32. istanbul film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
32. istanbul film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2013 Pazar

Bahar Ve Festival Ve Hasbihal



Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturmuşum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Gözlerimi dikmişim gözlerinin ortasına. 

Derin bir iç çekiyorum.  Bir solukta "32. İstanbul Film Festivali de bitti. Haftada üç günden,  toplam 20 film seyrettim. Resmen film sarhoşluğu var üzerimde. Nasıl şahane bir his anlatamam... Hey... Du bi... 33. İstanbul Film Festivali'ne yetişir miyim acaba seneye, ne dersin?" diyorum. Sen gözlerini kısıyorsun. Belli ki gene söylediklerime şaşıyorsun. Yoo, biliyorsun arada dellendiğimi. Dellenince, omuzlarımı silkip "Daha kaç bahar göreceğiz acaba?" diye söylediğimi... Böyle lafın girizgahında pattadanak söylediğim için şaşırmış olmalısın. Senin o  hayret dolu bakışların hoşuma gidiyor. Gülümseyerek "Sen dünyaya çivi çakmaya niyetlisin belli. Seni boşvereyim… Kendim için ölmeden önce yapmak istediklerimin komik bir listesini hazırlayayım bari.” diye sözlerime devam ediyorum. Şaşkınlığın bir anda siliniyor. Çocuk masumiyeti gelip yüzüne yerleşiyor. Sıcacık tebessüm ediyorsun. Tam dudaklarının kıpırdadığını anladığım an, seni konuşturmuyorum gene. Kaldığım yerden devam ediyorum sözlerime... 


Ah, şimdi... Hemen... Hiç düşünmeden... İlk trene atlasam... " diyorum.  "Yooo… Sakın ha “Nereye?” diye sorayım deme e mi? Ne bileyim? Yüreğimin değil, trenin varacağı yere gidecekmişim sözgelimi. Ah!... Şöyle bir hayal kurmalıyım...  Bak şimdi... Şımşıkırdak giyinmişim, tamam mı, hani nasıl denir, mis gibi...  Düşünsene... Yıllardır çekmecede duran inci kolyemi, boynuma takmayı bile ihmal etmemişim. Kucağımda ortasına geldiğim kitap... Elimde ise lezzeti fevkaladenin fevkinde bir fincan kahve illa  olacak... Yol var ya... Tıkır tıkır su gibi akmalı...  Tren  arada tatlı tatlı çufçuflamalı... Du bi… Sakın acele ettirme… İlkinde değil de üçüncü istasyonda inmeliyim. Bir kır kahvesinin eskimiş tahta sandalyesine ilişmeliyim. Düşünsene… Tepemde  ağaçlar varmış. İlkbaharın şu harikulade günlerindeyiz ya... Ah!.. Dalları bembeyaz ve pespembe çiçeklerle donanmış. Hey!.. Güneşin sıcacık ışınları birer eros oku gibi tenime değmeli...  Yüreğimde  ılık ılık sevda kıpırtıları hissedilmeli.


