anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
anne etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2020 Pazartesi

Yaptım... Yapıyorum... Yapacağım...

Seyrettiğim filmi yine yeni yeniden seyrettim.
Hastasıyım:)



Dizi seyrettim.
Çok cici bir dizi olması sebebiyle bünyemi sahiden zorladı,
Sert bir diziye ihtiyacım var. Tavsiyelerinizi rica edeceğim:)




Takiplerindeyim:)
Çok gülüyorum.


Büyük bir hevesle Amelie müzikaline gittim.
Meğer müzikal iptal edilmiş.
Biletix tek mesaj atmadı ya... Tiyatronun kapısında
ŞAŞAKALDIM. DONAKALDIM. KALAKALDIM.
Ve kendi sitelerinde de halen yazmıyor.
Rezaletin daniskası!


Kopyalanmış Adam'ı bitireceğim.
Gözleri Görmeyen İki Adam'a geçeceğim.


26 Eylül 2019 Perşembe

Biz Kadınlar Birbirimize Hem Hemdemiz Hem Hemderdiz.


Hiç hilafım yok... Memleketimin sinemasını desteklemeye her daim özen  gösteririm. 

Bağlılık ASLI'nın hiperaktif bünyeme ağır akışlı geleceğini bile bile sinemaya gittim. Beğeniyle seyrettim. 

Film hakkında pek çok eleştiri  okudum. Nedense, bu film  çalışan kadınları eleştiriyor,  modern kadınlar çalışmasınlar, evlerinde oturup bebeklerine baksınlar tadında bir mesaj  vermek  istiyor gibisinden düşünceler, zinhar  benim aklımın köşesinden geçmedi. 

Filmden çıkınca dedim ki kendi kendime...  Erkek egemen düzen,  biz kadınları evlere kapatmaya, ufalamaya, yok etmeye  çalışsa da, kadınlar arasında görünmez, doğal, güçlü  bir bağlılık var. 

Son tahlilde bir kez daha şunu düşündüm.  Biz kadınlar birbirimize hem hemdemiz, hem hemderdiz. Kadın kadının şifasıdır.


24 Aralık 2015 Perşembe

Ve Saç Ve Sakız Ve Türkü



"...hiçbir şey göründüğü, hatta yaşandığı gibi değil! Her şey hatırlandığı gibi."
b.b


Çocukken büyükannemin tembihlerinden biriydi. Sakız çiğnemeyi severdim. "Çok tehlikeli. Nefes boruna kaçıverir. Yatarken mutlaka çıkar." derdi. Büyükannemin tembihlerini  mıh gibi aklımda tutuyorum.

Dün gece tam uykuya geçiyordum. Dalarken sakızı ağzımdan çıkardığımı biliyorum. Nereye koydum acaba? Hatırlamıyorum.

Sabah saçımı tararken elime geldi. Saçıma yapışmış. Çıkarmaya uğraştım. Beceremedim. "Buz ya da limon." dedim. Önce limon sıktım. Sakızda değişiklik olmadı. Azıcığını bir tutam saçla birlikte çekip kopardım. Canım yandı. Limonu feryatla çöpe attım.

Buzdolabından bir parça buz aldım. Sakızı buz ile ovaladım. İçim ürperiyordu. Eriyen buz  saçımdan boynuma  damlıyordu. Sakıza asıldım. Bir tutam saçım daha koptu. Acıdı. Gözlerimden yaş gelmeye başladı.

"Böyle olmayacak." dedim. Çekmeceden makası aldım. Sakızın yapıştığı yerdeki saçımı kestim. 

O anda Barış Bıçakçı'nın bir öyküsü aklıma geldi.  Gülümsedim. "Bu dağlar kömürdendir, geçen gün ömürdendir." türküsünü mırıldanmaya başladım. 


11 Mart 2015 Çarşamba

Onu Aklımdan Attım, Peki Ya Kalbimden ?


 

Üç gündür griple tuhaf bir ilişki içindeydim.  Hani o dünyalar güzeli film var ya… Enternal Sunshine Of The Spotless Mind… Neydi Türkçesi? Sil Baştan… Hah işte… Ben sanki Sil Baştan adlı filmdeki Clementin’dim…  Grip ise hayatımdan çıkarmak istediğim…

Ne yani, çok mu zorlama oldu örneğim?  Yeminle, üç gündür o kadar bunalttı, o kadar haksızlığa uğramışlık hissi yarattı ki, grip'in adını bir daha asla anmamak için onunla ilgili her şeyi hafızamdan sildirmek niyetindeydim.

