dilek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dilek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Nisan 2018 Perşembe

Ve Leylek Ve Marteniçka Ve Erik Dalı



Şu hayatta seni en çok ne mutlu eder diye soracak olsanız, önce simit yemek derim. Sahiden simiti çok ama çook severim. Hele simit, beyaz peynir, çay üçlüsü bir araya gelmişse, yeminle mutluluktan delirebilirim.  

Sebebini bilmiyorum bir de leyleği uçarken görmek  çok mutlu eder beni.  Hele bu sene marteniçka yapmıştım ya...  Yazmıştım ya işte  buraya... Hah işte... Bu sene leyleği havada  görünce, mutluluk da laf mı?.. Allahım Yarabbim... Devasa bir sevinç dalgası kapladı yüreğimi. Durdum. Hoşgeldin diyerekten, dakikalarca leyleğe el salladım.  Sonraaa... Hemencik bileğimdeki marteniçkamı çıkardım. İlk gördüğüm meyve ağacının dalına bağladım. Henüz çiçekleri tomurcuğunda bir erik ağacıydı. Bereketin bol olsun, meyvelerin çok olsun, diye ağacı  dualadım.


3 Kasım 2017 Cuma

"Ölülere Takılmış Bir Uçurtma Gibiyim. Biraz Öyleyim."

Dilek'in annesi öldüğünde, yıkanıp kefenlenecekti. Hazırlayacak hocaya aileden iki kadının yardımcı olması istendi. Dilek, hiç tereddüt etmeden, ben yardımcı olurum, dedi. Arkasından  hemen atıldım.  Seninle gelirim, dedim. Gittim. Teyzenin  şefkatle yıkanıp kefenlenmesine yardım ettik. Aradan bir yıl geçti.  Dilek ansızın öldü. Yakın arkadaşımdı.  Yüreğim yangın yerine döndü. Dilek'in yıkanmasına, kefen giymesine gönüllü oldum. Bu kez, daha usulüne uygun, kolayca, usulca yardım ettim. Ölümü kucakladım. 

Japon yönetmen Yojiro Takita'nın  2009 da Yabancı dilde En İyi Oscar Ödülü'nü kazanan Okuribito/ Departures/  Gidişler adlı filmini, dün gece tesadüfen denk gelerek seyrettim. Bir kez daha, insan denen canlı iyi ki sanat yapıyor, iyi ki sinema var, dedim. 
Filmdeki yeni evli müzisyen  genç adam Diago  işsiz kalınca, gazetede okuduğu "seyahat acentesi eleman arıyor" ilanına başvuruyor. Diago işin aslını öğrenince şaşırıyor. Çünkü bu seyahat acentesi farklı. Ölen insanları son yolculuğuna hazırlayıp, gönderiyor. Kimsenin kolaylıkla kabul etmediği  ölü yıkayıcılığı  için dolgun maaş verilince, Diago işi kabul ediyor. Karısına ne iş yaptığını söyleyemiyor. 
Film, Diago'nun hayata, hayatın anlamına, ölüme bakışındaki o sancılı, ağrılı değişimi nasıl şiir gibi işlediyse, görüntüleri, müziği, sözleriyle  yüreğimin yangınına  şifa vererek hoşnutluk hissettirdi. 
Roland Barthes, annesinin ölümünden sonra yazdığı Yas Günlüğü'nde der ki: " Tepkisiz kalın, sizi mahvetmiş olan anlaşılmaz gücün sizi biraz toparlamasını bekleyin, biraz diyorum çünkü içinizde her zaman paramparça olmuş bir şey kalacaktır. Bunu da söyleyin kendinize, çünkü sevginin asla azalmayacağını, insanın hiçbir zaman teselli bulamayacağını, giderek daha çok anımsayacağını bilmek de bir hoşluktur."

Son tahlilde, ne sebeple olursa olsun sevenin sevdiğinden ayrı düşmesi beter bir acı.  Lakin ölüm çaresiz ayrılıktır.  Çaresi varken ayrı düşmeye ne demeli peki?  Bu film seyredilmeli...

başlık- edip cansever'in dizeleri

11 Ekim 2017 Çarşamba

Filmlerdeki Gibi Olmaz.


Evdeydim. Tökezledim. Yüzüstü düştüm. "Kötü düştüm. Kötü düştüm. Kötü düştüm." diyerek üç kez tekrarladım. Elimi alnımın sağ köşesine koydum. Ceviz büyüklüğünde şişlik hissettim. Ayağa kalktım. Mutfağa yöneldim. Buzdolabından buz çıkardım. Alnımda gezdirdim. Salona geçtim. Koltuğun ucuna çöktüm. Gözüm sehpaya bıraktığım telefonumun ışığına takıldı. Sol elimin işaret parmağıyla tuşuna bastım. İki kelimelik cümleyi gördüm: "Dilek gitti." 