Acıkmışım. Kahvaltı yapmalıyım. "Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı."  Aynen Cemal Süreya'nın dediği gibi...  Gizliden Sezen Aksu’nun sesini duymalıyım. "Ben her bahar aşık oluruuuum." diye bir nakarat tutturmalıyım. Acaba bu şarkıyı Sezen Aksu mu söylerdi ki? Boşveeer! Neden hatırlamadım diye kafamı hiiç yormamalıyım. Sadece içime tatlı bir hüzün çöreklenmeli. Efkarlı efkarlı derinden bir "ahh!" çekmeliyim. Sonra farketmeliyim ki çayım bitmiş. Hemen kır kahvesindeki çilli çocuğa "Tazeler misin, demli olsun lütfen." diye seslenmeliyim... Kız belli bardakta tavşan kanı çayım gelmeli. Bardağı ince belinden sımsıkı kavramalıyım. Elim yansa bile bardağı tabağa bırakmamalıyım. Çayın kokusu aklımı başımdan almalı. Bir süre iç çekerek kendimden geçmeliyim." diye anlatıyorum sana. Susuyorum. O anda yüzünde hüzünlü bir bulut geziniyor. Durur muyum? Hemen sözlerimi komik makama çeviriyorum. Kıkırdıyorum. “Çayın yanında ne yiyorum bil bakalım?” diye soruyorum. Gözlerini koca koca açıyorsun. Düşünceli düşünceli yüzüme bakıyorsun. “Hiiç bilemezsin. Haybeye o güzel aklını yorayım deme.” diyorum. Şööyle gizlice etrafı kolaçan ediyorum. Sonra gizli bir sırrı paylaşıyormuş gibi usulca eğiliyorum. Kulağına… ” Elbette kendi elllerimle yaptığım, çamurdan köfte ile topraktan pasta.” diye fısıldayıveriyorum. “Hani çocukluğumda sokakta oynarken yapardım ya. Sadece ellerim değil, üstüm başım ne feci çamurlanırdı. Eve dönünce annem “ne bu pasaklı halin?” deyip kızar, koluma yumuşacık bi çimdik atardı. Ağlamazdım. Muzipliğe vururdum. Hemen gözlerimi şaşı yapardım. Şaşı gözlerle annemin gözlerinin içine nazlı nazlı bakardım. Gülerdi annem. "Deli kız! Yapma öyle!" derdi. Ah, dayanamaz, eğilir... Çamurlu yanaklarımı şapur şupur öperdi.” diyorum. Bu hayalim hoşuna gidiyor olmalı… Çünkü sadece dudaklarının değil, gözlerinin kenarları da gülümseyiveriyor. 



 “Hah şöyle! Korkacak bir şey yokmuş değil mi?” diyorum. “Görüyor musun “Acaba daha  kaç bahar göreceğiz?” diye düşünmenin tuhaf güzelliğini…  Baksana insanı durduk yerde nasıl silkeliyor. Eskimiş ömür bilgilerini, tüy gibi havalandırarak teker teker geri getiriyor. 32. İstanbul Film Festival'ine keyifle gittim. 33. süne acaba gidebilecek miyim? diye düşünmek beni kederlendirmiyor. Tam tersine hayatın harcanmayınca biriktirilmediğini farkettirerek yeni hayallere heveslendiriyor." diye sözlerimi bitiriveriyorum.



Yerimden kalıyorum. Boşalmış kahve fincanını elinden  alıyorum. İçimi ılık bir yorgunluk sarmış. O kır kahvesine gidipte dönmüşüm gibi. Üstelik karnım fena halde doymuş. Kendi ellerimle yaptığım çamurdan köfte ile topraktan pastayı, tek seferde  ağzıma atıp silip süpürmüşüm sanki:)
 

13 Nisan 2013 Cumartesi

Bilmece - Lamba Düştü "İS" dedi. Tabak Düştü "TAN" dedi. Annem Bunu "BUL" dedi:)

 
 

-gizli not-
istanbul'u mesken tuttum. gördüm istanbul'u hayal kahvem'i unuttum:)
kaldım  ben istanbul'da valla... hiç dönesim yok... eyvaaah!





7 Nisan 2013 Pazar

Bana Söz İle Ses Arasında Bir Dostluktan Söz Ettiler.


"herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini
herkes biliyor, dövüşün hileli oldugunu
fakirler fakir kalır, zenginler zenginleşir
hep böyle gider
 herkes biliyor
"
Leonard Cohen




"Haydi yol önümüzde!
Korkacak, çekinecek bir şey yok-ben daha önce geçtim bu yoldan-
ayaklarım bilir bu yolu-
durmayın, geride kalmayın!
Bırak yazılmamış kağıtları masanın üstünde, kitap açılmasın, kalsın öylece!
Bırak aletleri çalıştığın yerde! Bırak, para kazanılmasın!"
Bob Dylan


 

"Küflü küflü bir adamım ben
İçim küf, küf dışım
Küflü küflü bir adamım ben
İnanmazsın arkadaşım.
Küflendim göz kürelerime dek
Küflendim ayak parmaklarıma kadar
Dans etmem utanırım pek
Böyle alçakgönüllü olanlar da var."


