gülten akın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gülten akın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Kasım 2015 Perşembe

Kestim Kara Saçlarımı N'olacak Şimdi


Tam kara saçlarımı kestirdiğim gün, "Ah, Kimselerin vakti yok, durup ince şeyleri anlamaya" diyen şair Gülten Akın'ın dünyamızdan göçtüğünü öğrendim. 
Kestim kara saçlarımı Gülten Akın. Kestim. Saçı uzun aklı kısa denen cinstenim... Özendim. Dediğin gibi, bir şeycik olmadı.  Gittim geldim kara saçlarımdan kurtuldum. Şimdi... Aydınlığım... Deliyim... Rüzgarlıyım. Denedim.



KESTİM KARA SAÇLARIMI
Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön
Yasaktı yasaydı töreydi dön
İçinde dışında yanında değilim
İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
Bu nasıl yaşamaydı dön

Onlarsız olmazdı, taşımam gerekti, kullanmam gerekti

Tutsak ve kibirli -ne gülünç-
Gözleri gittikçe iri gittikçe çekilmez
İçimde gittikçe bunaltı gittikçe bunaltı
Gittim geldim kara saçlarımı öylece buldum

Kestim kara saçlarımı n'olacak şimdi
Bir şeycik olmadı - Deneyin lütfen -
Aydınlığım deliyim rüzgârlıyım
Günaydın kaysıyı sallayan yele
Kurtulan dirilen kişiye günaydın

Şimdi şaşıyorum bir toplu iğneyi
Bir yaşantı ile karşılayanlara
Gittim geldim kara saçlarımdan kurtuldum


Gülten Akın

18 Eylül 2015 Cuma

Birisi Denizi De Alıp Götürsün Buralardan.

Sabahın erken saatlerini saymazsam diyebilirim ki tüm gün arazideydim. Yoo, öyle önemli görüşmeler, mühim toplantılar filan yoktu. Ne bileyim, eften püften koşturmalar. Hafta sonunun eli kulağında zaten... Nasıl denir? Yatcaz kalkcaz... Bi bakcaz gene hafta sonundayız... Eee... Öyle işte. Keyfim yok zaten.  Anlatmaya gerek yok. Memleket  durumları... Seferis'in dediği gibi "yaralı gövde, yaralı yurt, yaralı zaman." Bi de yaralı yürekleri eklemeliyim. Neyse... İşe gelmeden önce spora gittim. Son günlerde spor yapmak, hele müzik eşliğinde spor yapmak nasıl gücüme gidiyor anlatamam. Ofise gelince elim Atilla Atalay'ın  kitaplarına gitti. Dup Dup Çedene'yi çektim aralarından. Daldım arka sayfalarına...  Ciddi ve hisli öykülerinden birini okumaya başladım. Öykünün girişinde bir şiir var. Gülten Akın'dan...
......
Deniz uzaklaşıyor gitgide
Uçurumlar akan ırmak deli
Yok şimdi
Yalnızlığın damarını besliyor
Kirli yoğun kandırılmış suyla

Biz mi? Biz değiliz, önceki dün bugün başka
Dokumuzu değiştiriyorlar hızlı vuruşlarla
Tutunamıyoruz ilgilerimize, sevgilerimize
Ve aşka
Deniz uzaklaşıyor


Hatırladım öyküyü. Son sayfasına geçtim. Sadece son iki cümlesini okudum. O kadar. "Kendime göre, ben de seslendim birilerine: "Birisi deniz de alıp götürsün buralardan."" diye ben de seslendim. Öyle işte.  Canım bir sonraki öyküyü okumak istemedi. Normal Hayatlar adlı öyküsüne geçtim.  Durdum. Kapattım kitabı. Öykünün cümlelerini kendime göre kurdum. "Fen ilerledi artık." dedim. "Yürü, gidip aldırtalım duygularımızı. Kelebek'te okudum, beyinde bi yer bulunmuş,  lazer sıkıyolarmış adamlar oraya. Anında geçiyo herşey, ertesi gün denize bile girebiliyorsun." Böyle bişiydi sanıyorum. Sonra öyküdeki kahraman gibi Ahmet Kaya'nın "Yorgun Demokrat" bakışlarını takındım. Savaş Ay'ın şiir tonlamasıyla "Kafama lazer sıkar giderim " filan demeye başladım. Yooo, ben bön şimdi.... Ekrana bön bön bakıyorum... Pause... Durdum. Bu akşamlık benden  bu kadar. Neden derseniz? Ne bileyim? Öyle işte... Pause!