Zihin tuhaf kutu! Sherlock'un 3. sezon 3. bölümdeki  silahla vurulma sahnesi aklıma geldi. Sherlock'u vuran kadın "Filmlerde izlediğin gibi değil, değil mi Sherlock?"  demişti. Vurulacağını asla tahmin etmeyen Sherlock'un  yaşadığı şoku atlatması ve hayatta kalması için neler yapması gerektiğini anlattığı sahneleri hatırladım. Vurulmuştum. Kurşun hiç beklemediğim yerden gelmişti. "Dilek gitti." Bu iki kelime kurşun gibi yüreğime girmişti. Diz üstü çöktüm. Yüz üstü düştüm. "Kötü düştüm. Kötü düştüm. Kötü düştüm." diye üç kez tekrarladım.  Her zaman aptaldım. Her zaman hayal kırıklığıydım.  Arkadaşımın öleceğini hiç düşünmemiştim. Tanımadığım bir acıydı. Yaramı iyileştirecek bir şeyler olmalı... Kontrol... Kontrol... Kontrol... Acıdan korkmama gerek yok. Acı... Kalp kırıklığı... Kayıp... Ölüm...  Hepsi bizim içindir. Yağmur yağıyor... Seller akıyor... Filmlerde izlediğim gibi değil, değil mi? Zihnimdeki anılar dosyasından Dilek'li bölümün çekmecesini açtım. Anılar yüreğimdeki kurşunu çekiyor. Gülüyorum ben... Ağlıyorum ben... Dilek gitti.

9 Temmuz 2015 Perşembe

Ramazan En Güzel Masaldır, İyi Anlatılırsa.

Bir varmış bir yokmuş.
Evvel zaman içinde,
kalbur saman içinde,
deve tellal iken,
pire berber iken,
ben ninemin beşiğini,
tıngır mıngır sallar iken,
Hay canına sayın seyirciler!
Memleketimin içli pidesi var ya, 500 yıldır mutfaklarımızda pişiriliyormuş meğer... 

Bunu öğrendiğimden beri, sıcacık kokusuyla her daim başımı döndüren, emsalsiz lezzetiyle beni benden geçiren içli pideye saygımın  iyice katmerlendiğini söylemeliyim. Sözün özü, içli pideyi  hem sayar hem  severim. İnancıma göre mübarek bildiğim ramazan ayına hazır girmişken, iki arkadaşımı davet ettiğim iftar yemeği için içli pide yapmaya niyetlendim. Ofisten eve gelirken, fırına uğrayıp pide hamuru satın aldım. Çok kolaydı. Aşağıdaki gibi içli pideleri kolaylıkla hazırlayıverdim. Ezan okunur okunmaz masaya getirdim. "Nanananooom! Bakın gökten üç pide düştü," dedim. Birini Dilek'e, birini Nurgül'e ikram ettim. Sonuncuyu ise, sıcak mıcak demedim, ahlaya ohlaya, hamlaya humlaya kendim pişirdim kendim yedim:)


"insan çıtır ekmeği ısırdığında, kırıklar dolar kucağına, işte orası umudun tarlasıdır, ve orada başaklar ağırlaştığında, sayısız ah dökülür toprağa."



not- 
-başlığın orijinali, hilmi yavuz'un "akşam en güzel masaldır, iyi anlatılsa." dizesidir.
-sondakiler, didem madak'ın ah'lar ağacı şiirinin  dizeleridir.

30 Ağustos 2013 Cuma

Fala İnanma Falsız Kalma Derler Ya Hani... Filmekimi:)


Dün sabah ofise gelmeden Oya'ya uğradım. Uyuyordu. Parmağımı kaldırmadan zile bastım. Hiiiç acımadım. Arkadaşımı uyandırdım. Mahmur mahmur açtı kapıyı. "Rüyanda mı gördün beni." dedi. Kıkırdayarak "Bu  şahane Ağustos  sabahını kaçırmana gönlüm razı gelmedi." dedim. Yoldayken Dilek'i aramıştım. Geldi. Üç arkadaş bahçedeki şezloglara ayaklarımızı uzatıp, zamanın içine keyifle yayıldık. Bir ara elimi gözlerime siper edip gökyüzüne baktım. Uçsuz bucaksız maviliğin içinde bembeyaz  bir bulut, resmen güneşle oynuyordu. Ya güneş...  Şaşkın ya! Hani vardır ya görücüye giden   mahcup köy delikanlısı hali... Hahh işte! Başını bulutun arkasına utangaç utangaç sokup çıkararıyordu. 


