türkan şoray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkan şoray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mart 2026 Salı

Sinemayı Hep Sevdim...


Ortaokula o yıl başlayacaktım. Yeni bir eve taşınmıştık.

Bu ev bir açık sinemanın bahçesindeydi.

Yok  canım daha neler!” demeyin sakın. Gerçekten öyleydi.

Bizim taşındığımız apartman, sinemaya bitişik bir binaydı. Birinci katta oturuyorduk. Üst katların değil, yalnızca bizim katın sinema salonuna doğru uzanan kocaman bir balkon çıkıntısı vardı. Adeta bir loca…

Film seyretmeye bayılırdım.
Ve o balkon, bana armağandı.

Gözlerim o zamanlar fena halde bozuktu, tam beş numara. Bu durum film seyretme hevesimi zerre azaltmazdı. Sinemada haftada iki kez film değişirdi. Her akşam aynı filmi seyretmekten bıkmazdım. 

Annem gözlerimin bozukluğunu her gece film seyretmeme bağlardı. Çok kızardı.

 Ben de hemen seyrettiğim filmlerden ezberlediğim birkaç repliği taklit ederdim:

Mesela bir anda Türkan Şoray oluverirdim. Elimi dramatik bir hareketle gözlerimin üzerine götürür, başımı yana eğer ve keder dolu sesle haykırırdım:

Aman Tanrım! Nayııır! Artık göremiyorum… Göremiyorum…
Kör oldum ben! Ah Tanrım… Nedennn? Nedennn bennn?
O kadar bedbahtııım ki!!!

Ya da Aysecik olurdum. Annemin önünde diz çöker:

- Teyzeciğim… Sizi çok sevdim… Size anne diyebilir miyim? derdim.

Annem dayanamaz, kızmaktan vazgeçer… Hatta kimi zaman kahkahayla gülerdi;
- Şımarık kız! Haydi yatağa! derdi.

Yatar gibi yapardım. Sonra gizlice balkona kaçardım. Görünmez bir köşeye tüner, gizli gizli, sanki ilk kez seyreder gibi büyük bir iştahla, o geceki filmi seyrederdim.. 

Annemden saklı yapıyorum ya Yarabbim o ne şahane bir histi!.. 

Neden anneden gizli çevrilen işler, insana bu denli haz verirdi ki? 

Heyy! Çocukluk ne güzeldi:)

27 Mayıs 2016 Cuma

Günce -1-

 
Sabah toplantım süper geçti.
Öğleden sonra arkadaşım Alev Ankara'dan geldi.
 Alevi'i otogardan aldım.
İki saat hasbihal edip vedalaştım.
Marş marş İstanbul Modern'e gittim.
Vesikalı Yarim'i beyaz perdede seyrettim.
Lütfi Akad ve Sineması temalı söyleşiyi dinledim.
Az önce eve döndüm.
Egomla birlikteyim. 
Süperim...:)
 

 
 
 

9 Eylül 2013 Pazartesi

Her Eylül Gerçekleştirdiğim Balık Mevsimine Giriş Şölenim...



Söyleyeceğim ilk şarkıyı mutlu insanlara adıyorum. Bu şarkının benim için tatlı acı hatıraları vardır. Aşkın ne olduğunu ben bu şarkıyla öğrendim. Saadeti bu şarkıyla tattım. Bir şey daha öğrendim bu şarkıyla… Her şeye sahip olmak isteyen elindekini de kaybediyor.”

Yukarıda yazdığım sözleri, Atıf Yılmaz’ın 1970 yapımı, Karagözlüm adlı filminin sonlarına doğru o meşhur buğulu ve hüzünlü bakışlarıyla Türkan Şoray söyler.  Ve devamında rol kabiliyetinin hakkını sonuna kadar yerine getirerek, o yıllarda bıyıksız, incecik, gencecik olan Kadir İnanır’a sahiden aşıkmış gibi, Orhan Gencebay’ın dinleyeni keder girdabına sürükleyen Sevemedim Karagözlüm Seni Doyunca adlı şarkısını söylemeye devam eder. Şarkıyı asıl okuyan Türkan Şoray değildir elbette, Belkis Özener’dir. 


Şimdi nereden aklıma geldi peki bu film?  Üzgünüm ama beklediğin gibi öyyle romantik bir cevap veremeyeceğim. Yukarıdaki aşk dolu  girizgahtan sonra nereye gidecek bu yazı merak ediyorsun değil mi? İnsana verilen ömrün tek bir yaşamla geçirilmesini bir türlü kabullenemeyen bünyem kimi zaman balıkçı kız olmayı hayal eder. Sait Faik'i bu kadar sevmem, hikayelerinin beni o çok merak ettiğim balıkçıların dünyasına sokması sebebiyledir belki... Kim bilir? 

