30. istanbul film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30. istanbul film festivali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2012 Çarşamba

Memleketimdeki 2. Engelsiz Film Festivali'nin Takipçisiyim.


Ömrümün şu son üç yılı içinde İstanbul'daki iki film festivaline mutlaka gitmeyi kendime iş edindim. Biri İstanbul Film Festivali, diğeri Filmekimi. Ne yalan söyleyeyim, taşrada yaşıyan, sinema seven ve hepsinin üzerine benim gibi  hayalperest biri için film festivaline gitmek mucizevi bir dünya yaratıyor. Film Festivallerine sadece kendimi ödüllendirmek, keyfimin kahyası olabilmek,  festival ruhu içinde film seyretmek, o günleri kendimce şölene çevirmek, sinemanın büyülü havasını  bile isteye doya doya koklayabilmek, memleketimde düzenlenen böyle festivallerin devamına katkı yapabilmek, ömrümün "mesut dakikalar ve haz veren lahzalar" bölümünün sayısını arttırabilmek, insan olduğumu hissedebilmek için gidiyorum. Geçen sene İstanbul'da yapılan Ululararası Engelsiz Film Festivali olduğunu duymamışım. Bu benim ayıbım. Çünkü engellilerin  bu yıl daha fazla  farkına vardım. Kocaeli Altınokta Körler Derneği'nin son üç aydır içindeyim. Görmeyenlerin nasıl film seyrettiklerini hiç düşünmemişim. "Sesli betimleme" diye bir şeyin olduğunu yeni öğrendim. Engellilerin ne engellerle haşır neşir olduklarını öğrendikçe mahcubiyetim daha da büyüyor. Bu nedenle engeliler için yapılan her güzelliğin gönüllü destekçisiyim. Şimdi Engelsiz Film Festivali'nin 2.nin yapılacağını duydum ya... Önce Hayal Kahvem'de duyurusunu yapmakla başlayacağım. Sonra bizim şehrimizde neler yapmayı planladığımızı, bu yıl ki Engelsiz Film Festivali'ne katılıp yaşadıklarımı mutlaka anlatmak niyetindeyim. İşte basın tanıtımını bloğuma aktarmakla başlıyorum. Böyle bir festivale düzenleyen ve katkı yapan herkese çok teşekkür ediyorum.  Buyrunuz... 

2. ULUSLARARASI ENGELSİZ FİLM FESTİVALİ KISA FİLM YARIŞMASI BAŞVURULARI BAŞLADI:


Mind the AD- İstanbul tarafından bu yıl ikincisi düzenlenecek olan 2. Uluslararası Engelsiz Film Festivali 30 Nisan-5 Mayıs 2012 tarihleri arasında hayata geçiyor. Engellilik, iş göremezlik konusunda kısa ve uzun metrajlı filmlerle toplumda farkındalık yaratmayı ve bu bilincin güçlenerek yayılmasını sağlamayı hedefleyen Uluslararası Engelsiz Film Festivali; “Herkes İçin Eşit Yaşam Koşulları, Eşit Saygı ve Adalet” ana temasıyla çalışmalarını sürdürmeye başlamıştır.  Kısa Film Yarışması Jürileri Açıklandı… Ulusal alanda yarışma düzenlenecek olan festivalde EN İYİ KISA FİLM, EN İYİ SENARYO ve JÜRİ ÖZEL ÖDÜLLERİ verilecektir. Bunun çerçevesinde Türkiye  genelinde “HERKES İÇİN EŞİT YAŞAM KOŞULLARI, EŞİT SAYGI VE ADALET” temalı bir kısa film yarışması düzenleneceğinin duyurusu yapılmıştır. Kısa film ve senaryo yarışmalarının jürileri; Beste Bereket, Cemil Ağacıkoğlu, Ece Uslu, Zeynep Özbatur Atakan, Hüseyin Kuzu, Ege Görgün, Banu Bozdemir, Selçuk Aydemir, Görkem Yeltan, Tolga Afşin Kaya ve Bülent Doruker’ den oluşuyor. Ön Değerlendirme Jürisi Yarışmaya katılacak filmleri ödüllü kısa film yönetmenleri ve Kısa Film Ruhu’nu ısrarla koruyan genç sinemacılar değerlendirecek ve ana jüriye iletecek. Ön Değerlendirme Jürisinde yer alacak isimler: Bessy Adut (Kısa Film Yönetmeni), Ayşegül Yadigar (Kısa Film Yönetmeni), Heval Hazal Kurt (Yönetmen-Yapımcı), Armağan Lale (Yardımcı Yönetmen), Ahmet Turgul (Kısa Film Yönetmeni), Beyçin Uygur (MetinYazarı), Memet Sefa Öztürk (Klasik Bale Sanatçısı).


Yarışmaya Son Katılım Tarihi: 1 Nisan 2012

Yarışmaya katılmak ve başvuru koşullarını incelemek için www.engelsizfilm.com web sitesini ziyaret edebilirsiniz.  


Diğer soru ve önerileriniz için bize festival@engelsizfilm.com adresinden ulaşabilirsiniz.

                   

30 Nisan 2011 Cumartesi

Mutluluk Nedir?