Dilek'le Oya muhabbete başladıklarında, kalktım. Mutfağa geçip, şööyle yandan çarklı, mis gibi dumanı tüten  kahve yaptım. Bahçedeydik. Hem kahvelerimizi hüpletiyor, hem çekirdek çitler gibi çıtır çıtır muhabbetin dizini kırıyorduk. Rüzgar tatlı tatlı esiyordu. Güneş, bulutla oynamaya devam ediyordu. Oya, son hüplemesinden sonra fincanını tabağına kapattı. Dilek de kapattı. Geri kalır mıyım? "Fala inanma falsız kalma" derler bilirsin. Ben de  kapattım. Kapatırken ne düşünmüştüm? "Neyse halim çıksım falim!" mi demiştim, yoksa "kalbimdeki pir fincanima gir!" mi demiştim? İnan hatırlamıyorum. Bildiğim bir araya geldiğimizde geyiğine fal kapattığımız... Hayali benzetmelerimiz üzerine bolca kahkahalar attığımız... Öyle yani. Kimsenin gaipten sesler işittiği ya da görüntüler gördüğü filan yok. Oya ve Dilek şahane benzetmeler yapıyorlar o kadar.  


Biri "Aa! Senin fincanda flamenko yapan hipopotamlar görüyorum," diyor misal... Hep birlikte başlıyoruz hahaha hihihi... Ardından birbirimize bakıp soruyoruz... "Acep fincanda flamenko yapan hippopotamlar görmenin anlamı ne olabilir ki?" Geyiğe dibine kadar devam ediyoruz. Fincan üzerinden makara yapmayı öyle sürdürüyoruz ki, bir süre durulmadan mütemadiyen dalgalanı dalgalanıveriyoruz. Şimdi uzun uzadıya anlatmayayım. Kızlar sırlarını veriyorum diye bana kızarlar. Neme lazım. Yerin kulağı var. Ben... Ben var ya asla anlamam faldan maldan. Bir nebze  yetenek yok. Sahiden. Hayal Kahvem'de uydurma yazmayı beceriyorum kimi zaman. Tamam. İtiraf etmeliyim ki hayali yazılarım bolca var. Falda bişi hayal et bari mübarek! Ne bileyim, yol var de... Üç vakte kadar haber var de... Di mi? Nerdeee? Tın tın... Nato göz nato hayal!.. Hiç bir şey uyduramıyorum. Bırak uydurmayı  hiç bir şekli  hiç bir şeye benzetemiyorum. Sözün özü, fal bakmayı bile beceremiyorum. Çok fena!

 
Fakat bu sabah tuhaf bir şey oldu. Bak şimdi. Oya benim falıma bakıyordu tamam mı? Doğrusu hepimiz fincana bakıyorduk. Bu kez fincanda öyle belirgin bir şekil çıkmıştı ki anlatamam. Bööölee nasıl söylesem küçük bir kız... Mutlulukla gülümsüyor. Aaa! Sanki film şeridinden ipi olan bir salıncakta sallanıyor. Hah işte, kahve fincanında gördüğümüz aynen anlattığımın benzeri bi şeydi...  Üçümüz gözlerimizi açmış fincanın içine merakla bakıyorduk. Şekil nasıl belirgindi anlatamam. Ben bile anladığıma göre, eh sen  nasıl görünür bir şekil olduğunu anlayıver işte... O anda pek anlam verememekle birlikte, ilk kez bir şekli bir şeye benzettim ya etkilendim yeminle.  

Sonra ne oldu bil bakalım? Ofise geldiğimde işe başlamadan önce bloglar arası dolanayım istedim. Hey!.. O ne? Benim fincanda çıkan şeklin tıpkısı durmuyor mu gözümün önünde? Pes vallahi!.. İnanamadım gözlerime... Du bi... Ağustosun son günlerindeyiz ya şimdi… Sonraaa…  Eylüüül! Eylül'ün arkasından ne gelir? Ekim tabii Ekim!.. Hey, düşünebiliyor musun Filmekimi vakti geldi geliyor demek ki... Ne güzel!..  Gördüğüm bu yılki Filmekimi Festivalinin posteriydi. Evet!.. İyi ama, sanki gelmiş görmüş fincanda, benim falımda çıkan film şeridi ipli salıncakta sallanan kızın şeklini aşırmış biri... Yok artık, şaka mı bu?  İnan, şaşakaldım. Kalakaldım. Hatta donakaldım bir süre... Ne yani?  Falda çıkan şey,  Filmekimi'nin ön haberi miydi?  Yoksaaa...  Yoksa bu bana bir işaret olabilir mi? 