22 Nisan 2013 Pazartesi

Ve Modern Şiir Ve Kurtlarla Koşan Kadınlar Ve Mavi Sakal


Elimde Kurtlarla Koşan Kadınlar adlı bir kitap var. Bugünlerde kadın meselesiyle ilgili bir kitap okumaya ihtiyaç hissettim. Kısmetime bu kitap denk geldi. Galiba niye bu kitabı okumaya niyetlendiğimi anlatmadan, konuya gene bodoslama girdim.

Bak şimdi... Üşenmedim, gözümde büyütmedim, edebiyatçı mıyım, ne işim var Bilgi Üniversitesi'ndeki Modern Türkçe Şiire Yeniden Bakmak adlı programda demedim, tam  altı hafta, her cumartesi günü, İstanbul'a gittim. Ömrümde tek dize şiir yazmamış biriyim. Ama çok şükür şiirden etkilenen bir bünyeye sahibim. Şiirin menzilinde dolaşmayı çok seviyorum. Metin Üstündağ'ın söylediklerine aynen katılıyorum: "Şiir fesleğen çiçeği gibi. Geçerken eliniz değer, müthiş bir koku; genziniz bayram eder. Şiirin az okunması değil mesele, hayatımızdan iyice çekilmesi acı. Şiir sadece sözcüklerle yazılmaz. Bazen bir jest, bir mimik, bir ince marifet de şiir olabilir. Katır kutur bir hayat yaşıyoruz. Mizah ve şiir bu hayatı biraz inceltmeye çalışıyor." Şiirin hayatımın içinde olmasına ihtiyacım var. Şiirsiz bir hayat yavan geliyor bana... Şiirle ruhumun beslendiğini hissediyorum.

Edebiyatçı olmasam, şiir yazmasam bile, madem Orhan Kahyaoğlu böyle bir şiir programını, akademik bir ortam içerisinde koordine etmiş, üstelik ücretsiz, kaçırır mıyım? Elbette güle oynaya gittim. Her hafta, her bir anlatıcıyı tüm merakımla dinledim. Nefis bir programdı. Emeği geçenlere çok teşekkür ederim. İyi ama... Son haftaya kadar tek kadın şair adı geçmedi. Ne fena!.. İlk kez 1970-80 arası şiirde, çok şükür Gülten Akın devreye girdi. Onca sene niye hiç kadın şair çıkmamış memleketimde peki? Erkeklerin yazdığı her şiir,  kadın duygularına tercüman olabilir mi? Önümüzdeki hafta 1980 sonrası şiirde ise anılacak pek çok kadın şair olacak elbette... Yeterli mi? Bu vaziyete fena halde dertlendim. Neyse işte... Kurtlarla Koşan Kadınlar'ı okumak iyi gelecek bana... Öyle düşündüm. Çünkü bilindiği gibi insanlık tarihi boyunca bastırılmış, örselenmiş kadınların durumunu sosyal, kültürel ve ekonomik açıdan ele alan çok sayıda inceleme var. Kurtlarla Koşan Kadınlar bence farklı bir kitap. Yazarı Dr. Clarissa Estes bir şair, psikanalist ve geleneksel öykü derleyicisi. Kitabın arka sayfa açıklamasında kitapla ve yazarla ilgili şöyle bir açıklama var: "19. yüzyılla birlikte insanlığın doğadan kopuşu ve duygulara yer vermeyen kapitalist bir endüstri çarkının içinde kayboluşundan yola çıkarak, kadınların yapması gereken ilk şeyin içlerindeki doğal sesi keşfetmek olduğunu söylüyor ve kadınların içlerinde yatan sınırsız güç ve yaratıcılığın, kurtların doğal yabanılığında yattığı savını ileri sürüyor. Kadınların çoğu zaman farkında olmadan içselleştirmek zorunda bırakıldıkları eziklik ve yetersizlik duygusuna, bastırılmış cinsel güdülerine çok değişik bir malzemeden yaklaşıyor. Masallar! İnsanlığın ortak bilinçaltının aynaları olduğunu düşündüğü masallar aracılığıyla kadın psişesinin derinliklerine iniyor ve bir çok açmazdan kurtulmalarına yardımcı olacak masal tadında terapiler uyguluyor."

