doğum günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
doğum günü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2013 Pazar

Bana Söz İle Ses Arasında Bir Dostluktan Söz Ettiler.


"herkes biliyor, iyi adamların kaybettiğini
herkes biliyor, dövüşün hileli oldugunu
fakirler fakir kalır, zenginler zenginleşir
hep böyle gider
 herkes biliyor
"
Leonard Cohen




"Haydi yol önümüzde!
Korkacak, çekinecek bir şey yok-ben daha önce geçtim bu yoldan-
ayaklarım bilir bu yolu-
durmayın, geride kalmayın!
Bırak yazılmamış kağıtları masanın üstünde, kitap açılmasın, kalsın öylece!
Bırak aletleri çalıştığın yerde! Bırak, para kazanılmasın!"
Bob Dylan


 

"Küflü küflü bir adamım ben
İçim küf, küf dışım
Küflü küflü bir adamım ben
İnanmazsın arkadaşım.
Küflendim göz kürelerime dek
Küflendim ayak parmaklarıma kadar
Dans etmem utanırım pek
Böyle alçakgönüllü olanlar da var."


John Lennon


Cumartesi gecesi, 32. İstanbul Film Festivali için seçtiğim, ilk haftanın 10. ve de sonuncu filmi Bir Şarkının Peşinde idi. Çalıştığım için, öncelikle filmleri değil festivale gidebileceğim günleri seçiyorum. Sonrasında, o günlere denk gelen, ilgimi çeken filmleri... Bir Şarkının Peşinde, kendi dalında Oscar dahil pek çok ödül almış bir belgesel filimdi. 6 Nisan doğum günümdü. Bu film, doğum günüme denk gelen gecenin 21.30 seansında gösterilecekti. Yalanım yok. Maksadım, haftanın son filmini ve de doğum günümün gecesini Latin müzikleri dinleyeceğim bir filmle nihayetlendirmekti. Şöyle bir göz ucuyla filmin konusuna bakmıştım. Film, Sixto Rodriguez adlı Meksikalı bir şarkıcıyla ilgiliydi. Yooo! Müzikten anladığımdan filan değil... Nerdeee? Bu filmden önce Sixto Rodriguez adını ömrümde duymamıştım. Tamam... Müzik bilgimin feci kıt olduğunu tüm samimiyetimle  itiraf edebilirim. Fakat... Latin müziğine var ya... Resmen... Tek kelimeyle biterim! Üstelik gene feleğin şahane bir kıyağı gerçekleşmişti. Epeydir takibini sürdüğüm, o gün kitapçıda  tesadüfen gözüme ilişip, doğum günümde kendime armağan olarak aldığım, gün içinde ara ara elime alıp okuduğum kitabın adı neydi biliyor musun?  Şarkıdaki Şiir. Şimdi farkettim. Üstelik kitabın kabıyla, filmin bir afişi birbirini andırmıyor mu? Ne hoş değil mi? Felek doğum günümde oynamıştı gene bana bir oyun besbelli.