Yooo. Bu kadar makara yeter. Yazım bitti. Hey! Du bi... Gelmiş geçmiş Filmekimi afişlerine hemencicik bakıverelim mi?

 

 


12 Eylül 2012 Çarşamba

Kahve Molası - Fincanda Flamenko Yapan Hippopotamlar...


Sabah ofise gelmeden Oya'ya uğradım. Uyuyordu. Elimi kaldırmadan zie bastım. Acımadım. Uyandırdım. Mahmur mahmur açtı kapıyı. "Rüyanda mı gördün beni." dedi. Güldüm. "Bu güzelim sonbahar sabahını kaçırmana gönlüm razı gelmedi." dedim. Yoldayken Dilek'i de aramıştım. Geldi. Üç arkadaş bahçedeki şezloglara ayaklarımızı uzatıp, bir süre  sesizce oturduk. Bir ara elimi gözlerime siper edip gökyüzüne baktım. Uçsuz bucaksız maviliğin içinde bembeyaz  bir bulut  resmen güneşle oynuyordu. Ya güneş...  Şaşkın ya! Hani vardır ya görücüye giden   mahcup köy delikanlısı hali... Hahh işte! Başını bulutun arasına utangaç utangaç bir sokup bir çıkararak adeta bizimle eğleniyordu. Dilek'le Oya muhabbete başladıklarında, kalktım. Mutfağa geçip, şööyle yandan çarklı, mis gibi dumanı tüten  kahve yaptım. Bahçedeydik. Hem kahvelerimizi hüpletiyor, hem çekirdek çitler gibi çıtır çıtır muhabbetin dizini kırıyorduk. Oya, son hüplemesinden sonra fincanını tabağına kapattı. Dilek de kapattı. Geri kalır mıyım? "Fala inanma falsız kalma" derler bilirsin. Ben de  kapattım. Kapatırken ne düşünmüştüm? "Neyse halim çıksım falim!" mi demiştim.Veya "kalbimdeki pir fincanima gir!" mi dedim? İnan hatırlamıyorum. Bildiğim bir araya geldiğimizde geyiğine fal kapattığımız. Hayali benzetmelerimiz üzerine bolca kahkahalar attığımız. Öyle yani. Kimsenin gaipten sesler işittiği ya da görüntüler gördüğü filan yok. Oya ve Dilek şahane benzetmeler yapıyorlar o kadar.  Biri "Aa! Senin fincanda flamenko yapan hipopotamlar görüyorum." diyor misal... Hep birlikte başlıyoruz hahaha hihihi... Ardından birbirimize bakıp soruyoruz... "Acep fincanda flamenko yapan hippopotamlar görmenin anlamı ne olabilir ki?" Geyiğe dibine kadar devam ediyoruz. Fincan üzerinden makara yapmayı öyle sürdürüyoruz ki, bir süre durulmadan mütemadiyen dalgalanı dalgalanıveriyoruz. Şimdi uzun uzadıya anlatmayayım. Kızlar sırlarını veriyorum diye bana kızarlar. Neme lazım. Yerin kulağı var. Ben... Ben var ya asla anlamam faldan maldan. Bir nebze  yetenek yok. Sahiden. Hayal Kahvem'de uydurma yazmayı beceriyorum kimi zaman. Tamam. İtiraf etmeliyim ki hayali yazılarım bolca var. Fincanda ise tek bir şekli bir şeye benzet bari mübarek! Ne bileyim, yol var de... Üç vakte kadar haber var de... Di mi? Nerdeee? Tın tın... Nato göz nato hayal!.. Hiç bir şey uyduramıyorum. Bırak uydurmayı  hiç bir şekli  hiç bir şeye benzetemiyorum. Sözün özü, fal bakmayı bile beceremiyorum. Çok fena!


