Istanbul'u sevmezse gönül aşkı ne anlar, Düşsün suya yer yer erisin eski zemanlar, Sarsın bizi akşamda şarap rengi dumanlar, Bir tatlı huzur almaya geldik Kalamış'tan Ah kalamıştan " Bu şarkıyı söyledikten sonra da "Ah! Münir Nurettin Selçuk'dan dinlemek vardı"diye rahmetle anarım ünlü sanatçıyı arkasından.
Artık günümüze gelinmelidir. Cilveli cilveli "Kız sen İstanbul'un neresindensin?" şarkısı söylemelidir. "Duruşun andırır asil soyunu, Hisar, Kuruçeşme, sahil boylu mu? Arnavutköylü mü Ortaköylü mü? Kız sen İstanbul'un neresindensin? Bilmem sözlü müsün, ya nişanlı mı? Sevgilin yaşlı mı, delikanlı mı? Emirgan, Bebekli, Aşiyanlı mı?Kız sen İstanbul'un neresindensin?" şarkısıyla tüm İstanbul semtlerini dolaşırım bir bir.. Hey! Haydi Ajda Pekkan 45 liklerine geçeyim!... Fecri Ebcioğlu'nun sözleriyle Türk pop müziğinin resmi açılış şarkısı olarak kabul edilen şarkıyı söyleyemeliyim... "Bak bir varmış bir yokmuş, eski günlerde, Tatlı bir kız yaşarmış, Boğaziçi'nde. İşte bir sabah erken, masal böyle başlamış Delikanlı genç kıza, iskelede rastlamış Bakışmışlar göz göze, gören kimse olmamış Fakat denizde dalga, oynamaya başlamış!" Ne şahane şarkılardır! Bu şarkıları söylüyorken, unutulur günlük dertler kasavetler birer birer... Peki şu şarkıya ne diyeceksiniz? "Ay beyaz deniz mavi eylenin kızlar Yarinden ayrılanın yüreği sızlar Sandalimiz sanki ucan bir kuştur Hayat dalgalar gibi bazen yokuştur Emirgan'dan Marmara'ya Kınalı Büyükada'ya, Aşkımızı mavi suya gizleyelim yah yah!"
Şimdi sıra artık köprülü şarkılara gelir. "Boğaz köprüsü, İnci gerdanlık, Altından geçtik, Kahkaha attık. Çek kayıkçı kürekleri Gezdir seven şu kalpleri Mavi deniz martılardan Ayırma sevenleri" diye bağıra bağıra söylerim bu şarkıyı şimdi de. Peki içinde ada geçen İstanbul şarkılarımız yok mu? Olmaz mı? Tabi ki var. Melih Cevdet Anday'ın o şahane şiiri, Sezen Aksu'nun Şinanay adlı şarkısının sözleridir. "Ada vapuru yandan çarklı Bayraklar donanmış cafcaflı Simitçi, kahveci, gazozcu Şinanay da şinanay. Müslümanı, yahudisi, urumu İsporcusu, ihtiyarı, veremi, Kiminin saçı uçar, kiminin eteği, Şinanay da şinanay. Estirir de ada yeli estirir Seni sevindirir beni küstürür Lüküs kamarada kimler oturur Şinanay da şinanay."
