abartma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
abartma etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ağustos 2017 Perşembe

Ve Castlevania Ve Öfke Ve Bekleme Ve Abartma

 


Castlevania,  her biri 20- 25 dakikalık bir animasyon dizi film. İlk sezona ait 4 bölüm var. Dördünü de seve bayıla, arka arkaya keyifle seyrettim. Hikaye tam tıkırında gidiyordu ki ilk sezon bitti. Az önce öğrendim, 2. Sezonu 2018'de seyredecekmişiz iyi mi?  

İlkin canım sıkıldı. Nedir bu şimdi, dedim kendi kendime... Dizi en heyecanlı yerinde bitmişti. Şimdi 2018'i bekleyeceğim öyle mi? Yoo... Yok artık! dedim....  Asla öfke kontrolü yapmak için derin derin nefes almadım. "Rahatla", "aldırma" gibi, sakinleştirici ve yatıştırıcı sözcükleri yavaşça tekrarlamadım. Yoga, meditasyon filan da yapmadım. Basbayağı yumruk sıktım. Dudak büzdüm. Kaş çattım.  Resmen feci şekilde öfkelendim.

Bir animasyon dizisi için nasıl  sinirlenmiştim. Dizinin devamını hemen seyredemediğim için neredeyse öfke nöbeti geçirecektim. Biraz daha gayret edersem, ağlayabilir, kendimi yerden yere atabilir, tepinebilir, hatta başımı duvarlara vurabilirdim. Aynı bir çocuk gibi... Sonra halime güldüm. Yarabbim ne kadar abartmıştım... Olsun... Gene de çocuklaşmak hoşuma gitti.  Sonra beklemenin güzelliğini düşündüm. Dizinin devamı olsaydı, hemencik seyrediverecektim. Bitecekti. Oysa şimdi çaresizdim. Bekleyecektim işte...  "Ne hasta bekler sabahı, ne taze ölüyü mezar, ne de şeytan bir günahı, seni beklediğim kadar" diye şahane bir şiir aklımdan geçti. "Pes!" dedim kendime.... "Pes! Bir diziyi beklemeyi nasıl bu denli abartabildin!!!"

Gizli Not- Başrollerde Trevor Belmont var biliyor musunuz? Nasıl desem... Hoş biri de... Öyle işte:)

  



12 Mart 2013 Salı

Ve At Ve Hayal Ve İstanbul Film Festivali

 "Koruyun beni benden başkalarının gözleri
Koruyun beni aklımın derinliklerinden
Koruyun beni hayallerimin, düşlerimin yettiği yerden
Geri çağırın beni başkalarının arasına. Kalabalıkta kaynayıp gideyim,
korunup saklanayım kendi kalabalıklığımın cehenneminden.
Sonsuza kadar yum gözlerini alnımın ortasındaki nazar
Yüreğim dile getirmesin senin gördüklerini!
Başkalarının gözleriyle yetineyim.
Ben dahi kendime yabancı gibi yaşayıp öleyim."

Murathan Mungan / Geyikler Lanetler oyunundan


Biliyorum. Karşıdan bakan,  hayatını düzene koymuş, basiretli, dirayetli, kafası net biri gibi görüyor beni. Değilim arkadaşım. Öyle düşündüğün ve de göründüğüm gibi biri hiiiç değilim. Senin aklına geldi mi bilmiyorum ama... Misal bu ya... Az önce keşke otomobilim yerine atım olaydı diye hayal kurmuş biriyim. Düşünsene... Normal şartlar altında, benim gibi iş güç sahibi, hanım hanımcık manzara sergileyen birinin, böyle olmayacak hayaller kurması sence normal mi?  Sadece atım olsa diye hayal kurmakla kalsam iyi... Atımı, evde, ofiste, müşterilerime gittiğimde nerelere bağlayacağımı inceden inceye düşündüğüm gibi, bir at için kabaca bir günde gerekecek kuru ot ve saman miktarını hesap ettiğimi, suyunu yemekten önce mi yoksa sonra mı vereceğimi, şehir içinde elbette rahvan ya da tırıs... Amaaa... Otobanda nasıl hızlanıp,  rüzgar gibi dörtnala at süreceğimi, sıcağı sıcağına az önce hayal ettiğimi itiraf etmeliyim. Niye böyle acayibim bilmiyorum. Atalarım 90 harbinde kuzeyden göçmüş. Ne kadar normal görünmeye debelensem de, belki genetik olarak atalarımdan intikal ediveren ruh hallerim sebebiyle, yerleşik düzene, normal zannedilene uyumu kabullenemeyen bir bünyeye sahibim. Niye anlattım bunları şimdi?  Ne bileyim? Yazıyorum işte... Niye anlattım  inan ben de bilmiyorum. Sana bir şey söyleyeyim mi? Düşünürken, hayal ederken, yazarken değil,  yemin ederim yazdıklarımı okurken kendimi daha çok keşfediyorum. Kimbilir? Belki de farketmeden bir acayipliğime daha girizgah yapmış bulunuyorum.