Ne yalan söyleyeyim,  farklı kültürlerden derlenen masallar üzerinden, kadim kadın meselesi hakkında yazılanları okumanın bana iyi geleceğine, bir nevi ruhsal vitamin işlevi göreceğine inanıyorum. Bu kitap bir solukta bitirilebilecek kitaplardan asla değil. Zihnimi silkeleye silkeleye, iyice sindire sindire okumaya niyetliyim. İlk okumaya başladığım öykü Mavi Sakal... Az buçuk farklılık gösterse de dünyanın değişik coğrafyalarında hep bilinen Mavi Sakal masalını okuyunca, aklıma öncelikle Murathan Mungan'ın Yedi Kapılı Kırk Odası'nda anlattığı Mavi Sakal novellası geldi. Elimdeki kitabı bıraktım. Nedense Murathan Mungan anlatımıyla Mavi Sakal masalını tekrar okumaya heves ettim. Sonra.... Gecikmeden Kurtlarla Koşan Kadınlar arasına katılıvereceğim.

Görüyor musun? Şiir programına gittim. Program koordinatörü böyle bir sonuç düşünmüş müydü bilmem ama...  Kurtlarla Koşan Kadınlar'a katılmak üzereyim:)

Du bi... İyisi mi önce Mavi Sakal'dan bir şarkı dinleyeyim:)

"Neden soruyorsun
Nereye gideyim
İki yol var demiştim
Hangisini seçeyim
Korkma bebeğim hepsinin sonu aynı
Çok yukarlarda biri mumları yaktı "


24 Ağustos 2012 Cuma

Bir Büyük Oyun Yaşamak Dediğin...


Bir fikrim var... Niçin küçük bir oyun oynamıyoruz? 
İnsan taklidi yapalım, sözde insanmışız da... Hiç olmazsa bir süre için. 
Ne dersiniz? Hadi insan taklidi yapalım... 
Ah, dostum, 
herhangi bir şey için heyecanlanacak bir insanla karşılaşmayalı o kadar zaman oldu ki..."

(John Osborne, Öfke)


Bu sabah Tomris Uyar'ın bir kitabında Edip Cansever'le ilgili  bir cümleye rastladım. "Türk edebiyatında kendini şiire onun kadar adamış ikinci bir şair tanımıyorum." demişti. Bu söz beni nasıl heyecanlandırdı anlatamam. Çünkü Edip Cansever'in şiirlerini çok ama çok severim. Dayanamadım. Hemen oturduğum yerden kalktım. Edip Cansever'in  şiir kitaplarını aramaya başladım. Gelmiş Bulundum adlı şiir kitabını elime aldım. Masa Da Masaymış Ha adlı şiirini okumaya başladım.  Bu şiir Edip Cansever'in en sevdiğim şiirlerinden biriydi. Sanki bu şiiri ilk kez okuyormuşum gibi, yüreğim  son dizesine varana dek  çocuk telaşını tüm merakıyla sürdürdü. Ne yaptım bil bakalım? İşte bu önümdeki masa var ya... İşte bu masaya...  Önce yaşama sevinci içinde  anahtarlarımı koydum.  Bakır kaseye çiçekleri koydum. Sütümü yumurtamı koydum. Sonra iki elimle yakaladım ben... Masaya pencereden gelen ışığı koydum. Evet, sahiden yapabildim. Bunu becerdiğimi anlayınca.. Dudaklarımdaki afacan tebessümün kirpiklerime kadar yayıldığını hissettim. Ah!...  Dayanadım sonra... Masaya ekmeğin havanın yumuşaklığını koydum. Ne oldu biliyor musun? O yumuşaklığın lıkır lıkır yüreğime dolduğunu işittim.  Öyle mi dedim? Peki!...  Tuttum, aklımda olan bitenleri koydum. Of, o kadar ağır geldi ki. Masanın bir yanı ha çöktü  ha çökecekti. Hemen diğer köşesine uzandım. Kimi seviyorum kimi sevmiyorum onu koydum. Yüreğim kâh havalandı gökyüzüne kâh yerin dibine indi. Pencere yanımdaydı gökyüzü yanımda... Uzandım masaya sonsuzu koydum. Gördüm sonsuzu ben... Anlatılacak gibi değil... Resmen yatık sekiz şeklindeydi. Ben var ya... Masaya... Yakaladım... Uykumu koydum sonra... Kaçan... Uyanıklığımı koydum.  Tokluğumu açlığımı koydum. Masa da masaymış ha! Bana mısın demedi biliyor musun? Tamam. Bir iki sallandı durdu. Ben ise  ha babam koyuyordum.