John Lennon


Cumartesi gecesi, 32. İstanbul Film Festivali için seçtiğim, ilk haftanın 10. ve de sonuncu filmi Bir Şarkının Peşinde idi. Çalıştığım için, öncelikle filmleri değil festivale gidebileceğim günleri seçiyorum. Sonrasında, o günlere denk gelen, ilgimi çeken filmleri... Bir Şarkının Peşinde, kendi dalında Oscar dahil pek çok ödül almış bir belgesel filimdi. 6 Nisan doğum günümdü. Bu film, doğum günüme denk gelen gecenin 21.30 seansında gösterilecekti. Yalanım yok. Maksadım, haftanın son filmini ve de doğum günümün gecesini Latin müzikleri dinleyeceğim bir filmle nihayetlendirmekti. Şöyle bir göz ucuyla filmin konusuna bakmıştım. Film, Sixto Rodriguez adlı Meksikalı bir şarkıcıyla ilgiliydi. Yooo! Müzikten anladığımdan filan değil... Nerdeee? Bu filmden önce Sixto Rodriguez adını ömrümde duymamıştım. Tamam... Müzik bilgimin feci kıt olduğunu tüm samimiyetimle  itiraf edebilirim. Fakat... Latin müziğine var ya... Resmen... Tek kelimeyle biterim! Üstelik gene feleğin şahane bir kıyağı gerçekleşmişti. Epeydir takibini sürdüğüm, o gün kitapçıda  tesadüfen gözüme ilişip, doğum günümde kendime armağan olarak aldığım, gün içinde ara ara elime alıp okuduğum kitabın adı neydi biliyor musun?  Şarkıdaki Şiir. Şimdi farkettim. Üstelik kitabın kabıyla, filmin bir afişi birbirini andırmıyor mu? Ne hoş değil mi? Felek doğum günümde oynamıştı gene bana bir oyun besbelli.


Bak şimdi... Yukarıdaki şarkı sözlerini Şarkıdaki Şiir adlı kitaptan aşırdım. Fotoğraflar ise Sixto Rodriquez adlı şarkıcının. Niye böyle bir şey yaptım biliyor musun? 1960'lı yılların sonlarına doğru taaa Amerika'nın sanayi şehirlerinden Detroit'in bir barında keşfedilmiş Meksika göçmeni Sixto Rodriquez. Gündüzleri inşaatlarda ya da fabrikalarda çalışırmış. Geceleri de barlarda kendi yazdığı şarkıları çalar söylermiş. Şarkılarının sözleri o denli güçlüymüş ki, düşünebiliyor musun Bob Dylan'ın şarkı sözleriyle mukayese edilir olmuş. 1970'te folk-rock tarzında ilk albümü çıkmış. Daha sonra ikincisi. Sonuç hüsran olmuş. Çünkü Amerika'da bu şarkılar sevilmemiş.  Ve Rodriquez ortadan yok olmuş. Öldüğüne dair muhtelif söylentiler yayılmış. Unutulmuş gitmiş. Bundan sonrası çok enteresan... Meksika göçmeni Sixto Rodriquez'in şarkılarının Amerika'da esamesi okunmazken, bir şekilde Güney Afrika'ya ulaşan albümler, sokaktaki insanın ve emekçilerin dillerine destan olmuş. Ve inanılacak gibi değil... Amerika'da Bob Dylan, Rolling Stones ya da Jimmy Hendrix ne ise, Güney Afrika'da Sixto Rodriquez'in şöhreti benzer endamda zirve yapmış.  İyi de, Rodriquez'in şarkıları var ama, kendisi hakkında hiç bir şey bilinmiyormuş ki... İyice efsaneleşmiş. Kimileri başına tabanca sıktı diyor, kimileri moral bozucu bir konser sonrasında sahnede kendini yaktı diyormuş. Peki gerçekte kimdir bu adam? Bir müzik yazarı bu esrarengiz şarkıcının peşine düşüyor. İşte Bir Şarkının Peşinde adlı belgesel film, bu arayışın hikayesinden doğuyor. Sonu çok çarpıcı. Öldü diye bilinen, kasetleri, albümleri Güney Afrika'da kapış kapış satılan ve Güney Afrika halkının direnişinin  sembolü olan Sixto Rodriquez ise, bütün bu olan bitenden hebersiz, ailesiyle Amerika'nın bir  şehrinde yaşayan ve  inşaatlarda restore işleri yapan biri olarak karşımıza çıkıyor. Hem peşinde olan müzik yazarı, hem Rodriquez ve ailesi, ve elbette  şahsen ben şaşırdım kaldım bu duruma... Düşünsene... İletişimin bu denli geliştiğini düşündüğümüz bir zamanda, olur mu sahiden böyle bir şey? Olmuş. Sixto Rodriquez, neredeyse  kırk yıl sonra Güney Afrika'da nasıl efsane bir şarkıcı olduğunu öğrenmiş.  Fazla uzatmayayım. İlla izlenmesi gereken, kurgusuyla, hikayesiyle, şarkılarıyla şahane bir belgesel filmdi. Hayret ve mutluluk hisleriyle dolu sinema salonundan çıktım. 