Biliyorsun, 30 Mart 14 Nisan arasında 32. İstanbul Film Festival'i var. Bakma bu cümleyi  böyle sessiz sedasız, çığlıksız, ünlemsiz yazdığıma. Yeminle, yüreğimdeki coşkuyu bastırıyorum. Abartmamaya, acayipleşmemeye kendimi zorluyorum. İstanbul... Sinema... Festival... Ne olacak ki değil mi? Meraklısı için 32 yıldır süregelen bir gelenek yani...  Ben ise son dört yıldır takipçisiyim. İki hafta süren festivalde, gitsem gitsem, her yıl en fazla iki gün Beyoğlu'na  gitmişimdir. İstanbul isee... Nedir yani? Altı üstü kalabalık, keşmekeş  bir şehir.  

Yooo... Yapamayacağım! Normal, aklıbaşında bir yazı yazamayacağım. Ah! İstanbul diyeceğim gene... Hımm... "Deniz ve balık kokusu! Buram buram hüzün... Sevinç. Minareler uzanmış gökyüzüne bağırır...  Kara sevda nerelerden yüreğimi çağırır... Dua gibi... Büyü gibi hasretini ezberlediğim... Yeditepe üzerinden saçlarını dağıtan, hatıraların tarihin küllerini savurduğu, kadın gibi, kısrak gibi ince beline sarılıp gerdanından öpülesi bir Levent Yüksel şarkısıdır İstanbul! Gizemdir İstanbul! İstanbul'un sırrı o gizemde saklıdır.." deyivereceğim. Ve  İstanbul benim için elbette sinemadır.... Yooo... Yazıyı burada keseceğim. Yarın çok işim var.  Şimdi anne sözü dinler gibi masum uyumaya gideceğim. Nasılsa biletlerimi aldığımda ve festivale her gittiğimde, İstanbul'u, Beyoğlu'nu, festivali, filmleri, kendi kendime oynadığım oyunları ballandıra ballandıra anlatmaya devam edeceğim. İşte buyur... Gene abartayım. Sadece 32. İstanbul Film Festivali afişini değil, İstanbul Festivali'nin gelmiş geçmiş tüm afişlerini sergilemekle bu yılki festival yazıma giriş yapayım. Du bi... Abartmaksa abartmak... Kısmetse, bu sene iki gün gidip gelerek değil, yıllık iznimin bir kısmını kullanıp, sinema kapısına döşek sermeye, festival niyetiyle, en az bir hafta İstanbul'a yerleşmeye niyetliyim. Du bakalım:)

 


 
 
 
 
 

9 Mart 2013 Cumartesi

Abartma Sanatı İcra Ederek Roman Okuma Vaziyetim.



Evet, seviyorum duygularımı abartmayı... Kabul ediyorum mübalağacıyım. Yoo... Çoğu zaman evlatlık mıyım acaba diye, düşünmedim değil. Düşündüm vallahi. Yoksa...  Bilmiyorum olabilir mi ama...  Kaç kere yakaladım ailemin, "Acaba karıştırdılar mı, bu çocuk bizim değil mi?" tadındaki bana acımtrak bakan gözlerini...  Hal böyleyken, anlatamıyorum derdimi, inandırıcı gelmiyorum... Şaşırıp, hayret ediyorlar bana tabii. Hep sabırla beklediler. Yaş aldıkça duygularımı abartmayı dizginleyeceğimi zannettiler. Nerdeee?  Bilakis, yıllar içerisinde iyice sahiplenip, en incesinden en kallavisine, tüm hislerimi çitileyip, kabarttıkça kabarttım, abarttıkça abarttım. Artık şaşırmayı bıraktılar... Yüzlerinden okuyorum... Vaziyetime ya üzülüyor ya da acıyorlar... Bakma,  bazan ben de çok acıyorum bana. Amaaa... Hemen Evliya Çelebi'yi getiriyorum aklıma.. Misal, Karadeniz'in dalgalı oluşunu nasıl anlatır Evliya Çelebi? Heyy! Hatırlasana...  "Dalgalar yükseliyordu ay'ı elliyorduk, dalgalar çekiliyordu cehennemdeki zabanileri görüyorduk" tadında anlatışı, nasıl harikûladedir, öyle değil mi?