Biri "şiirlerle oynanmaz, şiir insanlar oynasınlar diye yazılmaz" demişti. Aklımla değil yüreğimle düşününce... Yüreğim hak vermemişti bu söze nedense... "Bilakis, eğer okur o şairin yazdığı şiiri bir defada okuyup tüketmezse, tekrar tekrar okuyup içlendirirse  şiir şiir olur"  demişti, deli yüreğim. En iyi içlendirme ise tabii ki oyunlarla olur elbette, öyle değil mi? Du bi... Ben gene bir şairin dizelerine sığınayım... Gülten Akın'ın Deli Kızın Türküsü'ne geçeyim iyisi mi? Diyeyim ki... "Yağmur yağar akasyalar ıslanır... Bulutlar uçuşur geceleyin... Ben yağmura deli buluta deli... Bir büyük oyun yaşamak dediğin... Beni ya sevmeli ya öldürmeli."  Onu bunu bilmem... Şairler  affetsin beni...  Oyunları fena halde severim. 

11 Mart 2012 Pazar

Bir Çocuk Gibi Şaşarcasına Bakarak Yaşamak İstiyorum.


Şimdi ben bu yazıma o güzeller güzeli Guguk Kuşu'nun film karelerini ekleştirdim ya, sakın bu filmi anlatıyorum sanma olur mu? Yok, film filan anlatmayacağım. Bak şimdi. Geçtiğimiz sene mayıs ayında, şehrimdeki   kitap fuarından aldığım kitaplar arasında Dücane Cündioğlu'nun Hz.İnsan adlı kitabı vardı. Okumamıştım. Kitaplığın yanındaki masanın üzerinde o gün bugündür demleniyordu. Bu akşam elime gelince.. Baktım ince bir kitap zaten. Niyetlendim. Okumaya başladım. Sevdim kitabı. "Delilik özgürlüktür" adlı bir  bölüme geldim. İlgiyle okumaya devam ettim. Bizim geleneğimizdeki delilere gösterilen sevgiden, hürmetten bahsediyor. Onlardan korkulmaz bilakis gıpta edilirdi çünkü onlar anlamadığımız, kavrayamadığımız bir dünyanın insanlarıydılar diyor. Aramızda dolaşırlardı. Bir yere kapatılmalarına, mahkumiyetlerine gönüller razı olmazdı çünkü bir zaman delilik özgür olmak demekti diyor. Sonra mecnun'un çılgın ve deli anlamına geldiğini söyledikten sonra çeşitli kelimelerin kökenlerine inmiş yazar. Bunları okumak hoşuma gidiyor. Ve akabinde  bir hadisi şerif eklemiş.. "Siz deli olmadıkça imanınız sahih olmaz."  Sonra devam etmiş. "Akıllı, uslu olmak, belki size garip gelecek ama aklın üstüne çıkmak isteyenlerin ayağını bağlayan bağ demektir." demiş. Uslu olanlar, aklın sınırları içinde kıpırdamayan durunlardır. Oysa deli olma harekete geçmeyi, yerinde duramamayı gerektirir.Yazısını Mevlevi'den bir dua ile bitirmiş. "Deliler Sultanı'nın yüzüsuyu hürmetine HAK'tan şifa diliyorum; zira şu akıl belasından tamamiyle kurtulabilmiş değilim."
 

