bob dylan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bob dylan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2017 Çarşamba

Cevap Rüzgarda Uçuyor

"How many times must a man look up
Before he can see the sky?"
Bob Dylan/Blowin The Wind


Yazmaya niyetlenmiştim. Radyoda Bob Dylan'ın Blowin in The Wind'ini işittim. Parmaklarım büyü yapar gibiydi. Klavyenin harfleri üstünde kımıldamadan duruverdi. Şarkıya göre kafamdaki soruların cevabı rüzgarda uçuyordu. Bir adamın gökyüzünü görebilmesi için kaç kere yukarıya bakması gerektiğini soruyordu.  Hayal ettim.

Radyoda Leonard Cohen'in melankolik sesi duyuldu.  Dance me to the end of love diyordu. Oturduğum yerden kalktım. Şarkının ritminde dans etmeye başladım. İçimde biriken kelimeler kanatlanıp uçuştu. Kimi güvercin oldu kimi bulut...  Yazmıştım işte. Rüzgarla gönderivermiştim.  Görebilmesi için  acaba kaç kere göğe bakması gerekiyordu?

17 Eylül 2013 Salı

Kahve Molası - Ama Bir Ağlamaya Başlarsam Var Ya...


"En derin uykulardan uyanırken, bir rüyanın örümcek ağını yırtarız. 
Ama bir kaç saniye sonra, o ağ öylesine zayıftır ki, rüya gördüğümüzü bile hatırlamayız.
Baygınlıktan ayılırken iki aşama vardır: Birincisi, zihnin ve ruhun hissetmesi;
ikincisi de fiziksel olarak varolduğunu hissetmektir. Muhtemeldir ki ikinci aşamaya vardığımızda ilk aşamanın izlenimlerini hatırlayabilseydik, bu izlenimleri öteki boşluğun anıları arasında etkili şekilde görebilirdik. Peki o boşluk nedir?  En azından onun karanlığını mezarın karanlığından nasıl ayırt edebiliriz. Ama benim ilk aşama olarak adlandırdığım dönemin izlenimleri, hatırlamak istemese de uzun bir süre sonra çağrışım yoluyla kendiliğinden gelmiyorlar mı? Bu arada biz de nereden geldiklerine şaşıp kalmıyor muyuz? Hayatında hiç bayılmamış olan kimse korlaşan kömürlerde tuhaf saraylar, çılgınca tanıdık yüzler bulamaz. Birçoklarının göremeyebileceği havada, yükseklerde uçuşan hüzünlü rüyaları göremez. Taze bir çiçeğin kokusu üzerinde düşüncelere dalamaz..."
Edgar Allan Poe - Kuyu ve Sarkaç'tan
Çeviri - İpek E. Menekşe



Bitkindim. Yüreğim anlam veremediğim bir yangın alarmıyla sabahtan beri titreşiyordu. Sanırım  hafta sonu tatili süresince tembelleşen bünyem, ikinci çalışma günümün ağır kıvamlı temposuna daha fazla dayanamamış, gün gelipte bir işe yarayabileceğine asla aklımın kesmediği imdat çekicini kendime geleyim diye başıma indirmişti.  Bir anne şefkatiyle beni bağrına basan eflatun kadife koltuğumun kollarında yorgunluktan bayılıp kalmışım. "Şimdi şu patika yoldan sağa kıvrılacağım, sonra ilk sola dönüp dümdüz gittiğimde o yüzyıllık çınarların bulunduğu meydana çıkacağım." diye içime söylüyordum. Yürüyordum ben... Ilık esen ilk sonbahar rüzgârı omuzlarıma dökülen kestane rengi saçlarımı usul usul havalandırıyordu. Üzerimde duman rengi elbisem vardı. Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. Sadece patika yolun başındaki, üzerinde D. Belediyesi yazan, beyaz boyası yer yer döküldüğü için nuh nebiden kalmış bir sandal görünümü veren bankın üzerindeki kuş korosu aklımdan geçen Just Like a Woman adlı şarkının melodisine eşlik ediyordu. Cıvıltılar efsunluydu. İçinde yürüdüğüm mekan yüreğime huzur veriyordu. Patika yoldan sağa kıvrıldım. Sonra ilk sola dönüp dümdüz yürüdüm. Ama yolun ucu o yüzyıllık çınarların bulunduğu meydana çıkmıyor, bambaşka bir yere açılıyordu. Karşımda bir marangoz atölyesi vardı.  Çok şaşırdım... Olduğum yerde öylece kalakaldım. Nerede olduğumu soracak hiç kimse görünmüyordu. Yapayalnızdım. Kaybolmuştum ben. Kapısı demir kepenkli marangoz atölyesinin talaşlı camında korkmuş kendimi gördüm. Ürkek gözlerle içime baktım. Hiç tereddüt etmedim. Bağıra bağıra ağlamaya başladım.