Bak şimdi... Yukarıdaki şarkı sözlerini Şarkıdaki Şiir adlı kitaptan aşırdım. Fotoğraflar ise Sixto Rodriquez adlı şarkıcının. Niye böyle bir şey yaptım biliyor musun? 1960'lı yılların sonlarına doğru taaa Amerika'nın sanayi şehirlerinden Detroit'in bir barında keşfedilmiş Meksika göçmeni Sixto Rodriquez. Gündüzleri inşaatlarda ya da fabrikalarda çalışırmış. Geceleri de barlarda kendi yazdığı şarkıları çalar söylermiş. Şarkılarının sözleri o denli güçlüymüş ki, düşünebiliyor musun Bob Dylan'ın şarkı sözleriyle mukayese edilir olmuş. 1970'te folk-rock tarzında ilk albümü çıkmış. Daha sonra ikincisi. Sonuç hüsran olmuş. Çünkü Amerika'da bu şarkılar sevilmemiş.  Ve Rodriquez ortadan yok olmuş. Öldüğüne dair muhtelif söylentiler yayılmış. Unutulmuş gitmiş. Bundan sonrası çok enteresan... Meksika göçmeni Sixto Rodriquez'in şarkılarının Amerika'da esamesi okunmazken, bir şekilde Güney Afrika'ya ulaşan albümler, sokaktaki insanın ve emekçilerin dillerine destan olmuş. Ve inanılacak gibi değil... Amerika'da Bob Dylan, Rolling Stones ya da Jimmy Hendrix ne ise, Güney Afrika'da Sixto Rodriquez'in şöhreti benzer endamda zirve yapmış.  İyi de, Rodriquez'in şarkıları var ama, kendisi hakkında hiç bir şey bilinmiyormuş ki... İyice efsaneleşmiş. Kimileri başına tabanca sıktı diyor, kimileri moral bozucu bir konser sonrasında sahnede kendini yaktı diyormuş. Peki gerçekte kimdir bu adam? Bir müzik yazarı bu esrarengiz şarkıcının peşine düşüyor. İşte Bir Şarkının Peşinde adlı belgesel film, bu arayışın hikayesinden doğuyor. Sonu çok çarpıcı. Öldü diye bilinen, kasetleri, albümleri Güney Afrika'da kapış kapış satılan ve Güney Afrika halkının direnişinin  sembolü olan Sixto Rodriquez ise, bütün bu olan bitenden hebersiz, ailesiyle Amerika'nın bir  şehrinde yaşayan ve  inşaatlarda restore işleri yapan biri olarak karşımıza çıkıyor. Hem peşinde olan müzik yazarı, hem Rodriquez ve ailesi, ve elbette  şahsen ben şaşırdım kaldım bu duruma... Düşünsene... İletişimin bu denli geliştiğini düşündüğümüz bir zamanda, olur mu sahiden böyle bir şey? Olmuş. Sixto Rodriquez, neredeyse  kırk yıl sonra Güney Afrika'da nasıl efsane bir şarkıcı olduğunu öğrenmiş.  Fazla uzatmayayım. İlla izlenmesi gereken, kurgusuyla, hikayesiyle, şarkılarıyla şahane bir belgesel filmdi. Hayret ve mutluluk hisleriyle dolu sinema salonundan çıktım. 


Yooo... İnana bana, gün içinde Hilmi Tezgör'ün yazdığı Şarkıdaki Şiir adlı kitabı okumamış olsaydım, filmi bu denli manalandıramazdım. Çünkü Hilmi Tezgör,  şarkı sözlerindeki şiiri anlatırken, kitabın pek çok yerinde örnekler vererek "içerikli şarkı" kavramını anlatıyordu. Mesela "Siyahi insan, blues, soul ve funk'ın yanı sıra regae ile de sesini duyuruyordu... Blues bir haykırıştı. Irkçılığa karşı bir haykırıştı." diyordu. Bazı şarkıların, özgürlüğü, aşkı, savaşı, ölümü, yoksulluğu, eşitsizliği, yıkımları, sömürüyü anlatan sözlerinin, insanlık tarihi içindeki kölelikten kulluğa geçişin canlı bir kaydı olduğunu söylüyordu. Politik şarkı sözü geleneğinin, edebiyatla dirsek temasını koruyarak nasıl günümüze kadar geldiğini misaller vererek anlatıyordu. 32. İstanbul Film Festivali'nde seyrettiğim, Bir Şarkının Peşinde adlı film, şarkı sözlerini kendi yazan bir şarkıcının inanılmaz yaşam sevüvenini gözümün önüne getirmişti getirmesine ama... Şarkıdaki Şiir'de öğrenmiştim ya artık... Asıl güzel olan neydi biliyor musun? Yüreğimize dokunduğu halde, çoğunlukla sözlerine dikkat etmeden  dinlediğimiz şarkıların içindeki şiirleri işitebilmek çok önemliydi. Şarkılar içindeki şiirlerle güçleniyorlardı. Böylelikle insanlık tarihinde yaşanılan, "unutulmaması ve bağışlanmaması gereken" trajik olayların hafızamızda canlı kalmalarını sağlıyorlardı. Sixto Rodriquez'ın şarkılarının içindeki şiiri Amerika insanı okumayı becerememişti besbelli. Oysa “Her devrim bir şarkıya ihtiyaç duyar.” diyen Rodriquez'in şarkıları, siyahilere uygulanan ayırımcılıkları protesto eden Güney Afrikalılar tarafından okunabilip, benimsenmişti. 