Lütfen söyler misin? "Hafıza nedir? Emrimizdeki bir köle mi? Yoksa başına buyruk bir isyankar mı?" Bu yazdığım bir film repliği mi yoksa bir kitaptan alıntı mı hatırlamıyorum. Ama bakar mısın  benim hafızamın yaptığına? Ben Dücane Cündioğlu'nun kitabını, yukarıda kısaca özetlediğim kitabın Delilik Özgürlük adlı bölümünü okuyordum ya hani.. Bu bölüm bitince ne yapmalıydım? Kitabın bir sonraki bölümüne devam etmeliyim değil mi? Yok işte. Bu kitap bu günlük bende bitti. Neden? Çünkü aynı konuda Gündüz Vassaf'ın bir yazısını hatırladım. Baktım. Var gerçekten. Cehenneme Övgü adlı kitabında var. Konu başlığı da şöyle: "20. Yüzyıl Delileri Artık Özgür Değiller." Şimdi  söyler misin, benim hafızam emrimdeki bir köle miymiş? Yoo.. Kölem olmadığı besbelli. Benim hafızam resmen başına buyruk bir isyankâr. Okuduğum kitabı bıraktırıyor, yerimden kaldırıyor, başka bir kitabı elime aldırıp, baktırıyor. Pes ama. Ben hiç bir kitabı başka bir kitapla ya da filmle  eşleştirmeden okuyamayacak mıyım Allah aşkına?  Niye rahat vermiyor bana? Mesela ne kadar istiyorum,  bir tane şiir ezberleyebilsem, bir filmi ya da kitabı tam manasıyla anlatabilsem... Nerdeee? Onları hafızanın karanlık çekmecelerine atıyor. İlla bana isyan etmesi gerekiyor ya, okuduğum kitabı bıraktırıyor. Ne fena!


Gündüz Vassaf'ın yazısı oldukça uzun ve Dücane Cündioğlu'yla aynı fikirde. Delilik aslında özgürlüktür diyor. Gerçeğe benzersiz bir bakış açısıyla bakmak deliliğin muhtelifliğini oluşturur ve her deli kendi havasındadır. Psikiyatri denen olay deliliğin özgürlüğünü ellerinden almıştır. Deliler dize getirilmiştir. İyice ilaçlandırılıp toplumun kıyısına itilmiş, istenmeyen birer varlık haline getirilmişlerdir, diyor. Peki onların herhangi bir insandan daha zararlı daha tehlikeli olacağını kanıtlayan doğru dürüst bir araştırma ya da istatistik var mı? Yok ama deliler bizi tedirgin ettikleri için onlara yapılan uygulamalara ses çıkarmayız diyor. Akıl hastanesindeki hastalar psikiyatristinin  izni olmadan  telefon edemezler, bazıları yıllarca koğuşlarından dışarıya çıkarılmaz, mektup yazma, ziyaretçi  kabul etme hep doktor iznine tabi... Dolayısıyla psikiyatrinin bir baskı aracı olduğunu  ve ilgili ilgisiz her yerde kullanılabildiğini söylüyor. Bu konuda bir kaç örnek veriyor. Mesela ABD'de polis 12 yaşındaki bir erkek çocuk ruhsatsız bisiklet kullanıyor diye önce uyarmış, devamında  çocuğu psikoloji kliniğine havale etmiş.  New Hampshire yasalarına göre tüm bisikletlere para karşılığında plaka alınması ve polise kayıt ettirilmesi gerekiyormuş. Aile yoksulmuş. Çocuk da bisikleti sadece evin yakınında kullanıyormuş. Şimdi bu olayın psikoloji kliniği ile ne ilgisi var diye soruyor? Otoritenin itaat etmeyenlere uygun gördüğü bir şekilde dışlama yöntemi olduğunu söylüyor.