Bilirsin, Eylül'le birlikte sadece sonbahar değil, balık mevsimi de başlar. Üzerine afiyet, nasıl balık delisiyim anlatamam. Denizden babam çıksa yerim yani öyle söyliyim. İşte her Eylül ayında önce balıkçı kız olmayı hayal ederim.  Sonra açılış niyetiyle, bu filmi seyrederim. Çünkü filmin başlarında Türkan Şoray  Karadenizli, başında kırmızı beresi, kırmızı balıkçı kazağı, pantolonu ve plastik çizmeleri ve asıl mühimi şahane argo muhabbetiyle tam olmak istediğim balıkçı kız rolündedir. 

Film şöyle gelişir...  Klasik müzik eğitimi alan, besteci, romantik genç adam, arkadaşıyla birlikte balık almaya gelir. Diğer balıkçılar Azize'ye seslenirler...

-Azize Abla, küçük bey karides istiyor... 

 

-250 gr. yeter.
-Dokuz asker
-Ne askeri?
-Dokuz papel! 
-!!!???
-Dokuz lira senin anlayacağın.
-Ama tartmadınız ki.
-Benim elimin hassasiyeti eczacı terazisinde yoktur. Tastamam 260 gram verdim sana. Fazlası var eksiği yok.
-Tartsanız terazinize yapışmaz herhalde!... Ben müşteriyim siz de satıcı. Böyle göz kararı karides satıldığı nerde görülmüş?
-Eeee, balina değil, orkinos değil, sinarit değil. Alt tarafı 250 gram karides alacaksın abicim. Tutup bir gazetelik laf ediyorsun. Alırsan ne ala... Almazsan keyfin bilir!!
-Bari kağıdını değiştirin bu kesekağıdı ıslak...
-Hah, zatınızın teşrif edeceğini bilselerdi, karidesler ıslanmamak için şemsiye kullanırardı!
  ( Laf aramızda, Azize'nin bu tarz  muhabbetlerine biterim:)

 

İşte bu filmde, Türkan Şoray’ın  şık gece elbisesiyle ve her dem buğulu, hüzünlü gözleriyle Sevemedim Karagözlüm şarkısını söylemesini değil, şen şakrak, matrak,  balıkçı kız haliyle  Balıkçı Kız şarkısını söylemesini seyretmeyi daha çok  severim.  Ve dayanamam... Hemen başıma kırmızı beremi geçiririm.  Aynı balıkçı kız Azize gibi, hem oynar hem söylerim.

 
Ah! Senin şimdi beni aşağılacağını çok iyi biliyorum. Neymiş? Balıkçı kız olmayı hayal ediyorum diye küçümsüyorsun beni öyle mi? Amaann...  Keyfin bilir...



Bak şimdi... Kırmızı beremi başıma geçirdim. Az önce filmi seyrettim. Niyetine girdim. Kendi kendime azıcık üç ayak oynayacağım. Keman mi? Amaaannn! Klasik müzik seven, Şopen sende... Keman değil, kemençe eşliğinde oynayacağım... Kemençe eşliğine...  Hey! Zokayı yutmuş lodos balığı gibi bakma öyle...  Bu yazıyı yazmamın sebebi ne biliyor musun? Bu akşam balık yemektir niyetim.  Balıkk...  Anlasana... Havaya girmeliyim. Nee? Karides mi? Ne karidesi? Senin okuman yazman yok mu kuzum? Deminden beri ne yazıyorum... Balık diyorum balık!... 

Okuman yazman yoksa eğerrr...  Hadi bakalım... Marş... Marş... Mektebeee..

 

18 Mart 2013 Pazartesi

Ve Hayallerim Ve Vesikalı Yarim Ve Sussam Olmuyor, Söylesem Olmaz


Sevinç İle Hüzün
Sevinci kapıştılar taşımayı bilmeden,
Şimdi bilen yok, nerede oturuyor.
Köyün delisi Hüzün, yalnız kaldı yollarda
Adam-adam, sınıyor, arıyor yoldaşını..
Kıskandıran özlemi, yüzünden okunuyor.

Görünüp siliniyor o günden beri.
Sevinç bin an gözlerde, dudaklarda.
Yerini sevgilisi Hüzün'e bırakıyor.
Sevinç'se, uzaklarda hep uzaklarda..
Şöyle bir görünüyor, hemencecik uçuyor.

İşte o günden beri gözlerde, dudaklarda
Hüzün, aramaktadır, yitik yavuklusunu.
O günden beri Sevinç yerinde durmaz
Ve kişiliğini ararken uzaklarda
O günden beri kimliksiz hüzün olmaz...
Özdemir Asaf


Herkesin ve dahi benim, daha ciddi sıkıntıları(-m) varken, hangi cüretle yazacağım bu düşündüğüm yazıyı?  Utanıyorum... İyi ama... Sussam olmuyor... Söylesem olmaz...

