hilmi yavuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hilmi yavuz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Temmuz 2015 Perşembe

Ramazan En Güzel Masaldır, İyi Anlatılırsa.

Bir varmış bir yokmuş.
Evvel zaman içinde,
kalbur saman içinde,
deve tellal iken,
pire berber iken,
ben ninemin beşiğini,
tıngır mıngır sallar iken,
Hay canına sayın seyirciler!
Memleketimin içli pidesi var ya, 500 yıldır mutfaklarımızda pişiriliyormuş meğer... 

Bunu öğrendiğimden beri, sıcacık kokusuyla her daim başımı döndüren, emsalsiz lezzetiyle beni benden geçiren içli pideye saygımın  iyice katmerlendiğini söylemeliyim. Sözün özü, içli pideyi  hem sayar hem  severim. İnancıma göre mübarek bildiğim ramazan ayına hazır girmişken, iki arkadaşımı davet ettiğim iftar yemeği için içli pide yapmaya niyetlendim. Ofisten eve gelirken, fırına uğrayıp pide hamuru satın aldım. Çok kolaydı. Aşağıdaki gibi içli pideleri kolaylıkla hazırlayıverdim. Ezan okunur okunmaz masaya getirdim. "Nanananooom! Bakın gökten üç pide düştü," dedim. Birini Dilek'e, birini Nurgül'e ikram ettim. Sonuncuyu ise, sıcak mıcak demedim, ahlaya ohlaya, hamlaya humlaya kendim pişirdim kendim yedim:)


"insan çıtır ekmeği ısırdığında, kırıklar dolar kucağına, işte orası umudun tarlasıdır, ve orada başaklar ağırlaştığında, sayısız ah dökülür toprağa."



not- 
-başlığın orijinali, hilmi yavuz'un "akşam en güzel masaldır, iyi anlatılsa." dizesidir.
-sondakiler, didem madak'ın ah'lar ağacı şiirinin  dizeleridir.

2 Kasım 2011 Çarşamba

Ah, Kimselerin Vakti Yok, Durup İnce Şeyleri Anlamaya...


Çok merak ediyorum. Acaba şiir kitapları ne kadar satıyor? Acaba şiire ilgi var mı? Ben  hayatında bir kez bile şiir yazmayan, buna karşın  şiir okumayı, şairlerin menzilinde dolanmayı seven biriyim. Sevdiğim şiirlerin  müziğinden etkilenirim. Ayrıca ben mi uydurdum bilmiyorum ama "şiir çarpmasına" uğrayabilirim.  Bazı şiirler çarpar, çiviler beni. Sözün kısası, memleketimin anadilimde şiir yazan bazı  şairlerinin hastasıyım. Malum günümüz hız ve teknoloji devri ya şiir seven, şiir  kitabı okuyan kaç kişi vardır ki acaba? Gençler "yaşlı şairlerin, nuh nebiden kalma şiirleriyle işimiz ne bizim?" diyor ve şiir kitaplarının kapaklarınıı açmıyorlar mıdır?  Galiba acı olan insanların hayal etmeyi  artık önemsememeleri ve  hayalci insanları  hakir görmeleri. Şimdi bu yazımı okuyan birileri, günümüzün  başdönüren hızlı  hayat mücadelesi, yarınımız ne olacak endişesi hayal kurmaya zaman bırakıyor mu diyeceklerdir belki... Gülten Akın  haybeye demiyor o güzelim dizelerinde "Ah, Kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya..." diye.  Şiir böyle bir şey... Benim kaç cümlede anlatamaya çabaladığımı tek dizeyle  insanın suratına şırak diye vuruyor böyle.


Peki şiir öğretilebilir bir şey midir? Hilmi Yavuz'un bir yazısında okumuştum. Yahya Kemal, "şiir yazdım" yerine, "şiir söyledim" dermiş.  Doğrusu bu mudur? Hilmi Yavuz'a göre doğrusu budur. Ya da kutsal kitapların diliyle söyleyelim: "Önce söz vardı..."  Doğru ya, şiir yazıdan önce vardı tabii... Ama hiç böyle düşünmemiştim. Şiir yazıdan eski, yazıdan yaşlı yani...  Hilmi Yavuz bir tespit daha yapmış. Okuyunca hoşuma gidiyor. Şimdi bir şair, kitabındaki şiirleri ezbere okusa, "inanılmaz belleği var" deriz değil mi? Oysa düşünsene, yazının bulunmasından çok önce var olan şiir, İlyada ya da Odysseia gibi binlerce dizelik destanlar nasıl ezberleniyordu, nasıl söyleniyordu? Üstelik genelde önceden ezberledikleri şiirleri okumuyorlarmış ki, o anda  doğaçlama okuyorlarmış. Ne ilginç!