Yooo... İnana bana, gün içinde Hilmi Tezgör'ün yazdığı Şarkıdaki Şiir adlı kitabı okumamış olsaydım, filmi bu denli manalandıramazdım. Çünkü Hilmi Tezgör,  şarkı sözlerindeki şiiri anlatırken, kitabın pek çok yerinde örnekler vererek "içerikli şarkı" kavramını anlatıyordu. Mesela "Siyahi insan, blues, soul ve funk'ın yanı sıra regae ile de sesini duyuruyordu... Blues bir haykırıştı. Irkçılığa karşı bir haykırıştı." diyordu. Bazı şarkıların, özgürlüğü, aşkı, savaşı, ölümü, yoksulluğu, eşitsizliği, yıkımları, sömürüyü anlatan sözlerinin, insanlık tarihi içindeki kölelikten kulluğa geçişin canlı bir kaydı olduğunu söylüyordu. Politik şarkı sözü geleneğinin, edebiyatla dirsek temasını koruyarak nasıl günümüze kadar geldiğini misaller vererek anlatıyordu. 32. İstanbul Film Festivali'nde seyrettiğim, Bir Şarkının Peşinde adlı film, şarkı sözlerini kendi yazan bir şarkıcının inanılmaz yaşam sevüvenini gözümün önüne getirmişti getirmesine ama... Şarkıdaki Şiir'de öğrenmiştim ya artık... Asıl güzel olan neydi biliyor musun? Yüreğimize dokunduğu halde, çoğunlukla sözlerine dikkat etmeden  dinlediğimiz şarkıların içindeki şiirleri işitebilmek çok önemliydi. Şarkılar içindeki şiirlerle güçleniyorlardı. Böylelikle insanlık tarihinde yaşanılan, "unutulmaması ve bağışlanmaması gereken" trajik olayların hafızamızda canlı kalmalarını sağlıyorlardı. Sixto Rodriquez'ın şarkılarının içindeki şiiri Amerika insanı okumayı becerememişti besbelli. Oysa “Her devrim bir şarkıya ihtiyaç duyar.” diyen Rodriquez'in şarkıları, siyahilere uygulanan ayırımcılıkları protesto eden Güney Afrikalılar tarafından okunabilip, benimsenmişti. 

Kitapta yazdığı gibi, "müziğin empati uyandırma, dayanışma duyguları yaratma, insani bağlar kurma, kurulmuş bağları kuvvetlendirme gücü ve kapasitesi"nin sahiden müthiş olduğuna bir kez daha şahidim. Neden biliyor musun? Hakkında hiç bir şey bilmedikleri halde, şarkılarındaki şiirleriyle duygularına tercüman olan Sixto Rodriquez'u, çılgıca bir sevgi seliyle kucaklamıştı Güney Afrikalılar...  Ve bu belgesel film sayesinde, hiç tanımamış olsam bile, bir insanın yüzündeki o mutluluğu görmek, yüreğime nasıl iyi geldi anlatamam. Müthişti!
 
Ve... Çok ballıydım. Doğum günüme denk gelen gün içinde, hem İstanbul Film Festivali vardı. Hem bir şarkıcının gerçek hayatını ve  seneler sonra verdiği konserde yaşadığı mutluluğu seyretmiştim. Hem de aynı gün, dinlemeyi okumaya dönüştüren bir kitap edinmiştim. O anda biri bana "Şu dünyanın en güzel, en mutlu, en zengin insanı kimdir?" diye sorsa... "Buyrun, benim!" derdim. Tanrım, çok teşekkür ederim.




NOT - Başlık, Erzurum'da Türkü, Mehmet Taner / Şarkıdaki Şiir kitabından alıntıladım.