Bu yıl İstanbul Film Festivali sebebiyle, iki hafta süren festival süresince, dört gün İzmit'ten İstanbul'a gittim. Günde üç filmden toplam oniki film seyrettim. Film biletleri normal zamanlardan ucuz olsa bile, on iki film olunca ehh epeyce bir yekûn tutmuştu. Dört günlük yol masraflarımı üzerine ekleyince... Festival için kendime bir bütçe ayırmıştım. Hakveririsin ki bu durumda yeme içme faslında idare etmeye gayret ettim. İstiklal Caddesinin hemen girişinde,  heykelin olduğu yerde, hani Fransız Konsolosluğu'na doğru inerken,  önünde arabasıyla duran bir simitçi vardır, bilmem farkında mısın? İşte her Beyoğlu'na gittiğimde o simitçiden  iki simit  alıp çantamam atıyordum. Bir şey itiraf edeyim mi? Bana...  "Hayatta sana haz veren neler vardır?" diye bir soru soracak  olsan, inan benim için simit yemek en baş sıralarda gelir. Simit yemek o kadar mutlu eder  ki beni anlatamam.  Ya sinema? Ya İstanbul?  Düşünsene. İstanbul'dayım. Hem de başkalarını bilmem ama benim için buram buram tarih kokan İstiklal Caddesi'ndeyim. Sinemaya giriyorum. Hey! Film festivalindeyim üstelik... Sinema çıkışında iki film arasında az zamanım oluyor. Allahım! Nisan yağmuru  nasıl da çisil çisil yağıyor! Ben çocukluğumda olduğu gibi ayaklarım ıslanacak diye hiç korkmadan, cup cup  sulara basa basa bir sinemadan diğerine koşturuyorum.  Film çıkışında acıkıyorum tabii. Midem filmin başlayacağını haber verircesine "fena halde açım!" diye zırıl zırıl çalıyor. Hemen Beyoğlu'nun ara sokaklarına dalıyorum. Salaş tahta masalı sandalyeli bir yer bulup  telaşla oturuyorum. "Usta bir şekersiz çay, benim ki demli olsun lütfen.." diye sesleniyorum.. Kız belli bardakta çayım geliyor. Bir avucumla kavrıyorum bardağı. Tabağına asla koymuyorum. Düşünsene diğer elimde simit. Hımm...  Her ikisini ayrı ayrı kokluyorum.  Çayın  ve simidin kokusu  her defasında aklımı alıyor... Sonra önce çaydan bir yudum içiyorum. Immmh, nefis... Sonra bir parça simitten koparıp yiyiyorum... Immmh, leziz...  Mutluluk nedir ki?  O anda  "Şu dünyanın en zengin, en güçlü, en mutlu kişisi kimdir?" diye bana sorsan... İnan  başım yukarda "Benim!" derdim. Hani  bazan sorarlar ya "Mutluluk nedir?" diye... Mutluluk aynen böyle bir şey işte!

21 Nisan 2011 Perşembe

"Ben Festival Olmuşum!"


Çocukluğumda yaşadığım ev, açık hava sinemasının locası gibi bir balkona sahipti. O vakitler televizyon çok tazeydi  tabii. Tek kanal...  Siyah beyaz... Hepimiz  için yepisyeni  bir ilgiydi.  Ama sinema var ya... Sinema...  Sinema benim için bir sihirdi. Şimdi hatırladım. Sinema başlamadan önce gong çalardı.  O gong sesini duyunca  yüreğim heyecandan küt küt  atardı. Peki  ya şimdi? "4.salondaki film başlamak üzere" şeklinde  anons var, öyle değil mi? Çünkü o vakitler tek sinema salonu vardı. Gong çalınca anladık nerede  filmin başlayacağını. 
 
Son günlerde, film festivali sebebiyle bazı defa, günde üç film seyredince... Bir de ofiste biriken işlerimi toparlamak için verdiğim insan üstü uğraşıları üzerine ekle... Bıkmadan usanmadan ve nerden geldiğini bilmediğim bir enerjiyle  asla ihmal etmeden yazdığım, onlarca yazılar ve yorumlar... Tam bir seyirlik vaziyetteyim.  Şakülüm mü şaştı, eksenim mi kaydı bilmiyorum. Son günlerde iyiden iyiye seyrini şaşırmış bir sarkaç gibi hareket ettiğimi düşünüyorum. Üzerine afiyet...  Sanırım "ben festival olmuşum." 

Bakar mısın halime? Gene geçtim bilgisayar başına. İlla yazacağım ya... Yazmazsam  sanki dünyanın sonu gelecek... Yazmazsam  sanki kıyamet kopacak... Yazmazsam  sanki yer gök birbirine karışacak. Öyle ağır bir sorumluluk var üzerimde. Üstelik ne yazacağımı da bilmiyorum. Öylee başladım yazmaya işte... Bu yazının sonunda ne çıkacağını  inan bana çok merak ediyorum.  Şimdi... İçim sıkıldı inan ki... Anlatıyorum ya aklıma gelenleri böyleyken böyle diye... Bahar nedeniyle olmalı... İçimde hazin bir ses işitiyorum. Ben böyle düşünürken  düşünürken... Gözümün önüne rahmetli Sami Hazinses'in görüntüsü geldi yerleşti iyi mi? Hani gülerken hüzünlendiren, ağlarken eğlendiren o kendine has ifade... Hafıza ne tuhaf bir kutu? Yıllar var ki seyretmedim.  Sami Hazinses mi? Ruhuna rahmet... İnanamıyorum kendime... Şimdi nereden aklıma geldi?

"Zıbalawskar Torke!" Ne Demek Acaba?