Bilmiyorum ki...  Nerden geliyor bu  bu aşırı heyecan... Aşırı sevinç... Aşırı duygulanma... Adeta kuşlar gibi uçabilme meziyeti...  Alt tarafı festivale film biletlerimi aldım. O kadar! İyi de nerede şimdi o sevinç peki? Yooo...  Özdemir Asaf der ya "Az önce bana bir mektup geldi.  İçinden ben çıktım."  diye... O hesap...  Az önce gene şaşırdım kaldım kendime... Yüreğimi geniş bir hüzün kapladı. Sevinç ansızın uzaklara gitti. Aynı şairin dediği gibi... Bu şiirini beni bilmişte yazmış sanki... Hoşgeldin!... Hoşgeldin köyün delisi hüzün...  Şimdi bilen yok, sevinç acaba nerede oturuyor? Sevinç bir an gözlerde, dudaklarda... Sonraaaa... Şöyle bir göründü... Uçtu gitti... Diplerdeyim...  Hüzün nasıl büyüyor anlatamam...  Abartma var ya bünyemde... Az sonra olacak bir zebella!  Korkuyorum. 
Niye mi? 

Bak şimdi.... İstanbul Film Festivali için biletlerimi aldım tamam mı?  Sevinçliydim ne güzel!.. Az önce biletleri dizim dizim masaya serdim... Baktım aralarında Vesikalı Yarim'in bileti yok. Niye? Sait Faik Abasıyanık'ın öyküsünden, 1968 yılında Lutfi Akad tarafından sinemaya uyarlanan, başrollerini Türkan Şoray ve İzzet Günay'ın paylaştıkları Vesikalı Yarim, İstanbul Film Festivali'nde  bir seans gösterime sokulmuş ve satışa çıktığında zaten biletleri tükenmiş, bitmiş... Vesikalı Yarim'i beyaz perdede seyretmeyi fena halde  hayal etmiştim. Kooskoca 32. İstanbul Film Festivali'nde Vesikalı Yarim, tek sinemada ve tek seferlik gösterimde... Oldu mu  şimdi yani?

Bu yazıyı neden yazdım biliyor musun?  Vesikalı Yarim'in o tek gösterimi  için elinde fazla bileti olan var mı acaba diye sormak istiyorum.  Anlatmak istediğim... Hüznün kimliği ben'im... Sevinci yakalamak istiyorum.

Merak etme ama... Eğer sende de bilet yoksa...  Elbette her hayal gerçek olacak diye bir şey yok...  Bu da geçer!..

İnan, bu beter yazıyı hüzün yazdırdı bana... Benim kabahatim yok!



başlık'ın orijinali  - " sussan olmaz, söylesen olmaz"  çelik'in sorma adlı şarkısının bir dizesi.


12 Mart 2013 Salı

Acaba Vesikalı Yarim'i Beyaz Perdede Seyredebilecek Miyim?


"Nasıl unuturum seni ben, 
Alnımdaki bıçak yarası
Senin yüzünden;
Tabakam senin yadigarın;
"İki elin kanda olsa gel" diyor
Telgrafın;
Nasıl unuturum seni ben,
Vesikalı yarim?"

Orhan Veli Kanık


32. İstanbul Film Festivali kapsamında gerçekleştirilecek olan özel gösterimde bu yıl, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Prof. Sami Şekeroğlu Sinema-TV Merkezi tarafından restore edilen Lütfi Akad'ın o emsalsiz filmi Vesikalı Yarim'in izlenime sunulacağını öğrenince nasıl sevindim anlatamam. Düşünsene... Sait Faik'in Menekşeli Yarim öyküsünden sinemaya uyarlanan, Türkan Şoray ve İzzet Günay'ın başrollerini oynadıkları ve Şükran Ay'ın o etkileyci sesinden dinleyeceğim kalbimi kıra kıra şarkısı eşliğinde, bu filmi beyaz perdede seyretmek ne şahane olur öyle değil mi? Biliyorum... Eğer seyredersem... Mutlaka ağlarım. Mutlaka!.. Hey!..  Hep televizyonda ya da bilgisayar ekranında seyretme şansı bulduğum Vesikalı Yarim'i acaba beyaz perdede seyredebilecek miyim?  Du bi... Şimdilik hayaliyle yetineyim. Ardından da "hayal et, olur elbet" diyeyim!



"Arkadaşımın ismi Bayram'dı. İri kemikli bir adamdı. Arnavut şivesiyle konuşuyordu. Bir zamanlar kuru bademi külle, kezzapla yaş badem haline getirir satardı. Sonra piyango bileti sattı. Sonra arabacılık yaptı. Sonra da zengin oldu diyebiliriz. Günde otuz, kırk lira kazanıyordu. Ben kendisini bu ara tanımıştım. Eski adetlerini bırakmamıştı: Yine külhanbeyi gibi giyinir, yine haftalık kazancını bir günde harcardı."


"En kötü meyhanelerde en hoş kızları tanırdı. Onun tanıdığı kızlar içinde bir Seher vardı. Sahiden seher gibi bir kızdı. Bayram Seher'le yaşamaya başlamıştı."