Fakat bu sabah tuhaf bir şey oldu. Bak şimdi. Oya benim fincanıma bakıyordu tamam mı? Doğrusu hepimiz bakıyorduk  fincana. Bu kez fincanda öyle belirgin bir şekil çıkmıştı ki anlatamam. Bööölee kocaman bir  bardak sanki... İçindeki kahve telvesinden anlıyoruz ki, bu bardağa benzettiğimiz şeklin yarısından fazlası dolu gibi. Bilirsin ya, kalsiyum sandoz vardır. Suya atarsın da foşur foşur eriyiverir hani... Hah işte, kahve fincanında gördüğümüz aynen anlattığımın benzeri bi şi...  Üçümüz de gözlerimizi açmış fincanın içine merakla bakıyorduk. Şekil nasıl belirgin anlatamam. Ben bile anladığıma göre, eh sen  nasıl belirgin bir şekil olduğunu anlayıver işte... O anda pek anlam verememekle birlikte ilk kez bir şekli bir şeye benzettim ya etkilendim galiba.  Sonra ne oldu bil bakalım? Ofise geldiğimde işe başlamadan önce bloglar arası dolanayım istedim. Aaa!.. O ne? Benim fincanda çıkan bardak şeklinin tıpkısı durmuyor muydu gözümün önünde? Pes vallahi!.. İnanamadım gözlerime... Du bi... Hangi aydayız? Eylüüül! Eylül'ün arkasından ne gelir? Ekim tabii Ekim!.. Hey, düşünebiliyor musun Filmekimi vakti gelmiş. Ne güzel!.. Bu gördüğüm bu yılki Filmekimi Festivalinin posteriydi. Evet!.. İyi ama, sanki gelmiş görmüş fincanda, benim falımda çıkan bardağın şeklini aşırmış biri... Yok artık, şaka mı bu?  İnan, şaşakaldım. Kalakaldım. Hatta donakaldım bir süre... Ne yani?  Falda çıkan şey,  Filmekimi'nin ön haberi miydi?  Du bi...  Yoksa bu bana bir işaret olabilir mi? Yooo. Bu kadar havayilik yeter. İşe dönmeliyim. Kahve molam bitti.




11 Eylül 2012 Salı

Kahve Molası - Dedikodu


Az önce kahve molası verdim. Nasıl yorulmuşum, anlatamam. Bir yandan kahvemi hüpletiyorum, diğer yandan geçen hafta sonu gittiğimiz Sezen Aksu konserini hayal ediyorum. Sezen Aksu sahnedeyse, Harbiye Açıkhava Tiyatrosu tıklım tıklım dolmaz mı? Elbette doluydu.

Yanımda kardeşim, arkadaşlarım… Şahane bir sonbahar gecesi. Rüzgâr tam bana göre; nazlı nazlı esiyor. Sezen Aksu, birbirinden güzel şarkılarını ardı ardına söylüyor.

Karşımızda ışıl ışıl İstanbul silueti… Gökyüzünde kocaman bir mehtap, yıldızlar… O anın keyfine varmaya çalışsak da, içimizde bir hüzün, buğulu bir keder. İnsan dediğin zaten böyle, sevinci ve hüznü aynı kalpte taşıyabilen bir varlık.

Peki o kalabalığın içinde benim gibi kendini başka bir yerde hisseden var mıydı? Bilmiyorum. Ama ben bir ara gerçekten oradan “gittim”. Başka bir zamana, başka bir âna ışınlandım.

Yanımda biri vardı. Vazgeçemediklerimden biri.

Bilirsiniz… Ispanağı çok sever. Puf böreğine bayılır. Oktay Rıfat ve Melih Cevdet Anday en yakın arkadaşlarıdır. Büyümüştür, işsiz kalmıştır, aç kalmıştır. Hayatın içine karışmıştır. Ne yârdan geçer, ne serden; ne denizlerden, ne gökyüzünden… Ama geçim derdi peşini bırakmaz. Sokakta yürürken, kendi kendine gülümsediğinin farkına vardığında, kendisini deli zannedeceklerini düşünüp gülümser.

Toparladığım bu cümleler Orhan Veli Kanık’ın dizelerinden izler taşıyor. Neden mi yazdım? Çünkü o anda, sahnede Orhan Veli sözlerinden bir şarkı söyleniyordu. Benim ruhum ise çoktan firar etmişti, Orhan Veli ile yürüyordum.  O konuşuyordu, ben susuyordum. Sitemkâr gözlerle bakıyordum.

“Kim söylemiş beni Süheyla’ya vurulmuşum diye?”  dedi. 
“Kim görmüş, ama kim, Yüksekkaldırım’da güpegündüz Eleni’yi öptüğümü?” 

Dudak büktüm. Ellerimi iki yana açtım: “Ne bileyim?” dedim.

“Melahat’i almışım da sonra Alemdar’a gitmişim, öyle mi?”
Başımı üzgün üzgün evet der gibi salladım.

İnanmadığımı fark edince güldü:
“Peki, kimin bacağını sıkmışım tramvayda?” dedi.

Omuz silktim. Sonra elimle Galata Kulesi’ni işaret ettim.
Güldü yine.