Abartmak gibi olmasın, griple ortak tükettiğimiz her eşyayı  yok edesim bile vardı ne yalan söyleyeyim.   Meyve suyu bardağı, çay bardağı, limonluk, çarşaflar, yastık kılıfları, sıcak su torbası, battaniye, ısı ölçer…  Bu düşüncelerle  nasılsa uyuyakalmışım.

Az önce içimde bir boşluk duygusuyla uyandım.   Yatağın baş ucundaki, beyaz renkli toparlak gövdeli sehpanın üzerinde duran radyoyu açtım.  Gipsy Kings  müziği odayı doldurdu. Bomboleo’yu söylüyordu. Kollarımı iki yana açıp bir süre gerindim. Latin müziği için bünyede enerji içeceği tesiri yapar diye haybeye söylemiyorlar demek ki… İyi hissettim.

Ama başka bir  his daha vardı içimde… Anlam veremediğim.  Ayağa kalktım. Müziğin ritminde salınarak mutfağa gittim. Çay demledim.  Canım istedi. Çay bardağımın yanına birkaç pötibör bisküvi ekledim.  Koltuğa oturdum.  Çaydan bir yudum içtim. Koku almaya başlamışım. Miss! Bisküviden bir parça ısırdım. Ağzımın tadı gelmiş. Nefis.  

Ilık, şekerli paşa çayı  ve pötibör bisküvi… Çocukluğumda annem her şey olduğumda bana verirdi… Şey olduğumda… Bir şey olurdum. Bütün bedenim tir tir titrerdi. Sırtımda tüylerimi ürperten serin bir esinti gezerdi. Gene de çok terlerdim.  Annem incecik bir tülbenti belimden yukarıya  şefkatle iterdi.  Kaybolmuş zamanlar gibi…  Yemek yemek istemezdim. Paşa çayı ve bisküvi…  Ben bir şey olduğumda annem verirdi. İyi gelirdi. Neydi?  Bir adı vardı. Unuttum şimdi.


11 Ocak 2015 Pazar

Bu Hafta Seyrettiğim Filmler - 1 -




Not- 2015 yılında seyrettiğim filmleri her hafta yazmaya karar vermiştim. Bir nevi haftalık film günlüğü olacak yani... Yılbaşından bu yana 10 gün geçti ya... Az önce, bu hafta  neleri seyrettim diye düşünmeye başladım. İnanamadım kendime... 10 günde, taam 10 film seyretmişim. Yok artık! Napıyorum ben kuzum? 

Yemeyip, içmeyip, çalışmayıp film mi seyrediyorum? Yooo... Yeminle sadece yiyip içmekle kalmıyorum, yemek de pişiriyorum. Hele bu hafta denediğim ebruli kek nasıl şahane oldu anlatamam... Kendim yaptım diye söylemiyorum,  hem tadı enfesti hem şekli harikuladeydi. Öyle böyle değil yani...

Peki... Ya  benim kardeşten öğrendiğim unlu börek'e ne demeli? Bu hafta kaç kere yaptım kimbilir? Denk gelen parmaklarını yedi inanın... Diğer pişirdiklerimi yazmayayım.

Peki, çalışmadım mı? Ohooo!.. Vallahi deli gibi çalıştım. Yıl sonu ya... Aralık ve Ocak  en debdebeli aylarım! Abicim, ne zaman seyrettim bu kadar filmi diyeceğim demesine ama... Misal... Dün... İstanbul Modern'de... Oskar'a Aday Yabancı Filmlerden  İki Gün Bir Gece, Anne ve İnsan Kapitali'ni, yani üç filmi,  arka arkaya  soluk almadan seyrettim:)

Binlerce kasırga aşkına!  Yoksa ben... Hep mi böyleyim? Du bakalım... Önümüzdeki hafta vaziyetimi göreceğim! Allahım! Yoksa ben deli miyim? Ben neyim?

1 Eylül 2013 Pazar

Ömrümün Çok Narin Ve Çok Nadide Zamanları'nı Çoğaltma Çalışmalarım.



Araba kullanıyorum. Babam yanımda. İkimiziz. Baba kız. Kıymetli anlar... Mühim.

Felekten, beyaz tülbentlere sarılacak, hafızamın "ömrümün çok narin ve çok nadide zamanları" çekmecesine itinayla kaldırılacak bir rol kapmaya çalışıyorum.