"Bir gün parkta gezerken hayretten donakaldım.
Bir sürü gözü olan tuhaf bir kıza rastladım.
Epey hoş bir kızdı hem de sarsıcı baya'a!
Baktım ağzı var, başladık laflamaya.
Çiçeklerden bahsettik, onun şiir kursundan...
Ve gözlük takarsa bir gün yaşayacağı onca sorundan.
Öyle bir kız tanımak hoş bir sürü gözü olan.
Ama ağlamaya başladı mı baya' ıslanıyor insan."

Şiir/Çok Gözlü Kız - Tim Burton
2011

7 Nisan 2013 Pazar

Bana Söz İle Ses Arasında Bir Dostluktan Söz Ettiler.


"herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini
herkes biliyor, dövüşün hileli oldugunu
fakirler fakir kalır, zenginler zenginleşir
hep böyle gider
 herkes biliyor
"
Leonard Cohen




"Haydi yol önümüzde!
Korkacak, çekinecek bir şey yok-ben daha önce geçtim bu yoldan-
ayaklarım bilir bu yolu-
durmayın, geride kalmayın!
Bırak yazılmamış kağıtları masanın üstünde, kitap açılmasın, kalsın öylece!
Bırak aletleri çalıştığın yerde! Bırak, para kazanılmasın!"
Bob Dylan


 

"Küflü küflü bir adamım ben
İçim küf, küf dışım
Küflü küflü bir adamım ben
İnanmazsın arkadaşım.
Küflendim göz kürelerime dek
Küflendim ayak parmaklarıma kadar
Dans etmem utanırım pek
Böyle alçakgönüllü olanlar da var."


John Lennon


Cumartesi gecesi, 32. İstanbul Film Festivali için seçtiğim, ilk haftanın 10. ve de sonuncu filmi Bir Şarkının Peşinde idi. Çalıştığım için, öncelikle filmleri değil festivale gidebileceğim günleri seçiyorum. Sonrasında, o günlere denk gelen, ilgimi çeken filmleri... Bir Şarkının Peşinde, kendi dalında Oscar dahil pek çok ödül almış bir belgesel filimdi. 6 Nisan doğum günümdü. Bu film, doğum günüme denk gelen gecenin 21.30 seansında gösterilecekti. Yalanım yok. Maksadım, haftanın son filmini ve de doğum günümün gecesini Latin müzikleri dinleyeceğim bir filmle nihayetlendirmekti. Şöyle bir göz ucuyla filmin konusuna bakmıştım. Film, Sixto Rodriguez adlı Meksikalı bir şarkıcıyla ilgiliydi. Yooo! Müzikten anladığımdan filan değil... Nerdeee? Bu filmden önce Sixto Rodriguez adını ömrümde duymamıştım. Tamam... Müzik bilgimin feci kıt olduğunu tüm samimiyetimle  itiraf edebilirim. Fakat... Latin müziğine var ya... Resmen... Tek kelimeyle biterim! Üstelik gene feleğin şahane bir kıyağı gerçekleşmişti. Epeydir takibini sürdüğüm, o gün kitapçıda  tesadüfen gözüme ilişip, doğum günümde kendime armağan olarak aldığım, gün içinde ara ara elime alıp okuduğum kitabın adı neydi biliyor musun?  Şarkıdaki Şiir. Şimdi farkettim. Üstelik kitabın kabıyla, filmin bir afişi birbirini andırmıyor mu? Ne hoş değil mi? Felek doğum günümde oynamıştı gene bana bir oyun besbelli.