Peki şiir öğretilebilir mi? Hilmi Yavuz "Öğretilir tabii, neden öğretilmesin," diyor. Ama ardından ekliyor... Öğretilecek olan şiirin kurallarıdır, diyor.  Güzel sanatları bitiren herkes nasıl büyük ressam, büyük heykeltraş olamıyorlarsa, şiir eğitiminden geçenlerin de büyük şair olacakları söylenemez elbette.  Sabahattin Eyüboğlu bir yazısında, Ahmet Haşim'in o çok sevdiğim "Ağır ağır çıkacaksın merdivenlerden" dizesini almış, bu dizeyi Türkçe'nin en güzel dizelerinden biri diye nitelendirmiş sonra kelimelerinin yerini değiştirmiş. Şöyle yapmış: "Bu merdivenlerden ağır ağır çıkacaksın." Bakar mısın, şiirin büyüsü hemen nasıl bozuldu değil mi?  Zaten Sabahattin Eyüboğlu'da bu örnekle, şairin kurduğu cümlelerde, sadece sözcüklerin yerini değiştirmenin, anlamı değiştirmediğini ama şiirselliği nasıl yok ettiğini göstermek istemiş. Bazı şairler şiirlerin anlamı üzerinde yorulmaktansa şiirin müziği ile ilgilenilmesini isterlermiş.  Mesela Ahmet Haşim öyleymiş. Gerçekten Ahmet  Haşim'in şiirlerini anlamasam dahi,  okuyunca hislerime tesir eder.  Sonra Nerval "Benim fiillerim açıklanmaya gelmezler, açıklanırlarsa büyülerini yitirirler" dermiş. Hilmi Yavuz'un şiir üzerindeki okuduğum bu tespitleri o kadar hoşuma gitmişti ki anlatamam sana.  O halde Yahya Kemal'in Çamlıca Gazelinden bazı dizeleri anlamadan okumaya ne dersin? Bakalım şiirin gizemini, büyüsünü, müziğini yakalayabilecek miyiz? Deneyelim mi? Haydi...

Esrar-ı nazmı şerhedemez akl-ı dünyevi
Eflake perr ü bal açan efkar söylesin
Biganeler bu sahada mazurdur Kemal
Erbab-ı zevk şiirimi her bar söylesin.

Ne yazık ki bu şiirden pek bir şey anlayamadım ama... Hey! Ben bu şiirin müziğini yakaladım mesela...



Geçmişten birazda  günümüze  gelsem... Bazıları eğer "şiir eskilerin işidir ne işimiz var bizim şiirle" diyorlarsa, bir karikatürist ve mizahçının şiir hakkındaki sözlerine kulak versinler öyleyse. Baksınlar şiir hakkında ne diyor Metin Üstündağ..."Şiir fesleğen çiçeği gibi. Geçerken eliniz değer, müthiş bir koku; genziniz bayram eder. Şiirin az okunması değil mesele, hayatımızdan iyice çekilmesi acı. Şiir sadece sözcüklerle yazılmaz. Bazen bir jest, bir mimik, bir ince marifet de şiir olabilir. Katır kutur bir hayat yaşıyoruz. Mizah ve şiir bu hayatı biraz inceltmeye çalışıyor."

İyi de ben ne yazacaktım. Yazı geldi gene nerelere.. Fazla uzatmayayım iyisi mi? Bugün durumlar bu merkezde...Yaa, böyleyken böyle işte.


13.09.2010

4 Ekim 2011 Salı

Aynalar Ve Şiirlerden Aynalı Dizeler


Ancak bir gün
Hayalin gibi seni de
Bu aynanın içine
Alıp kaybolacağım.

Asaf Halet Çelebi




Çıkamam, aynalar, aynalar zindan.
Bakamam, aynada, aynada vicdan;
Beni bekleyin, o bir hevesti;
Gelemem, aynalar yolumu kesti.

Necip Fazıl Kısakürek



Bir sabah uyandım,
Duruyordu karşımda
Düşmancasına
Bir cam,
Aldanmış.
Kendini ayna sanmış..

Özdemir Asaf




Kimliğim oldu benim, çoktan geçtim adımdan,
ah, başka bir şey değilim aynalarımdan...

Hilmi Yavuz


26 Ağustos 2011 Cuma

Ben Var Ya Şahane Bir Yazı Yazmalıyım Şimdi...