2 Nisan 2013 Salı

Dünya Dönüyor Sen Ne Dersen De...



Dünya güneşin etrafında dönmeye devam ediyorken, kendi etrafında gene bir tur atıvermişti. Gene anlayamamıştım nasıl olduğunu... Cüce ay Şubat derken, Mart, Nisan ayına geçivermişti. Pazartesi, kalan işlerini Salı gününe devredivermişti. Radyoda Yüksek Sadakat   "Dünya döner tek bir yana... Doğsun diye bir gün daha..." diye şarkı söylüyordu.  İyice bellemiştim. Dünya hep dönmeye devam edecekti... Yıllar, mevsimleri... Mevsimler ayları... Aylar, haftaları...  Haftalar, günleri izleyecekti... Şu fani ömrümüzde... Felek kimbilir başımıza, akla hayale gelmeyen, ne çoraplar örecekti?  Çevremde ve dünyadaki haberleriyle hâllerden hâllere geçen bünyem, "istediğin kadar plan yap, hayat kendi mecrasında akmaya devam edecektir." düsturunu çooktaan kabullenmişti. 

Barış Bıçakçı'nın romanı Bizim Büyük Çaresizliğimiz ""Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?" diye başlıyordu ya... Hafıza tuhaf bir kutuydu sahiden... Sabah iyice uyanmak için, avucumdaki buz gibi suyu yüzüme çarptığımda, aklıma işte bu cümleler gelivermişti. Kitabın bir başka cümlesi... "Hayatın gücü, tekrarın gücüdür." diyordu. Hayat güçlüydü. İnsan ise acizdi. Ölümlüydü. Hiçtik biz... Aciz yaratıklardık. 
Çoğu zaman kendimizi unutuyorduk... İyi ama hayat şakacıydı üstelik. Ağlamakla gülmek sahiden kardeşti. Felek diplere vurdururken, zirvelere uçurabilmeyi her daim becerivermişti. İnsan olmak ne tuhaf bir şeydi. O kadar duguyla, hisle, akıl ve gönül çaparizleriyle nasıl başa çıkabiliyorduk?

Hayat, tarihi Emek Sineması'nın  yıkım kararına kahrolurken, başka bir sinemada festival seyircisi olabildiğim için sevinebilmeyi  aynı anda becerebilecek bir mekanizmayla işlemekteydi. Böyleydi işte... Hayat kendi mecrasında akıp gitmeye, duygular kendiliğinden hâlden hâle değişmeye devam edecekti.

Dünya dönüyor... İstanbul Film Festivali ise, 32. kez  başladı ve sürüyor.  Henüz siftah yapmadım. Eli kulağında... Az kaldı. Gideceğim. Belki sana yazarım  sevdiğim  o şehirden... Sonra bir gün çıkarım sen artık dönmez derken... Bir şarkı fısıldarım kulağına gün batarken... 

18 Mart 2013 Pazartesi

Ve Hayallerim Ve Vesikalı Yarim Ve Sussam Olmuyor, Söylesem Olmaz


Sevinç İle Hüzün
Sevinci kapıştılar taşımayı bilmeden,
Şimdi bilen yok, nerede oturuyor.
Köyün delisi Hüzün, yalnız kaldı yollarda
Adam-adam, sınıyor, arıyor yoldaşını..
Kıskandıran özlemi, yüzünden okunuyor.

Görünüp siliniyor o günden beri.
Sevinç bin an gözlerde, dudaklarda.
Yerini sevgilisi Hüzün'e bırakıyor.
Sevinç'se, uzaklarda hep uzaklarda..
Şöyle bir görünüyor, hemencecik uçuyor.

İşte o günden beri gözlerde, dudaklarda
Hüzün, aramaktadır, yitik yavuklusunu.
O günden beri Sevinç yerinde durmaz
Ve kişiliğini ararken uzaklarda
O günden beri kimliksiz hüzün olmaz...
Özdemir Asaf


Herkesin ve dahi benim, daha ciddi sıkıntıları(-m) varken, hangi cüretle yazacağım bu düşündüğüm yazıyı?  Utanıyorum... İyi ama... Sussam olmuyor... Söylesem olmaz...