Ahh! Ya Mazhar Fuat Özkan'ın o en güzel İstanbul'lu şarkısı.. Ah! Hem de şarkının sözleri içinde yağmur varsa... Ağlatmaz mı bu şarkı insanı... "Bu sabah yağmur var İstanbul’da, Gözlerim dolu dolu oluyor bilinmezliğe, Anne sözü dinler gibi masum, Ağladım bu sabah" Peki gene bir hüzünlü şarkı ile devam etmelidir. Demelidir ki: "Uzanıp Kanlıca’nın orta yerinde bi taşa, Gözümün yaşını yüzdürdüm Hisar’a doğru, Yapacak hiçbir şey yok gitmek istedi gitti, Hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti, Bi lodos lazım şimdi bana, bi kürek, bi kayık, Zulada birkaç şişe yakut yer gök kırmızı, Söverim gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp, Düşer üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı, Ah İstanbul İstanbul olalı, Hiç görmedi böyle keder, Geberiyorum aşkından, Kalmadı bende gururdan eser"
Şimdi bir Edip Akbayram şarkısına geçmek "Salkım salkım tan yelleri estiğinde, Mavi patiskaları yırtan gemilerinle uzaktan seni düşünür düşünürüm İstanbul "demek lazım... Bir Levet Yüksel şarkısıyla sonuna gelmeliyiz artık İstanbul seyahatimizin... Demeliyim ki : "Saçlarını dağıtır rüzgar, Yeditepe üzerinden, Hatıralar tarihin küllerini savurur, Kadın gibi, kısrak gibi sarılayım gel ince beline, Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından" Heyy! Yarim İstanbul gel öpeyim gerdanından!" Yollar biter, içinde İstanbul olan şarkılar bitmez! Hele bir de Türkülerimiz vardır İstanbul'a ilişkin. Başlamayayım... Bu yazı uzar da uzar.. Bitmek bilmez! Böyle işte. Bugün de durumlar bu merkezde! Aaa! Ben mehtaba çıkmaz mıydım Heybeli'de?! Yok yok, Heybelide değil! Bizim köyde... Ama... Bekle beni İstanbul!.. Sana geleyim hele!
Çok merak ediyorum. Acaba şiir kitapları ne kadar satıyor? Acaba şiire ilgi var mı? Ben hayatında bir kez bile şiir yazmayan, buna karşın şiir okumayı, şairlerin menzilinde dolanmayı seven biriyim. Sevdiğim şiirlerin müziğinden etkilenirim. Ayrıca ben mi uydurdum bilmiyorum ama "şiir çarpmasına" uğrayabilirim. Bazı şiirler çarpar, çiviler beni. Sözün kısası, memleketimin anadilimde şiir yazan bazı şairlerinin hastasıyım. Malum günümüz hız ve teknoloji devri ya şiir seven, şiir kitabı okuyan kaç kişi vardır ki acaba? Gençler "yaşlı şairlerin, nuh nebiden kalma şiirleriyle işimiz ne bizim?" diyor ve şiir kitaplarının kapaklarınıı açmıyorlar mıdır? Galiba acı olan insanların hayal etmeyi artık önemsememeleri ve hayalci insanları hakir görmeleri. Şimdi bu yazımı okuyan birileri, günümüzün başdönüren hızlı hayat mücadelesi, yarınımız ne olacak endişesi hayal kurmaya zaman bırakıyor mu diyeceklerdir belki... Gülten Akın haybeye demiyor o güzelim dizelerinde "Ah, Kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya..." diye. Şiir böyle bir şey... Benim kaç cümlede anlatamaya çabaladığımı tek dizeyle insanın suratına şırak diye vuruyor böyle.
Peki şiir öğretilebilir bir şey midir? Hilmi Yavuz'un bir yazısında okumuştum. Yahya Kemal, "şiir yazdım" yerine, "şiir söyledim" dermiş. Doğrusu bu mudur? Hilmi Yavuz'a göre doğrusu budur. Ya da kutsal kitapların diliyle söyleyelim: "Önce söz vardı..." Doğru ya, şiir yazıdan önce vardı tabii... Ama hiç böyle düşünmemiştim. Şiir yazıdan eski, yazıdan yaşlı yani... Hilmi Yavuz bir tespit daha yapmış. Okuyunca hoşuma gidiyor. Şimdi bir şair, kitabındaki şiirleri ezbere okusa, "inanılmaz belleği var" deriz değil mi? Oysa düşünsene, yazının bulunmasından çok önce var olan şiir, İlyada ya da Odysseia gibi binlerce dizelik destanlar nasıl ezberleniyordu, nasıl söyleniyordu? Üstelik genelde önceden ezberledikleri şiirleri okumuyorlarmış ki, o anda doğaçlama okuyorlarmış. Ne ilginç!