"Seher'le birlikte yaşayan Bayram çok kavgalar etti Seher yüzünden. Bıçaklar çekti. Cürmü meşhudlardan kaça kurtula bir gün yakayı ele verdi. Yedi sekiz ay yattı. Seher zaten pek düşkün olduğu üniformalının peşine düştü. Asmalımescit'teki meyhaneye uğramaz oldu. İşte Bayram ondan sonra çalışmadı... Sabahtan içmeye başlıyordu. Seher' aramaya koyuldu. Kocaman bir bıçağı kuşağının arasından çıkarıp Seher'i böğründen yaraladı. Ama Seher ölmedi. Kendisini kimin yaraladığını da söylemedi."


"Seher hastaneden çıktıktan sonra meyhaneye geldi ama Bayram'la konuşmaz oldular. İşte bu, Bayram'a büsbütün dokundu. Seher'in yaptığı erkeklik de onun elini kolunu beygir bağlar gibi bağlıyordu." 



Kadın-Benim yüzümden hep bunlar. Ya ölecek ya öldürüleceksin. Niye geldin? Gelmeyecektin.
Adam-Geleceğimi biliyordun ama, nedir istediğin?
Kadın-Bilmem, sıkıldım belki. Yetti belki. Herbirimiz yolumuza gitsek.
Adam-Yolumuz...
Kadın-Öyle...
Adam-Birleşti biliyordum.
Kadın-Yok birleşecek gibi değil. Benim yolum başka. Seni tanıdıktan sonra anladım bunu. Senle beraber olduktan sonra seni... Sevgi de yetmiyormuş... Çok eskiden rastlaşacaktık...
Adam-?
Kadın-Nasıl olsa ayrılacak yolumuz...*


Gözyaşların boşuna, düşmem artık peşine, yansın yüreğin yansın şimdide bende sıra... Kalbimi kıra kıra, bıraktın bir hatıra, yalanını yalancı, dudaklarında ara..." **


"Aşkı anlatmak gerekiyor. Çok önemli aşkı anlatmak. Aşkı anlatmanın büyük imkanlarından biri de ayrılığı getirmektir, yani aşkı beraberlik içinde ancak bir süre anlatabilirsin. Nerede aşk doruğa çıkar? Ayrılık geldiği zaman! İstediğinin dışında bir ayrılık, bir mecburiyet, zorunlu ayrılık geldiği zaman! Ne kadar sevdiğin, ne kadar sevmediğin! Felaket orada başlıyor, kaybettiğin zaman, ayrıldığın zaman!" *** SON


   Menekşeli Vadi öyküsünden cümleler.
*Vesikalı Yarim filminden replikler
**Filmde Şükran Ay'ın söylediği şarkının sözleri
***Safa Önal'ın Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti adlı söyleşi kitabındaki sözleri.

 

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Zokayı Yutmuş Lodos Balığı Gibi Bakma Öyle...


Söyleyeceğim ilk şarkıyı mutlu insanlara adıyorum. Bu şarkının benim için tatlı acı hatıraları vardır. Aşkın ne olduğunu ben bu şarkıyla öğrendim. Saadeti bu şarkıyla tattım. Bir şey daha öğrendim bu şarkıyla… Her şeye sahip olmak isteyen elindekini de kaybediyor.”


 
Yukarıda yazdığım sözleri, Atıf Yılmaz’ın 1970 yapımı, Karagözlüm adlı filminin sonlarına doğru o meşhur buğulu ve hüzünlü bakışlarıyla Türkan Şoray söyler.  Ve devamında rol kabiliyetinin hakkını sonuna kadar yerine getirerek, o yıllarda bıyıksız, incecik, gencecik olan Kadir İnanır’a sahiden aşıkmış gibi, Orhan Gencebay’ın dinleyeni keder girdabına sürükleyen Sevemedim Karagözlüm Seni Doyunca adlı şarkısını söylemeye devam eder. Şarkıyı asıl okuyan Türkan Şoray değildir elbette, Belkis Özener’dir. 


Şimdi nereden aklıma geldi peki bu film?  Üzgünüm ama beklediğin gibi öyyle romantik bir cevap veremeyeceğim. Yukarıdaki aşk dolu  girizgahtan sonra nereye gidecek bu yazı merak ediyorsun değil mi? İnsana verilen ömrün tek bir yaşamla geçirilmesini bir türlü kabullenemeyen bünyem kimi zaman balıkçı kız olmayı hayal eder. Sait Faik'i bu kadar sevmem, hikayelerinin beni o çok merak ettiğim balıkçıların dünyasına sokması sebebiyledir belki... Kim bilir? Balıkçı kız olmayı hayal ettiğimde bu filmi illa hatırlarım.  Çünkü filmin başlarında Türkan Şoray  Karadenizli, başında kırmızı beresi, kırmızı balıkçı kazağı, pantolonu ve plastik çizmeleri ve asıl mühimi şahane argo muhabbetiyle tam olmak istediğim balıkçı kız rolündedir. Film şöyle gelişir...  Klasik müzik eğitimi alan, besteci, romantik genç adam, arkadaşıyla birlikte balık almaya gelir. Diğer balıkçılar Azizeye seslenirler... ( Laf aramızda, Azize'nin bu  muhabbetlerine biterim:)

