bizim büyük çaresizliğimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bizim büyük çaresizliğimiz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2015 Çarşamba

Boynu Bükük Duruyorsam Eğer, İçimden Öyle Geldiği İçin Değil



Üzerinde yaşadığım dünya hem  güneşin etrafında dönüyor hem kendi etrafında tur atıyor öyle mi? Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovalıyor.  On ikinci aydayız. İki bin on beşinci yıl da bitiveriyor. Binlerce yıl geçmiş.  Ve... Buyrunuz... Acı, dünyadan elini ayağını çekip gidemiyor.

Barış Bıçakçı'nın cümlelerini tekrarlıyorum....  "Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?" 

Ense köküme sevdiğim şairin dizeleri bir balyoz gibi iniyor... "Hayalsiz yaşıyoruz nerdeyse. Çocuklar, kadınlar, erkekler. Trenler tıklım tıklım. Trenler cepheye giden trenler gibi."

Du bi... Şiir sona doğru nasıldı hatırlamalıyım...
"Gelmiyor içimden hüzünlenmek bile
  Gelse de
  Öyle sürekli değil
  Bir caz müziği gibi gelip geçiyor hüzün
  O kadar çabuk
  O kadar kısa
  İşte o kadar"

  Öyle işte......


30 Temmuz 2013 Salı

Bizim Büyük Çaresizliğimiz Ve Oruç

Yalanım yok. İştahlı biriyim. Sadece yemeğe değil, şu fani dünyanın merak ettiğim her şeyine fena halde iştahlanabilirim. Hele kitaplar ve yemekler bir araya gelmişlerse... Veeee... Bir yemek kitabında değil, bir romanda, bir öyküde veya  bir şiirde yemekle ilgili cümleler geçiyorsa hele... Heyy! Deymeyin keyfime...  Sevinçten çıldırabilirim. O kitabı döne döne okuyabilirim. Bu akşam işten eve biraz erken döndüm. Yemek pişirecektim ama yemek pişirmeyi gene oyuna dönüştürdüm. Neden biliyor musun? Bugün bir arkadaşımla ofiste  konuşuyorduk. Bir ara söz döndü dolaştı  iftara ne pişirelim'e geldi. Arkadaşım dudağını sarkıttı. Kirpiklerini kırpıştırdı. Gözlerini devirdi... "Yemek pişirirken geçen zamanıma acıyorum." dedi. Nasıl üzüldüm anlatamam. Cemal Süreya'nın iki dizelik bir şiiri vardır ya hani... "Yemek için ne düşünürsünüz bilmem. Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı." der. Bilirsin, şair sözünü her daim hakikat bellerim.  

Hakikaten kahvaltının  mutlulukla bir ilgisi olmalı. Sadece kahvaltının mı peki? Yoo... Tüm yemeklerin mutlulukla bir ilgisi olmalı. Arkadaşıma "Sen hiç Barış Bıçakçı kitabı okudun mu? diye sordum.  "Sorulur mu?" dedi. "Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i bir solukta bitirdim yuttum."  "Ne iyi!... O halde Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in  bir yemek kitabı ayarında olduğunu farketmişsindir." dedim. Yüzüme şaşkınlıkla baktı. "Yemek kitabı mı? Şaşırdın mı sen... O kitap hüzünlü aşk öyküsüdür." dedi.  Güldüm. "Bu akşam bize gelsene. Sana Barış Bıçakçı usulü yemek yapmayı göstereceğim." dedim. Kaşlarını devirdi. "Bu akşam seyredeceğim dizilerim var. Kaçıramam." dedi. Gelmedi. Televizyonda dizi seyrederken geçirdiği zamana değil, yemek pişirirken geçirdiği zamana üzüle üzüle evine gitti.


İşten dönüşte kapıdan girdiğim gibi ayakkabılarımı  evin girişindeki hole fırlattım. Sonra koşar adım kitapların yanına vardım.  Barış Bıçakçı'nın aklımdaki kitabını rafından kaptım. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'de yemek geçen cümlelerin yanına kocaman bir Y harfi yazdığım için, gördüğüm tüm Y harfli paragrafları aceleyle taradım.  Buldum.  46. sayfa... İşte bu sayfada yazan "Barış Bıçakçı usulü fırında patates" yaptım. Şöyle:  

"Halka halka doğranmış patatesler ve soğanlar tepsiye, bir sıra patates bir sıra soğan olacak biçimde dizilir, üzerlerine tuz, kimyon, karabiber, kekik ve kırmızıbiber katılmış salçalı su dökülür, ince tereyağ dilimleri yerleştirilir ve fırına verilir. Pişirilince afiyetle yenilir." 