Bak şimdi... Yukarıdaki şarkı sözlerini Şarkıdaki Şiir adlı kitaptan aşırdım. Fotoğraflar ise Sixto Rodriquez adlı şarkıcının. Niye böyle bir şey yaptım biliyor musun? 1960'lı yılların sonlarına doğru taaa Amerika'nın sanayi şehirlerinden Detroit'in bir barında keşfedilmiş Meksika göçmeni Sixto Rodriquez. Gündüzleri inşaatlarda ya da fabrikalarda çalışırmış. Geceleri de barlarda kendi yazdığı şarkıları çalar söylermiş. Şarkılarının sözleri o denli güçlüymüş ki, düşünebiliyor musun Bob Dylan'ın şarkı sözleriyle mukayese edilir olmuş. 1970'te folk-rock tarzında ilk albümü çıkmış. Daha sonra ikincisi. Sonuç hüsran olmuş. Çünkü Amerika'da bu şarkılar sevilmemiş.  Ve Rodriquez ortadan yok olmuş. Öldüğüne dair muhtelif söylentiler yayılmış. Unutulmuş gitmiş. Bundan sonrası çok enteresan... Meksika göçmeni Sixto Rodriquez'in şarkılarının Amerika'da esamesi okunmazken, bir şekilde Güney Afrika'ya ulaşan albümler, sokaktaki insanın ve emekçilerin dillerine destan olmuş. Ve inanılacak gibi değil... Amerika'da Bob Dylan, Rolling Stones ya da Jimmy Hendrix ne ise, Güney Afrika'da Sixto Rodriquez'in şöhreti benzer endamda zirve yapmış.  İyi de, Rodriquez'in şarkıları var ama, kendisi hakkında hiç bir şey bilinmiyormuş ki... İyice efsaneleşmiş. Kimileri başına tabanca sıktı diyor, kimileri moral bozucu bir konser sonrasında sahnede kendini yaktı diyormuş. Peki gerçekte kimdir bu adam? Bir müzik yazarı bu esrarengiz şarkıcının peşine düşüyor. İşte Bir Şarkının Peşinde adlı belgesel film, bu arayışın hikayesinden doğuyor. Sonu çok çarpıcı. Öldü diye bilinen, kasetleri, albümleri Güney Afrika'da kapış kapış satılan ve Güney Afrika halkının direnişinin  sembolü olan Sixto Rodriquez ise, bütün bu olan bitenden hebersiz, ailesiyle Amerika'nın bir  şehrinde yaşayan ve  inşaatlarda restore işleri yapan biri olarak karşımıza çıkıyor. Hem peşinde olan müzik yazarı, hem Rodriquez ve ailesi, ve elbette  şahsen ben şaşırdım kaldım bu duruma... Düşünsene... İletişimin bu denli geliştiğini düşündüğümüz bir zamanda, olur mu sahiden böyle bir şey? Olmuş. Sixto Rodriquez, neredeyse  kırk yıl sonra Güney Afrika'da nasıl efsane bir şarkıcı olduğunu öğrenmiş.  Fazla uzatmayayım. İlla izlenmesi gereken, kurgusuyla, hikayesiyle, şarkılarıyla şahane bir belgesel filmdi. Hayret ve mutluluk hisleriyle dolu sinema salonundan çıktım. 


Yooo... İnana bana, gün içinde Hilmi Tezgör'ün yazdığı Şarkıdaki Şiir adlı kitabı okumamış olsaydım, filmi bu denli manalandıramazdım. Çünkü Hilmi Tezgör,  şarkı sözlerindeki şiiri anlatırken, kitabın pek çok yerinde örnekler vererek "içerikli şarkı" kavramını anlatıyordu. Mesela "Siyahi insan, blues, soul ve funk'ın yanı sıra regae ile de sesini duyuruyordu... Blues bir haykırıştı. Irkçılığa karşı bir haykırıştı." diyordu. Bazı şarkıların, özgürlüğü, aşkı, savaşı, ölümü, yoksulluğu, eşitsizliği, yıkımları, sömürüyü anlatan sözlerinin, insanlık tarihi içindeki kölelikten kulluğa geçişin canlı bir kaydı olduğunu söylüyordu. Politik şarkı sözü geleneğinin, edebiyatla dirsek temasını koruyarak nasıl günümüze kadar geldiğini misaller vererek anlatıyordu. 32. İstanbul Film Festivali'nde seyrettiğim, Bir Şarkının Peşinde adlı film, şarkı sözlerini kendi yazan bir şarkıcının inanılmaz yaşam sevüvenini gözümün önüne getirmişti getirmesine ama... Şarkıdaki Şiir'de öğrenmiştim ya artık... Asıl güzel olan neydi biliyor musun? Yüreğimize dokunduğu halde, çoğunlukla sözlerine dikkat etmeden  dinlediğimiz şarkıların içindeki şiirleri işitebilmek çok önemliydi. Şarkılar içindeki şiirlerle güçleniyorlardı. Böylelikle insanlık tarihinde yaşanılan, "unutulmaması ve bağışlanmaması gereken" trajik olayların hafızamızda canlı kalmalarını sağlıyorlardı. Sixto Rodriquez'ın şarkılarının içindeki şiiri Amerika insanı okumayı becerememişti besbelli. Oysa “Her devrim bir şarkıya ihtiyaç duyar.” diyen Rodriquez'in şarkıları, siyahilere uygulanan ayırımcılıkları protesto eden Güney Afrikalılar tarafından okunabilip, benimsenmişti. 