Kitapta yazdığı gibi, "müziğin empati uyandırma, dayanışma duyguları yaratma, insani bağlar kurma, kurulmuş bağları kuvvetlendirme gücü ve kapasitesi"nin sahiden müthiş olduğuna bir kez daha şahidim. Neden biliyor musun? Hakkında hiç bir şey bilmedikleri halde, şarkılarındaki şiirleriyle duygularına tercüman olan Sixto Rodriquez'u, çılgıca bir sevgi seliyle kucaklamıştı Güney Afrikalılar...  Ve bu belgesel film sayesinde, hiç tanımamış olsam bile, bir insanın yüzündeki o mutluluğu görmek, yüreğime nasıl iyi geldi anlatamam. Müthişti!
 
Ve... Çok ballıydım. Doğum günüme denk gelen gün içinde, hem İstanbul Film Festivali vardı. Hem bir şarkıcının gerçek hayatını ve  seneler sonra verdiği konserde yaşadığı mutluluğu seyretmiştim. Hem de aynı gün, dinlemeyi okumaya dönüştüren bir kitap edinmiştim. O anda biri bana "Şu dünyanın en güzel, en mutlu, en zengin insanı kimdir?" diye sorsa... "Buyrun, benim!" derdim. Tanrım, çok teşekkür ederim.




NOT - Başlık, Erzurum'da Türkü, Mehmet Taner / Şarkıdaki Şiir kitabından alıntıladım.

7 Nisan 2012 Cumartesi

Geçip Giden Zamanları Bir Yerlerde Bulsak.


Taşrada yaşadığım için olmalı... Film festivallerine sadece sinemayla ilgili işi, eğitimi olanlar, İstanbul'da yaşayanlar gidiyorlar diye düşünürdüm. Bu yıl 31. yapılmakta olan İstanbul Film Festivali'ne gitmeye son dört yıldır cesaret ve heves ediyorum. Hayal etmeye ve oyun oynamaya meyyal bir bünyeye sahip olunca, her defasında, İstanbul Film Festivali'nin doğduğum hafta başlamasının bir tesadüf olmadığını, bilakis bana armağan olduğunu farzediyorum. Sinemayı seviyorum ya... Hele İstanbul'u sevmezse gönül, aşkı ne anlar ölüçüsünde İstanbul'a sevdalı biriyim. Koskoca on iki ay içinde benim doğduğum ayda... Koskoca otuz gün içinde benim doğduğum hafta... Koskoca memleketimin seksenbir ilinden  sevdalı olduğum şehir İstanbul'da... Binbir festival çeşitleri arasında hayatımı eşsiz hissettiren sinema dalında, festival yapılıyor. "Heyy! Feleğin ne büyük kıyağı bana!" diye düşünüyorum. Kendi hayallerime kendim inanıyorum. İstanbul Film Festival'i sanki benim için yapılıyormuş, sanki bana armağanmış gibi hissediyorum. Çalıştığım için iki haftalık festival süresincinde, bir ya da iki günü festival için ayırabiliyorum. İlla festivale ilk gideceğim günü, doğum günüme denk getiriyorum. O gün gösterime giren filmlerden, konularının ne olduğuna bakmaksızın, bahtıma ne çıkarsa, biletlerini satın alıyorum. Ve inan bana, festivallerde seyretttiğim tek filmden bile pişman olduğumu hatırlamıyorum. Şimdiye kadar günde üç film seyrediyordum. Bu yıl, doğum günümde dört film seyrettim. Gene hiç sıkılmadım, hiiiç... Demek ki kısmet olursa, seneye beş filme kesinlikle gidebilirim. Du bakalım... Belki seneyi bile beklemez, haftaya gideceğim filmleri beşleyebilirim. 