Bilmiyorum ki...  Nerden geliyor bu  bu aşırı heyecan... Aşırı sevinç... Aşırı duygulanma... Adeta kuşlar gibi uçabilme meziyeti...  Alt tarafı festivale film biletlerimi aldım. O kadar! İyi de nerede şimdi o sevinç peki? Yooo...  Özdemir Asaf der ya "Az önce bana bir mektup geldi.  İçinden ben çıktım."  diye... O hesap...  Az önce gene şaşırdım kaldım kendime... Yüreğimi geniş bir hüzün kapladı. Sevinç ansızın uzaklara gitti. Aynı şairin dediği gibi... Bu şiirini beni bilmişte yazmış sanki... Hoşgeldin!... Hoşgeldin köyün delisi hüzün...  Şimdi bilen yok, sevinç acaba nerede oturuyor? Sevinç bir an gözlerde, dudaklarda... Sonraaaa... Şöyle bir göründü... Uçtu gitti... Diplerdeyim...  Hüzün nasıl büyüyor anlatamam...  Abartma var ya bünyemde... Az sonra olacak bir zebella!  Korkuyorum. 
Niye mi? 

Bak şimdi.... İstanbul Film Festivali için biletlerimi aldım tamam mı?  Sevinçliydim ne güzel!.. Az önce biletleri dizim dizim masaya serdim... Baktım aralarında Vesikalı Yarim'in bileti yok. Niye? Sait Faik Abasıyanık'ın öyküsünden, 1968 yılında Lutfi Akad tarafından sinemaya uyarlanan, başrollerini Türkan Şoray ve İzzet Günay'ın paylaştıkları Vesikalı Yarim, İstanbul Film Festivali'nde  bir seans gösterime sokulmuş ve satışa çıktığında zaten biletleri tükenmiş, bitmiş... Vesikalı Yarim'i beyaz perdede seyretmeyi fena halde  hayal etmiştim. Kooskoca 32. İstanbul Film Festivali'nde Vesikalı Yarim, tek sinemada ve tek seferlik gösterimde... Oldu mu  şimdi yani?

Bu yazıyı neden yazdım biliyor musun?  Vesikalı Yarim'in o tek gösterimi  için elinde fazla bileti olan var mı acaba diye sormak istiyorum.  Anlatmak istediğim... Hüznün kimliği ben'im... Sevinci yakalamak istiyorum.

Merak etme ama... Eğer sende de bilet yoksa...  Elbette her hayal gerçek olacak diye bir şey yok...  Bu da geçer!..

İnan, bu beter yazıyı hüzün yazdırdı bana... Benim kabahatim yok!



başlık'ın orijinali  - " sussan olmaz, söylesen olmaz"  çelik'in sorma adlı şarkısının bir dizesi.


12 Mart 2013 Salı

Acaba Vesikalı Yarim'i Beyaz Perdede Seyredebilecek Miyim?


"Nasıl unuturum seni ben, 
Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigarın;
"İki elin kanda olsa gel" diyor
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yarim?"

Orhan Veli Kanık


32. İstanbul Film Festivali kapsamında gerçekleştirilecek olan özel gösterimde bu yıl, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Prof. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi tarafından restore edilen Lütfi Akad'ın o emsalsiz filmi Vesikalı Yarim'in izlenime sunulacağını öğrenince nasıl sevindim anlatamam. Düşünsene... Sait Faik'in Menekşeli Yarim öyküsünden sinemaya uyarlanan, Türkan Şoray ve İzzet Günay'ın başrollerini oynadıkları ve Şükran Ay'ın o etkileyci sesinden dinleyeceğim kalbimi kıra kıra şarkısı eşliğinde, bu filmi beyaz perdede seyretmek ne şahane olur öyle değil mi? Biliyorum... Eğer seyredersem... Mutlaka ağlarım. Mutlaka!.. Hey!..  Hep televizyonda ya da bilgisayar ekranında seyretme şansı bulduğum Vesikalı Yarim'i acaba beyaz perdede seyredebilecek miyim?  Du bi... Şimdilik hayaliyle yetineyim. Ardından da "hayal et, olur elbet" diyeyim!