İşte bu tarifin tıpkısını yaptım. Tepsiyi fırından çıkardığımda, kitabın 100. sayfasında dediği gibi... Hımmm... Nasıl güzel bir koku kaplamıştı mutfağı anlatamam.  Hemen  beyaz porselen bir tabağa Barış Bıcakçı Usulü pişirdiğim yemekten  üç kaşık koydum. Tam o anda ezan okundu. Mutfaktaki masanın başındaki sandalyeye oturdum. Önce bir bardak suyu üç yudumda hüplettim. Sonra gözlerimi yumup inandığım Tanrı'ya şükrettim. Çatalımı tabağa iştahla daldırdım. Tam ağzıma atacaktım ki, hemencik duruverdim. Acele etmek yoook... Her lokmasından haz ala ala yemeğe niyetliyim. Düşünsene tüm gün bu anı beklemişim. Burnumun ucuna getirip, yemeği hevesle kokladım. Hımmm... Miss! Usulca ağzıma attım... Heyy! Nefis!.. Biliyoruz ki yaşam sonsuz değil. Ölümlüyüz hepimiz. Bir gün her şey sona erecek. Kitabın adı gibi bu durum bizim en büyük çaresizliğimiz elbet... İşte bu çaresizlik içinde filmler, kitaplar, inanarak tekrarladığımız ritüeller bir illüzyon geçirirler. Hayatı eşsiz kılmayı becerirler.  

Barış Bıçakçı'nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı romanından öğrenerek, severek pişirdiğim yemeği iftarda yedim ya... Bir kez daha anlamıştım... Hayatta bütün tatlar ekşi ya da acı değildi. Hayat tekrarlanan küçük keyiflerin bileşkesiydi.  "Yemek güzel olmuş mu?" sorusunun keyfiydi...  Yahut "Eline sağlık" demenin harikuladeliği... Oruçluyken "İftar vakti geldi mi?" demenin şahaneliği... Lezzetli bir yemek yemenin o tarifsiz hazzıydı belki... Hayatın rutuninde  farkına pek varamadığımız, masada geçirilen saatlerin o muhteşem güzelliğiydi sanki. 

Bizim tüm çaresizliklerimize rağmen, hayat ne acayip güzellikte  bir şeydi!..

2 Nisan 2013 Salı

Dünya Dönüyor Sen Ne Dersen De...



Dünya güneşin etrafında dönmeye devam ediyorken, kendi etrafında gene bir tur atıvermişti. Gene anlayamamıştım nasıl olduğunu... Cüce ay Şubat derken, Mart, Nisan ayına geçivermişti. Pazartesi, kalan işlerini Salı gününe devredivermişti. Radyoda Yüksek Sadakat   "Dünya döner tek bir yana... Doğsun diye bir gün daha..." diye şarkı söylüyordu.  İyice bellemiştim. Dünya hep dönmeye devam edecekti... Yıllar, mevsimleri... Mevsimler ayları... Aylar, haftaları...  Haftalar, günleri izleyecekti... Şu fani ömrümüzde... Felek kimbilir başımıza, akla hayale gelmeyen, ne çoraplar örecekti?  Çevremde ve dünyadaki haberleriyle hâllerden hâllere geçen bünyem, "istediğin kadar plan yap, hayat kendi mecrasında akmaya devam edecektir." düsturunu çooktaan kabullenmişti. 

Barış Bıçakçı'nın romanı Bizim Büyük Çaresizliğimiz ""Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?" diye başlıyordu ya... Hafıza tuhaf bir kutuydu sahiden... Sabah iyice uyanmak için, avucumdaki buz gibi suyu yüzüme çarptığımda, aklıma işte bu cümleler gelivermişti. Kitabın bir başka cümlesi... "Hayatın gücü, tekrarın gücüdür." diyordu. Hayat güçlüydü. İnsan ise acizdi. Ölümlüydü. Hiçtik biz... Aciz yaratıklardık. 
Çoğu zaman kendimizi unutuyorduk... İyi ama hayat şakacıydı üstelik. Ağlamakla gülmek sahiden kardeşti. Felek diplere vurdururken, zirvelere uçurabilmeyi her daim becerivermişti. İnsan olmak ne tuhaf bir şeydi. O kadar duguyla, hisle, akıl ve gönül çaparizleriyle nasıl başa çıkabiliyorduk?

Hayat, tarihi Emek Sineması'nın  yıkım kararına kahrolurken, başka bir sinemada festival seyircisi olabildiğim için sevinebilmeyi  aynı anda becerebilecek bir mekanizmayla işlemekteydi. Böyleydi işte... Hayat kendi mecrasında akıp gitmeye, duygular kendiliğinden hâlden hâle değişmeye devam edecekti.

