5 Nisan 2018 Perşembe
Ve Leylek Ve Marteniçka Ve Erik Dalı
3 Kasım 2017 Cuma
"Ölülere Takılmış Bir Uçurtma Gibiyim. Biraz Öyleyim."
Japon yönetmen Yojiro Takita'nın 2009 da Yabancı dilde En İyi Oscar Ödülü'nü kazanan Okuribito/ Departures/ Gidişler adlı filmini, dün gece tesadüfen denk gelerek seyrettim. Bir kez daha, insan denen canlı iyi ki sanat yapıyor, iyi ki sinema var, dedim.
Son tahlilde, ne sebeple olursa olsun sevenin sevdiğinden ayrı düşmesi beter bir acı. Lakin ölüm çaresiz ayrılıktır. Çaresi varken ayrı düşmeye ne demeli peki? Bu film seyredilmeli...
11 Ekim 2017 Çarşamba
Filmlerdeki Gibi Olmaz.
9 Temmuz 2015 Perşembe
Ramazan En Güzel Masaldır, İyi Anlatılırsa.
Evvel zaman içinde,
kalbur saman içinde,
deve tellal iken,
pire berber iken,
ben ninemin beşiğini,
tıngır mıngır sallar iken,
Hay canına sayın seyirciler!
Memleketimin içli pidesi var ya, 500 yıldır mutfaklarımızda pişiriliyormuş meğer...
Bunu öğrendiğimden beri, sıcacık kokusuyla her daim başımı döndüren, emsalsiz lezzetiyle beni benden geçiren içli pideye saygımın iyice katmerlendiğini söylemeliyim. Sözün özü, içli pideyi hem sayar hem severim. İnancıma göre mübarek bildiğim ramazan ayına hazır girmişken, iki arkadaşımı davet ettiğim iftar yemeği için içli pide yapmaya niyetlendim. Ofisten eve gelirken, fırına uğrayıp pide hamuru satın aldım. Çok kolaydı. Aşağıdaki gibi içli pideleri kolaylıkla hazırlayıverdim. Ezan okunur okunmaz masaya getirdim. "Nanananooom! Bakın gökten üç pide düştü," dedim. Birini Dilek'e, birini Nurgül'e ikram ettim. Sonuncuyu ise, sıcak mıcak demedim, ahlaya ohlaya, hamlaya humlaya kendim pişirdim kendim yedim:)
-başlığın orijinali, hilmi yavuz'un "akşam en güzel masaldır, iyi anlatılsa." dizesidir.
-sondakiler, didem madak'ın ah'lar ağacı şiirinin dizeleridir.
30 Ağustos 2013 Cuma
Fala İnanma Falsız Kalma Derler Ya Hani... Filmekimi:)
Dün sabah ofise gelmeden Oya'ya uğradım. Uyuyordu. Parmağımı kaldırmadan zile bastım. Hiiiç acımadım. Arkadaşımı uyandırdım. Mahmur mahmur açtı kapıyı. "Rüyanda mı gördün beni." dedi. Kıkırdayarak "Bu şahane Ağustos sabahını kaçırmana gönlüm razı gelmedi." dedim. Yoldayken Dilek'i aramıştım. Geldi. Üç arkadaş bahçedeki şezloglara ayaklarımızı uzatıp, zamanın içine keyifle yayıldık. Bir ara elimi gözlerime siper edip gökyüzüne baktım. Uçsuz bucaksız maviliğin içinde bembeyaz bir bulut, resmen güneşle oynuyordu. Ya güneş... Şaşkın ya! Hani vardır ya görücüye giden mahcup köy delikanlısı hali... Hahh işte! Başını bulutun arkasına utangaç utangaç sokup çıkararıyordu.
12 Eylül 2012 Çarşamba
Kahve Molası - Fincanda Flamenko Yapan Hippopotamlar...
11 Eylül 2012 Salı
Kahve Molası - Dedikodu
Yanımda kardeşim, arkadaşlarım… Şahane bir sonbahar gecesi. Rüzgâr tam bana göre; nazlı nazlı esiyor. Sezen Aksu, birbirinden güzel şarkılarını ardı ardına söylüyor.
Karşımızda ışıl ışıl İstanbul silueti… Gökyüzünde kocaman bir mehtap, yıldızlar… O anın keyfine varmaya çalışsak da, içimizde bir hüzün, buğulu bir keder. İnsan dediğin zaten böyle, sevinci ve hüznü aynı kalpte taşıyabilen bir varlık.
Peki o kalabalığın içinde benim gibi kendini başka bir yerde hisseden var mıydı? Bilmiyorum. Ama ben bir ara gerçekten oradan “gittim”. Başka bir zamana, başka bir âna ışınlandım.
Yanımda biri vardı. Vazgeçemediklerimden biri.
Bilirsiniz… Ispanağı çok sever. Puf böreğine bayılır. Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday en yakın arkadaşlarıdır. Büyümüştür, işsiz kalmıştır, aç kalmıştır. Hayatın içine karışmıştır. Ne yârdan geçer, ne serden; ne denizlerden, ne gökyüzünden… Ama geçim derdi peşini bırakmaz. Sokakta yürürken, kendi kendine gülümsediğinin farkına vardığında, kendisini deli zannedeceklerini düşünüp gülümser.
Toparladığım bu cümleler Orhan Veli Kanık’ın dizelerinden izler taşıyor. Neden mi yazdım? Çünkü o anda, sahnede Orhan Veli sözlerinden bir şarkı söyleniyordu. Benim ruhum ise çoktan firar etmişti, Orhan Veli ile yürüyordum. O konuşuyordu, ben susuyordum. Sitemkâr gözlerle bakıyordum.
“Kim söylemiş beni Süheyla’ya vurulmuşum diye?” dedi.
“Kim görmüş, ama kim, Yüksekkaldırım’da güpegündüz Eleni’yi öptüğümü?”
Dudak büktüm. Ellerimi iki yana açtım: “Ne bileyim?” dedim.
“Melahat’i almışım da sonra Alemdar’a gitmişim, öyle mi?”
Başımı üzgün üzgün evet der gibi salladım.
İnanmadığımı fark edince güldü:
“Peki, kimin bacağını sıkmışım tramvayda?” dedi.
Omuz silktim. Sonra elimle Galata Kulesi’ni işaret ettim.
Güldü yine.
“Güya bir de Galata’ya dadanmışız; kafaları çekip çekip orada alıyormuşuz soluğu…”
İki elimle yanaklarımı tuttum. Başımı iki yana salladım. Neredeyse ağlayacaktım.
Gözlerimin içine baktı:
“Geç bunları anam babam, geç… Bilirim ben ne yaptığımı.” dedi.
Saftoriğin tekiyim. Şair ne derse inanırım. İnandım. Hatta bu itiraflarına nasıl sevindiğimi anlatamam.
Gözlerimi kapadım. Tam o anda aklıma başka bir dedikodu geldi:
“Ya Mualla’yı sandala atıp ruhunda hicranını söyletme hikâyesi—”
Diyecektim ki… Hooop! hayal gitti.
Öylece.
Ne oldu sonra biliyor musunuz?
Ah… Bana bir lodos lazımdı şimdi. Bir kürek, bir kayık…
Bir dakika… İşe dönmeliyim.
Kahve molam bitti.