-Azize Abla, küçük bey karides istiyor... 
-250 gr. yeter.
-Dokuz asker
-Ne askeri?
-Dokuz papel! 
-!!!???
-Dokuz lira senin anlayacağın.
-Ama tartmadınız ki.
-Benim elimin hassasiyeti eczacı terazisinde yoktur. Tastamam 260 gram verdim sana. Fazlası var eksiği yok.
-Tartsanız terazinize yapışmaz herhalde!... Ben müşteriyim siz de satıcı. Böyle göz kararı karides satıldığı nerde görülmüş?
-Eeee, balina değil, orkinos değil, sinarit değil. Alt tarafı 250 gram karides alacaksın arkadaş. Tutup bir gazetelik laf ediyorsun. Alırsan ne ala... Almazsan keyfin bilir!!
-Bari kağıdını değiştirin bu kesekağıdı ıslak...
-Hah, zatınızın teşrif edeceğini bilselerdi, karidesler ıslanmamak için şemsiye kullanırardı!


İşte bu filmde ben Türkan Şoray’ın  şık gece elbisesiyle ve her dem buğulu, hüzünlü gözleriyle Sevemedim Karagözlüm şarkısını söylemesini değil de, şen şakrak, matrak,  balıkçı kız haliyle  Balıkçı Kız şarkısını söylemesini seyretmeyi daha çok  severim.  Ah! Senin şimdi beni aşağılacağını çok iyi biliyorum. Neymiş? Balıkçı kız olmayı hayal ediyorum diye küçümsüyorsun beni öyle mi? Amaann...  Klasik müzik seven, Şopen sende... Hey! Zokayı yutmuş lodos balığı gibi bakma öyle...  Bu yazıyı yazmamın sebebi ne biliyor musun? Akşam iftarda balık yemektir niyetim.  Balıkk...  Havaya girmeliyim. Nee? Karides mi? Ne karidesi? Senin okuman yazman yok mu kuzum? Deminden beri ne yazıyorum... Balık diyorum balık!... Okuman yazman yoksa eğerrr...  Hadi bakalım... Marş... Marş... Mektebeee..  


26 Kasım 2011 Cumartesi

Acı Hayat Ve İstanbul Ve Şehirleşme

 
- Seni seviyorum Mehmet.
- Ben de seni Nermin. Hem de aşkların en büyüğü ile seviyorum seni. 
- Hiç ayrılmak sitemiyorum senden.
- Artık evlenelim Nermin.
- Evlenelim Mehmet. Bizim de bir yuvamız olsun. Çocuklarımızı büyütelim orada.
- Hemen bir ev arayalım. Kazancıma uygun bir ev bulunca yıldırım nikahıyla evleniriz.
Bu muhabbetler, bugün seyrettiğim,  Metin Erksan'ın 1962 yılında çektiği  Acı Hayat adlı filmin daha girizgâhında Türkan Şoray (nermin) ile Ayhan Işık (mehmet) arasında geçiyordu. Acı Hayat alışkın olduğum Türk filmlerinden değildi. Çünkü filmin iki kahramanı film başlarken  birbirlerine aşıklardı ve evlenmeye karar vermişlerdi. Hayret edilecek şey! Erkek zengin, kız fakir değildi. Kız manikürcü, erkek ise tersane kaynakçısıydı. Aşıkların sosyal ve ekonomik durumları denkti. Birbirlerini delicesine seviyorlardı. Eee.. Onlar ermiş muradına biz  çıkalım kerevetlerine diyeceğim ama... Durum göründüğü gibi değildi. Bu kez kuaför salonundayız. Kızımız Nermin manikür yaparken, iki sosyetik kadının muhabbetine kulak veriyoruz...

  
- Hanfendi ne zaman gidiyorsunuz Fransa'ya?
- Vallahi kat'i günü tespit edemedik. Ama en geç bir ay sonra Paris'te olmam gerekiyor.
- Kimbilir gene neler getirirsiniz ordan?
- Bu sene fazla bi şi almaya niyetim yok. Yalnız bi kürk alıciyim. Hepsi o kadar.
- Çok iyi edersiniz. Ben geçen sene burda bir vizon yaptırdım. Hiçbişeye benzemedi. Üstelik atmış bin liram gitti.
- Ne diyosunuz? İşte ben bunun için bulûzümü bile Paris'te diktiririm.
- Bu sene mücevher takmak çok modaymış.
- Geçen gece Monte Karlo radyosunun moda yorumcusunu dinledim. Adam devamlı olarak mücevherden bahsetti. Bilhassa tek parça elmas taşlar gözdeymiş. 