Dünya dönüyor... İstanbul Film Festivali ise, 32. kez  başladı ve sürüyor.  Henüz siftah yapmadım. Eli kulağında... Az kaldı. Gideceğim. Belki sana yazarım  sevdiğim  o şehirden... Sonra bir gün çıkarım sen artık dönmez derken... Bir şarkı fısıldarım kulağına gün batarken... 

24 Eylül 2012 Pazartesi

Silifke Ve Seyfi Teoman Ve Coğrafya

"silifke'nin yoğurdu, ah seni kimler doğurdu.
seni doğuran ana, bal ilen mi yoğurdu."

Silifke Türküsü


İşte memleketimin güzeller güzeli bir beldesi.  Silifke!.. Coğrafya bilgim kıt olduğu için, önce haritayı açtım. Akdeniz kıyısında olduğunu biliyorum ya, elimle koymuş gibi buldum. Bak, işte!.. Hey, coğrafya bilgim kıt dediysem, o kadar da cahil değilim elbette. Az buçuk mektep tedrisatından geçmişliğim, mürekkep yalamışlığım vardır benim de. Ama sana bir şey söyleyeyim mi, coğrafya dersini keşke türkülerimizle işleseydik.  O zaman coğrafya dert olmaktan çıkar, gerçekten ders olurdu. Coğrafya kitabını satır satır yudumlardım yeminle. Neyse... Şimdi diyeceksin ki, "Silifke durup dudurken nerden aklına geldi?" Yooo. Öyle durup dururken aklıma gelmedi. Pazar günü evde, kendi kendime Türk Filmleri Festivali düzenledim. Ve büyük bir hevesle Seyfi Teoman'ın filimlerini seçtim.


Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i daha önce seyretmiştim. Barış Bıcakçı'nın, aynı adlı romanından sinemaya uyarlanmıştı. Barış Bıçakçı'nın şiirlerine, roman ve öykülerine tek kelimeyle biterim. Ayrıca okuduğum kitapları beyaz perdede seyretmeyi çok severim. Erkekler dünyasını anlatan bir hikayesi vardı. Ne yalan söyleyeyim kitabı kadar filmini de çok sevmiştim. Yönetmeni Seyfi Teoman'ın diğer filmlerini çok merak etmiştim. Gencecik biriydi. Ve... Ne yazık ki, geçen sene, henüz 35 yaşındayken, bu dünyadaki işlerini bıraktı, öbür dünyaya gitti. İki uzun filmi olduğunu, ikincisi Bizim Büyük Çaresizliğimiz'ken, ilk filminin Tatil Kitabı olduğunu ölümünden sonra öğrenmiştim. Kısmet şimdiyeymiş. Dün seyredebildim. Gene erkekler dünyası... Erkek çocuk, abi, baba, amca ve diğer erkek çocuklar, diğer abiler ve amcalar... Kadın var ama aynen Bizim Büyük Çaresizliğimiz'deki gibi... Maksat erkeklerin zaaflarını, sorunlarını, çaresizliklerini, sade, sessiz,  hayatta olduğu gibi aktarmakken, kadınlar dünyasına aralanan küçük bir iki pencere var belki... Tüm yüreğimle inanıyorum, yaşasaydı, şahane filmler yönetecekti Seyfi Teoman. Filmlerinin sonradan sonradan insanın yüreğini burkan acımtrak bir tesiri var. Demek, felek ağlarını onun için buraya kadar örmüş...  Hissediyorum, bunları düşününce yüreğimi puslu bir hüzün kaplıyor. Ölüm, bizim en büyük çaresizliğimiz. Elden bir şey gelmiyor. İyi ama... Ne biliyoruz? Seyfi Teoman gittiği yerden memnundur, ışıklar içinde filmler çeviyordur belki. Nur içinde yatsın. Kısacık ömründe çektiği iki filmle hayatımızı eşsiz hissettiren sevgili yönetmen, kesinlikle mutludur orada. Eminim. İşte dün seyrettiğim Tatil Kitabı adlı filmini Silifke'de çekmiş.  Acaba  Seyfi Teoman bu filmi için neden Silifke'yi seçmiş? Rastgele bir seçim mi? Yoksa özellikle bildiği bir sebeple mi seçti? Kimbilir? Sana bir şey söyleyeyim mi, ömrümde bir kere bile Silifke'ye gitmedim. Silifke'yle ilgili sadece, uzun zamandır dinlemedim ama, işte yukarıda iki dizesini yazdığım türküsünü bilirim. O kadar.  Tatil Kitabı'nı seyretmeseydim, Silifke'nın haritadaki tam yerine bakar mıydım, Silifke hakkındaki yazıları okur muydum inan bilmiyorum. Ben var ya, memleketimin bildiğim büyük şehirleri dışındaki coğrafyalarda film çeken yönetmenleri çok seviyorum. Silifke'nin  kendine has yoğurdu var mı acaba?   Hayat ne tuhaf!.. İnsan duyguları ne  acayip!..  Sahiden merak ediyorum.