Peki şiir öğretilebilir mi? Hilmi Yavuz "Öğretilir tabii, neden öğretilmesin," diyor. Ama ardından ekliyor... Öğretilecek olan şiirin kurallarıdır, diyor. Güzel sanatları bitiren herkes nasıl büyük ressam, büyük heykeltraş olamıyorlarsa, şiir eğitiminden geçenlerin de büyük şair olacakları söylenemez elbette. Sabahattin Eyüboğlu bir yazısında, Ahmet Haşim'in o çok sevdiğim "Ağır ağır çıkacaksın merdivenlerden" dizesini almış, bu dizeyi Türkçe'nin en güzel dizelerinden biri diye nitelendirmiş sonra kelimelerinin yerini değiştirmiş. Şöyle yapmış: "Bu merdivenlerden ağır ağır çıkacaksın." Bakar mısın, şiirin büyüsü hemen nasıl bozuldu değil mi? Zaten Sabahattin Eyüboğlu'da bu örnekle, şairin kurduğu cümlelerde, sadece sözcüklerin yerini değiştirmenin, anlamı değiştirmediğini ama şiirselliği nasıl yok ettiğini göstermek istemiş. Bazı şairler şiirlerin anlamı üzerinde yorulmaktansa şiirin müziği ile ilgilenilmesini isterlermiş. Mesela Ahmet Haşim öyleymiş. Gerçekten Ahmet Haşim'in şiirlerini anlamasam dahi, okuyunca hislerime tesir eder. Sonra Nerval "Benim fiillerim açıklanmaya gelmezler, açıklanırlarsa büyülerini yitirirler" dermiş. Hilmi Yavuz'un şiir üzerindeki okuduğum bu tespitleri o kadar hoşuma gitmişti ki anlatamam sana. O halde Yahya Kemal'in Çamlıca Gazelinden bazı dizeleri anlamadan okumaya ne dersin? Bakalım şiirin gizemini, büyüsünü, müziğini yakalayabilecek miyiz? Deneyelim mi? Haydi...
Esrar-ı nazmı şerhedemez akl-ı dünyevi
Eflake perr ü bal açan efkar söylesin
Biganeler bu sahada mazurdur Kemal
Erbab-ı zevk şiirimi her bar söylesin.
Ne yazık ki bu şiirden pek bir şey anlayamadım ama... Hey! Ben bu şiirin müziğini yakaladım mesela...
Geçmişten birazda günümüze gelsem... Bazıları eğer "şiir eskilerin işidir ne işimiz var bizim şiirle" diyorlarsa, bir karikatürist ve mizahçının şiir hakkındaki sözlerine kulak versinler öyleyse. Baksınlar şiir hakkında ne diyor Metin Üstündağ..."Şiir fesleğen çiçeği gibi. Geçerken eliniz değer, müthiş bir koku; genziniz bayram eder. Şiirin az okunması değil mesele, hayatımızdan iyice çekilmesi acı. Şiir sadece sözcüklerle yazılmaz. Bazen bir jest, bir mimik, bir ince marifet de şiir olabilir. Katır kutur bir hayat yaşıyoruz. Mizah ve şiir bu hayatı biraz inceltmeye çalışıyor."
İyi de ben ne yazacaktım. Yazı geldi gene nerelere.. Fazla uzatmayayım iyisi mi? Bugün durumlar bu merkezde...Yaa, böyleyken böyle işte.