Bu muhabbetlere kulak misafiri olan manikürcü kız Nermin'in içi gidiyor. Çünkü aklı fikri evlenmekte.. Ama... Niyeti evlenmek gibi görünse bile, içten içe aklından geçen, memlekette yeni  inşaatları yapılmakta olan apartman dairelerinden birini ev edinmekte..  Günümüzdeki kadar gökdelen ya da kule değil bu binalar.  Memleketimin ilk çok katlı apartmanları... Dört bir yanında  fakir fukara mahalleleri... Kim oturuyor bu koca apartmanlarda? Kuaför salonunda Nermin'e el ve ayak tırnaklarını düzelttiren,  bu lakırdıları aralarında eden, sonradan görme zengin kadınlar ile aileleri. Nermin ve Mehmet'in maaşlarını birleştirsek bu apartmanların bir dairesini bile kiralayamazlar. Mümkün değil. Onlar, güneş kesen bu binaların gölgelerindeki metruk evlerde oturmaya mahkûmdurlar ancak.
 

İstanbul'un başrolde olduğu filmlerin hastasıyım. Filmi seyrettim diye Acı Hayat'ta  olan biteni anlatmak niyetinde değilim. Sadece şunu söylemek istiyorum.  Bu filmde çok değerli oyuncular rollerinin gereğini sahiden  hakkıyla yerine getiriyorlar.  Ama asıl mühimi kamera arada İstanbul sokaklarında ve binalarında dolanıyor. Meraklısı için kent sosyolojisi, kent felsefesi, kent estetiği ve kent kültürü kavramları açısından ibret verici bir film Acı Hayat. Günümüz İstanbul'unun bu  duruma nasıl  geldiğini, çarpık kentleşmenin ilk tohumlarının 1960'larda nasıl atıldığını, sınıflar arası ayırımın nasıl uçuruma dönüştüğünü, kentin değişen sosyal yapısını ve psikolojik etkilerini gözlemlemek için belgesel niyetiyle bu film izlenmeli diye düşünmekteyim. Dost acı söyler derler. Metin Erksan Acı Hayat filmiyle Nermin ve Mehmet'in hikayesinden çok İstanbul'u anlatmış. İstanbul'un  son elli yıllık kentleşme süreci ve sonuçları  açısından bakılırsa,  adı üstünde... Acı Hayat, sahiden.


8 Eylül 2011 Perşembe

Sinemayı Hep Sevdim...



Ortaokula o yıl başlayacaktım. İzmit'e taşınmıştık. İlk evimiz, bir açık sinemanın bahçesindeydi.. “Yok canım daha neler!” deme sakın.. Sahiden.. İzmitli olup, yaşı bana yakın olanlar bilecektir. Hoşgör Pastahanesi’nin hemen arka sokağında Oğuz Bahçe Sineması vardı. Bizim taşındığımız apartman, sinemaya bitişik bir binaydı. Birinci katta oturuyorduk. Üst katların değil de sadece bizim katın sinema salonuna doğru koca bir balkon uzantısı vardı. Sanki bir loca… Film seyretmeye bayılırdım… Bu balkon bana bir armağandı..Gözlerim o kadar bozuktu ki tam beş numara.. Haftada iki kez film değişirdi. Her akşam aynı filmi seyretmekten bıkmazdım. Annem gözlerimin bozukluğunu her gece film seyretmeme bağlardı. Çok kızardı. Ben de hemen seyrettiğim filmlerden ezberlediğim birkaç repliği taklit ederdim. Şöyle… Türkan Şoray olurdum mesela… Tek elimin tersini gözlerimin üzerine kapardım ve…

- Aman Tanrım! Nayıır! Artık göremiyorum… Göremiyorum… Artık kör oldum… Ohh! Tanrım, nedennn…nedennn bennn! Okadar bedbahtım kii!



Ya da Aysecik olurdum. Annemin önünde diz çöker:
- Teyzeciğim… Sizi çok sevdim… Size anne diyebilir miyim? Derdim.

Annem dayanamaz, kızmaktan vazgeçer… Hatta kimi zaman kahkaha ile gülerdi;
- Şımarık kız! Haydi yatağa! Derdi.

Yatar gibi yapardım. Sonra gizlice balkona kaçardım. Görünmez bir köşeye tüner, gizli gizli, sanki ilk kez seyreder gibi büyük bir iştahla, o geceki filmi seyrederdim.. Annemden saklı yapıyorum ya Yarabbim o ne güzel bir histi!.. Neden anneden gizli çevrilen işler, insana bu denli haz verirdi? Ah ne günlerdi!


Film bazan haftada bir değişirdi. Gene de bıkmazdım. Asla usanmazdım . Sürekli aynı filmi seyredince replikleri ezberlemem tabi ki çok doğaldı. Ezberlediğim bu cümleler gerçek hayatta çok işime yarardı:)

"Seni gördüğüm zaman içimde böyle bişeyler oldu... Konuşmayı beceremem ama, anladın di mi? Canımsın be... Güneşimsin... Havamsın...Yani bu ağzımdaki izmarit yok mu be işte onun gibi benimsin be... Yani buramdasın be...Sen hayatımın tek golüsün yani..."