Şimdi niye anlattım bunları biliyor musun? Engin Ergönültaş'ın Minare Gölgesi adlı kitabının, Mart ayı başından itibaren satışa çıkacağını duyduğumdan beri, yüreğimin pıtpıtını durduramadım gitti. Hatta hafta başında, İstanbul'a,  Kemal Tahir Sempozyumu'na gittiğim gün, kıyı bucak önüme denk gelen tüm kitapçılara, hiç üşenmeden tek tek girdim. Minare Gölgesi'ni sordum. Yoktu. Kitabı ogün elime alacağıma kendimi öyle inandırmışım ki, bineceğim otobüsün Kadıköy'deki şubesinin yanındaki son kitapçıda da bulamayınca... Of... Bak... "Abartmışsın gene... "Alt tarafı kitap, acelen ne?"  diyeceksen, aman sakın ola deme... O an bana denk gelip, "naber" filan deyip dokunsaydın elime...  Başımı omuzuna dayayıp, iki gözü iki çeşme ağlardım inan ki.. Öyleee koskocaman bir yumruk oturmuştu yüreğime.  Öyle işte... Abartıyorum öyle mi? Pekiii... Bi sor bakalım niye?


Günümüzde, her yer, her şey, o kadar  hızlı, o kadar paldır küldür değişiyor ve adına  modernizisyon deniyor ya hani... Biliyorum gene abartıyorsun diyeceksin ama...  Yeminle başka türlüsü elimden gelmiyor... Bu değişim bünyemin akordunu fena halde bozuyor, yabancılık hissediyorum, ne yapabilirim yani...  İnan... Kimi zaman yüreğim sırf bu sebepten daralıyor... Bu kadar mı değişir herşey bu kadar mı yabancılaşır insan çevresine?  Hiç mi eskiyi hatırlatmaz bir şey, bu kadar mı anılar gömülür yerin dibine?  Yıllardır duymadığım Engin Ergönültaş ismi, beni aldı taaa  Gırgır mizah dergisi okuduğum zamanlara götürdü. Engin Ergönültaş'ı tanıyor muyum? Yooo...  Fotoğrafını görsem bilir miyim? Hayır. O zamanlar televizyonda herkesi görmezdik. Henüz kameralar evlerin içine kadar girmemişti. Ayrıca sanatçılar  yaptıkları işlerden çok kendilerini göstermeye hevesli değillerdi ki... O zamanlar Engin Ergönültaş'ın mizah dergilerinde çizip anlattığı yoksul mahalleler, ötekileştirilenler, hor görülenler, işsizler, yaşamın sertliklerinde sahipsiz savrulanlar, çevremde görmediğim zalim bir dünyayı farketmeme ve dahası anlamama sebep olduğuna inanıyorum. Engin Ergönültaş'ın Minare Gölgesi adlı romanını duyunca, eskiyi hatırlatan  sığınacak bir liman bulduğumu düşündüm. Gene duygularımı dizginleyemedim. Çocuk gibi sevindim.  Hele bu romanda, evinden kaçıp minareye saklanmış, artık şerefede yatıp kalkan bir çocuğun varlığını öğrenince...  Otomatikman afacanlaşıp güldüm. Neden biliyor musun?  Ne vakit yabancılaşma hissetsem, ilk denk geldiğim minareye çıkıp yerleşsem diye hayal ederim. Hoşuma gitti ne yalan söyleyeyim. Demek ki Engin Ergönültaş'ın kahramanlarından biri,  benim gibi abartmayı seviyor. Nanananooom... Minare Gölgesi şimdi elimde. Abartacağım. Kısmetse, sabaha kadar okuyacağım. İyisi mi,  bi iyilik yapıver,  bana "İyi okumalar" dile:)


1 Nisan 2011 Cuma

Kahve Molası - "Hanmbikahbzubeaa" Ne Demek?