30.İstanbul Film Festivali için film seçimi yapıyordum.  İlla Beyoğlu'ndaki sinemalara gitmeye niyetliydim ya gösterimler hangi sinemalarda yapılıyor diye bakıyordum.  Atlas, Fitaş, Beyoğlu, Rexx,  Pera ve City's... Bu sinema isimlerini görünce dayanamadım. Kalktım oturduğum sandalyeden... Kitaplığa doğru  yürüdüm. Marş marş Atilla Atalay kitapları. Uyur  gezerler ellerini ileriye doğru uzatırlar da...  Gözleri kapalı  yürürler  ya hani...  Bir nevi illüzyona uğramışlar gibi... Aynı o hâlde... Hayaller Kâhyası adlı kitabını durduğu raftan  aldım. Altı öykü  vardır içinde. Okumak istediğim ikinci öyküsüydü. Öykünün adı  ise Çiğdem Sineması. İsmi görüyor musun? Ne tatlı! Zaten Atilla Atalay öykünün daha ilk başında çocukluğunda yaşadığı mahalleden  şöyle söz eder: "Yalnız, bi dakka durup isimlerin güzelliğine dikkatinizi çekmek istiyorum. Çiğdem Sineması, Yeşilyuva İlkokulu, Cennet Mahallesi,  Florya, Menekşe İstasyonu..."  der.  Ne kadar düşsel  mekan isimleri öyle değil mi?  Yazarın öyküde dediği gibi "Şimdilerde "Parseller, İkitelli, Üçkuyular, Başıbüyük vb. gibi" zerafetten yoksun adları olan bir takım semtler var."  Peki Cennet Mahallesi'nin tam göbeğinde, dut ağaçlarının arasında, yıldızların altında, geceleri ışıl ışıl bir açık hava sineması olan Serkan Sineması'nda film seyretmeye ne dersin? Of! Yazar seyretmiş işte. Gündüzden, mahalle içinde dolaşan oparlörlü araba o akşamki filmi ilan eder,  hatta küçük bir özetini verirmiş: "Dikkat dikkat bu akşam Serkan Sineması'nda, tamamı renkli sinemaskop, avantür film: Şehir İntikamcısı. Baş Rollerde, Alen Delon, Pol Belmondo..."  Bilmiyorum gözünde canlandı mı? Hele hele bir de  lütfen şunu dinle... Böylesi  bir filmin en heyecanlı sahnesinde bazen  ne olurmuş biliyor musun?  Dut ağaçlarından,  birinin ensesine  tırtıl düşermiş de adam sinema içinde dört dönüp tepinirmiş. Herkes gülermiş. Yazar  öykünün devamında sinemada yaşadığı başka komik anılarını da anlatıyor. Sonnraa... Benim koşarak gittiğim gibi  yazar'da mübarek diye nitelendirdiği Sinema Günleri'ne gitmiş. O salondan öbürüne benim gibi savrularak loş atmosferli birtakım filmler izlemiş. En son izlediği film üç saatlik bir Macar filmiymiş. "Birazdan film dağılacak, kışlada komut almış gibi, aynı anda cep telefonlarını açan bir öbek izleyicinin arasında aynı ufak adımlarla süzülüp, bir sonraki filmin kalabalığına karışacağız." diyor.  Allahım, hiç yabancı değil. Aynı benim gözlemlediğim halleri anlatıyor. Bu filmde yazar'ın hiç kız arkadaşı yok mu peki? Yok! Ben dikkat etmedim yani. Aklımı mekan isimlerine vermiştim ya...  O sebepten... Şeyy!.. O iri  mavi gözlü kızın bu öyküde olacağını  hiç tahmin etmiyorum zaten.  Bu öyküde o kızın varlığı çok gereksiz!.. Hem kusura bakma ama şimdi o kızı  hiiiç düşünemem. En son seyrettiğim filmde "Zıbalawskar torke!" dedi sevgilisine perdedeki adam. Öndeki topak kafalı adam yüzünden çevirisini okuyamadım. Aklım ona takıldı. Ne demekti acaba?

18 Nisan 2011 Pazartesi

Kahve İçmeyi Becerdiğim Edebiyat Akrabalarımla Kavgam...



"Edebiyat akrabalıkları, hiçbir zaman buluşup bir kahve içemeyeceğiniz insanların yeryüzüne dağılmış varlığını hatırlatır size. Gene de asıl buluşmanın edebiyat olduğunu bilirsiniz." der  Murathan Mungan.  Günlerden pazardı. Aylardan nisan. Beyoğlu'nun arka sokaklarından birindeydim. Ayaz mı ayaz bir rüzgâr  tatlı sert esmekteydi. Bilmesem mevsimin  ilkbahar olduğunu, sonbaharın son günlerinde olduğumu bile farzedebilirdim. Öyle böyle bir ayaz  değildi ki... Açıkta yakaladığı yerleri acıtarak ısırmaktaydı sürekli.  Sokak boyunca uzanan nostaljik  bir kafe atmosferi içindeydim. Fonda Ajda  Pekkan "Kimler geldi kimler geçti" yi söylemekteydi. Kimbilir bu sokaklardan kimler gelmiş kimler geçmişti sahi? Gecenin ilk saatleriydi. Az önce tıka basa  midye tava ve kalamar yemiştim. Şimdi tahta bir sandalyede oturmaktaydım da önümde gene tahta bir masa vardı sanki. Beyoğlu girişindeki çiçekçi kızdan aldığım şebboy avucumun içindeydi.  Tahta masanın üzerinde dört kahve fincanı vardı.  Kafamı kaldırdım.  Yıldızsız laplacivert bir geceydi. Rüyada mıydım?  Bugün İstanbul Film Festivali'nin son günü değil miydi?  Evet, son günüydü. Biliyorum. Çünkü  o sebeple İstanbul'daydım.  Ardı ardına iki film seyretmiştim. Film bitiminde Metin Üstündağ usulü  "caddeye egemen olan  o alkol, o hırs, o nefret yüklü yalnız, bekâr ve negatif elektrikten çekinerek, önümde yerden bitme gece elbiseli üvertür şarkıcılara ve dostlarına bakarak eve yollanmaya" niyetliydim aslında.  Fakat o kadar geç  değil, henüz Beyoğlu için oldukça erken saatlerdi. 
 