"Arkadaşımın ismi Bayram'dı. İri kemikli bir adamdı. Arnavut şivesiyle konuşuyordu. Bir zamanlar kuru bademi külle, kezzapla yaş badem haline getirir satardı. Sonra piyango bileti sattı. Sonra arabacılık yaptı. Sonra da zengin oldu diyebiliriz. Günde otuz, kırk lira kazanıyordu. Ben kendisini bu ara tanımıştım. Eski adetlerini bırakmamıştı: Yine külhanbeyi gibi giyinir, yine haftalık kazancını bir günde harcardı."


"En kötü meyhanelerde en hoş kızları tanırdı. Onun tanıdığı kızlar içinde bir Seher vardı. Sahiden seher gibi bir kızdı. Bayram Seher'le yaşamaya başlamıştı."


"Seher'le birlikte yaşayan Bayram çok kavgalar etti Seher yüzünden. Bıçaklar çekti. Cürmü meşhudlardan kaça kurtula bir gün yakayı ele verdi. Yedi sekiz ay yattı. Seher zaten pek düşkün olduğu üniformalının peşine düştü. Asmalımescit'teki meyhaneye uğramaz oldu. İşte Bayram ondan sonra çalışmadı... Sabahtan içmeye başlıyordu. Seher' aramaya koyuldu. Kocaman bir bıçağı kuşağının arasından çıkarıp Seher'i böğründen yaraladı. Ama Seher ölmedi. Kendisini kimin yaraladığını da söylemedi."


"Seher hastaneden çıktıktan sonra meyhaneye geldi ama Bayram'la konuşmaz oldular. İşte bu, Bayram'a büsbütün dokundu. Seher'in yaptığı erkeklik de onun elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu." 



Kadın-Benim yüzümden hep bunlar. Ya ölecek ya öldürüleceksin. Niye geldin? Gelmeyecektin.
Adam-Geleceğimi biliyordun ama, nedir istediğin?
Kadın-Bilmem, sıkıldım belki. Yetti belki. Herbirimiz yolumuza gitsek.
Adam-Yolumuz...
Kadın-Öyle...
Adam-Birleşti biliyordum.
Kadın-Yok birleşecek gibi değil. Benim yolum başka. Seni tanıdıktan sonra anladım bunu. Senle beraber olduktan sonra seni... Sevgi de yetmiyormuş... Çok eskiden rastlaşacaktık...
Adam-?
Kadın-Nasıl olsa ayrılacak yolumuz...*


Gözyaşların boşuna, düşmem artık peşine, yansın yüreğin yansın şimdide bende sıra... Kalbimi kıra kıra, bıraktın bir hatıra, yalanını yalancı, dudaklarında ara..." **


"Aşkı anlatmak gerekiyor. Çok önemli aşkı anlatmak. Aşkı anlatmanın büyük imkanlarından biri de ayrılığı getirmektir, yani aşkı beraberlik içinde ancak bir süre anlatabilirsin. Nerede aşk doruğa çıkar? Ayrılık geldiği zaman! İstediğinin dışında bir ayrılık, bir mecburiyet, zorunlu ayrılık geldiği zaman! Ne kadar sevdiğin, ne kadar sevmediğin! Felaket orada başlıyor, kaybettiğin zaman, ayrıldığın zaman!" *** SON


   Menekşeli Vadi öyküsünden cümleler.
*Vesikalı Yarim filminden replikler
**Filmde Şükran Ay'ın söylediği şarkının sözleri
***Safa Önal'ın Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti adlı söyleşi kitabındaki sözleri.

 

Ve At Ve Hayal Ve İstanbul Film Festivali

 "Koruyun beni benden başkalarının gözleri
Koruyun beni aklımın derinliklerinden
Koruyun beni hayallerimin, düşlerimin yettiği yerden
Geri çağırın beni başkalarının arasına. Kalabalıkta kaynayıp gideyim,
korunup saklanayım kendi kalabalıklığımın cehenneminden.
Sonsuza kadar yum gözlerini alnımın ortasındaki nazar
Yüreğim dile getirmesin senin gördüklerini!
Başkalarının gözleriyle yetineyim.
Ben dahi kendime yabancı gibi yaşayıp öleyim."

