not- başlık da amelie filmden...
oyun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
oyun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Kasım 2014 Pazar
26 Şubat 2013 Salı
Kelebek Etkisi Törenim!
Bil bakalım ne yaptım? Bütün gün ofisteydim tamam mı? Başımı işten kaldıramadım. Telefonlara cevap vermekten bunaldım. Nasıl tükenmişim anlatamam. Az önce "Hop dedik! Du bi!" dedim kendi kendime... Kalktım oturduğum yerden. Ofisin odalarını dolaşmaya başladım. "Bu ne?" diye çığlık attım. Herkescikler gitmiş. Ofiste bir tek ben kalmışım iyi mi? Aaa!.. Vedalaştıklarının farkına varmamışım. Hemen işi gücü olduğu gibi bıraktım. Ne yani şu yalan dünyayı ben mi kurtaracaktım? Bir hışımla pardüsümü kaptığım gibi, kapı dışına fırladım. Yuf olsun bana!.. İnanmıyorum ya!.. Hava kararmış. Güneşin gittiğini farketmemişim bile. Kaçırmışım. Ne fena! Dudaklarımı sarkıttım. Sinir oldum kendime. Arabama binmedim. Ayak viteslerimi otomatiğe taktım. Yürüdüm sahile... Oldukça tuhaftım. Tam deniz kenarına gelinceeee... Uzaktan kumandayla basılmış
gibi düğmeme... Ansızın zıp diye durdum. Allahım, ayaklarıma mukayyet
olamıyordum. Adeta bir robot gibi davranıyordum. Hooppp... Adeta
reverans yapar gibi yere doğru uzandım. Kendiliğinden ayakkabılarımın bağlarını
çözmeye başladım. Ayakkabılarımla, çoraplarımı çıkardım. Pantolonumun paçalarını
katladım. Ayağa kalktım. Yürümeye başladım. Peki nereye yürüyordum bil
bakalım? Ben var ya... İskelenin ucuna doğru yürüyordum... Soğuk mu?
Yooo... Ne yalan söyleyeyim, soğuğu filan hissetmiyordum. Üzgün
değildim. Gene de bu soğukta bu halim bana bile normal gelmedi...
"Yoksa ben intihar mı edeceğim?" diye aklımdan geçirdim. Bu düşünceye
hiiçç takılmadım. Parmaklarımın ucunu "Cup!" diye denize daldırdım.
Nanananooommm!... İşte o anda anladım. "Cemreee!... Bugün suya cemre mi
düştü yoksa?" diye bağırdım. Ben var ya... Cemre suya düşünce, hava
soğuk moğuk demem, ayaklarımı mutlaka sokarım denize... Düşünsene... Cemre
suya düşünce, dolaşmaz mı yeryüzünün bütün sularını, okyanuslarını,
nehirlerini, derelerini sence? Dolaşır elbette... Biyoloji dersinde ne
öğrenmiştik? Bilirsin, hani vücudumuzun dörtte üçü sudur ya...
Parmaklarımın ucu dokunur dokunmaz cemre düşmüş deniz suyuna... Bir
cemre geçiverir cemre düşmüş deniz suyundan parmaklarımın ucuna.. Ordan da
hemen geçer vücuduma... Ah!.. Bak şimdi... Düşünsene... Cemre artık benim içimde... Ne güzel değil mi?!.. Hayal ederim... Başka bir denizde...
Okyanusta... Mesela Afrika'da, Küba'da, Hindistan'da, Avusturalya'da, ya
da ne bileyim Antartika'da... O kıyılarda... Cemre düştü diye, illa
ayağını denize sokan benim gibi biri vardır, öyle değil mi?
Biliyorum varlar. Ne vakit ayağımı soksam cemre düşmüş suya... Bir an
gözlerimi kaparım. Zencisi, beyazı, müslümanı, yahudisi, urumu...
İsporcusu, ihtiyarı, veremi... Kiminin saçı uçar... Kiminin eteği...