Elim önümdeki kahve fincanına gitti. Kulpundan tutup kaldırdım. Önce kokusunu derin derin içime çektim. Kendime geldim bir an. Fısır fısır sesler işittim. Baktım etrafıma. Masada dört kişiydik. Hey! Momentos, Nessuno, Aylardan Şubat ve ben.  Hani Murathan Mungan "Edebiyat akrabalıkları, hiçbir zaman buluşup bir kahve içemeyeceğiniz insanların yeryüzüne dağılmış varlığını hatırlatır size. Gene de asıl buluşmanın edebiyat olduğunu bilirsiniz." der ya...  Biz ise arada buluşup kahve içmeyi beceren  yeryüzüne dağılmış edebiyat akrabalarıydık işte. Bu kez buluşma sebebimiz edebiyat değil sinema olmalıydı. Öyleydi. Şiir adlı filmi birlikte izlemiştik. Sonra...  İşte sonra olanlar oldu... Dört kişiden üçü şair biri değildi. Şair olmayan bendim.  Onlara belli etmiyordum ama fena halde üzgündüm. Momentos'un şiir kitabı bile vardı. Geçmişte bir tarihte imzalı şiir kitabını bana  kargoyla yollamıştı. İyice baktım her birine. Heyecanla bir  şeyler anlatıyorlardı. Biri sözünü bitiriyor, hemen diğeri başlıyordu.  Kulak diktim dinledim. Nessuno  kendi şiirini okumaktaydı. Aylardan Şubat ise önce Tolstoy'dan çocuk öyküleri, sonra öğretmenliğiyle ilgili  kendi öykülerini anlattı sanki.  Akabinde Momentos okumaya  başlamadı mı  arka arkaya kendi dizelerini..  "ben ki "şiir" yüklemcisi... yazamadım... üzgünüm... ama... ama biraz sonra... yola çıkıp... sana geleceğim... kuş gibi yüreğim... gözlerine anlatacak... gözlerim... ve dudaklarım... kocaman bir buse... anlayacaksın... biliyorum... "   Of! Of!..   Ben... Ben ise öyyle duruyordum. Dinliyordum sadece. Ne okuyacak bir şiirim ne anlatacak bir öyküm vardı. Dayanamadım. "Ayaklarımızı getirelim mi yanyana şöyle?" dedim.  Güldüler. Hoşlarına gitti bu önerim. Ayaklarımızı yan yana getirdik.  Momentos da  fotoğrafını çekti. Sonra kıstım gözlerimi. İçimden bir siyah kuğu fırladı sanki.  Hiç acımadım hiiiç! Hepsinin ayağına bir bir sıkıca bastım. Üçünü o kadar kıskanıyordum ki. Anlıyorsun değil mi? Ayaklarını  ezdim!.. Ezdim!.. Acıdı canları tabii.  Tam bana bir şey diyorlardı ki... Mızıkcılık yaptım gene.  Omuzlarımı silkeleyerek: "ben eve gitmek istiyorum" dedim.  Onları bıraktım oldukları yerde.  Beyoğlu sanki canlıymış gibi, canı acırmış gibi, itinayla yürümeye başladım. Momentos, Nessuno ve Aylardan Şubat! Üçü de Şair'diler.  Donakaldılar... Kalakaldılar oldukları yerde. Şaşırdılar halime. Hayrete düştüler. Biliyorum...  İşittim...  Arkamdan bana acıyarak güldüler.


NOT: Fotoğraflar Momentos'un Resim Galeri'sinden alınmıştır. İnanmıyorum. Şiir ve öykü yazmakla kalmıyor. Bir de şahane fotoğraflar çekiyor. Keşke Momentos'un iki ayağına da basaymışım. Anlattıklarım harfi harfine doğrudur.  Şaka olsun diye yazdığımı  sananlar,  peşin peşin söyleyeyim, fena halde yanılırlar

15 Nisan 2011 Cuma

"Kafa"lı Deyimlerle 30. İstanbul Film Festivali Günlüğüm


İstanbul'a gitmeyi "kafaya koymuştum" bir kere. Mutlaka gidecektim. Gitmezsem "kafayı üşütebilirdim". Yoksa ne yapardım, derdimi kime yanardım? Neylerdim, bu şehri ateşe mi vereydim? Öyle bir "kafayı takmıştım" yani öyle böyle değil! Yanıma "kafa dengi" bir arkadaş bulmalıydım ama. Buldum da. Hülya. Telefon ettim. "Geliyorum İstanbul'a. Seni alacağım birlikte Beyoğlu'na 30. İstanbul Film Festivali'ne gideceğiz. "Kafan yattı" mı  bu planıma ne dersin?" diye sordum. Her zaman ki gibi " Şahane olur." dedi.

 
Ben her yıl  Hülya ile bir gün  İstanbul Film Festivali'ne gitmeyi adet edindim. Seviyorum onunla sinemaya üzerine sohbet etmeyi. Ben hatırlatmasam  festivali unutabilir ama belki. Çünkü bana  "Biz İstanbul'da yaşayanlar kaçırıyoruz film festivalini, sen nasıl köyden İstanbul'a geliyorsun sürekli? "dedi. "Boşver, "kafa yorma" böyle şeylere, üzümünü ye bağını sorma, bana takıl hayatını yaşa!" dedim. Güldü. Arkadaşım arabaya bindiğinde önce "kafa kafaya verdik". Acaba Beyoğlu'na hangi yolla gitmeliydik? Kadıköy'e bıraksam arabamı mesela. Ordan Beşiktaş'a deniz yoluyla geçsek. Sonra ver elini  Pera! Yoksa benim arabayla mı gitsek? Bu konuya ayaküstü biraz "kafa yorduk". "Kafamızı işletmeliydik". Günü kaliteli değerlendirmeliydik. Yağmur yağıyordu feci... Sinemadan pek vakit kalmıyordu muhabbete.  İlk filme de daha çok vakit vardı. "Kafamızı kullandık." Benim sevgili düldülle gitmeye karar verdik.


İlk filmin adı Yaşamın Ritmi'ydi... 2010  İsveç-Fransa yapımı bir film. Ne yönetmenini tanıyordum, ne oyuncularını. Olsun... Nefisti. Bizim  böyle bir konuyu "kafamızda canlandırdırmamız" mümkün değil inan ki.  Müzik teröristleri diyebileceğim bir kadın ve beş erkek, ameliyathanede, bankada, iş makineleriyle konser salonunun önünde ve şehrin yüksek gerilim hatlarında protest diye nitelendirebileceğim bir karşı müzik tavrı içine giriyorlar. Kardeşi ünlü bir müzisyen olan polis Amadeus ise ne yazık ki her daim sessizlik istiyor. Nasıl enteresan bir filmdi anlatamam. İnsan düşündükçe "kafayı üşütebilir."  Hele filmin finali var ya müthişti. Yaşamın Ritmi'ne  sadece finali için bile gidilebilir.

 

Sonra İnsan Kaynakları Müdürü'ne gittik. Bu filmi seçmemin nedeni, yönetmeni Eran Riklis'in geçen yıl seyrettiğim Limon Ağacı adlı filmin de yönetmeni olduğunu öğrendiğim içindi. Yoksa bilmem yani Eran Riklis'i. İsrail-Almanya-Romanya ortak yapımı gerçekleştirilen film Kudüs'teki bir insan kaynakları müdürünün başına gelenleri konu ediyor. Kendi fabrikalarında çalışan bir kadın işçinin bir intihar saldırında ölmesinden insan kaynakları müdürü sorumlu tutuluyor. Oldukça çarpıcı bir filmdi. Bir şey yeniden kafama dank etti. Sinemanın  insan haklarını konu etmesi bence çok önemli. Bu film illa ki izlenmeli.