“Güya bir de Galata’ya dadanmışız; kafaları çekip çekip orada alıyormuşuz soluğu…”

İki elimle yanaklarımı tuttum. Başımı iki yana salladım. Neredeyse ağlayacaktım.

Gözlerimin içine baktı:
“Geç bunları anam babam, geç… Bilirim ben ne yaptığımı.” dedi.

Saftoriğin tekiyim. Şair ne derse inanırım. İnandım. Hatta bu itiraflarına nasıl sevindiğimi anlatamam.

Gözlerimi kapadım. Tam o anda aklıma başka bir dedikodu geldi:
“Ya Mualla’yı sandala atıp ruhunda hicranını söyletme hikâyesi—”

Diyecektim ki… Hooop! hayal gitti.

Öylece.

Ne oldu sonra biliyor musunuz?

Ah… Bana bir lodos lazımdı şimdi. Bir kürek, bir kayık…

Bir dakika… İşe dönmeliyim.

Kahve molam bitti.


NOT: fotoğraftakiler- soldan sağa-oya-dilek-hk-kardeş 
          fotoğrafı çeken- sisi


6 Eylül 2012 Perşembe

Gülümse, Hadi Gülümse, Bulutlar Gitsin...

kardeş-hk-dilek-oya-sisi


Büyükannem, ruhu rahmet istedi, nasıl kendine has bir kadındı anlatamam.  Onun, bir aralar, mütemadiyen sabah ezanında evden çıktığını söylesem, inan abartmış sayılmam. İkimiz aynı odada uyuduğumuz için, ne kadar itinalı davransa da, tıkırtısına illa uyanırdım. Uykum kaçmasın diye gözümü iyice açmak istemez, her defasında kirpiklerimin arasından şaşkınlıkla ona bakakalırdım. Çok merak ederdim. Acaba her sabah nereye giderdi? 

Bazan,  aklım sıra şaka yapacağım ya… Önce… “Aaa!.. Büyükanne,  sabahın bu saatinde nereye gidiyorsun?” diye sorardım. Ciddi bir kadındı büyükannem. Ben kime çekmiştim bilmiyorum ama büyükanneme çekmediğimi ayan beyan belliydi. Sakın yanlış anlaşılmasın, sert, despot, dediği dedik biri asla değildi. Hayrandım ona… Çok seviyordum. Değişik gelirdi bana. 

Mesela pek gülmezdi.  Zaten hocaydı.  Sol kaşını kaldırdığında, hoşlanmadığı bir vaziyet var demekti. İnsanları seyrederdim. Büyükannemi tanıyan tanımayan herkes, onun tavrından, duruşundan mutlaka etkilenirdi. Karşısında kim varsa, otomatikman hareketlerine  ya da konuşmasına  çekidüzen verirdi. Kardeşim dahil, benden başka, evdeki herkes, aklı başında kişilerdi. Ben evlatlıktım belki, bilmiyorum. Çünkü şimdi olduğum gibi, çocukluğumda da sulu sepken biriydim. Aklıma geleni, büyükanneme dahi, temkin süzgecinden geçirmeden pattadanak söylerdim.  Zaten hayal dünyam genişti.  Hal böyle olunca, beynimin içinden  aklıselim düşünceler pek geçmezdi. Sabahın alaca karanlığında evden parmaklarının ucunda çıkıyordu ya… Allahım, ne feciydim… Büyükannemi bilmediğim bir caminin avlusunda, bilmediğim bir caminin hocasıyla gözgöze hayal ederdim. 

Haydi kendi kendine hayal ediyorsun, bari belli etme değil mi? Nerdeee? Şimdi düşünüyorum da, inanın çözemiyorum, acaba nasıl cüret ederdim? İlla şaka yapacağım ya! Üşenmezdim. Yatağımdan usulcacık kalkardım. Bembeyaz, upuzun, pazen geceliğimle, çıplak ayaklarımı buz gibi marleylerde sürükleye sürükleye, adeta bir uyurgezer gibi usulca yanına giderdim.  Fısıltılı bir sesle kulağına ne derdim biliyor musunuz? Allahım yarabbim… İnanın söylemeye utanıyorum… “Aaa! Büyükanne, sen cami hocasıyla flört mü  ediyorsun yoksa ?” derdim. 