Kitapta yazdığı gibi, "müziğin empati uyandırma, dayanışma duyguları yaratma, insani bağlar kurma, kurulmuş bağları kuvvetlendirme gücü ve kapasitesi"nin sahiden müthiş olduğuna bir kez daha şahidim. Neden biliyor musun? Hakkında hiç bir şey bilmedikleri halde, şarkılarındaki şiirleriyle duygularına tercüman olan Sixto Rodriquez'u, çılgıca bir sevgi seliyle kucaklamıştı Güney Afrikalılar...  Ve bu belgesel film sayesinde, hiç tanımamış olsam bile, bir insanın yüzündeki o mutluluğu görmek, yüreğime nasıl iyi geldi anlatamam. Müthişti!
 
Ve... Çok ballıydım. Doğum günüme denk gelen gün içinde, hem İstanbul Film Festivali vardı. Hem bir şarkıcının gerçek hayatını ve  seneler sonra verdiği konserde yaşadığı mutluluğu seyretmiştim. Hem de aynı gün, dinlemeyi okumaya dönüştüren bir kitap edinmiştim. O anda biri bana "Şu dünyanın en güzel, en mutlu, en zengin insanı kimdir?" diye sorsa... "Buyrun, benim!" derdim. Tanrım, çok teşekkür ederim.




NOT - Başlık, Erzurum'da Türkü, Mehmet Taner / Şarkıdaki Şiir kitabından alıntıladım.

2 Aralık 2012 Pazar

Biliyorum, Sazanın Tekiyim!

 
"Elimde olaydı atlaslar sererdim ayaklarının altına
Ne ki garibanın tekiyim, varım yoğum düşlerim.
Düşlerimi serdim ben ayaklarının altına
Nazik ol lütfen, üzerine bastığın benim düşlerim."
William Butler Yeats


Karaköy'den Eminönü'ne doğru yürüyordum. Takvime göre güzün bitmesine üç gün kalmıştı. Ha geldi ha gelecekti ya, kışın eli kulağındadı. Acaba uğraşsam, bir mevsimin diğerine döndüğü o efsunlu anı hissedebilir miydim? Hissedebileceğimi hayal ederek yürümeye devam ettim. Galata Köprüsü'ne vardığımda, günün minesi soluvermiş, esmer renkli sema gökyüzüne sereserpe yayılıvermişti. Hava ılık, deniz berrak, tarihi yarım ada ise tek kelimeyle büyüleyiciydi. Köprü üstünde balık tutmakta olan insanları seyrede seyrede yürümeye devam ettim. Sait Faik öyküleri sebebinden midir bilmem, denizi, balığı, balık tutanı, ekmeğini denizden çıkaran insanı çok severim. Baktım, genç bir adam oltasını çekti.  Çırpınmakta olan iri bir balık misinanın ucunda göründü. "Vay anasını!" dedim içimden. Adamın yüzündeki sevinci farkettim. "Vay canına" dedim bu sefer. Ben bilmiyorum. Hiç tatmadım bu tür sevinci. Balıkçının sevincini seyretmek hoşuma gitti. "Balık tutmak ne güzel!" diye aklımdan geçti. Çantamı omuzuma iyice yerleştirdim. Balıkçıyı seyre devam ettim. Adam misinanın ucundan balığı çıkarma gayretindeydi. Nasıl itina, şefkat ve sabırla balığı ağzındaki iğnesinden kurtarmaya çabalıyordu anlatamam. Az sonra ölecek balığa bu kadar merhamet göstermesine anlam veremedim. Sonra kızdım kendime. Ne fena biriyim diye aklımdan geçirdim. Tüm merakımla  seyretmeye devam ettim.  Adam yan tarafında oturmakta olan  ihtiyara seslendi. Baktım. İhtiyar adam, kendi girdiği halin insanı olan biriydi. Dizlerine dayanarak kalktı. Oltanın ucundaki balığa baktı. Hoyrat davranmadı. Gözlerim şahit. Balığı merhametle tuttu. İşinde mahirdi. Tek hamlede iğnesinden çıkardı. Genç balıkçının eline bıraktı. Nasıl hoşuma gitti anlatamam. Bu seyri bembeyaz tülbente sardım. Hafızamın "zamanı geldiğinde ilaç yerine kullanılacak anılar" bölümüne yerleştirip bıraktım. Köye döner dönmez ilk denk geldiğim arkadaşıma, bu olayı mutlulukla anlattım. Dedim ki: "Balığın ağzı yırtılmasın diye gösterdikleri çaba ne hoş değil mi?" Sadece gülümseyerek değil, küçümseyerek dinledi beni.  Bir tokat indirir gibi "Ne safsın. Sanırım misina iğnesinin kaç para olduğunu bilmiyorsun." dedi. O an duyduğum his feciydi. Bir süre çivilendim, öylece kalakaldım. Sazanın tekiydim. Adamlar aslında balığı değil, misina iğnelerini düşünüyorlardı demek ki! Ne fena! Ne yalan söyleyeyim, etkilendim. Acıtan bir hayalkırıklığı hissettim. Gözlerim buğulandı. Arkadaşım vaziyetimi farketti. Güldü. "Boşver dediklerimi, sen  gene balık daha fazla acı çekmesin diye, balıkçıların öyle davrandıklarını düşünmeye devam et." dedi. Gitti. İnan saflığıma değil, hayal kırıklığıma kederlenmiştim. Bu durumu kabullenmedim. Ruhum yaralanmıştı. Acilen tedaviye ihtiyacım vardı.  "Zamanı geldiğinde ilaç yerine kullanılacak anılar" arasından, son anımı hemen çekip çıkarttım. O günü başa sardım. Dört gün öncesine, ihtiyarın, genç adamın eline balığı bıraktığı zamana ışınlandım. Genç balıkçı sonra ne yapmıştı peki, diye  düşünmeye başladım. O zaman, o mekan ve o adam bir mıh gibi hafızama işlenmişti. Genç balıkçı elindeki oltayı köprünün duvarına dayadı. Sonra çırpınan balığı iki eliyle tuttu. Yüzüne doğru yaklaştırdı. Balığın ağzına şefkatle baktı. Gördüğünden memnun kaldı.  Balığı su dolu kovaya usulca bıraktı. Ne hoştu! Böyle hatırlamak hoşuma gitti. Sevindim. Anımı bembeyaz tülbente gene sardım.  Hafızamın "zamanı geldiğinde, ilaç yerine kullanılacak anılar" bölümüne, itinayla yerleştirip bıraktım.