8 Mayıs 2012 Salı

Bizim Büyük Çaresizliğimiz....


Az önce bir kez daha anladım. Merakları muhtelif, dikkati dağınık, tabiatıyla bilgisi yarım yamalak biriyim. Az önce Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı filmin, gencecik, 35 yaşındaki yönetmeni Seyfi Teoman'ın öldüğünü öğrendim. Çok üzüldüm. Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı romanın yazarı Barış Bıçakçı'ydı. Bu kitap hakkında Hayal Kahvem'e epeyce yazı yazmıştım. Kitap  sinemaya uyarlanmıştı. Barış Bıçakçı'yı da Seyfi Teoman'ı da tanımıyordum. Sadece isimlerini biliyordum. Hep söylüyorum. Feci dikkatsiz ve bilgisi yarım yamalak biriyim. Seyfi Teoman'ın ölüm haberinin yanındaki fotoğrafı görünce şaşırdım.  Meğer görsellerde yaptığım aramalarda bulduğum Seyfi Teoman'ın fotoğrafını, Barış Bıçakçı'nın fotoğrafı diye  yazılarıma eklemişim. Ve kimse düzeltmemiş beni. Üstelik hep kitabı anlatmış,  filmden ve yönetmenden hiç söz etmemişim.  Ne fena!



İşte bu fotoğrafta kameraya güvenle bakan genç adam Seyfi Teoman... Boğaziçi Üniversitesi'nden sonra Polonya'da yönetmenlik okumuş. Tatil Kitabı ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı filmlerin yönetmeni. 15 Nisan'da motorsikletiyle kaza geçirmiş. Bugün dünyamızdan göçmüş. Allah değerli yönetmene rahmet, ailesine sabır versin. Seyfi Teoman filmleri süresince bile olsa, hayatımızı eşsiz hissettiren biriydi ya, yattığı yer tatil diyarı gibi olsun. Daha ne söyleyebilirim? Bizim büyük çaresizliğimiz... Ölümlüyüz.



31 Ocak 2012 Salı

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 16 - Nihal


Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Emek Sineması'nda film seyretmek, bana  her zaman büyüleyici gelmiştir. Karlı bir cumartesi günüydü. Beyoğlu'ndaydım. O gün Emek Sineması'na  girdiğimde salon tıklım tıklım doluydu. Geç girdiğim için oturanlardan özür dileyerek yerime geçtim. Mantomu çıkardım. Kucağıma katladım. Üşümüştüm. Önce telaşla ellerimi birbirine sürttüm. Sonra ısıtmak niyetiyle, ellerimi ağzıma kapatarak sıcak nefesimle üç kere üfledim.  Rüzgârımdan mı etkilendiler bilmiyorum ön koltukta oturanlar dönüp bana baktılar. Biri göbekli diğeri saçsız iki erkeğin ortasındaki koltukta bir kız oturuyordu. Birlikte gelmiş olmalıydılar. Bu iki erkek,  kız çocuk sahibi gergin babalar gibi görünüyorlardı. Kız gülümseyerek uzandı. Göbekli olan erkeğin traşı gelmiş çenesindeki ekmek parçasını aldı. O anda, diğer erkeğin sol gözünün altındaki seğirmeyi gizlemek için durmadan alnını kaşıdığını farkedince, bu kızın, Barış Bıçakçı'nın, çocukluktan beri çok sıkı arkadaş olan, daha sonra yolları ayrılan, yıllar sonra gene yolları kesişen, çocukluk hayallerinden birini gerçekleştirip aynı evde yaşamaya başlayan, birlikte yaptıkları her şeyden büyük keyif alan, 40'lı yaşlarına merdiven dayamış iki erkeğin çaresizliğini anlattığı Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı kitabındaki kadın kahramanı Nihal olduğunu farzettim. Yazar, kitabında nasıl da anlatıyordu Nihal'i? Erkeklerden birine kestane, diğerine düpedüz ela bakan gözler. Şefkatle veya hayranlıkla. Ya o birine tırmanma diğerine kayıp düşme heyecanı duyuran düz kumral saçlar. O saçların iki yana açılmış perde gibi durduğu hafif tümsek bir alın. Güneşin yüksekliğini ölçmeye çalışan ilk çağın gökbilimcileri için kesikli bir ufuk çizgisi işlevi gören seyrek kaşlar. Bir burun. Evet, yalnızca bir burun; biri için ısırmalık, diğeri için sıkmalık. Havada salınarak düşen bir yaprağın belli bir anındaki biçimini taklit eden bir ağız. İki yatay çizgiyle işaretli solgun boyun. Göğüslerinin arasına dek inen hafif çilli bölge. İşte böyle bir kız hayatlarına girmişti. Yurt dışında yaşayan arkadaşları, Türkiye'de tatildeyken ailesiyle trafik kazası geçirmişti. Annesi ve babası ölmüştü. Üniversitede okuyan, 20'li yaşlardaki kızkardeşi Nihal'in, okulu bitene kadar, yani iki yıl için onlarla kalmasını istemişti. Nihal bu iki erkeğin yanına yerleşmişti. Önce ikili hayata alışmış olan erkekler rahatsız olmuşlar, kızla pek iletişim kuramamışlardı. Kız ise ailesini kaybetmişti. Zaten üzgün ve içe kapanıktı. Sonra olanlar olmuş, muhabbeti ilerletmişlerdi. İki arkadaş Nihal'e aşık olmuştu. Kıza pek belli etmek istememişlerdi. Ne de olsa kız onlara arkadaşlarının bir emanetiydi. Ama iki arkadaş Nihal'e aşık olduklarını birbirlerine itiraf etmişlerdi.  Kitabın adından hareketle, iki arkadaşın aynı kıza aşık olması, onların büyük çaresizliği olduğu sanılmasın sakın. Yoo... Onlar aynen, aynı evde yaşamak hayalleri gibi, çocukluk hayallerinden bir diğerini daha gerçekleştirmişlerdi.  "Aynı kıza aşık olmak!" Gene bir kadın, erkekler hikayesinin nesnesi olup çıkmıştı. Bana göre bu iki erkeğin "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" dedikleri, ömür boyu çocuk kalamamak, büyümek mecburiyetinde olmaktı.