Murathan Mungan / Geyikler Lanetler oyunundan


Biliyorum. Karşıdan bakan,  hayatını düzene koymuş, basiretli, dirayetli, kafası net biri gibi görüyor beni. Değilim arkadaşım. Öyle düşündüğün ve de göründüğüm gibi biri hiiiç değilim. Senin aklına geldi mi bilmiyorum ama... Misal bu ya... Az önce keşke otomobilim yerine atım olaydı diye hayal kurmuş biriyim. Düşünsene... Normal şartlar altında, benim gibi iş güç sahibi, hanım hanımcık manzara sergileyen birinin, böyle olmayacak hayaller kurması sence normal mi?  Sadece atım olsa diye hayal kurmakla kalsam iyi... Atımı, evde, ofiste, müşterilerime gittiğimde nerelere bağlayacağımı inceden inceye düşündüğüm gibi, bir at için kabaca bir günde gerekecek kuru ot ve saman miktarını hesap ettiğimi, suyunu yemekten önce mi yoksa sonra mı vereceğimi, şehir içinde elbette rahvan ya da tırıs... Amaaa... Otobanda nasıl hızlanıp,  rüzgar gibi dörtnala at süreceğimi, sıcağı sıcağına az önce hayal ettiğimi itiraf etmeliyim. Niye böyle acayibim bilmiyorum. Atalarım 90 harbinde kuzeyden göçmüş. Ne kadar normal görünmeye debelensem de, belki genetik olarak atalarımdan intikal ediveren ruh hallerim sebebiyle, yerleşik düzene, normal zannedilene uyumu kabullenemeyen bir bünyeye sahibim. Niye anlattım bunları şimdi?  Ne bileyim? Yazıyorum işte... Niye anlattım  inan ben de bilmiyorum. Sana bir şey söyleyeyim mi? Düşünürken, hayal ederken, yazarken değil,  yemin ederim yazdıklarımı okurken kendimi daha çok keşfediyorum. Kimbilir? Belki de farketmeden bir acayipliğime daha girizgah yapmış bulunuyorum.

Biliyorsun, 30 Mart 14 Nisan arasında 32. İstanbul Film Festival'i var. Bakma bu cümleyi  böyle sessiz sedasız, çığlıksız, ünlemsiz yazdığıma. Yeminle, yüreğimdeki coşkuyu bastırıyorum. Abartmamaya, acayipleşmemeye kendimi zorluyorum. İstanbul... Sinema... Festival... Ne olacak ki değil mi? Meraklısı için 32 yıldır süregelen bir gelenek yani...  Ben ise son dört yıldır takipçisiyim. İki hafta süren festivalde, gitsem gitsem, her yıl en fazla iki gün Beyoğlu'na  gitmişimdir. İstanbul isee... Nedir yani? Altı üstü kalabalık, keşmekeş  bir şehir.  

Yooo... Yapamayacağım! Normal, aklıbaşında bir yazı yazamayacağım. Ah! İstanbul diyeceğim gene... Hımm... "Deniz ve balık kokusu! Buram buram hüzün... Sevinç. Minareler uzanmış gökyüzüne bağırır...  Kara sevda nerelerden yüreğimi çağırır... Dua gibi... Büyü gibi hasretini ezberlediğim... Yeditepe üzerinden saçlarını dağıtan, hatıraların tarihin küllerini savurduğu, kadın gibi, kısrak gibi ince beline sarılıp gerdanından öpülesi bir Levent Yüksel şarkısıdır İstanbul! Gizemdir İstanbul! İstanbul'un sırrı o gizemde saklıdır.." deyivereceğim. Ve  İstanbul benim için elbette sinemadır.... Yooo... Yazıyı burada keseceğim. Yarın çok işim var.  Şimdi anne sözü dinler gibi masum uyumaya gideceğim. Nasılsa biletlerimi aldığımda ve festivale her gittiğimde, İstanbul'u, Beyoğlu'nu, festivali, filmleri, kendi kendime oynadığım oyunları ballandıra ballandıra anlatmaya devam edeceğim. İşte buyur... Gene abartayım. Sadece 32. İstanbul Film Festivali afişini değil, İstanbul Festivali'nin gelmiş geçmiş tüm afişlerini sergilemekle bu yılki festival yazıma giriş yapayım. Du bi... Abartmaksa abartmak... Kısmetse, bu sene iki gün gidip gelerek değil, yıllık iznimin bir kısmını kullanıp, sinema kapısına döşek sermeye, festival niyetiyle, en az bir hafta İstanbul'a yerleşmeye niyetliyim. Du bakalım:)