Ben var ya şahane bir yazı yazmalıyım şimdi. Madem mübarek Ramazan ayına ulaştım sağsalim.. Bitmesine şunun şurasında üç gün kaldı da Kadir gecesine bile eriştim çok şükür! "Bu gece bin geceden hayırlıdır.. Gökler açılır, ne dua edersen kabul edilir," denmez mi? Denir inan ki.. O halde düşünmeli.. Bir muhasebe yapmalıyım.. Hani Hilmi Yavuz der ya.. "Acının vergisini verdik, gülün haracını ödedik.. Hüznü demirbaş defterinden düşmeye geldi sıra" Aynen öyle söylemeliyim belki.. Hafızamın çekmecelerini tek tek çektikçe, geçmiş Ramazan günleri aklıma geldi ne yapabilirim? Akrabalarla bir araya gelinen iftar yemekleri sözgelimi.. O kadar kalabalıktık ki.. İnan bana bir arada oturmak için evdeki masaları uc uca birleştirirdik.. Yıllar içinde sevdiklerimin bir kısmı öbür dünyaya gitti.. Ya depremde kaybettiğim komşularım, müşterilerim, arkadaşlarım peki.. Hayat böyle bir şey arkadaşım, bir varmış bir yokmuş.. Böyleyken böyle diyorum ya bazan.. İnan bana öyle.. Çivi çakamıyor ki dünyaya kimse.. Bir abraka dabra vaziyeti oluşuyor kimin gitme vakti geldiyse.. Sen daha ne olduğunu anlamadan bir bakıyorsun hooop eksiliyorsun.. Sevmek var ya aslında çok korkutucu  bir şey biliyor musun? Her sevdiğinin kaybı onarılmaz bir boşluk oluşturuyor yüreğimde.. Boşluk büyüdükçe esen rüzgar içimi daha fazla üşütüyor. Peki ardından iflah olmaz o feci acı hissine ne diyorsun? Korkunç! Dünyanın değişik memleketlerinde savaşlarda, deprem ve sellerde sevdiklerini kaybeden insanları düşünsene.. Of! Ne fena.. Bir dakika.. Ben hüzünlü bir yazı yazmak için oturmamıştım ki bilgisayarın başına... Aman diyeyim.. Aman ha.. Yooo.. Hüznü demirbaş defterinden düşmeliyim ve mutlu bir yazı yazmalıyım şimdi! Demeliyim ki, bilinmeli iyi günün kıymeti. Komik şeyler yazmalıyım komik... Okuyunca insanı güldürmeli... Nasıl anlatsam, nerden başlasam peki? Bazan eğlenceli yazılar yazmak çok zor biliyor musun, inan dünyanın en zor şeyi... Tamam, dur şimdi! İyi günün ne tuhaf bir şahanelik olduğunu anlatmalıyım belki. Demeliyim ki, bilinmeli deliksiz uykunun, keyifle alınan bir nefesin, ağza atılan lokmanın, içten bir gülüşün, birlikte yenilen yemeklerin, sade senin değil sevdiğin herkesin sağlığının değeri... Gerçekten bilinmeli... Şu dünyada daha önemli bir şey yok ki! Of! Aslında birini, birilerini sevmek, müthiş bir lütuf, şahane bir kıyak değil mi? Öyle de, aynı zamanda korkunç bir şey sevmek! Dehşet verici bir film gibi! O halde bu Kadir gecesinde şiir gibi bir dua göndermeli.. Demeli ki: "Rabbim, lütfen bizlere olduğu gibi dünyanın her yerindeki insanların sevdiklerine de sağlıklı ömürler bahşet.. Savaşmaktan, didişmekten bıkmayan kullarının yüreklerine sevgi, adalet ve merhamet.. Herbirimize iyilik, doğruluk, doğaya, dünyaya, insana saygı... Şey.. Bir de bu aciz kuluna bolca hayal gücü lütfet. Çok teşekkür ederim. Sevgiler."

9 Mart 2011 Çarşamba

"Dertleri Zevk Edindim" Diyenlerden Misiniz?


"Hüzün ki en çok yakışandır bize... Belki de en çok anladığımız..." 
Hilmi Yavuz                                                

"Hayat zamanda iz bırakmaz... Bir boşluğa düşersin bir boşluktan... Birikip yeniden sıçramak için... Elde var hüzün..."
Attila İlhan


"... Beni hep biten bir şey ilgilendirdi, ne yazık ki hiçbir zaman o anda var olanı yeterince değerlendiremedim. Yaradılışım böyle..."
Selim İleri

"Bu dünyada yaşamak can sıkıcı bir şeydir baylar."