 

elimde değil.. tamam biliyorum.. duygularımı abartmayı seviyorum..  istanbul film festivali yaklaştıkça, içim içime sığmıyor.. kanatlanacağım sanıyorum.. tamam.. bak gene aynı şeyi yapıyorum.. eskiden yazmazdım tabii bu tip abartık duygularımı..  sadece kendi içimde yaşardım.. kimse bilmez, farketmezdi.. şimdi yazdıkça, senin şaşırman bir şey değil ki ben bile şaşıyorum.. diyorum ki  kendime "nasıl yani.. bu yazdıkların sahi mi? sinema festivaline gideceğim diye insan bu kadar sevinir mi? yok artık.. abartmanın da bir sınırı var.. alt tarafı sinema.. nedir yani? bu kadar kanatlanıp uçacak ne var?" yoo.. bak, bu kadarla da kalmıyor iyi mi.. yerden yere vuruyorum eleştiri oklarımla kendimi.. diyorum ki: "senin yaptığına ne denir biliyor musun? sonradan görme.. ya da özenti! yeter artık.. kendine gel.. komik olduğunun farkında mısın? insanları kendine güldürme!"  inan bütün bunları bir yumruk gibi kendi yüzüme vuruyorum.. dan.. dan.. dan.. ama benim o umursamaz yanım var ya.. ah o umursamaz, aldırmaz, durmaz, uslanmaz yanım..  bilmiyorum vallahi nereliyse... bildiğim hiççç oralı olmadığı... hiiiççç oralı değil.. hiiçç.. ne fena yaa..  bütün bu eleştirel sözlerim bir kulağımdan giriyor sözgelimi.. alıyor  hepiciğini.. diğer kulağımdan dışarı fırlatıyor.. diyor ki: "boşversene.. aldığın nefesin kıymetini bil.. sevinçlerini, keyiflerini abart abartabildiğince.. kaç yıldır dünyalısın.. baksana şöyle bir gerine.. aklında kalanları düşün.. yaşadın mı yoğunluğuna yaşayacaksın herşeyi.. istanbul film festivali'ne gitmek mutlu ediyor mu seni? ediyor.. tamam.. boşver.. gerisini..  insan eğer seviyorsa sinemayı.. bütün güzel filmleri izlemeli izleyebildiğince.. hem de tüm benliği seslerle, görüntülerle dolarcasına.. insan balıklama dalmalı film festivaline öyleyse.. bir kayadan zümrüt bir denize dalarcasına.. tüm sevinciyle.. sonraaa..  bütün festival filmleri çekmeli seni.. tanımadığın insanlar.. bütün filmleri seyretmek.. bütün hayatları tanımak arzusuyla yanmalısın.. değişmemelisin hiç bir şeye bir film seyretmenin mutluluğunu.. ne kadar sevinç varsa yaşamak arzusuyla dolmalısın.. çünkü gün geldi kederi de yaşamadın mı ömründe? yaşadın.. kederi de  yaşayacaksın namusluca, bütün benliğinle.. o halde sevinçler de acılar gibi olgunlaştırır insanı.. iyi günün, sana keyif veren şeylerin kıymetini bil.. sevin sevinebildiğince.. çünkü ömür dediğimiz şey, hayata sunulmuştur bir armağandır.. ve hayat, sunulmuş bir armağandır insana." bakar mısın şu olan bitene.. alıyor ataol behramoğlu'nun şiirini.. böyle kurguluyor.. kulağıma bunları sürekli  fısıl fısıl fısıldıyor.. ee.. ne oluyor bu durumda.. duygularımı abartıyorum abartabildiğimce.. kusura bakma ama.. durumum böyle işte..