2 Ekim 2012 Salı

Kahve Molası - Filmekimi'ne Gidesim Vardı...


Az önce işe ara verdim. Kahvemi kendi ellerimle pişirdim. Ofis buram buram nasıl güzel kahve koktu anlatamam. Miss! Koltuğuma oturdum. Kahvemi koklayarak yudumladım. Nefiss! Dün bu saatlerde neredeydim, şimdi neredeyim, diye düşündüm. Laf aramızda, dün sabah benim İstanbul'a gidesim vardı. Gün doğmada yola çıkasım vardı. İçimde Filmekimi'ne gitmenin saadeti.  Orhan Veli'nin şiirindeki gibi. Alıp başımı  gidesim vardı.  Atlas Sineması senin, Beyoğlu Sineması benim. Yepisyeni filmlerin peşi sıra. Gidecektim yüreğimin çalkantısında.  Ne internet, ne telefon. İletişim sıfır. Kendimi kendi içime kilitleyesim vardı.


Bilmediğim sokaklara dalacaktım. Geçip gidenlere bakarak yürüyecektim. İlhan Berk'in dediği gibi kentler çıkmaz sokaksız nasıl sevilirdi ki. Sırf altıyüzden fazla çıkmaz sokağı olduğu için İstanbul'u bir defa daha sevecektim. Zamanın acımasızlığına, insanların vefasızlığına meydan okurcasına dimdik ayakta durmaya çabalayan Emek Sineması'nın yapayalnız haline kirpiklerimi kırpmadan hayretle gözümü dikecektim.  Bin hüzünlü hazlardan birini hissedecektim. Dün ben Filmekimi için sahiden İstanbul'a gittim. Sonra ne mi oldu? Hey!.. Müşterim geldi. İlgilenmeliyim.  Şşşth!..  Kahve molam bitti. Sonra belki tekrar kaldığım yerden yazmaya geri dönerim.

28 Şubat 2012 Salı

Kahve Molası - Bir Fincan Kahve Daha!