Üçüncü filmin adı ise  Siyah Venüs'dü. Maalesef bu filmi izleyemedik. Çünkü bana mühim bir telefon geldi. Bir müşterimin  fabrikasında iş kazası olmuş. Tam da İnsan Kaynakları  Müdürü adlı filmden çıktığımızda müşteriminin insan kaynakları müdürüyle haberleşmedik mi?  Biri bana kamera şakası mı yapıyor diye "kafayı yiyecektim" inan ki. Neyse işçinin durumu iyi. Az sonra Sisi aradı beni. Beyoğlu'ndaymış. "Görebilir miyim sizi?" dedi. Aaa! "Kafam nasıl kızdı." Sen Beyoğlu'nda olacaksın benimle aynı vakitte. "Görebilir miyim" diyeceksin öyle mi? Sorulur mu hiç böyle soru!  "Tabii!" dedim. "Tabii ki!" Allahım... Bir de yanında Hiroşima Sevgilim'i getirmemiş mi? Ne çok seyretmek istiyordum o filmi. Hani bilirsin, Marquerite Duras'ın senaryosunu yazdığı film. Sisi'ye nasıl sarılacağımı bilemedim. Oturduk bir kafeye hep birlikte. Kahvelerimizi içtik büyük bir keyifle.. Başladık filmler üzerine muhabbete... Hızımızı alamadık. Yürüdük Pera Müzesi'ndeki  İhsan Cemal Karaburçak sergisine. O resim senin bu resim benim dolandık durduk biteviye... Sonra arkadaşım  eğildi kulağıma... Dedi ki" Sen beni acilen atar mısın eve? "Kafam kazan gibi oldu! Alışık değilim bu kadar gezinmeye." Baktım Hülya'ya. Gerçekten "Kafayı bulmuş" gibiydi. "Tamam!" dedim, sen daha fazla uyma bana. Hemen eve git ve "kafayı vurup yat!" Ben daha çok gezerim bu "KAFA"yla! Sonra... Evli evine köylü köyüne. dedik.. Sisi'yle döndük bizim köye. Bir İstanbul Film Festivali günü daha böyleyken böyle bitti işte.

Kahve Molası - 30. İstanbul Film Festivali Günlüğüm



İstanbul Film Festivali'nin 30. yılı, benim ise festival seyircisi olmamın 3. yılı sebebiyle dün gene Beyoğlu'ndaydım.  Evden  daha ayağımı atar atmaz sokağa, nasıl tatlı bir ilkbahar esintisi değmişti yanağıma, anlatamam. "Heyyy! Ne oluyoruz?" diye rüzgâra muzipçe seslenmiştim. Rüzgâr dediğimi işitmişti de, tekrar tekrar yanağıma usulca ellemişti. Ben esinti seven biriyim.  Güneş enerjisiyle değil rüzgârla çalışır benim bedenim. Bu nedenle sabah esintisine çok sevinmiştim ne yalan söyleyeyim. Ayağımda bez ayakkabılarım... Üzerimde kotum, beyaz gömleğim, kadife ceketim... Tamam işte... İki dirhem bir çekirdeğim. Şenliğe gidiyorum! Şenliğe! Bir sinemadan çıkıp diğerine gireceğim. Sadece bu sebeple "bugün bayram erken kalkın çocuklar, giyelim en güzel giysileri" ruh halindeydim. Böyleyim işte. Abarttıkça abartırım duygularımı. Kalbim  bir kuş kanadı gibi çırpar. Şarkılar söylerim. Kendimi soyutlarım gerçek dünyadan. Hayal alemimin içine gizlenirim. Tadını çıkarırım yaşadığım o anın. Fena bir şey asla  görmem. Tattığım, dokunduğum, kokladığım, baktığım, işittiğim herşey şefkate, merhamete, iyiliğe dairdir sanki.. Yani diyeceğim odur ki tuhaf biriyim. Bunları neden anlatıyorum biliyor musun? Ben İstanbul'da çok ıslandım çoook! Beyoğlu'na vardığımda, bir yağmur başladı anlatamam sana. Ayaklarımda bez ayakkabılar vardı ya... Heey! Çok ıslandılar... Çoook! Olsun ben vazgeçmedim. Gene sevinçle yürüdüm.  Zaten çocukluğumdan beri severim suda cup cup yürümeyi. Evet, yürüdüm. Bu durumda ne oldu tabii? Hem ayakkabım hem kotum suyu çekti. Üşüdüm. Çok üşüdüm. Ama ben üşümeyi terlemeye  yeğleyen biriyim. Hiç bozmadım moralimi. Bir sinemadan çıktım öbürüne girdim. Aaa! Tabii filmleri anlatacağım anlatmasına da... Kahve molası vermiştim. Bir müşterim geldi. Şimdi onunla ilgilenmeliyim. Bekle beni olur mu? Bir ara döneceğim...

12 Nisan 2011 Salı

Kahve Molası - Bu Kez Metin Üstündağ Usulü Rota İzleyeceğim..