Edip Cansever

"Daha nen olayım isterdin. Onursuzunum senin."
Cemal Süreya

"Bir dost bulamadım Gün akşam oldu. "
Süreyya Berfe


"Ne içindeyim zamanın, Ne de büsbütün dışında."
Ahmet Hamdi Tanpınar


"Sen gideli... Sağır dilsiz okulunda öğretmenim ben."
Can Yücel

"Biliyorsun ben hangi şehirdeysem... Yalnızlığın başkenti orası."
Cemal Süreya


"Birden hatırladık seninle buluşamadığımız günleri... Gel ey büyük bakış yüce suskunluk gel artık beri."
Turgut Uyar

 "Söz vermiştim kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka ne idi? Burada, namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem, kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım."
Sait Faik Abasıyanık

11 Ekim 2010 Pazartesi

Hayatları Film Olacak Yazarlar...

 
Bazı kitapları hemen okumak mümkün olmaz. Biraz masada durması, şöyle bir demlenmesi gereklidir. Arada ele almalı. Sayfaları şöyle bir dalgalandırılmalı. Tekrar yerine bırakılmalı. Gelip geçerken göz ucuyla bakılmalı. Bir sonraki ele almada, belki bir kaç cümlesi okunmalı. Karşılıklı alışmalı. Her kitapla arkadaşlık kolay kurulmaz. Bir kurulunca da, asla unutulmaz. Hele masadaki kitap Avrupa'da, biri yazar-şair Ingeborg Bachmann ile diğeri şair Paul Celan'ın birbirlerine yazdıkları mektuplarla, aralarındaki sevgiyi, dostluğu, med cezirli bir ilişkiyi anlatıyorsa... Evet, İnsan çok hüzünlenir hüzünlenmesine ama okumadan durabilir mi? Kitap... Kalp Zamanı... Özel mektuplar... Bilmiyorum ki!
 
 
Paul Celan 1920 de Romanya'da doğmuş. Almanca konuşan Yahudi bir ailenin çocuğuymuş. Tıp eğitimi için Paris'e gitmiş. 2. Dünya Savaşı çıkınca ailesini bulmak için Romanya'ya dönmüş. Ailesini bulamamış. Çünkü babası nazi toplama kampında ölmüş. Annesi kurşuna dizilmiş. Kendisi de, Alman askerler tarafından tutuklanmış ve krematoryumda çalıştırılmış. Kurtulduktan sonra bulduğu her işde çalışmış. Çevirmenlik yapmaya başlamış. Savaş sonrası şiirleri ile ünlenmiş. Ama geçmişinden bir türlü kurtulamamış. Yahudi olduğu için kendini dışlanmış hissetmiş. İntihal iftiraları ile suçlanmış. Kendini yanlız ve desteksiz hissetmiş.
 
 
Ingeborg Bachmann, 1926 yılında doğmuş. Felsefe, Psikoloji ve Alman Flolojisi okumuş. Eğitimini bitirmiş. Artık ayakları üzerinde duran yazar, şair, akademisyen, dünya Edebiyatı'nın en ünlü Avusturyalı yazarlarlarından biri olmuş. Ben yazarın tek kitabını okumuştum. Malina. Malina'yı da, uzun zamandan sonra, geçen hafta kır evinin en ücra köşesinde buldum. Yapayalnız. Açtım sayfalarını. O kadar çok çizmişim ki cümlelerinin altını. Paul Celan ile olan aşkını daha yeni öğrendim. Mektuplaştığını. İkilinin Turkuvaz Yayıncılıktan çıkan bu kitapta su ve ateş olarak buluştuğunu...
 