Cemre önce havaya, sonra  suya düştü. Sıcaklık ise artacağına düştü. Bugün her yerde kar var. Bembeyazz... Az önce bir fincan kahvemi elime aldım. Sıcacık dumanı tütüyordu. Hevesle içime çektim. Hımm... Misss!.. Hemen bir yudum hüplettim. Of!.. Nefiss! Canım Bob Dylan dinlemek istedi. One More Cup Of Coffe'yi buldum. Şarkı başladı. Şahane... İyi ama hiç vaktim yok. Müşterim bekliyor. Gitmeliyim. Hayat bazen insanı başka birine dönüştürmek için ne çok uğraşıyor diye aklımdan geçirdim. Koştur koştur dur... Gaile diye bir kelime var ya hani... Sonra niyeyse aklıma Turgut Uyar'ın bir şiiri geldi...  "... işte insanlar bu minval üzre, allahım!.. kıt kanaat sere serpe yollar boyunca... sen, bizim için hâlâ o ezeli sırsın... sen de bizi bilmiş olsan başkalaşırsın... herkesin kederi gailesi boyunca... işte insanlar bu minval üzre, allahım!.."Şu hafıza ne tuhaf kutu... Yazının başında nerdeydim? Bakar mısın, şimdi nereye geldim? Masamdaki Edip Cansever'in Gelmiş Bulundum adlı kitabını elime aldım... Rastgele bir sayfasını çevirdim. "Boynu bükük duruyorsam eğer.. İçimden böyle geldiği için değil." dizelerinin altını çizmişim. "İnsan yaşadığı yere benzer... O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer... Suyunda yüzen balığa... Toprağını iten çiçeğe... Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine..." Hımm... "Göğüne benzer ki dalgalıdır bakışları... Denizine benzer ki gözyaşları mavidir... Evlerine, sokaklarına, köşebaşlarına... Öylesine benzer ki"  Kalktım koridordaki aynada suretime baktım... Acaba yaşadığım yere benziyormuyum? Göğüne... Denizine... Karlı dağlarına... Evlerine... Sokaklarına... Köşebaşlarına...  Geç kalıyorum... Hayat canıma kast edecek kadar başka birine benzetmeye çalışıyor beni... "Her yere yetişilir... Hiçbir şeye geç kalınmaz ama..." diye başlıyor şiir... Du bi... Tek kahve kesmedi... "Bir fincan kahve daha lütfen." diye içerime seslendim. 





19 Eylül 2011 Pazartesi

Kahve Molası - Dizelerle Başımı Alıp Gidesim Vardı..


bu sabah benim gidesim vardı.. gün doğmadan.. deniz daha bembeyazken yola çıkasım vardı.. kürekleri tutmanın şehveti avuçlarımda.. içimde bir iş görmenin saadeti.. orhan veli'nin şiirindeki gibi.. gidecektim.. gidecektim ırıpların çalkantısında.. alıp başımı gidesim vardı.. denizden yeni çıkmış ağların kokusunda.. şu ada senin, bu ada benim.. yelkovan kuşlarının peşi sıra.. balıklar çıkacaktı yoluma karşıcı.. sevinecektim..  ağları silkeledikçe.. deniz gelecekti elime pul pul.. ruhları sustuğu vakit martıların, kayalıklardaki mezarlarında.. birden.. bir kıyamet kopacaktı ufuklarda.. denizkızları mı dersin.. bayramlar seyranlar mı dersin.. şenlikler.. cümbüşler mi.. gelin alayları, teller duvaklar, donanmalar mı.. heeey.. ne duruyorsun be, at kendini denize, diyecektim... geride bekleyenim varmış, aldırmayacaktım.. bakacaktım her yerde hürriyet.. yelken olacaktım.. kürek olacaktım.. dümen olacaktım.. balık olacaktım.. su olacaktım.. gidecektim gidebildiğim yere.. orhan veli'nin ruhuna rahmet.. deli edecekti bu dünya beni.. bin hüzünlü hazlardan birini hissedecektim belki.. umrumda olmayacaktı.. ayağım yerden kesilecek.. uçmaya başlayacaktım.. yahya kemal'e sevgimi gönderecektim.. yıldızlar ülkesinde açıldıkça yükseğe.. başlayacaktı hayal ettiğim aşem görünmeye.. madem öyle diyordu  şair.. şair sözü benim için her daim hakikattir.. madem.. bir ruhu besleyen hava yalnız yukardadır.. hulyayı daima uçuran duygulardadır.. yalnız o katta mümkün olur daimi uçuş.. her hamlesiyle ruhum, o çelikten kuş, gibi olacaktı belki..  ufuklarda bir dakika görünmeden kara.. hür gökte, hür denizde, hür ufuklara uçacaktım.. sonra mehmet doğan'ın şiirindeki gibi.. şiir yazmak gibi bir şey olacaktı bu gidişim.. gerçekten güzel olduğuna inandığım bir şiiri bitirmiş gibi.. içim içime sığmayacaktı.. yok..  şimdi daha fazla uçmadan yere inme vakti.. içimdeki saat gibi tıkır tıkır işleyen vasıtama binip.. işe girişmem gerek.. çünkü.... kahve molam bitti.