( Bu da Sadri Alışık'ın meşhur repliklerinden bir hatırlatma... Vallahi gerçek bu sözler! Hani Filiz Akın'la çevirdiği Şakayla Karışık filminden )

Yoo.. Bu video Şakayla Karışık adlı filmden değil. Huysuz ve Tatlı Kadın adlı filmden.. Ama ne yapabilirim? Canım bu videoyu seyretmek istedi. "Şarkıcı olmadığı halde şarkıları kendi sesiyle söyleyenler de vardı elbette. Özellikle Sadri Alışık." Sadri Alışık'ın sesinden bu şarkıyı dinlemek çok güzel.  Sinemayı hep sevdim... Heeep sevdim... .

31.10.2010


4 Eylül 2011 Pazar

Ah! Şu Şarkıların Gözü Kör Olsun


Söyleyeceğim ilk şarkıyı mutlu insanlara adıyorum. Bu şarkının benim için tatlı acı hatıraları vardır. Aşkın ne olduğunu ben bu şarkıyla öğrendim. Saadeti bu şarkıyla tattım. Bir şey daha öğrendim bu şarkıyla… Her şeye sahip olmak isteyen elindekini de kaybediyor.”


 
Yukarıda yazdığım sözleri, Atıf Yılmaz’ın 1970 yapımı, Karagözlüm adlı filminin sonlarına doğru o meşhur buğulu ve hüzünlü bakışlarıyla Türkan Şoray söyler.  Ve devamında rol kabiliyetinin hakkını sonuna kadar yerine getirerek, o yıllarda bıyıksız, incecik, gencecik olan Kadir İnanır’a sahiden aşıkmış gibi, Orhan Gencebay’ın dinleyeni keder girdabına sürükleyen Sevemedim Karagözlüm Seni Doyunca adlı şarkısını söylemeye devam eder. Şarkıyı asıl okuyan Türkan Şoray değildir elbette, Belkis Özener’dir. 


 
Şimdi nereden aklıma geldi peki bu film?  Üzgünüm ama beklediğin gibi öyyle romantik bir cevap veremeyeceğim. Yukarıdaki aşk dolu  girizgahtan sonra nereye gidecek bu yazı merak ediyorsun değil mi? Bugüne bugün balık mevsimine girdik ya… Balıııkkk!.. Bak... Sonbahar bir anlamda da  balık demektir benim için. İnsana verilen ömrün tek bir yaşamla geçirilmesini bir türlü kabullenemeyen bünyem kimi zaman balıkçı kız olmak ister. Belki Sait Faik hikayelerini bu kadar sevmemin bir sebebi de hikayelerinin beni o çok merak ettiğim balıkçıların dünyasına sokmasındandır. Kim bilir? Bu filmi her sonbahar başında illa hatırlarım.  Çünkü filmin başlarında Türkan Şoray  Karadenizli, başında kırmızı beresi, kırmızı balıkçı kazağı, pantolonu ve plastik çizmeleri ve asıl mühimi şahane argo muhabbetiyle tam olmak istediğim balıkçı kız rolündedir.  İşte bu filmde ben Türkan Şoray’ın  şık gece elbisesiyle ve her dem buğulu, hüzünlü gözleriyle Sevemedim Karagözlüm şarkısını söylemesini değil de, eğlenceli, şen şakrak  balıkçı kız haliyle  Balıkçı Kız şarkısını söylemesini seyretmeyi daha çok  severim.  Ah! Senin şimdi beni aşağılacağını çok iyi biliyorum. Amaann...  Klasik müzik seven, Şopen sende... Hey! Zokayı yutmuş lodos balığı gibi bakma öyle...  Bu yazıyı yazmamın sebebi  bu... Bugün balık yemektir niyetim.  Balıkk...  Havaya girmeliyim. Nee? Karides mi? Ne karidesi? Senin okuman yazman yok mu kuzum? Deminden beri ne yazıyorum ben... Balık diyorum balık!... Okuman yazman yoksa...  Hadi bakalım... Marş... Marş... Mektebeee..  


16 Nisan 2011 Cumartesi

Sinemayı Hep Sevdim...


Ortaokula o yıl başlayacaktım. İzmit'e taşınmıştık. İlk evimiz, bir açık sinemanın bahçesindeydi.. “Yok canım daha neler!” deme sakın.. Sahiden.. İzmitli olup, yaşı bana yakın olanlar bilecektir. Hoşgör Pastahanesi’nin hemen arka sokağında Oğuz Bahçe Sineması vardı. Bizim taşındığımız apartman, sinemaya bitişik bir binaydı. Birinci katta oturuyorduk. Üst katların değil de sadece bizim katın sinema salonuna doğru koca bir balkon uzantısı vardı. Sanki bir loca… Film seyretmeye bayılırdım… Bu balkon bana bir armağandı..Gözlerim o kadar bozuktu ki tam beş numara.. Haftada iki kez film değişirdi. Her akşam aynı filmi seyretmekten bıkmazdım. Annem gözlerimin bozukluğunu her gece film seyretmeme bağlardı. Çok kızardı. Ben de hemen seyrettiğim filmlerden ezberlediğim birkaç repliği taklit ederdim. Şöyle… Türkan Şoray olurdum mesela… Tek elimin tersini gözlerimin üzerine kapardım ve…

- Aman Tanrım! Nayıır! Artık göremiyorum… Göremiyorum… Artık kör oldum… Ohh! Tanrım, nedennn…nedennn bennn! Okadar bedbahtım kii!