 
1948'in baharında, savaş sonrası Viyana'sında, öğrenci Ingeborg Bachmann ile şair Paul Celan tanışmışlar. Paul Celan'ın Paris'e dönmesiyle mektuplaşmaya başlamışlar. İlişkileri boyunca birkaç haftayla sınırlı olan görüşmeleri, telefon görüşmeleri ile gelişmiş. Arada suskunlar, sessizlikler olmuş. Sevgi, dostlukla örülü med cezirli ilişkileri; asıl oya gibi işlenen mektuplarıyla 1967'e kadar sürmüş. İşte yıllar sonra kitap haline getirilen bu mektuplar, Kalp Zamanı olarak adlandırılarak, İlknur Özdemir tarafından Türkçeye çevrilmiş. "Hüzün ki en çok yakışan bize." der ya Hilmi Yavuz... Şair affetsin beni. Nerden duyduysam duydum işte... Bu dizesini "Hüzün ve merak ki en çok yakışandır bize," şeklinde söylemek bana daima iyi gelir. Hem özel yazışmaları okumak suçluluk hissettiriyor hem de merak duygusu içimi kemiriyor. Anlaşılacağı gibi, kitapla benim aramda da med cezirli bir ilişki var. Asıl vurucu olan ne biliyor musun? Önce aşkla başlayan, yıllar içinde mektuplaşarak hüzünlü bir dostluğa dönüşen bu ikilinin sonları inanılmaz trajik. Paul Celan 1970 baharında Senn Nehrine atlayıp intihar etmiş. İngeborg Bahmann ise bu olaydan üç yıl sonra 1973 de Roma'daki evinde çıkan bir yangın sonucunda yanarak hayata veda etmiş. Ölümlerinin sebebi, birinde su diğerinde ise ateş. Trajik ve bir o kadar da ironik. Film değil bu anlatılanlar. Gerçek hayatlar! Söyler misin bu iki yazarın, kendi hayatları da başlıbaşına birer roman ya da film konusu değil mi? Hayrete düşürücü.... Ölene kadar birbirlerine yazdıkları aşk, dostluk ve özlem dolu mektuplar, fotoğraflar, şiirler de onlardan kalan edebi eser işte. Mektuplar... Ki en özel yazışmalar... Aynı zamanda savaş sonrası Avrupası'nın kelimelerle çizilen resmi... Mektup... Kitap... Merak... Evet, merak ediyorum işte. Madem bu mektuplar kitap haline getirilmiş, ne yapabilirim ki başka? İlla okuyacağım ben de.

4 Ekim 2010 Pazartesi

"Hüzün" Nedir, Bilen Var Mı?



Bazı kelimelerin melodisini çok severim. Hele hem melodisi hem anlamı birbirini bütünlüyorsa.. Of!  Nasıl etkiler insanı... Lütfen "Gene ne icatlar  çıkarıyorsun?" deme olur mu? Yoo.. İcat falan değil inan ki... Kimi zaman kelimelerle dans etmek tuhaf bir  mecraya sokar insanı... Şimdi buradayken misal, birden hayal alemine dalarsın... Sen düşünmez misin böyle şeyler? Bak şöyle...  Şu kelimenin melodisine hiç dikkat ettin mi? Hüzün... Evet, hüzün kelimesi sözgelimi... Anlamıyla melodisi bu kadar uyumlu bir kelime olabilir mi? Hüzün nasıl tanımlanabilir ki ? Adı üstünde... Hüzün işte...  Hüzün nedir, bilen var mı? İnsanda hangi durumlarda kendini hissettirir?  Bir veda busesinin içinde mi gizlidir?  Ne bileyim son  buseyle geçebilir... Sonrasında yürekte  hissedilen  burukluk hissi... Hüzün  böyle bir şey midir? Son bakış ya da... Ayrılıyorsun.. Belki bir daha görmeyeceksin... Başını çeviriyorsun... O an  o da dönüp bakıyor...  Göz göze gelme hali... Bakışların son denk gelişi...  Hilmi Yavuz'un dediği gibi, son kez  "Diz dize oturuyor bakışlarımız." Sonra herkes yoluna... Yüreğe harçerlenen bir iz... Hüzün...  Böyle bir şey olabilir mi? Ne dersin? Hüzün... Tuzakları var mıdır hüznün acaba? Savurur mu durup dururken kendi yollarına? Kimi yürekler alışıktır belki... Korkmaz... Deliye döner de akıl kalmaz... Böyle bir his midir hüzün, ne dersin?

hazırım karşı koymam tuzaklarına
savur beni yollarına
gir içeriye yürek korkmaz
deliye döner akıl kalmaz
çiçeği gonca sevdam
sana gül açar solmaz
yine mi geldin hüzün kapılarıma
hadi giyin kuşan gir odalarıma
yabancı değilim tanırsın beni
her veda sonrasında


 Hüzün,  Hilmi Yavuz'un güzeller güzeli bir  şiiri değil midir?  "Hüzün ki en çok yakışandır bize / Belki de en çok anladığımız"  Hüzün yakışır mı insana gerçekten? Hüzünle güzelleşir miyiz? "Tutkulu, sevecen ve yalnız... gerek acının teleğinden ve gerek lacivert gergefinde gecelerin... şiiri bir kuş gibi örerek halkımız... gülün sesini savurup bir türkünün kekiğinden... tüterken der ki, böyle yazılır sevdamız..." diye bu şiir sürgünlerin Nazım'ı için yazılmışsa eğer...  Hüzün ayrılığın, hasretin, gurbetin duygusudur demek ki...  Şairler hiç yalan söyler mi?  "Hüzün ki en çok yakışandır bize... Belki de en çok anladığımız."

 "ey can hüması, bize bu ruzigardan bir sayfa okur musun?"(1)
(1)hilmi yavuz