Yüreğimde hissederim herbirini. Senede bir kere yaparım ben bunu. Bu
benim kendi kendime oynadığım cemre törenim. Hayat dediğin nedir ki?
Hayat bana göre tekrarlanan küçük törenlerin bütünü.. Heey! Bir
dakika... Ayağımı cemre düşmüş suya sokunca... Sence o insanlar da beni
hissetmişler midir acaba? Aaaa! Kelebek etkisi dedikleri bu muydu
yoksa:)
Etiketler:
cemre,
deniz,
iskele,
kelebek etkisi,
oyun
12 Kasım 2012 Pazartesi
Zagor'a Ve Bir Genç Adama, Hakîm Heraklit'e, Yıldızlara Ve Aşka Dair
"Şehir
uzakta.
Genç adam
ayakta.
Akıyor şehirden geçen nehir
genç adamın ayakları dibinden.
Genç adam
piposunu çıkarıyor cebinden
aranıyor kibriti."
piposunu çıkarıyor cebinden
aranıyor kibriti."
"Bakıyor akar suya
düşünüyor Heraklit'i,
düşünüyor büyük hakîm Heraklit'i genç adam...
Kim bilir belki böyle bir akşam,
Heraklit alnını
yeşil gözlü zeytinliklerde akan suya eğdi
ve dedi:
-Her şey değişip akmada,
bu hâl beni hayran bırakmada."
"Heraklit, Heraklit; ne akıştır bu!..
ne akıştır ki bu, dalgalarında
dağlıdır alnı en mukaddes putun
kızgın demir damgasıyla sukutun.
Gebedir her sukut bir yükselişe.
Ne mümkün karşı koymak
bu köpürmüş gelişe...
Heraklit, Heraklit!..
akar suya kabil mi vurmak kilit?"
"Dikine müstatil bir apartımanın
en üst katında
dört köşe bir oda.
Perdesiz pencereler.
Pencerenin dışında yıldızlı geceler.
Genç adam
alnını dayamış cama.
Ben, romanın muharriri
diyorum ki genç adama:
-Delikanlım!..
İyi bak yıldızlara,
onları belki bir daha göremezsin.
Belki bir daha
yıldızların ışığında
kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin.
Delikanlım!..
Senin kafanın içi
yıldızlı karanlıklar
kadar
güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
Yıldızlar ve senin kafan
kâinatın en mükemmel şeyidir."
"Delikanlım!..
Sen ki, ya bir köşe başında
kan sızarak kaşından
öleceksin,
ya da bir dar ağacında can vereceksin.
İyi bak yıldızlara
onları göremezsin belki bir daha...
Delikanlım!..
Belki beni anladın,
belki anlamadın.
Kesiyorum sözümü."
"İşte kapı açıldı
geldi beklenen kadın..
-Beklettim mi?
-Çoook...
Ama zararı yok..
"Kadın
yakaladı genç adamı
elinden.
Genç adam
yakaladı kadını belinden."
"Bir yumrukta kırdı camı.
Oturdular pencerenin içine.
Sarktı ayakları gecenin içine...
Işıklı bir deniz dibi gibi
başlarında, sağda, solda gece yanıyor.
Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor..
Sallanıyor ayakları
sallanıyor ayakları..
Dudakları..."
"Sevmek mükemmel iş delikanlım.
Sev bakalım...
Mademki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
sev
sevebildiğin kadar..."
"Mevzubahs gencin
ismi: BENERCİ
Kendisi aslen Hintli olup
maskatı re'si DELHİ'dir.
Dostlarının nazarında tam
adam,
düşmanlarının indinde azgın bir delidir
ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir."
Dipnot: Nazım Hikmet'in Benerci Kendini Niçin Öldürdü? adlı oyunun, Bir Genç Adama... Hakîm Heraklit'e... Yıldızlara Ve Aşka Dair adlı Birinci Bab'ının bazı dizleriyle, Zagor karelerini eşleştirdim.
24 Ağustos 2012 Cuma
Bir Büyük Oyun Yaşamak Dediğin...