Yada Aysecik olurdum. Annemin önünde diz çöker:
- Teyzeciğim… Sizi çok sevdim… Size anne diyebilir miyim? Derdim.

Annem dayanamaz, kızmaktan vazgeçer… Hatta kimi zaman kahkaha ile gülerdi;
- Şımarık kız! Haydi yatağa! Derdi.

Yatar gibi yapardım. Sonra gizlice balkona kaçardım. Görünmez bir köşeye tüner, gizli gizli, sanki ilk kez seyreder gibi büyük bir iştahla, o geceki filmi seyrederdim.. Annemden saklı yapıyorum ya Yarabbim o ne güzel bir histi!.. Neden anneden gizli çevrilen işler, insana bu denli haz verirdi ki? Ah ne günlerdi!


Film bazan haftada bir değişirdi. Gene de bıkmazdım. Asla usanmazdım . Sürekli aynı filmi seyredince replikleri ezberlemem tabii ki çok doğaldı. Ezberlediğim bu cümleler gerçek hayatta çok işime yarardı:)

"Seni gördüğüm zaman içimde böyle bişeyler oldu... Konuşmayı beceremem ama, anladın di mi? Canımsın be... Güneşimsin... Havamsın...Yani bu ağzımdaki izmarit yok mu be işte onun gibi benimsin be... Yani buramdasın be...Sen hayatımın tek golüsün yani..."

( Bu da Sadri Alışık'ın meşhur repliklerinden bir hatırlatma... Vallahi gerçek bu sözler! Hani Filiz Akın'la çevirdiği Şakayla Karışık filminden )

31 Aralık 2010 Cuma

Sinemayı Hep Sevdim...


Ortaokula o yıl başlayacaktım. İzmit'e taşınmıştık. İlk evimiz, bir açık sinemanın bahçesindeydi.. “Yok canım daha neler!” deme sakın.. Sahiden.. İzmitli olup, yaşı bana yakın olanlar bilecektir. Hoşgör Pastahanesi’nin hemen arka sokağında Oğuz Bahçe Sineması vardı. Bizim taşındığımız apartman, sinemaya bitişik bir binaydı. Birinci katta oturuyorduk. Üst katların değil de sadece bizim katın sinema salonuna doğru koca bir balkon uzantısı vardı. Sanki bir loca… Film seyretmeye bayılırdım… Bu balkon bana bir armağandı..Gözlerim o kadar bozuktu ki tam beş numara.. Haftada iki kez film değişirdi. Her akşam aynı filmi seyretmekten bıkmazdım. Annem gözlerimin bozukluğunu her gece film seyretmeme bağlardı. Çok kızardı. Ben de hemen seyrettiğim filmlerden ezberlediğim birkaç repliği taklit ederdim. Şöyle… Türkan Şoray olurdum mesela… Tek elimin tersini gözlerimin üzerine kapardım ve…

- Aman Tanrım! Nayıır! Artık göremiyorum… Göremiyorum… Artık kör oldum… Ohh! Tanrım, nedennn…nedennn bennn! Okadar bedbahtım kii!



Yada Aysecik olurdum. Annemin önünde diz çöker:
- Teyzeciğim… Sizi çok sevdim… Size anne diyebilir miyim? Derdim.

Annem dayanamaz, kızmaktan vazgeçer… Hatta kimi zaman kahkaha ile gülerdi;
- Şımarık kız! Haydi yatağa! Derdi.

Yatar gibi yapardım. Sonra gizlice balkona kaçardım. Görünmez bir köşeye tüner, gizli gizli, sanki ilk kez seyreder gibi büyük bir iştahla, o geceki filmi seyrederdim.. Annemden saklı yapıyorum ya Yarabbim o ne güzel bir histi!.. Neden anneden gizli çevrilen işler, insana bu denli haz verirdi ki? Ah ne günlerdi!


Film bazan haftada bir değişirdi. Gene de bıkmazdım. Asla usanmazdım . Sürekli aynı filmi seyredince replikleri ezberlemem tabi ki çok doğaldı. Ezberlediğim bu cümleler gerçek hayatta çok işime yarardı:)

"Seni gördüğüm zaman içimde böyle bişeyler oldu... Konuşmayı beceremem ama, anladın di mi? Canımsın be... Güneşimsin... Havamsın...Yani bu ağzımdaki izmarit yok mu be işte onun gibi benimsin be... Yani buramdasın be...Sen hayatımın tek golüsün yani..."

( Bu da Sadri Alışık'ın meşhur repliklerinden bir hatırlatma... Vallahi gerçek bu sözler! Hani Filiz Akın'la çevirdiği Şakayla Karışık filminden )