6 Eylül 2011 Salı

Kahve Molası - Ama Ağlamaya Başlarsam Var Ya...






"En derin uykulardan uyanırken, bir rüyanın örümcek ağını yırtarız. 
Ama bir kaç saniye sonra, o ağ öylesine zayıftır ki, rüya gördüğümüzü bile hatırlamayız. Baygınlıktan ayılırken iki aşama vardır: Birincisi, zihnin ve ruhun hissetmesi; ikincisi de fiziksel olarak varolduğunu hissetmektir. Muhtemeldir ki ikinci aşamaya vardığımızda ilk aşamanın izlenimlerini hatırlayabilseydik, bu izlenimleri öteki boşluğun anıları arasında etkili şekilde görebilirdik. Peki o boşluk nedir?  En azından onun karanlığını mezarın karanlığından nasıl ayırt edebiliriz. Ama benim ilk aşama olarak adlandırdığım dönemin izlenimleri, hatırlamak istemese de uzun bir süre sonra çağrışım yoluyla kendiliğinden gelmiyorlar mı? Bu arada biz de nereden geldiklerine şaşıp kalmıyor muyuz? Hayatında hiç bayılmamış olan kimse korlaşan kömürlerde tuhaf saraylar, çılgınca tanıdık yüzler bulamaz. Birçoklarının göremeyebileceği havada, yükseklerde uçuşan hüzünlü rüyaları göremez. Taze bir çiçeğin kokusu üzerinde düşüncelere dalamaz..."

Edgar Allan Poe - Kuyu ve Sarkaç'tan
Çeviri - İpek E. Menekşe

Bitkindim. Yüreğim anlam veremediğim bir yangın alarmıyla sabahtan beri titreşiyordu. Sanırım uzun bayram tatili süresince tembelleşen bünyem, ilk çalışma günümün ağır kıvamlı temposuna daha fazla dayanamamış,gün gelipte bir işe yarayabileceğine asla aklımın kesmediği imdat çekicini kendime geleyim diye başıma indirmişti.  Bir anne şefkatiyle beni bağrına basan eflatun kadife koltuğumun kollarında yorgunluktan bayılıp kalmışım. "Şimdi şu patika yoldan sağa kıvrılacağım, sonra ilk sola dönüp dümdüz gittiğimde o yüzyıllık çınarların bulunduğu meydana çıkacağım." diye içime söylüyordum. Yürüyordum ben... Ilık esen ilk yaz rüzgârı omuzlarıma dökülen kestane rengi saçlarımı usul usul havalandırıyordu. Üzerimde duman rengi elbisem vardı. Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. Sadece patika yolun başındaki, üzerinde D. Belediyesi yazan, beyaz boyası yer yer döküldüğü için nuh nebiden kalmış bir sandal görünümü veren bankın üzerindeki kuş korosu aklımdan geçen Just Like a Woman adlı şarkının melodisine eşlik ediyordu. Cıvıltılar efsunluydu. İçinde yürüdüğüm mekan yüreğime huzur veriyordu. Patika yoldan sağa kıvrıldım. Sonra ilk sola dönüp dümdüz yürüdüm. Ama yolun ucu o yüzyıllık çınarların bulunduğu meydana çıkmıyor, bambaşka bir yere açılıyordu. Karşımda bir marangoz atölyesi vardı.  Çok şaşırdım... Olduğum yerde öylece kalakaldım. Nerede olduğumu soracak hiç kimse görünmüyordu. Yapayalnızdım. Kaybolmuştum ben. Kapısı demir kepenkli marangoz atölyesinin talaşlı camında korkmuş kendimi gördüm. Ürkek gözlerle içime baktım. Hiç tereddüt etmedim. Bağıra bağıra ağlamaya başladım.


"Bir gün parkta gezerken hayretten donakaldım.
Bir sürü gözü olan tuhaf bir kıza rastladım.
Epey hoş bir kızdı hem de sarsıcı baya'a!
Baktım ağzı var, başladık laflamaya.
Çiçeklerden bahsettik, onun şiir kursundan...
Ve gözlük takarsa bir gün yaşayacağı onca sorundan.
Öyle bir kız tanımak hoş bir sürü gözü olan.
Ama ağlamaya başladı mı baya' ıslanıyor insan."