Düşünsene.... Anılarımızı hafızamıza mekânlarla birlikte istiflemez miyiz sence? Ne bileyim? En azından benim için öyledir. Seyrettiğim bazı filmleri o filmi seyrettiğim sinemayla birlikte yâdetmeyi severim.  Keşke okuduğumuz yazarların, birer mabetmiş gibi anlattıkları sinemalarda film seyredebilsek. O sinemaların havasını onlar yanımızdaymış gibi teneneffüs edebilsek. Keşke memleketimdeki insanların kişisel tarihleri, mekânlarla birlikte bir kuşağın mecrasından diğer kuşağın mecrasına akabilse... Kuşaklar birbirlerinin kişisel tarihlerinden, mekânların ruhuyla nasiplenebilse... Çocukluğumun sineması, İzmit'teki Oğuz Bahçe Sineması keşke yıkılıp, yerine koskocaman bir binayla, altına alışveriş kışkırtan bir pasaj yapılmayaydı da, şimdi yerinde olaydı... Keşke aynı benim gibi o sinemaya ait anılarını hafızalarına gizleyenler, geçmiş zamanları aynı yerde bulabileydik hepbirlikte. Geçmişi hatırlatan o mekanlarda, şarkıcının dediği gibi, önce üzülseydik, üzüldüklerimize üzülebilseydik... Sonra sevinseydik, sevindiklerimize sevinebilseydik. O sinemada seyrettiğimiz filmlerin bizi sürüklediği hayal alemine bugün ulaşmayı başarabilseydik. İnanıyorum ki Emek Sineması'nda aynı benim gibi milyonlarca sinemaseverin anıları istifli.  İstanbul Film Festival'i için Beyoğlu'na ayak basar basmaz, önce yıkılacağı düşünülen yılların Emek Sineması'nın önüne gittim. Bu yıl da kepenkleri indirilmiş, kapısına kilit vurulmuş olduğu için, Emek Sineması bu film festivalinde gösterimde değil. İstiklâl caddesi hıncahınç kalabalıkken, Emek Sineması'ının bulunduğu sokak ıpıssız... Önüne kadar yürüdüm. Yüreğini hissettim. Sanki Emek Sineması beni farketti. Yürek yüreğe bakışırken, içimizi dumanlı bir efkâr kapladı. Dayanamadık. Karşılıklı iç çektik. Hemen toparlandım.  "Üzülme e mi? Bu festivalde iyice dinlen. İnanıyorum seneye, bazı festival filmlerini mutlaka sende  seyredeceğim." diye usulca seslendim. Her zamanki gibi kendi hayalime gene kendim inandım. Baktım, Emek Sineması sözlerimden umutlandı. Bana muzipçe göz kırptı. Deli yüreğim  sevinçle  dalgalandı. Şu dünyanın en güçlü, en zengin kişisi benmişim gibi hissettim. 31. İstanbul Film Festivali'nde... Hem de doğum günümde... İlk filmim Çingene'yi seyretmek üzere, İstiklâl Caddesi'nde seke seke yürüdüm.
 
 

9 Ağustos 2011 Salı

Ah! O Afacan Rüzgâr Yok Mu?


 
Du bi... Dilimin ucunda inan ki... Du... Tamam... Bak şöyleydi... "Rüzgâr çıktı. Bir çocuk başı gibi oynak, afacan bir rüzgâr."  Anlatımın güzelliğine bakar mısın?  Yok, ben bu yazarın tam manasıyla hastasıyım. "Etrafında güneş kadar temiz, ay kadar donuk sessizlik var." Sana bir şey söyleyeyim mi, eğer Sait Faik hayatta olsaydı, yeminle kapısının önüne serilirdim. Öyle böyle değil yani... Benim vaziyetim tam manasıyla fanatiklik hali. Misal bu ya, aynı bir futbol takımının gözü kara taraftarı olmak gibi. Biri maçlarını kaçırmaz takımının, diğeri öykülerini okumadan duramaz sevgili yazarının. Bu bir çeşit hastalık... Besbelli. Evet, hastasıyım ne yapabilirim yani? Nerden geldim  şimdi bu konulara durup dururken? Bugün arkadaşım Oya'nın doğum günüydü. Dilek'le sabahtan bir program yaptık. İşten sonra önce Dilek'i sonra Oya'yı alacağım. Birlikte sinemaya gideceğiz. Sonra iftar saati İzmit'te yeni açılan İspanyol lokantasında yemek yiyeceğiz.Şahane!