perşembe günü 30.istanbul film festivali için tekrar istanbul'a gideceğim.. bu kez.. metin üstündağ usulü bir rota çizdim kendime.. hayatın bedava hazları yok mu.. var elbette.. biri de beyoğlu'nda yürümek.. hakkını vereceğim.. evvela arka sokaklardan, beyoğlu'na hiç bakmadan, tünel'e varacağım.. ordan yolun soluna geçip ağır ve itinayla yürümeye başlayacağım.. adımlarıma dikkat edeceğim, yere ağır basacağım.. sanki beyoğlu da canlıymış gibi, sanki canı acırmış gibi yani..  denk gelirsem arkadaşlarıma güzel, hüzünlü selamlar sarkıtacağım.. yeni binalara, eski binalara özenle bakacağım.. akabinde hay bin kunduz, mutlaka o anki ruh hâlime uygun bir fon müziği edineceğim..  fransız konsolonsluğuna kadar yürüyüp, fransız konsolosluğu önündeki o banka oturacağım.. -ölünce met üst bankı diyecekler adına ihitmal, kaldırılmazsa yani -  mümkünse bir haşlanmış mısır yiyeceğim.. mümkünse ordan sevdiğim herkes.. ömrümün tüm romeoları, mecnunları geçecek..  ve mümkünse tüm mümkünler sırasıyla geçecek.. azıcık laflayacağım ayak üstü her rastladığımla..  birine saati sorup, fil hastalıklı abonman biletçiyi, kör gazeteciyi, ateşe işeyen deliyi ve tüm beyoğlu'nun fonda ten'lerine derin aşklı bakışlar sarkıtarak sinemaya yetişeceğim.. film bitiminde caddeye egemen olan o alkol, o hırs, o şiddet, o nefret yüklü yalnız, bekâr ve negatif elektrikten çekinerek, önümde yerden bitme gece elbiseli üvertür şarkıcılara ve dostlarına bakarak eve yollanacağım.. ta ki film festivalinin son günü benim kardeşle yapacağım yeni beyoğlu turuna kadar..

NOT: metin üstündağ'ın hayatın bedava hazları - beyoğlu'nda yürümek adlı yazısını kendime uyarladım.

9 Nisan 2011 Cumartesi

Ben İstanbul Film Festivaline Arkamı Dönmeden Önce...


"O akşam birden şair oldum." der ya Mayakovski... Yoo... Akşam değildi. Beyoğlu'na vardığımda ilkbahar sabahının erken saatleriydi. O sabah birden şair oldum sanki. Herkese alelade gelebilecek her görüntü,  bana göre anlatılamayacak kadar büyüleyiciydi çünkü. Gene bir rüya içindeydim. Veya herşey bir illüzyondan ibaretti. Hiç hissetmediğim kadar iyi hissediyordum kendimi. Biliyordum aslında nedenini. Yapmıştım gene yapmamam gereken şeyi. Caddenin köşesindeki çingene kızdan bir dal şebboy istemiştim. Şebboyu elime aldığımda, gözlerimi kapatıp kokusunu derin derin içime çekmiştim. Hemencecik başım dönüvermişti. Gene hayal alemimin içine girmeyi anında becerivermiştim. Çiçekçi kız hissetti vaziyetimi. Ağzını yaya yaya sevgiyle gülümsedi. Elimi çantama attığımı görünce, "Vermeyesin para, o dalcık benden olsun." dedi.  Doğum günüm olduğunu anlamış mıydı ki?  Bu kez ben sevgiyle baktım ona. "Siftah yaptınız mı?" diye sordum. "Yapmadım." dedi. "O zaman siftah paranız benden olsun. Alın bunu. Bereketli bir gününüz olsun." dedim. İtiraz etmedi. Verdiğim parayı cebine koyuverdi. Ona ansızın sarılmak istedim biliyor musun? Tutamadım kendimi. Çiçeklerin üzerinden uzattım gövdemi. Kollarımı açtım. Kucakladım onu. Beklemediği bir davranıştı tabii. Önce kastı kendini. Ardından koca elleriyle bana sarılıverdi. Geri çekerken gövdemi, usulca kulağına dedim ki, "Hep senin yerinde olmak isterdim." Hayretle kocaman açtı çakır gözlerini. "Benim mi?" dedi. Güldüm. "Evet, senin. Çok kıskanıyorum seni. Çünkü hayalimdeki işi yapıyorsun." dedim. Cevap vermeden öylece baktı gözlerime.  Film başlamak üzereydi. Yürümeye başladım. "Gene beklerim ablacım. Selametle..." diye ardımdan seslendi. Dönmedim. Kendi kendime gülümsedim. Sinemaya girdiğimde salon tıklım tıklım dolmuştu. Koltuğumu bulup oturdum. Bir an kendimi sinemada değil de bir lunaparkta farzettim biliyor musun? Aklıma Aşkın Güngör'ün dizeleri geldi. Der ya hani, "Coştu kalbimde şiir ve kocaman bir lunapark büyüdü yerinde. 'Anne, lunapark mı İstanbul? Kalbim mi lunapark? İstanbul mu kalbimde? " İşte böyle bir yürekle başladım 30. İstanbul Film Festivali'ndeki  filmleri seyretmeye...



1- BAZILARI SICAK SEVER:
1959 yapımı siyah beyaz bir film.  Dünya sinemasının üç büyük efsanesi Marilyn Monroe, Tony Curtis ve Jack Lemmon'un başrollerini paylaştıkları, Billy Wilder tarafından çekilen  bu film  Amerikan Film Endüstrisi tarafından tüm zamanların en iyi komedi filmi seçilmiş. Ayrıca "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına kabul edilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verilmiş. Aslında film renkli çekilecekmiş. Ancak Tony Curtis ve Jack Lemmon'un filmde genelde kadın kılığında görünmeleri gerektiği için, deneme çekimlerinde ağır makyajın sorunlu görüntü verdiği farkedilmiş. Filmin siyah beyaz olmasına karar verilmiş. İki müzisyen arkadaş Joe (Curtis) ve Jerry (Lemmon), çeteler arası bir çatışmaya tanık olunca, katliamı yapanlardan kaçmak için kılık değiştirmeye karar veriyorlar.  Kadın kılığına girip tamamen kızlardan oluşan bir orkestrayla trenle seyahat etmeye başlıyorlar. İsimleri de Josephine ve Daphne olarak değiştiriyorlar. Orkestrada şarkı söyleyen "Sugar Kane"e (Monreo) ikisi de aşık oluyor. Kane ise öncelikle zengin birini bulmayı hayal ediyor. Filmi eğlenerek seyrettim. Üç efsaneyi beyaz perdede, festival ruhu içinde seyretmek iyi geldi ne yalan söyleyeyim. Çıkışta beli resmen iki büklüm, elinde bastonuyla bir dedeciğin salondan çıktığını gördüm. Sanırım gençliğinin ilahesiydi Marilyn Monroe... Belki son olarak tekrar seyretmek istedi. Okudum onu. O yaşlı adam  şöyle diyordu sanki... Ebru Gündeş'in şarkısı vardır ya hani... "Nasıl özlemiş kalbim böyle atmayı... Oysa yerini bile unuttu. Teşekkür ederim böyle baktığın için. Teşekkür ederim aklımda kaldığın için." Mucizeler hep ansızın gelmez mi?  Biliyorum gene abarttığımı düşünüyorsun. Yoo... İnan ki abartmıyorum. O yaşlı çınarın yüzündeki anlatılmaz mutluluğu görseydin, eminim, onun aklından geçenleri benim gibi sen de sezerdin. Hem sinema insana hayatı eşsiz hissettirmez mi? Hissettirir elbette. Gözlerimle gördüm. Artık iyice eminim.