off.. ben böyle rahat gidiyorum film festivaline ama.. festivallere gitmeye can atıp gidemeyenlere ne demeli? bu sevinci bilip yaşayamayanlara üzülmez mi insan.. nasıl üzülür hem de..  misal sıdıka.. hatırlar mısın atilla atalay'ın sıdıka adlı kahramanını.. hani  o tutucu babası yüzünden ilkokuldan sonra okutulmayan, dedikodu olmasın diye sokağa çıkarılmayan, hayatı sadece pencereden ve televizyondan gözlemleyen, sürekli dayak yiyen bir kızdır sıdıka.. buna rağmen yaşamın bir sanat olduğuna inananır.. herşeye hevesi vardır.. mahallenin kızları gibi pembe diziler.. beyaz atlı prensler peşinde değildir.. çevreye duyarlıdır.. okumak, öğrenmek, gezmek, eğlenmek ister.. hep engellenir.. hep eve kilitlenir.. hep dövülür.. işte atilla atalay'ın bir öyküsünde.. sıdıka tüyap'taki kitap fuarına gitmek arzusuyla yanmaktadır.. annesiyle karşılıklı muhabbetleri vardır.. babasının kendisine izin verdiğini söyler annesine sıdıka.. annesi de babasının sarhoş kafayla tüyap'ı kimbilir ne anladığını söyler.. iyi ama sıdıka babasına "babacığım kitap fuarına gidip birkaç kitap alayım mı?" diye sormuştur.. babası da kafasını öne eğerek onaylamış ve "hüyp" demiştir.. annesi kaç yıllık kocasını bilmez mi.. "hüyp" sesi, "hayır" demektir bir kere.. bu sarhoş kocanın kullandığı lisandır.. her çıkardığı sesin ayrı bir anlamı vardır.. misal, "hanımbikahbzubea" derse, bu "hanım bir sade kahve yapsana" demektir.. peki "biycammımımımı" dediğinde ne demek istemiştir..  tabii ki "pijamamı giydir." demiştir.. dolayısıyla sıdıka babasının "hüyp" deyişini yanlış anlamıştır.. "hüyp"  "kitap fuarına gidemezsin" demektir.. sıdıka illa gideceğini söyler.. annesi  eğer giderse.. dönüşte kelime-i şahadetle eve dönmesini.. zira kemiklerinin kırılacağını kesinlikle bilmesini.. isterse minübüsten bir durak önce inip harakiri yapmasını söyler.. neticede uzatmayım.. sıdıka çok arzu ettiği halde kitap fuarına gidemez.. evdeki kuşu kafesinden çıkarır.. azad eder..  belki kuş pırr diye kitap fuarına gider.. belki ordan bir tiyatroya gider.. oturur arkadaşlarıyla kahve içer.. konuşur.. belki bütün bunları yapınca insan bile olmuştur.. atilla atalay'ın gene güldürürken yürek acıtan öykülerinden biridir.. ve sıdıka memleketimdeki ne yazık ki çoğunluk kızlardan biridir.. 


kocaeli il kadın girişimciler kurulu üyesiyim.. dün toplantımız vardı..  gene  memleketimin kadınlarının vaziyeti üzerine bol bol muhabbet edildi.. biliyor musun.. memleketimizde 100 kadından sadece 7'si girişimci yani kendi işini yapıyor..  ve tarım dahil 100 kadından 24'ü çalışıyor.. türkiye’de her 3 kadından 1’inin şiddet mağduru..  ve inanamayacaksın ama.. memleketimin her 5 kadından 1’i okuma yazma bilmiyor.. ne feci durum değil mi.. memleket tek kanatlı  kuş misali uçmaya uğraşıyor.. kadın okutulmazsa, kadın çalıştırılmazsa, kadın eve kapatılırsa  sorarım sana ne olur memleketin hali.. ben kadın ya da erkek diye ayırım yapılmayan bir ailede büyüdüm.. ve gene insan haklarına saygılı bir aile ortamı içerisindeyim.. okudum.. kendi işim var.. çalışıyorum.. istediğimi okuyorum.. istediğim filmleri seyrediyorum.. memleketimin şanslı kadınlarından biriyim.. o zaman bu şanslara sahip olmayan kadınlara destek olmak boynumun borcudur öyle değil mi.. yaptığımız projelerle kadınlarımızı daha donanımlı kılmaya, hayatlarını kolaylaştırmaya ve asıl mühimi kendilerinin farkına varmaya çalışıyoruz.. kadın girişimciler kurulu olarak şehrimizdeki kadınların hayatlarını güzelleştirmek için müthiş çalışmalarımız var.. ve sonuçlarını da görüyoruz.. anlatırım uzun uzun bir ara.. heyy.. nereden nereye geldim ben şimdi iyi mi.. eee.. bu yazıyı nasıl toparlayacağım şimdi.. onu bunu bilmem.. uçacağım ben az sonra.. bak bu sefer gerçekten uçacağım.. iş toplantım var.. akdeniz'e gideceğim.. merak etme ama.. sıdıka'yı da alacağım yanıma.. atilla atalay bilmiyor ama benim projem sıdıka.. sıdıka öykülerinden bir tez hazırlıyorum.. kadın girişimciler kuruluna sunacağım.. heyy.. saat kaç olmuş.. gitmeliyim.. uçağı kaçıracağım yoksa... haydi bana eyvallah!