Bir fikrim var... Niçin küçük bir oyun oynamıyoruz?
İnsan taklidi yapalım, sözde insanmışız da... Hiç olmazsa bir süre için.
Ne dersiniz? Hadi insan taklidi yapalım...
Ah, dostum,
herhangi bir şey için heyecanlanacak bir insanla karşılaşmayalı o kadar zaman oldu ki..."
(John Osborne, Öfke)
Bu sabah Tomris Uyar'ın bir kitabında Edip Cansever'le ilgili bir cümleye rastladım. "Türk edebiyatında kendini şiire onun kadar adamış ikinci bir şair tanımıyorum." demişti. Bu söz beni nasıl heyecanlandırdı anlatamam. Çünkü Edip Cansever'in şiirlerini çok ama çok severim. Dayanamadım. Hemen oturduğum yerden kalktım. Edip Cansever'in şiir kitaplarını aramaya başladım. Gelmiş Bulundum adlı şiir kitabını elime aldım. Masa Da Masaymış Ha adlı şiirini okumaya başladım. Bu şiir Edip Cansever'in en sevdiğim şiirlerinden biriydi. Sanki bu şiiri ilk kez okuyormuşum gibi, yüreğim son dizesine varana dek çocuk telaşını tüm merakıyla sürdürdü. Ne yaptım bil bakalım? İşte bu önümdeki masa var ya... İşte bu masaya... Önce yaşama sevinci içinde anahtarlarımı koydum. Bakır kaseye çiçekleri koydum. Sütümü yumurtamı koydum. Sonra iki elimle yakaladım ben... Masaya pencereden gelen ışığı koydum. Evet, sahiden yapabildim. Bunu becerdiğimi anlayınca.. Dudaklarımdaki afacan tebessümün kirpiklerime kadar yayıldığını hissettim. Ah!... Dayanadım sonra... Masaya ekmeğin havanın yumuşaklığını koydum. Ne oldu biliyor musun? O yumuşaklığın lıkır lıkır yüreğime dolduğunu işittim. Öyle mi dedim? Peki!... Tuttum, aklımda olan bitenleri koydum. Of, o kadar ağır geldi ki. Masanın bir yanı ha çöktü ha çökecekti. Hemen diğer köşesine uzandım. Kimi seviyorum kimi sevmiyorum onu koydum. Yüreğim kâh havalandı gökyüzüne kâh yerin dibine indi. Pencere yanımdaydı gökyüzü yanımda... Uzandım masaya sonsuzu koydum. Gördüm sonsuzu ben... Anlatılacak gibi değil... Resmen yatık sekiz şeklindeydi. Ben var ya... Masaya... Yakaladım... Uykumu koydum sonra... Kaçan... Uyanıklığımı koydum. Tokluğumu açlığımı koydum. Masa da masaymış ha! Bana mısın demedi biliyor musun? Tamam. Bir iki sallandı durdu. Ben ise ha babam koyuyordum.
Biri "şiirlerle oynanmaz, şiir insanlar oynasınlar diye yazılmaz" demişti. Aklımla değil yüreğimle düşününce... Yüreğim hak vermemişti bu söze nedense... "Bilakis, eğer okur o şairin yazdığı şiiri bir defada okuyup tüketmezse, tekrar tekrar okuyup içlendirirse şiir şiir olur" demişti, deli yüreğim. En iyi içlendirme ise tabii ki oyunlarla olur elbette, öyle değil mi? Du bi... Ben gene bir şairin dizelerine sığınayım... Gülten Akın'ın Deli Kızın Türküsü'ne geçeyim iyisi mi? Diyeyim ki... "Yağmur yağar akasyalar ıslanır... Bulutlar uçuşur geceleyin... Ben yağmura deli buluta deli... Bir büyük oyun yaşamak dediğin... Beni ya sevmeli ya öldürmeli." Onu bunu bilmem... Şairler affetsin beni... Oyunları fena halde severim.