2- KONUKSEVERLİK:
2010 yapımı bir Japon filmi.  Yönetmen Koji Fukada'nın ilk filmiymiş. Kendisinden oldukça genç ikinci eşi, boşanmış ablası ve küçük kızıyla birlikte işyerinin üst katında kendi halinde yaşamakta olan bir matbaacının, işyerini kurarken kendisine yardımcı olmuş eski bir tanıdığının oğlunun önce misafir gelişi, sonra eve ve işe iyice yerleşmesi, ardından karısı ile çeşitli milletlerden göçmenlerin eve gelmeleriyle hareketlenen bir film. Konukseverlik iyi bir şey midir? Hani Türk milleti konukseverdir denir. Japonlar daha konuk severler bence. Bu filmi seyredince iyice anladım.



3- HAYALİMDEKİ EV:
Yönetmen Pang Ho-Cheung'un 2010 yapımı bu filminde, küçük yaşından itibaren deniz gören bir eve sahip olmak isteyen Cheng Lai-sheung'un;  Hong Kong gibi bir şehirde, kıt maaşla, iki ayrı işte çalışsa da bunu başarması çok ama çok zor gerçekleşecek bir hayaldir. Sonunda sabrı taşar ve inanılmaz şiddet içeren bir durumun içinde kendini bulur. Acaba hayalindeki eve bu yöntemlerle sahip olabilecek midir? Kim bilir? Bunu sadece 30. İstanbul Festivalinde bu filmi seyredenler bileceklerdir. Ben biliyorum mesela. Hatta benim de küçüklüğümden beri İstanbul'da deniz manzaralı minicik evim olsa diye bir hayalim vardır. Bu gelirimle gerçekleştirmem mümkün değil. Acaba diyorum? Yoo... Acaba? Yooo... Bu şekilde ev sahibi olmayı aklımın ucundan bile geçirmemeliyim. Bir an... İçimdeki siyah kuğu... Anladın değil mi beni? Yooo... Tövbe!



4- MAVİ KADİFE:
1986 yapımı, David Lynch'in yazıp yönettiği bir gerilim filmi.  Başrollerinde Dennis Hopper, Isabella Rossellini, Kyle MacLachlan oynuyor. Film, adını aldığı Bobby Vinton'un Blue Velvet şarkısıyla başlıyor. Nasıl kadife gibi bir şarkı gerçekten. Nasıl romantik... Muhteşem. Seyirciyi hemen sarıp sarmalıyor. Derken... Bahçede bulunan kesik kulak görüntüsüyle film gerçek mecrasına doğru akmaya başlıyor. Dennis Hopper her zamanki gibi gene sadist rolünü ustaca başarmış. Yönetmen, müthiş öykü anlatıcılığıyla bu filmle En İyi Yönetmen Akademi Ödülüne hak kazanmış. Müthiş.

İstanbul Film Festivali'nin 30.  benim ise İstanbul Film Festivali seyircisi olmamın 3. yılı. Kısmetse, haftaya gene Beyoğlu'na gideceğim. Festival izleyicisi olmaya devam edeceğim.  Şimdilik Aşkın Güngör'ün şu dizeleriyle sözlerime son vermeye karar verdim: Ben bu şehre arkamı dönmeden önce, bayım, evleneceğime dair bir umut vardı annemin içinde.  'Anne, bak işte söylüyorum, boşuna uğraşmayın, kimseyle evlenemem, İstanbul'la nişanlıyım.' Bir festival günlüğü böyleyken böyle işte.

6 Nisan 2011 Çarşamba

İstanbul Film Festivali Bana Armağan

Bugün benim doğum günüm! İstanbul Film Festivalinin benim doğduğum hafta başlamasının bir tesadüf olduğunu mu düşünüyorsun? Yanılıyorsun! İstanbul Film Festival'i bana armağan! Öyle düşündüm! Öyle düşünmek istedim! Bugün evin kapısını kilitler gibi, kilitledim kendimi kendime. Telefonlara cevap vermedim. Dedim ki içimden "Ben bugünlüğüne ben değilim. Kendimde tatildeyim!" Sabah erkenden Beyoğlu'na gittim. Benim için düzenlenen Film Şöleni'nde, üç filmi ardı ardına seyrettim. Sonra kendimi ağırladım. Şahane bir yemek ısmarladım. Hele sinemadan çıktığımda, yağmur çiseliyordu ya... "Yok artık!" dedim. Yok bu kadar da olmaz!.. Bilirsin, bayılırım yağmura. Hele bir de yağmurda yürüyebiliyorum ya, Allahım çok teşekkür ederim!!! 

5 Nisan 2011 Salı

"Kimse Hissetmiyorsa, İçlenmenin Manası Ne?"