bu sabah benim gidesim vardı.. gün doğmadan.. deniz daha bembeyazken yola çıkasım vardı.. kürekleri tutmanın şehveti avuçlarımda.. içimde bir iş görmenin saadeti.. orhan veli'nin şiirindeki gibi.. gidecektim.. gidecektim ırıpların çalkantısında.. alıp başımı gidesim vardı.. denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.. şu ada senin, bu ada benim.. yelkovan kuşlarının peşi sıra.. balıklar çıkacaktı yoluma karşıcı.. sevinecektim.. ağları silkeledikçe.. deniz gelecekti elime pul pul.. ruhları sustuğu vakit martıların, kayalıklardaki mezarlarında.. birden.. bir kıyamet kopacaktı ufuklarda.. denizkızları mı dersin.. bayramlar seyranlar mı dersin.. şenlikler.. cümbüşler mi.. gelin alayları, teller duvaklar, donanmalar mı.. heeey.. ne duruyorsun be, at kendini denize, diyecektim... geride bekleyenim varmış, aldırmayacaktım.. bakacaktım her yerde hürriyet.. yelken olacaktım.. kürek olacaktım.. dümen olacaktım.. balık olacaktım.. su olacaktım.. gidecektim gidebildiğim yere.. orhan veli'nin ruhuna rahmet.. deli edecekti bu dünya beni.. bin hüzünlü hazlardan birini hissedecektim belki.. umrumda olmayacaktı.. ayağım yerden kesilecek.. uçmaya başlayacaktım.. yahya kemal'e sevgimi gönderecektim.. yıldızlar ülkesinde açıldıkça yükseğe.. başlayacaktı hayal ettiğim aşem görünmeye.. madem öyle diyordu şair.. şair sözü benim için her daim hakikattir.. madem.. bir ruhu besleyen hava yalnız yukardadır.. hulyayı daima uçuran duygulardadır.. yalnız o katta mümkün olur daimi uçuş.. her hamlesiyle ruhum, o çelikten kuş, gibi olacaktı belki.. ufuklarda bir dakika görünmeden kara.. hür gökte, hür denizde, hür ufuklara uçacaktım.. sonra mehmet doğan'ın şiirindeki gibi.. şiir yazmak gibi bir şey olacaktı bu gidişim.. gerçekten güzel olduğuna inandığım bir şiiri bitirmiş gibi.. içim içime sığmayacaktı.. yok.. şimdi daha fazla uçmadan yere inme vakti.. içimdeki saat gibi tıkır tıkır işleyen vasıtama binip.. işe girişmem gerek.. çünkü.... kahve molam bitti.
Çok merak ediyorum. Acaba şiir kitapları ne kadar satıyor? Acaba şiire ilgi var mı? Ben hayatında bir kez bile şiir yazmayan, buna karşın şiir okumayı, şairlerin menzilinde dolanmayı seven biriyim. Sevdiğim şiirlerin müziğinden etkilenirim. Ayrıca ben mi uydurdum bilmiyorum ama "şiir çarpmasına" uğrayabilirim. Bazı şiirler çarpar, çiviler beni. Sözün kısası, memleketimin anadilimde şiir yazan bazı şairlerinin hastasıyım. Malum günümüz hız ve teknoloji devri ya şiir seven, şiir kitabı okuyan kaç kişi vardır ki acaba? Gençler "yaşlı şairlerin, nuh nebiden kalma şiirleriyle işimiz ne bizim?" diyor ve şiir kitaplarının kapaklarınıı açmıyorlar mıdır? Galiba acı olan insanların hayal etmeyi artık önemsememeleri ve hayalci insanları hakir görmeleri. Şimdi bu yazımı okuyan birileri, günümüzün başdönüren hızlı hayat mücadelesi, yarınımız ne olacak endişesi hayal kurmaya zaman bırakıyor mu diyeceklerdir belki... Gülten Akın boşuna demiyor o güzelim dizelerinde "Ah, Kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya..." diye. Şiir böyle bir şey... Benim kaç cümlede anlatamaya çabaladığımı tek dizeyle insanın suratına şırak diye vuruyor böyle.