Dostoyevski'nin sara nöbetlerini, Van Gogh'un bir tablosunu, Nietzshe'nin bir kitabını saatlerce konuşabildiğimiz  halde deliler hakkında konuşmak tuhaf gelir.  Beklenmedik, alışılmış dışında düşünceleri olan veya davranan insanlar endişe uyandırırlar. Aslında Gündüz Vassaf kendisi de psikolog olmasına rağmen bu yazısında psikiyatristlik ve psikoloji klinikleri hakkında  oldukça fazla olumsuz görüş bildirmiş. Şimdilik o konulara girmeyeceğim. Asıl önemli olan ne biliyor musun? İnsan davranışlarının  farkında olmaksızın standart hale getirilmesi. Aynı olay karşısında herkesten aynı tepkinin beklenmesi...  Bu haller farklı tutum ve davranışta olanların kınanması sonucunu getiriyor. Böylece içimizdeki sese kulak vermekten ve hayallerimizi açıklamaktan korkar oluyoruz. Bize deli denmesine ve deli muamelesi yapılmasının sonuçlarına katlanacak gücümüz kalmıyor. Böylece her konuda standartlaşma yaşamın kendisindeki yoğunluk duygusunu ortadan kaldırıyor. Derinliğe vakit kalmıyor. Haybeye söylemiyor Gülten Akın "Ah, kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya" diye. Bu romantik değil  bilakis ağırından protest bir dize bence... İşte belki de bu yazıda paragraflarla anlatılan bu konuyu, bir şair bir dizede özetliyor. O kadar ilginç örnekler vermiş ki Gündüz Vassaf gerçekten  tüm yazıyı okumak gerekiyor. Neticede standartlaşma eğer halen her yere tam manasıyla nüfüs etmediyse, bu içimizdeki deliler sayesindedir diyor ve deli sözcüğünü hafife almamak gerektiğini ardından bir sürü acıyı beraberinde getireceğinin altını çizdikten sonra "Kendimizi koruyamıyorsak bari bırakalım deliler deliliklerinde özgür kalsınlar." diyor.
 

Guguk Kuşu'nun film karelerini bu yazıya eklememin sebebi, bir akıl hastanesinde geçiyor olması tabii. Benim hafızam emrimdeki kölem değil  başına buyruk bir isyankâr olduğu için bu yazıyı Guguk Kuşu filmiyle kapatmamı emrediyor. Film tam ibretliktir. Ve eğer bu filmi seyretmediysen,  bırak üzülmeyi, acırım sana yemin ederim. Müthiştir. İşte dayatılan sisteme karşı çıkan bir adamın öyküsüdür. Ve Gündüz Vassaf gibi psikiyatri alemini derinden eleştiren olağanüstü bir filmdir. Bu filmi seyretmiştim. Kaç defa. Güzdüz Vassaf'ın kitabını okumuştum. Şimdi ise deliliği yücelten Dücane Cündioğlu'nun kitabını okudum.  Bunları tekrar hatırlamak bana iyi geldi.  Hayatta en çok korktuğum şey, şaşırmayı ve hayret etmeyi unuttuğumuz bir yaşam... Herkesin aynı tepkileri verdiği, davranışların önceden kestirildiği ve denetlendiği bir toplum. Bu konuda çok okuyup yazmalıyım aslında. Ben Nâzım Hikmet'in dediği gibi "Bir çocuk gibi şaşarcasına bakarak yaşamak" istiyorum. Benim özgürlüğüm burda saklıdır ve özgürlüğüme sahip çıkmak istiyorum.Yazımın sonunu Mevlevi'den dua ile bitirmeliyim.. "Deliler Sultanı'nın yüzüsuyu hürmetine HAK'tan cümlemize şifa diliyorum."  Ne şifası mı? Şu akıl belâsından  tamamiyle  kurtulmak  için acil şifa tabii... amin!