Kapıyı açar açmaz anladım. Canı sıkkın... Belki birşeylere içlenmiş. Üzerine bonbon pembesi sabahlığını geçirmiş. Saçlarını mı kestirmiş acaba? Sorsam mı? Yok, sormamalıyım.  Dikkatsiz ve ilgisiz olduğumu düşünebilir. Çok hassas görünüyor. İncinebilir. Telefondaki sesinden anlamıştım aslında... Fena halde şımartılmaya ihtiyacı var. Eminim. Ceketimi çıkartırken, gözlerinin içine  baktım. En  abla sesimle "Afedersiniz, "sizde eski harf Kalp Ağrısı bulunur mu?""diye sordum. Gözlerinin kenarlarıyla gülümsedi. Cevaben "Bu akşam canım hiç yemek yapmak istemiyor." dedi.  Koltuk altına bir kitap sokuşturmuş. Keyifsiz görünüyor. Çocuklardan küçüğü televizyonun karşısında. Çizgi film seyrediyor. Büyüğü ise yanıma geldi. Koklaştık teyze yeğen... "Aaa! Tamam" dedim. "Derdin bu mu? Ben şimdi mutfağa girer hemen yemeklere girişirim! Şahane makarna yaparım mesela... Ne dersin?" "Yemezler ablam, yemezler. Makarna sevmezler bizimkiler." dedi. "Nasıl yani?" dedim. "Ben makarna pişireceğim de yemeyecekler öyle mi? Hey gidi hey! Benim pişirdiğim makarnayı yemeyen çocuk henüz dünyaya gelmedi!" diyerek mutfağa girdim. Büyük yeğenim yanıma geldi. Usulca: "Ben makarna yerim teyze." dedi. Güldüm. O da güldü. On dört yaşın tüm masumiyetiyle güldü. Benim kardeş salondan "Kitap okumak istiyorum. Ayşe Kulin'in son kitabını okuyorum. Tam kolej günlerini anlatıyor. Yemekle uğraşmak istemiyorum. Offf!" diye söyleniyor. Hoşuma gitti. Çocuklarına asla toz kondurmaz çünkü.


"Tamam canım. Sen kitabını oku. Anlıyorum seni. Bazen bana da gelir böyle iyi saatte olsunlar. Ben yemekleri hazırlayacağım. Sen keyfine bak bir saat kadar." dedim. Yeğenimle tencereye su koyduk. Makarna pişireceğim. Buz dolabını açtım. Yıkanmamış ıspanaklar var. Çıkardım. Ayıklayıp yıkamaya başladım. Kardeşim dayanamadı. Elinde kitabıyla mutfağa geldi. "Aaa! Ispanak da  mı pişireceksin." dedi. Şımarık kardeş edasıyla, dudaklarını sarkıta sarkıta: "Canım ıspanakları yıkamak istemedi." dedi. "Makarna suyu kaynayana kadar ıspanaklar yıkansın. Hazır edeyim." dedim.  Gülümseyerek "Annem sağken bize geldiğinde, ıspanakları benim yıkamamı hiç istemezdi. Ben işten gelene kadar yıkardı biliyor musun? Nasıl hora geçer, hoşuma giderdi. Madem annen yok, arada ablan annelik yapsın sana" dedim. Bakışlarımızdan buğulu bir bulut geçti. "Aaa! Ben ıspanakları hazır ederken sen kitabı bana anlatsana, neler okudun bakalım?" dedim. Hemen havası değişti. Öğretmenlik olunca bünyede, anlat deyince dayanamaz. Bir de nasıl şahane anlatır yaramaz! En büyük hayranı benim. İştahlı iştahlı kitabı anlatmaya başladı. Ayşe Külin'in çocuk yaşında komşularının oğluna nasıl aşık olduğunu... Çocuk  yurt dışına mı gitmiş yoksa yatılı okula mı gönderilmiş, orasını tam anlayamadım ama... Çocuğun fotoğrafını evlerinden aşırdığını... Gece uyumadan önce bu fotoğrafı öperek yastığının altına koyduğunu... Sonra bir fotoromanda erkekle öpüşen bir kızın, bir kaç kare sonra hamile olduğunu öğrenince, kendisinin de çocuğu fotoğrafından öptüğü için hamile olduğunu düşünüp nasıl korktuğunu... Öyle tatlı tatlı, neşe içinde anlattı ki anlatamam. Bu arada farketmeden  ıspanak için soğan doğradı. Salça ekledi. Pirinç yıkadı. Yanyanayız. Mutfaktayız. "Ne güzel anlatıyorsun!" dedim. "Ben bu kitabı hiç okumayayım canım. Sen bana anlatırsın. Ne dersin?"  Bu kez dudakları ve gözleriyle dolu dolu güldü. Sonra muzipçe: "Abla, yemekleri ben yapacam dedin, kitabı anlatırken  çaktırmadan her işi bana yaptırdın. Sana ne demeliyim?" dedi. Yanağına  küçük bir öpücük kondurdum. " Senin derdin "Yalnızca psikolojikmiş, öpülünce geçermiş."" dedim.  Güldü. "Öyleymiş." dedi. Arabaya bindiğimde Yaşar  söylüyordu: "Bülbülde gam, ben de hazan.. Selvi endam sendeydi güzel.. Ah bu ne gam, bu ne siyah.. Seyr-ü sefalar sendeydi güzel."  Bu şarkı bir tangoydu. Arabayı sürerken bağıra bağıra bu şarkıyı söyledim. Güneş uzaklarda bir yerde, dünyanın gerisine doğru kayboluyordu. Sabah doğum günümde  yeniden doğacaktı. Veeee... Nananaomm... Ben... Ver elini İstanbul Film Festivali... Kısmet olursa, festivale açılış yapacağım...   Festival için seçtiğim ilk film, hep televizyon ekranından  seyrettiğim, hiç beyaz perdede seyretmediğim üç efsanenin, Marilyn Monroe, Tony Curtis ve Jack Lemmon'un filmi... Bazıları Sıcak Sever...  Ardından iki film daha seyredeceğim. Sonraaa... Festival boyunca iki haftada iki kere daha İstanbul Film Festivali'ne gideceğim. Amaa... Festivalin son günü...  Kısmet olursa... Kardeşle birlikte İstanbul Film Festivali'ne gideceğiz. O gün  ikimiz de hiç yemek pişirmeyeceğiz. Kardeşle bir sinemadan çıkıp diğerine gireceğiz. Hayatımızı eşsiz kılacağız. İnsanlık gereği... Ömrümüzün bazı yerlerinde tabii ki içleneceğiz. Ama düşünsene, "Kimse hissetmiyorsa, içlenmenin manası  ne?

NOT: Koyu renk ilk cümle Ece Ayhan'a, diğerleri ise Metin Üstündağ'a aittir.