Flört kelimesi yeni girmişti bilgi dağarcığıma da, cümle içinde kullanmayı deniyordum belki, ne bileyim? Büyükanneme nasıl söylenir bu söz? Cahil cesareti olduğunu farzediyorum... Vee... Lakırtımı işitince, elbette hışımla bana dönerdi. Gözlerinde kırpkırmızı şimşekler, çakmak çakmak yanıp sönerdi. Ürkerdim tabii... İşi oyuna vurur, bir şey söylemesine fırsat vermezdim. Kirpiklerimi kırpıştırarak  tüm şirinliğimi takınır, sevgiyle büyükanneme gülümserdim. Sonra  dudaklarımı büze büze, “Aaa! Fatma Girik gibi hani büyükanne, hatırlasana, filmde sabah erkenden cami avlusunda Cüneyt Arkın'la buluşuyorlardı ya!” derdim. 

İfadesindeki öfke anında  sönerdi. Hissederdim.  Resmen gülümseyeceğinden ürkerdi.  Her ne kadar sert tona akortlamaya çabalasa da, sesi kendisini bile şaşırtacak kadar yumuşacık çıkardı... “Evladım, ben artist miyim?” derdi.  Dayanamazdım. Boynuna atlardım. Yanaklarını defalarca öperdim. “Sen Fatma Girik’ten daha güzelsin!” derdim. 

Ah, büyükannem benim... Canımdı. Kaç yaşında olursa olsun, o da kadındı nihayetinde... En sevdiği artist Fatma Girik'e benzemek hoşuna giderdi. İşte tam o an… Hani Fatma Girik’e benzediğini işittiği o an… Bir mucize olur… Büyükannem önce hafifçe gülümserdi. Sonra dayanamaz, omuzlarını titrete titrete, kıkır kıkır gülerdi. Büyükannem kahkahayla bile gülerdi desem kimse inanmazdı bana. Çünkü benden başka kimse onun kahkahayla güldüğünü görmedi. 

Biz iki sırdaştık. Merak ettiğim, kimselerin ona sormaya cesaret edemeyeceği mahrem sorular sorardım.  Anneme bir iki kez büyükanneme sorduğum soruları anlatmaya kalktım. “Uydurukçu kız, Resmiye anne konuşur mu öyle ayıp şeyler,” dedi. Baktım söyleyeceklerime inanmayacaklardı… Kimseye anlatmadım. 

Büyükannemle aramızda kaldı. Şimdi düşünüyorum da, “Büyükanne, sen hiç filmlerdeki gibi öpüştün mü? ” diye sorduğum günkü yüz ifadesi ... Ve...  Kimseler bilmez… Hele o sırlı ifadenin arkasından kafasını arkaya atarak, koparttığı şen  kahkaha var ya... Resmen bir mıh gibi  işlenmiş hafızama... Ne güzeldi!..

Hoppala!.. Niçin anlattım şimdi bu eski hikayeleri?  İnanın  anlatmak isteğim bambaşka bir şey, kardeşim ve arkadaşlarımla  gittiğim Sezen Aksu konseriydi.  Sezen Aksu konseri elbette çok güzeldi.  Ya kardeşlik... Ya arkadaşlık...  Dostluklar... Allahım, Sezen Aksu şarkıları eşliğinde, beraberce, elele, kol kola, omuz omuza  olmak ne şahane bir histi. 

Aslında, büyükanneminin her sabah hasta arkadaşına neden ziyarete gittiğini  anlatmaya başlayacak, sonra onun kardeşliğin, arkadaşlığın nasıl en büyük zenginlik olduğu hakkındaki muhabbetlerinden, bizim arkadaşlıklarımıza ve Sezen Aksu konserine gelecektim ki… Hafıza ne tuhaf bir kutu değil mi? Bakar mısınız, parmaklarımdan, hiç aklımda yokken, neler neler döküldü. 

Du bakalım.  Şimdi yorgunum.  Uykum geldi. Bilmiyorum.  Sonra devam ederim belki.  Heeyy... Baksana... Önce... Gülümse... Gülümse hadi....

5 Eylül 2012 Çarşamba

Beni Yak! Kendini Yak! Herşeyi Yak!

Şşşşttth!.. Sus... Sakın sesini çıkarma... Aramızda kalsın ama... Ofisteki işlerimi toparlamak üzereyim. Öğleden sonra ofisten kaçıp İstanbul'a gideceğim. Geçen haftaydı sanıyorum.  Sisi'den bir mesaj geldi.  "Çok özledim. Sezen Aksu'ya biletleri aldım. Çarşamba akşamı Hisar'da buluşalım." diyordu. Nasıl sevindim anlatamam. Yoo... Sisi sadece benim için bilet almamış. Oya, Dilek ve benim kardeş de gelecek elbet... 