28.01.2011

27 Kasım 2011 Pazar

Yooo... Ben Demedim Ve Ben Çizmedim...


Yoo... Vallahi ben demedim.  Bak işte... Nietzsche söylemiş.   "Yetişkin her insanın içinde oyun oynamak isteyen bir çocuk saklıdır." demiş.  Koskoca Alman felsefeci yanlış söyleyecek değil ya?  Haydi  işine gelmedi. Bu sözü kulak arkası ettin. Pekii...


Sokrat'ın öğrencisi,  Aristo'nun hocası, Yunan felsefeci, matematikçi büyük Platon'nun şu sözüne ne diyeceksin? Düşünmüş taşınmış... Ölçmüş biçmiş....  Diyor ki:  "Hayat oyun olarak yaşanmalıdır." Yaa.. Böyle işte... Hayır, neden yazıyorum şimdi bu sözleri biliyor musun?  Arada sırada  bana "Çok oyuncu birisin... Kaç yaşına geldin yaramaz kız gibi davranıyorsun" diyorsun ya... Ben kendi kafama göre davranmıyorum ki! Ya Nietzche'ye  uyuyorum... Ya da Plato'na...  
 

Evet... Ben oyun seven biriyim. "Sebzelerden sevdiklerim: Havuç, domates, oyun.. Meyvelerden sevdiklerim: Elma, şeftali, oyun... Bence en iyi besin oyun... Çünkü, hiçbir şey yemesem bile bazen... Oyun oynarken doyuyorum." İnan bana işte aynen böyle hissediyorum. İyi ama bunlar benim sözlerim değil ki. Şair İsmail Uyaroğlu'nun bir şiiri. Şair de benim gibi düşünüyor işte, fena bir şey mi yani?


Ben genellikle kendi kendime oynamayı seven biriyim. Hayatın her safhasında, her mekanda kendime bir oyun uydurabilirim.  Koy beni ister dağ başına, ister ıssız çöl ortasına, ister  su kenarına... Hiç sıkılmam. Asla... Hani "canım sıkılıyor" diyen insanlar var ya... İnan çok şaşarım onlara... Benim canımın sıkılması mümkün değil.  Ama... Oyunlar icat ederken  farkındayım  şaşırtıyorum kimi defa...  Biliyorum benimle arkadaşlık hiç kolay değil.  Her an bir sürprizle çıkabilirim karşına.  Sizlerle oyun oynuyorsam bil ki sevdiğimdendir. Sevmediklerimle oyun oynamamam ben... Asla!

Fakat, ama, ancak... Abartmayı seven biri, bir de oyun oynamayı seviyorsa... Mesafe koy bence arana... Çünkü.... Gülten Akın yazmış benim şiirimi...  Deli Kızın Türküsü'nde dediği gibi...  "Yağmur yağar akasyalar ıslanır... Bulutlar uçuşur geceleyin... Ben yağmura deli buluta deli... Bir büyük oyun yaşamak dediğin... Beni ya sevmeli ya öldürmeli." Yok artık... Bu kadar sözden sonra... "Su olsam, ateş olsam... Göklerdeki güneş olsam... Konuşmasam taş olsam... Yine de oynar mısın benimle?" demiyeceğim.  Durumum böyleyken böyle...  Bilmiyorsan bil istedim. Niye acaba böyleyim? Ne bileyim? Edip Cansever'in dediği gibi... "Beni bir sardunya büyüttü belki." 


Gözlerimi kapatıp düşlere dalacağım şimdi.  Ve küçük kurbağayı tam dudaklarından öpeceğim belki. Düşlerin sonu gelmeden bir kahve molası vereceğim. Ve yanında bir dilim gökkuşağı pastasıyla, düşler ve gerçekler arasında yol alacağım G'nin dediği gibi:)

NOT: Bütün çizimleri G'nin bloğundan aşırdım:) Ben bu çizimlere bayılıyorum.
 http://dusgezegeni-gezgin.blogspot.com/