Kız, pantolonunun cebinden ikiye katlanmış bir kağıt mendil çıkarıp sessizce burnunu sildi. Birkaç kez diliyle dudaklarını ıslattı. Yaşadığını gösterecek başka bir dolu şey yaptı. Onu izlediğimi mi farketmişti bilmiyorum.... Birdenbire döndü güzel gözleriyle bana baktı. Gülümsedim.  Gülümsedi. Birbirimize gülümsedik biz. Dayanamadım... Başımı ona doğru eğdim. Fısıltıldayarak  "Ben de sizin gibi kahvaltılarda peynirin üzerine reçel koyup yerim." dedim. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Nihal" olduğunu farzettiğim kızı unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının bazı cümlelerini  Barış Bıçakçı'nın  Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı kitabından alıntıladım. 
  

13 Aralık 2011 Salı

Bizim Büyük Çaresizliğimize Karşın, Yemeğin Mutlulukla İlgisi Olmalı.

Yalanım yok. İştahlı biriyim. Sadece yemeğe değil, şu fani dünyanın merak ettiğim her şeyine fena halde iştahlanabilirim. Hele kitaplar ve yemekler bir araya gelmişlerse... Veeee... Bir yemek kitabında değil, bir romanda, bir öyküde veya  bir şiirde yemekle ilgili cümleler geçiyorsa hele... Heyy! Değmeyin keyfime...  Sevinçten çıldırabilirim. O kitabı döne döne okuyabilirim. 

Bu akşam işten eve biraz erken döndüm. Yemek pişirecektim ama yemek pişirmeyi gene oyuna dönüştürmeye karar verdim. Neden biliyor musunuz? Bugün bir arkadaşımla ofiste  kahve içiyorduk. Bir ara söz döndü dolaştı  akşama ne pişirelim'e geldi. Arkadaşım dudağını sarkıttı. Kirpiklerini kırpıştırdı. Gözlerini devirdi... "Yemek pişirirken geçen zamanıma acıyorum." dedi. Nasıl üzüldüm anlatamam. 

Cemal Süreya'nın iki dizelik bir şiiri vardır ya hani... "Yemek için ne düşünürsünüz bilmem. Ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı." der. Bilirsin, şair sözünü her daim hakikat bellerim ben... Hakikaten kahvaltının  mutlulukla bir ilgisi olmalı. Sadece kahvaltının değil tüm yemeklerin mutlulukla bir ilgisi olmalı, öyle değil mi? 