27 Kasım 2011 Pazar
Yooo... Ben Demedim Ve Ben Çizmedim...
Yoo... Vallahi ben demedim. Bak işte... Nietzsche söylemiş. "Yetişkin her insanın içinde oyun oynamak isteyen bir çocuk saklıdır." demiş. Koskoca Alman felsefeci yanlış söyleyecek değil ya? Haydi işine gelmedi. Bu sözü kulak arkası ettin. Pekii...
Sokrat'ın öğrencisi, Aristo'nun hocası, Yunan felsefeci, matematikçi büyük Platon'nun şu sözüne ne diyeceksin? Düşünmüş taşınmış... Ölçmüş biçmiş.... Diyor ki: "Hayat oyun olarak yaşanmalıdır." Yaa.. Böyle işte... Hayır, neden yazıyorum şimdi bu sözleri biliyor musun? Arada sırada bana "Çok oyuncu birisin... Kaç yaşına geldin yaramaz kız gibi davranıyorsun" diyorsun ya... Ben kendi kafama göre davranmıyorum ki! Ya Nietzche'ye uyuyorum... Ya da Plato'na...
Evet... Ben oyun seven biriyim. "Sebzelerden sevdiklerim: Havuç, domates, oyun.. Meyvelerden sevdiklerim: Elma, şeftali, oyun... Bence en iyi besin oyun... Çünkü, hiçbir şey yemesem bile bazen... Oyun oynarken doyuyorum." İnan bana işte aynen böyle hissediyorum. İyi ama bunlar benim sözlerim değil ki. Şair İsmail Uyaroğlu'nun bir şiiri. Şair de benim gibi düşünüyor işte, fena bir şey mi yani?
Ben genellikle kendi kendime oynamayı seven biriyim. Hayatın her safhasında, her mekanda kendime bir oyun uydurabilirim. Koy beni ister dağ başına, ister ıssız çöl ortasına, ister su kenarına... Hiç sıkılmam. Asla... Hani "canım sıkılıyor" diyen insanlar var ya... İnan çok şaşarım onlara... Benim canımın sıkılması mümkün değil. Ama... Oyunlar icat ederken farkındayım şaşırtıyorum kimi defa... Biliyorum benimle arkadaşlık hiç kolay değil. Her an bir sürprizle çıkabilirim karşına. Sizlerle oyun oynuyorsam bil ki sevdiğimdendir. Sevmediklerimle oyun oynamamam ben... Asla!
Fakat, ama, ancak... Abartmayı seven biri, bir de oyun oynamayı seviyorsa... Mesafe koy bence arana... Çünkü.... Gülten Akın yazmış benim şiirimi... Deli Kızın Türküsü'nde dediği gibi... "Yağmur yağar akasyalar ıslanır... Bulutlar uçuşur geceleyin... Ben yağmura deli buluta deli... Bir büyük oyun yaşamak dediğin... Beni ya sevmeli ya öldürmeli." Yok artık... Bu kadar sözden sonra... "Su olsam, ateş olsam... Göklerdeki güneş olsam... Konuşmasam taş olsam... Yine de oynar mısın benimle?" demiyeceğim. Durumum böyleyken böyle... Bilmiyorsan bil istedim. Niye acaba böyleyim? Ne bileyim? Edip Cansever'in dediği gibi... "Beni bir sardunya büyüttü belki."
Gözlerimi kapatıp düşlere dalacağım şimdi. Ve küçük kurbağayı tam dudaklarından öpeceğim belki. Düşlerin sonu gelmeden bir kahve molası vereceğim. Ve yanında bir dilim gökkuşağı pastasıyla, düşler ve gerçekler arasında yol alacağım G'nin dediği gibi:)
NOT: Bütün çizimleri G'nin bloğundan aşırdım:) Ben bu çizimlere bayılıyorum.
http://dusgezegeni-gezgin.blogspot.com/
Etiketler:
aristo,
düş gezegeni,
eflatun,
G,
gülten akın,
nietzche,
oyun,
platon,
sokrat
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