Peki şiir öğretilebilir bir şey midir? Hilmi Yavuz'un bir yazısında okumuştum. Yahya Kemal, "şiir yazdım" yerine, "şiir söyledim" dermiş. Doğrusu bu mudur? Hilmi Yavuz'a göre doğrusu budur. Ya da kutsal kitapların diliyle söyleyelim: "Önce söz vardı... Doğru ya, şiir yazıdan önce vardı tabii... Ama hiç böyle düşünmemiştim. Şiir yazıdan eski, yazıdan yaşlı yani... Hilmi Yavuz bir tespit daha yapmış. Okuyunca hoşuma gidiyor. Şimdi bir şair, kitabındaki şiirleri ezbere okusa, "inanılmaz belleği var" deriz değil mi? Oysa düşünsene, yazının bulunmasından çok önce var olan şiir, İlyada ya da Odysseia gibi binlerce dizelik destanlar nasıl ezberleniyordu, nasıl söyleniyordu? Üstelik genelde önceden ezberledikleri şiirleri okumuyorlarmış ki, o anda doğaçlama okuyorlarmış. Ne ilginç!
Peki şiir öğretilebilir mi? Hilmi Yavuz "Öğretilir tabii, neden öğretilmesin," diyor. Ama ardından ekliyor... Öğretilecek olan şiirin kurallarıdır, diyor. Güzel sanatları bitiren herkes nasıl büyük ressam, büyük heykeltraş olamıyorlarsa, şiir eğitiminden geçenlerin de büyük şair olacakları söylenemez elbette. Sabahattin Eyüboğlu bir yazısında, Ahmet Haşim'in o çok sevdiğim "Ağır ağır çıkacaksın merdivenlerden" dizesini almış, bu dizeyi Türkçe'nin en güzel dizelerinden biri diye nitelendirmiş sonra kelimelerinin yerini değiştirmiş. Şöyle yapmış: "Bu merdivenlerden ağır ağır çıkacaksın." Bakar mısın, şiirin büyüsü hemen nasıl bozuldu değil mi? Zaten Sabahattin Eyüboğlu'da bu örnekle, şairin kurduğu cümlelerde, sadece sözcüklerin yerini değiştirmenin, anlamı değiştirmediğini ama şiirselliği nasıl yok ettiğini göstermek istemiş. Bazı şairler şiirlerin anlamı üzerinde yorulmaktansa şiirin müziği ile ilgilenilmesini isterlermiş. Mesela Ahmet Haşim öyleymiş. Gerçekten Ahmet Haşim'in şiirlerini anlamasam dahi, okuyunca hislerime tesir eder. Sonra Nerval "Benim fiillerim açıklanmaya gelmezler, açıklanırlarsa büyülerini yitirirler" dermiş. Hilmi Yavuz'un şiir üzerindeki okuduğum bu tespitleri o kadar hoşuma gitmişti ki anlatamam sana. O halde Yahya Kemal'in Çamlıca Gazelinden bazı dizeleri anlamadan okumaya ne dersin? Bakalım şiirin gizemini, büyüsünü, müziğini yakalayabilecek miyiz? Deneyelim mi? Haydi...
Esrar-ı nazmı şerhedemez akl-ı dünyevi
Eflake perr ü bal açan efkar söylesin
Biganeler bu sahada mazurdur Kemal
Erbab-ı zevk şiirimi her bar söylesin.
Ne yazık ki bu şiirden pek bir şey anlayamadım ama... Hey! Ben bu şiirin müziğini yakaladım mesela...
Geçmişten birazda günümüze gelsem... Bazıları eğer "şiir eskilerin işidir ne işimiz var bizim şiirle" diyorlarsa, bir karikatürist ve mizahçının şiir hakkındaki sözlerine kulak versinler öyleyse. Baksınlar şiir hakkında ne diyor Metin Üstündağ..."Şiir fesleğen çiçeği gibi. Geçerken eliniz değer, müthiş bir koku; genziniz bayram eder. Şiirin az okunması değil mesele, hayatımızdan iyice çekilmesi acı. Şiir sadece sözcüklerle yazılmaz. Bazen bir jest, bir mimik, bir ince marifet de şiir olabilir. Katır kutur bir hayat yaşıyoruz. Mizah ve şiir bu hayatı biraz inceltmeye çalışıyor."
İyi de ben ne yazacaktım. Yazı geldi gene nerelere.. Fazla uzatmayayım iyisi mi? Bugün durumlar bu merkezde...Yaa, böyleyken böyle işte.