Arkadaşıma "Sen hiç Barış Bıçakçı kitabı okudun mu? diye sordum.  "Sorulur mu?" dedi. "Bizim Büyük Çaresizliğimiz'i bir solukta daha yeni bitirdim yuttum."  "Ne iyi!... O halde Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in  bir yemek kitabı ayarında olduğunu farketmişsindir." dedim. 

Yüzüme şaşkınlıkla baktı. "Yemek kitabı mı? Şaşırdın mı sen... O kitap hüzünlü aşk öyküsüdür." dedi.  Güldüm. "Bu akşam bize gelsene." dedim. "Sana Barış Bıçakçı usulü yemek yapmayı göstereceğim." Burun büktü. "Bu akşam televizyonda benim dizilerim var. Kaçıramam." dedi. Gelmedi. Televizyonda dizi seyrederken geçirdiği zamana değil, yemek pişirirken geçirdiği zamana üzüle üzüle evine gitti.


İşten dönüşte kapıdan girdiğim gibi mantomu  evin girişindeki hole attım. Sonra koşar adım kitapların yanına vardım.  Barış Bıçakçı'nın aklımdaki kitabını rafından kaptım. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'de yemek geçen cümlelerin yanına kocaman bir Y harfi yazdığım için, gördüğüm tüm Y harfli paragrafları aceleyle taradım.  Buldum.  46. sayfa... İşte bu sayfada yazan "Barış Bıçakçı usulü fırında patates" yaptım. Şöyle:  

"Halka halka doğranmış patatesler ve soğanlar tepsiye, bir sıra patates bir sıra soğan olacak biçimde dizilir, üzerlerine tuz, kimyon, karabiber, kekik ve kırmızıbiber katılmış salçalı su dökülür, ince tereyağ dilimleri yerleştirilir ve fırına verilir. Pişirilince afiyetle yenilir." İşte bu tarifin aynısını yaptım. 

Tepsiyi fırından çıkardığımda, kitabın 100. sayfasında dediği gibi "Güzel bir koku kaplamıştı mutfağı."  Hemen  beyaz porselen bir tabağa Barış Bıcakçı Usulü pişirdiğim yemekten  üç kaşık koydum. Mutfaktaki masanın başındaki sandalyeye oturdum. Çatalımı tabağa daldırdım. Tam ağzıma atacaktım ki önce iyice kokladım. Hımmm... Miss! Hemen ağzıma attım... Heyy! Nefis!.. 

Biliyoruz ki yaşam sonsuz değil. Ölümlüyüz hepimiz. Bir gün her şey sona erecek. Kitabın adı gibi bu durum bizim en büyük çaresizliğimiz... İşte bu çaresizlik içinde filmler ve kitaplar bir illüzyon geçirirler. Hayatı eşsiz kılmayı becerirler. 

Barış Bıçakçı'nın Bizim Büyük Çaresizliğimiz adlı romanından öğrenerek pişirdiğim yemeği az önce yedim ya... Bir kez daha anlamıştım... Hayatta bütün tatlar ekşi ya da acı değildi. Hayat tekrarlanan küçük keyiflerin bileşkesiydi.  "Yemek güzel olmuş mu?" sorusunun şahaneliğiydi...  Ya da "Eline sağlık" demenin harikuladeliği... Hayatın rutuninde  farkına pek varamadığımız, masada geçirilen saatlerin o muhteşem güzelliğiydi sanki. Lezzetli bir yemek yemenin o tarifsiz hazzıydı belki...  

Ve sonuncusu ama en önemlisi... Yemek üstüne ne düşünülür  bilmem ama... Sadece kahvaltının değil yemek pişirmenin ve yemenin mutlulukla  kesinlikle bir ilgisi olmalı. 

5 Haziran 2011 Pazar

Barış Bıçakçı İle Yemek Dünyasında Gezinti...


Bazı insanlar iştahlıdır bilirsin. Şu fani dünyanın merak ettikleri  her şeyine iştahla  ilgi duyarlar. Lâf aramızda bencileyin yemek ve kitap  meraklarını iyice abartıp oburgiller familyasına dahil olanlarımız bile vardır. Ben yemekobur biri olarak eğer okuduğum  kitapta bolca yemek muhabbeti geçiyorsa... Of, değmeyin keyfime! Hem kitaba hem yemeğe iştahım abarttıkça kabarır. O kitabı okumaya doyamam. Bak ne anlatacağım... Bizim Büyük Çaresizliğimiz Barış Bıçakçı'nın satınaldığım ilk kitabıydı. Okudukça geçmişte yaşananları öykünün kahramanlarıyla birlikte sanki ben de hatırlıyor,  "hatırlıyor musun?" dedikçe, onlarla birlikte aynı şeyleri sanki ben de yaşamış gibi hissediyordum. Barış Bıçakçı'nın çok samimi  ve akıcı dili, aşka ve hayata dair muazzam hoş tespitleri vardı. Sevmiştim kitabı, bir solukta okumuştum. Az önce baktım kitaplığa... Demek ki  sonra dayanamamış yazarın Baharda Yine Geliriz, Aramızdaki En Kısa Mesafe ve Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra adlı kitaplarını da  satın almışım. Şimdi Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in  konusunu, kitabın beyaz perdeye uyarlanmış olduğunu ya da ne bileyim etkili romantik  cümlelerini, aşka dair tespitlerini yazmak niyetinde değilim. Bu kitabın sevdiğim bambaşka bir özelliğinden bahsetmek istiyorum. İddia ediyorum Bizim Büyük Çaresizliğimiz bir yemek kitabı ayarındadır. İçinde onlarca yemek tarifi ve iştah açan yemek muhabbetleri vardır. Buyrunuz Barış Bıçakçı usulü  Fırında Patates tarifi:

"Halka halka doğranmış patatesler ve soğanlar tepsiye, bir sıra patates bir sıra soğan olacak biçimde dizilir, üzerlerine tuz, kimyon, karabiber, kekik ve kırmızıbiber katılmış salçalı su dökülür, ince tereyağ dilimleri yerleştirilir ve fırına verilir. Pişince afiyetle yenir..." (s46)

Zeytinyağlı Fasülyeye bu kitabı okuduktan sonra fesleğen koymaya başlamıştım:
Rendelediğim domatesi fasülyenin üzerine koydum. Sen biraz karıştırıp tencerenin kapağını kapadın. Yemeği hiç su katmadan pişirmenin önemi üzerine bir iki büyük söz söyledik birbirimize. (s101)

Fasülyeye tuz, fesleğen ve şeker koymak için mutfağa girdik. Bir fasülyeyi dişlerinin arasında evirip çevirerek, ağzıa hava çekerek dedin ki: "Pişişşşmek şüzeşşre!" (s102)



Müthiş değil mi? Bu öykü çocukluktan itibaren birlikte olan ve birlikte yaşayan Ender ve Çetin'in şahane dostluklarını, aynı kıza, Nihal'e aşklarını,  geçmişte olanları ve çaresizlikler sebebiyle olamayanları anlatıyor. Anıları  okurken hayatın tekrarlardan ibaret olduğunu tespit ettiriyor okuruna. Günlerin, ayların, mevsimlerin tekrarını düşünsene. Yazar "Hayatın gücü tekrarın gücüdür." diyor. Ne kadar doğru. Hayatın rutininde çok farkına varmadığımız  oysa  yemek yeme faaliyetlerimizin ömrümüzün büyük bir kısmını doldurduğunu tespit ettiriyor. Mutfakta ya da yemek masasında geçen saatlerimiz... Lezzetli bir yemek yemenin hazzı.... "Yemek güzel olmuş mu?" sorusunun şahaneliği...Yaşadığımız acı ve tatlı anılar içinde yemeğin yeri ve önemi... Bu konuyu özellikle hatırlatıyor kitap okuruna... Bu nedenle anılar anlatılırken yemek muhabbetleri oldukça fazla... Bu rahatsız edici bir şey değil. Bilakis ömrümüz gelip geçerken bu anların gerçek mutluluklar olduğunu yani  mutlulukların bu küçük anılardan  ibaret olduğunu hatırlatıyor. Zaten kitap "Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir?" diye başlıyor. Sonra hemen ikinci bölümde anılar içinde yemek muhabbetine birdenbire giriş yapıyor. Şu anlatımın güzelliğine bakar mısın? "Akşam saatlerinde Nihal'in yine gecikeceğini düşünüp seninle yemek hazırlığına girişmiştik. Yıllar içinde öğrenmiştik, alışmıştık; yemek yaparken birimiz önden gider, diğerimiz soğan doğrayarak, maydanoz yıkayarak, salçayı yağı hazırlayarak, ortalığı toparlayarak onu takip ederdi. İtaat esastı. O akşam önden giden sendin, kıymalı yumurta ve  zeytinyağlı pırasa yapıyordun. Sebzeleri doğradığın kesme tahtasını, bulaşık süngerini yeşil sabunla köpürtüp yıkamaya kalkışınca, kıyamet kopmuştu!"

Barış Bıçakçı yaşamın fani olduğunu bir kez daha hatırlatırken, hayatta bütün tatların ekşi, bütün kokuların kesif olmadığını nefis bir mutfak diliyle okuyucusuna hissettiriyor.