Eeee... Demek ki... Bu gece... Kısmetse... Uzanıp Kanlıca'nın orta yerinde bir taşa, gözümün yaşını yürdüreceğim Hisar'a doğru...  Ve biliyorum... Bi lodos lazım olacak bana, bir kürek, bi kayık... Zulada bir kaç şişe yakut yer gök kırmızı...  Avaz avaza söveceğim  gelmişine geçmişine ayıpsa ayıp... İsterse düşsün üstüme akşamdan kalma sabah yıldızı...  

Bir gün daha yaşanacak ve bitecek. Sevinçleri ve kederleriyle... Bilirim herkes payına düşeni yaşayacak. Ve her yeni günde değişecek yeni birşeyler... Ben de kendi payıma düşenleri yaşayıp biriktireceğim.  

Sanki memleketime yeni bir film gelecek. Mevsim değişecek. Akdeniz olacak. Gülümseyeceğim... Gülümseyecekler...  Hepbirlikte gülümseyeceğiz biz. 

 

1 Kasım 2011 Salı

Güneşe Küsmüştüm Ben...


Geçen haftadan sözleşmiştik. Çalıştığım sigorta şirketlerinin birinin eksperiyle bu sabah dokuzda outlette buluşacaktık. Riziko teftişi için bir müşterimin fabrikasını dolaşacağız. Ayrıca yeni makineler gelmişti. Elimdeki listeyle makineleri karşılaştıracağız. Ne güzel! Makineleri seyretmeyi oldum bittim severim. Hevesle erkenden kalkıp süslendim. Çabucak toparlandım. Hemen ön kapıdan bahçeye fırladım. Of, hava nasıl güzeldi anlatamam.. Şerbet gibi... Şaşırdım. Yeri gelmişken bir şey itiraf edeceğim. Biliyor musun, ben bütün yaz güneşe küstüm. Evet, küstüm. Yooo, gülme öyle... Hele "Güneşe küsülür mü?" filan hiç  deme... Vallahi küstüm. Çünkü ne zaman güneşle azıcık muhabbet etsem, kara kara lekeleri tebelleş ediyordu yüzüme... Çok kızgındım güneşe çook.. Yaz boyu güneşin suratına bakmadığım gibi, yüzümü kâh güneş kremiyle kâh şapkayla sıkıca gizledim. Neyse... Bu sabah... Mevsim sonbahar ya.. Üstelik artık  kasım ayındayız. Kış ha geldi ha gelecek. Eli kulağında. Güneşin ne hükmü kaldı, öyle değil mi? Güneş resmen bir figüran. Artık başrolde tüm haşmetiyle rüzgar, bulut, yağmur var.  Yani böyle olmalıydı. Ama öyle değildi işte. Üstelik beni tedbirsiz yakalamıştı. Ne şapkam vardı ne güneş kremim. Söyler misin güneşe karşı gardımı nasıl alabilirdim? Durduk yerde bir sevdaya düşer gibi boş bulundum. Of, ne fena! Omuzumdaki çantaları yere fırlattım. Ellerimi yumruk yapıp hışımla  belime koydum. Hoyrat bir poz takındım. Başımı gökyüzüne kaldırdım. Aaa! Resmen afacan bir çocuk sureti bu... Gördüğüme inanamadım. Güneş beni hazırlıksız yakalamıştı ya  aklısıra benimle alay mı ediyordu Allah aşkına? Gözlerimi öfkeyle kıstım. Elimi gözlerime siper yaptım. Tüm hıncımla güneşe tekrar baktım. Aaa! Ben hayretle baktıkca kendisine... Sıcacık ışıklarını eros oku misali akıtıyordu tenime. Sonra ne oldu biliyor musun? Tenimden giren eros okları dosdoğru gitti bağdaş kurdu yüreğime.  Güneşe "Hey!" diye bağırdım ben. Bu kez şaşırma sırası güneşe gelmişti. Bütün yaz saklandım ya ondan... Sanırım kendisine sesleneceğimi tahmin edemedi. Önündeki tavşan şeklindeki bulutu yüzüne siper etti.  Şaşkın ya!  Ellerimi belimden çektim. Önce ne diyeceğimi bilemedim. Sonra ellerimi yüreğimin üzerine koydum. Beni iyice duysun diye bağırarak konuştum. "Hey, güneş! Sevgin yüreğime değdi. Artık seviyorum seni." dedim. Gülümsedi. Gülümsedim. Gülümsedik biz. Tam tavşan şeklindeki bulutun fotoğrafını çekecektim ki arkamdan Dilek'in sesi geldi. "Deminden beri sana bakıyorum. Ellerini gökyüzüne açmışsın.  Söylesene, sen kiminle konuştuğunu sanıyorsun?" dedi.  Güldüm. Güldü. Güldük biz.