Çok Gözlü Kız - Tim Burton



28 Ağustos 2011 Pazar

Bayıldığım Müzikler - Bob Dylan - Yılgınlar Sokağı - Desolation Row



Asılanların kartpostallarını satıyorlar
boyuyorlar kahverengiye pasaportları
denizcilerle dolu güzellik salonu
sirk geldi şehire
kör komisyoncu geliyor işte
transa sokmuşlar
tek elinden trapezciye bağlı, diğeri cebinde
ayaklananlar tedirgin
kalacak bir yere ihtiyaçları var
 hanımefendi ve ben bakarken yılgınlar sokağından


 
cinderella'nın işi öyle kolay görünüyor ki
" anlamak için birini sert biri gerek " gülümsüyor
ve ellerini arka ceplerine sokuyor
tıpkı bette davis gibi
ve romeo geliyor, inleyip duruyor
" sen bana aitsin sanırım "
biri şöyle diyor: " yanlış yerdesin dostum " 
" çekip gitsen iyi olur "
ambulanslar gittikten sonra
duyulan tek ses
cinderella 'nın süpürgesi
süpürüyor yılgınlar sokağını


görünmez oldu ay
yıldızlar başladı saklanmaya
falcı kadın her şeyi içeri kaldırmaya başladı
 habil ve kabil dışında
ve notr dame' ın kamburu
sevişiyor herkes
ya da bekliyor yağmuru
ve o sevecen insan, giyiniyor
şov için hazırlanıyor
karnavala gidecek bu gece
yılgınlar sokağına

  ophelia pencerenin altında
onun için oyle çok korkuyorum ki
yirmibirinci yaşgününde
daha şimdiden yaşlı bir kadın gibi
ölüm çok romantik, tabi ona göre
demirden bir yelek giyiyor
mesleği dini, günahıysa cansızlığı
ve gözleri
nuh 'un devasa gökkuşağında
dikilmiş durumda
vakit geçiriyor göz atarak
yılgınlar sokağına

  einstein robin hood kılığında
geçmişi bir sandıkta kilitli, bir saat önce de bu yoldan geçti
arkadaşı bir kıskanç keşiş
öyle korkak görünüyordu ki
bir sigara otlanırken
yağmur borularını koklayarak
sonra da alfabeyi okuyarak gitti
ona dönüp bakmak aklına gelmez şimdi
yalnız bir zamanlar keman çalarak şöhret olmuştu
yılgınlar sokağında

dr. pislik bütün dünyasını saklıyor
deri bir kap içinde
tüm cinsiyetsiz hastaları
onu uçurmaya çalışıyor
hemşiresi ezik bir tip
siyanür deliğinden sorumlu
bir yanda da kartları tutuyor
üzerinde " ruhuma acıyın " yazan 
hepsi birden düdüklerini çalıyor
seslerini duyabilirsin
kafanı yeterince uzatabilirsen
yılgınlar sokağından





sokağın karşı tarafında perdeleri çivilemişler
şölene hazırlık var. operadaki hayalet
bir rahibin mükemmel imgesi
kazanova 'yı kaşıkla besliyor
kendine güveni artsın diye
sonra öldürecekler onu özgüveniyle
sözcüklerle zehirleyip
sıska kızlar bağıran hayaletlerin seslerini duyuyor
" hemen uzaklaşın buradan, yoksa bilmiyor musunuz?
kazanova cezalandırılıyor.
gittiği için yılgınlar sokağına. "


 


ajanlar geceyarısı
tüm insan üstü tayfayla birlikte
herkesi toplamaya başlıyor
kendilerinden çok şey bilen
onları fabrikaya getiriyorlar
omuzlara kalp krizi makinasının bağlandığı
sonra sigortacılar 
gazyağı getiriyorlar kalelerden
kontrol eden kimse kaçmasın diye
yılgınlar sokağından


 övgülerin hepsi nero 'nun neptün 'üne
sabah erken yola çıkıyor titanic
herkes haykırıyor " kimin tarafındasın? "
ezra pound ve t.s. eliot
kaptan köşkünde dövüşüyorlar
kalipsocular gülümserken
ve balıkçılar çiçek uzatıyorlar
denizin vahşi pençeleri arasında
güzel deniz kızlarının gelip geçtiği
hatta kimsenin de üzerinde pek düşünmesi gerekmediği
yılgınlar sokağı hakkında

  evet dün aldım mektubunu
nasılsın diye sorduğun zaman
şaka mıydı bu?
o sözünü ettiğin insanlar
evet tanıyorum, ama pek tekin değildir onlar
yüzlerini tekrar düzenlemem gerekti
sonra da yeni birer ad verdim hepsine
şu sıralar pek iyi okuyamıyorum
bana mektup gönderme artık
eğer onları postalamayacaksan
yılgınlar sokağından



NOT: Şarkının Türkçe çevirisini Mr. Tambourine Man'ın bloğundan aşırdım. Of, Bob Dylan'ın Mr. Tambourine Man şarkısını da ne severim:)