Evet, yemek çok güzel olmuştu. Kıymayı iyice kavurup içine kimyon ve karabiber koyman büyük incelikti. Pırasaları küçük küçük doğrayınca, haklısın, yemeğin yalnızca görüntüsü değil tadı da değişiyordu, güzelleşiyordu. (s17)

Akşam yemeklerinde çoğunlukla birlikteydik. Haftada bir, senin eve gelirken Sakarya caddesi'ne uğrayıp aldığın, üzerinde senin isminin yazılı olduğu kesekâğıtları içindeki balıkları pişiriyorduk. Ben çeviriden sıkıldığımda basit yemekler yapıyordum. Nihal de bazen zorlu yemeklere kalkışıyordu, kadınca bir becerisi vardı, Melahat Teyze ile mutfakta zaman geçirdikleri anlaşılıyordu. (s29)

Şu senin muhteşem patatesli sarmısaklı omletini yaptığın kahvaltılardan birinde, Nihal uzanıp tıraşı gelmiş çenendeki ekmek parçasını alıyordu. Sol gözümün hemen altında bir seğirme... Hakim olmaya çalışıyorum. (s31) 

Nihal mutfakta yemek yaparken, bulaşık yıkarken sana yardım ediyor, bana bunu teklif bile etmiyordu. Yalnızca tek bir gün, havuç salatası yaparken havuçları o tırtıklamış, ben rendelemiştim. Önemli bir ayrıntı değil mi Çetin? O da anlamıştı herhalde ikimizden bir adam olacağını, benimle konuşulacağını seninle yaşanacağını. (s41)



Bu yüz kızartıcı tesadüfü atlattıktan sonra, sizin evde yediğimiz ilk yemek: Memleketten gelen kavurmaya kırılmış yumurta, yanında yoğurt ve bir kiloya yakın caneriği. (s46)

Bir gün paramızla alabileceğimiz kadar helva alıp yarımşar ekmeğin içine koyuyoruz, yedikten sonra da gözlerimiz kararıyor, bayılacak gibi oluyoruz. Başka bir gün salondaki masanın üzerine gazete seriyoruz: zeytin ekmek ve çay. Mutfaktaki lavaboya eğilip karpuz kavun yiyiyoruz, suları bileklerimizden dirseklerimizden akıyor. "Ne kadar oburmuşsunuz!" diyor Nihal. Gururla gülümsüyorum. (s47)

Kalamar pahalıydı ama ömrümüzde böylesini yememiştik, denizbörülcesinin tuzu biraz fazla gibiydi, salata ve balık güzeldi, hesap tahmini yapmak eğlenceliydi. (s95)


Az sonra, soğanları tencereye atmış, zeytinyağında hışırtılar çıkararak kavrulmalarını seyrediyorduk. Güzel bir koku kaplamıştı mutfağı.  (s100)




Hele üçümüzün Ayaş'a gidip domates, salatalık, biberi acur, kelek, mürdümeriği aldığımız, sonra da birlikte turşu kurduğumuz, reçel yaptığımız hafta sonu öleceğimi sanmıştım. (s106)


İp üstünde yürümenin tehlikesi ve hazzı. Tahin ile pekmez gibi. Çetin, karışınca güzel oluyordu. Acı çekiyordum ama acı çektiğim için mutluydum, çünkü Nihal vardı, yanımızdaydı. (s107)

Yürüyüşüyle, şeffaf bir meyveli şekere benzeyen siluetiyle beni ezdi, ezdi. (s123)

Nihal bizi arkadaşlarıyla tanıştırmak istediğinde... Ben mercimekli köfte yapacaktım, sen peynirli kol böreği, fırını yakmışken bir de kek çırpacaktık. Kaç kişi gelecekti? Lale, Cem, Bora... Cem mi? Bora mı? İkimizin de kafasına aynı soru takıldığı için göz göze gelmemeye çalışmıştık. (s124)

Kimi günler eve dönerken pastaneden bir şeyler alıyor, çay demliyordum. Anasonlu peksimetin üzerine zeytin ezmesi sürüp ( Evet Çetin, bunu da Sevgi'den öğrendim!) çayla birlikte yemesi pek güzel oluyordu. (s135)

Toparlanıp güzel bir yemek hazırladık. Domatesli pirinç pilavı, bol rokalı bir salata ve cacık. (s156)


"Ve sonucusu ama en önemlisi: Nihal kahvaltılarda peynirin üzerine reçel koyup yiyiyor!" (s80) 

Bu kitabı çok sevmiştim. Çünkü ben de kahvaltılarda peynirin üzerine reçel koyup yerim:) Cemal Süreya haybeye söylememiş değil mi? "Yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem ama  kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı."


NOT: Kitapta adı geçen müziklerin videolarını bulmaya çalıştım.