İştee... Tam ofisten çıkmıştım.  Arabama bineceğim tamam mı? Akşam üzeri demeyeyim de tam yaz ikindisi vakti.... Nasıl yumuşacık ama afacan mı afacan bir rüzâr esiyordu anlatamam. Hey! İşte o  rüzgârı hissedince tenimde, ben bir kuş olmak istemedim de... Bil bakalım ne olmak istedim? Bak, söyleyeceğim ama... Lütfen bana gülme... Ne dedim kendi kendime biliyor musun? "Şimdi bir uçurtma olsam. Şuradan gökyüzüne havalansam! Önce Dilek'in  sonra Oya'nın camının önünde salım salım salınsam!" Hey, düşünebiliyor musun, Dilek'le Oya'nın halini? Beni uçurtma olarak görseler acaba ne düşünürlerdi? İşte o anda aklıma Sait Faik'in Uçurtma adı öyküsü geldi. Der ki Sait Faik "Gök bahtiyar, rüzgâr, kırkanç, güneş hasretle dolu; uçurtmalar birer çocuk ruhludur." Ne güzel! Ben uçurtma olduğumda, arkadaşlarım da kuş olsalardı misal...  Yükseklerde uçan birer kuş! Kanatlarını germiş, gölgelerinin düştüğü yerden bi haber  kuşlar. Uçurtmayı gagalarlar mıydı? Ya da ufacık birer kuş olsalardı! Ufacık bir kuş, uçurtmayı acaba nereden seyrederlerdi? Çınarların üstünden mi? Yoksa yukarlardan atmacalardan korkmayarak daha yukarlardan, uçurtmanın üstünden mi? Tam o anda kendimi bir uçurtma, Dilek ve Oya'yı birer kuş gibi hayal edince ben... Hatta ovada nilüfer ve taş köprüler. Gök, kırık, titrek, bulutlar içinde. Hey, uzak, beyaz bulutlar gibi titrek, kırık göğüslü Değirmendere çocuğu! Rüzgâr çıktı, başım gibi oynak, afacan bir rüzgâr. Uçurtmanı çıkar. Uçurtmanın tam vaktidir. İşte ben bu vaziyette önce kırtasiyeye uğradım. Akabinde Dilek'i ve  Oya'yı evlerinden aldım. Bindiler arabaya... Bende ses yok. Sanki yaramazlık yapmış ya da yapmaya niyetlenmiş bir çocuk gibiyim, anlatabiliyor muyum? Tuhaf bir mahcubiyet çöreklenmişti üzerime... Önce  Oya "Hayrola, nedir bu sesizlik?"  ardından Dilek... "Ne var senin kafanın içerisinde?" dedi. Baktım Dilek ve Oya'ya.. O kadar güzellerdi ki! Arkadaşlık ne hoş  şey! Bizimki yılların dostluğu. Kardeş gibiyiz artık yani. Dellendim ya bir kere... Arabayı dağlara dağlara vurdum. Sonra bir kenara çekip durdum.  "Bu gün Oya'nın doğum günün ya hani..." dedim. Oya "Evet, doğum günüm." dedi.  Gözlerimi afacan bir çocuk gibi devirdim. "Uçurtma aldım. Uçuralım mı?" dedim ve arabayı çalıştırıp yola devam ettim. Bir aralıktan çocuk gölgeleri yağmaya koşarlarken, benim yolum da akşam alacası içinde ipi kesilmiş mor bir uçurtma gibi, büklem büklem kıvranarak uzaklara, uzaklara... sessiz bahçeliklere doğru düşüyordu... Vallahi benim kabahatim değil. O afacan rüzgâr yok mu? Ah, o afacan rüzgâr! Aklımı başımdan aldı tabii... Bugün Oya'nın doğum günü aşkına... Üçurtma olduk biz. Üçümüz... Harikuladeydi.




NOT: Koyulaştırılmış cümleler Sait Faik'in Uçurtma adlı öyküsünden alıntılanmıştır.





6 Nisan 2011 Çarşamba

İstanbul Film Festivali Bana Armağan

Bugün benim doğum günüm! İstanbul Film Festivalinin benim doğduğum hafta başlamasının bir tesadüf olduğunu mu düşünüyorsun? Yanılıyorsun! İstanbul Film Festival'i bana armağan! Öyle düşündüm! Öyle düşünmek istedim! Bugün evin kapısını kilitler gibi, kilitledim kendimi kendime. Telefonlara cevap vermedim. Dedim ki içimden "Ben bugünlüğüne ben değilim. Kendimde tatildeyim!" Sabah erkenden Beyoğlu'na gittim. Benim için düzenlenen Film Şöleni'nde, üç filmi ardı ardına seyrettim. Sonra kendimi ağırladım. Şahane bir yemek ısmarladım. Hele sinemadan çıktığımda, yağmur çiseliyordu ya... "Yok artık!" dedim. Yok bu kadar da olmaz!.. Bilirsin, bayılırım yağmura. Hele bir de yağmurda yürüyebiliyorum ya, Allahım çok teşekkür ederim!!!