Laflıyoruz. Bir ara sustuk.  Küçük derin bir sessizlik oldu. Aklımızdaki sessizliğe dalacağımızdan korktum. Sessizliği bozdum. Fısıltılı bir sesle ilahi söylemeye koyuldum. 

-Sevdim seni mabudumaaa, canaaan diye sevdim. Bir ben değil alem sana,  hayraaan diye sevdim.

Dayanamayacağını biliyordum. Söylediğim, en sevdiği ilahiydi. İlahiye eşlik etti. 

-Mahşerde Nebiler diler, sendeeen meded ister. Gülyüzlü melekler sana hayraaan diye sevdim.

Babam efkârlı bir türküye dönüştü. Ansızın bana dönüp...

-Sen şarkı söyleyince seviniyorum, dedi.

Bu sözü işittim ya... Kalbim hop etti. Ağlayasım geldi. Durur muyum?  Şak diye cevabımı verdim.

- Zaten sen sevin diye bu ilahiyi söylüyorum, dedim.

-Aslında neden seviniyorum biliyor musun? dedi.  

Aklıma bir şey gelmedi. Sustum.

- Çünkü sen şarkı söylediğinde, mutlu olduğunu hissediyorum, dedi.

Yüzümü yoldan  babama çevirdim. Gözlerimiz karşılaştı.  Gülümsedim.  

Babamın söylediği söz buharlaştı. Tek nefeste içime çektim. Ilık ılık yüreğime yayıldı. Bir anda dünyanın gelmişi geçmişi silindi. Topyekün iyiliğe, güzelliğe, tatlıya bağlandı hayat...

Ömrümün çok narin ve çok nadide zamanları'na bu anımı  itinayla ekledim. 

23 Temmuz 2013 Salı

Başım Kendimle Fena Halde Belada...


 "Devran olalım. 
Seyran olalım. 
 Hayran olalım."


Annem, anneannem ve dayım birer sene ara ile bu dünyadan göçtüler. Dayımın kızı Jale, Ankara'dan İzmit'e gelince, birlikte, İzmit'in sırtlarındaki Bağçeşme Kabristanı'na, göçen yakınlarımızı ziyarete gideriz. Dün ofiste sıkı çalıştım.  Sonra sözleştiğimiz saatte, Jale'yi aldığım gibi kabristana doğru yola çıktım. Annem anneannemin  değil, babannemin yanında yatıyor. Sırayla büyükbabam, Şükrü amcam, Cevriye yengem, amcamın oğlu Niyazi abi,  büyükbabamın kızkardeşi Lukiye hala,  küçükken trafik kazasında ölen kardeşim Cemal, hepsi bir aradalar. 


Arabadan indik. Başörtülerimizi başımıza geçirdik. Nasıl şahane yaz ikindisi vaktiydi anlatamam. Rüzgâr hafif hafif esiyor... Rüzgâr hafif hafif  estikçe, kabristandaki haşmetli ağaçların dalları usulca salınarak raks ediyor. Etrafıma baktım.  Burası, kasvetli, iç daraltıcı bir his geçirmiyor. Sadece hüzünlü bir ürperti yüreğimi titretiyor. Çocukluğumuzdan beri, kabristanlara gidip gelmeye alışkın olduğumuz için, adeta büyüklerimiz tarafından davet edilmişiz de, hasbihal etmeye gelmiş  gibiyiz. Korku duymuyoruz. Olduğumuz gibiyiz. Selam vererek yanlarına doğru yürüdük. Gülüşerek, ilkin anneme "Merhaba... Biz geldikkk!" diye seslendik. Annem, Jale'nin halası. Özellikle halasını ziyaret etmek istedi. Bu arada, annemin iki yanında uzanmakta olan diğer akrabalarıma hasretle selam verdik. Arabamın arkasından katlanır tabureyi çıkardım. Annemin yancağızına kurup, bıraktım. Jale oturdu. Diğer yana, toprağa, elimdeki naylon torbayı serdim. Eteklerimi toplayarak oturdum. Önce içimizden  dualarımızı ettik.  Sadece bizimkilere değil, tüm ölmüşlere rahmet gönderdik. Sonra Jale'yle annem, dayım, anneannemle ilgili muhabbet ettik. Kâh güldük, kâh hüzünlendik. Öleceğini bilerek yaşayan insanın, ölüm karşısındaki çaresizliğini bir kez daha hissedip kabullendik.

İstemeden doğmuştuk, gene istemeden ölecektik. Hayatın iki gerçeği doğum ve ölüm değil miydi? İkisinin arasını ise kendimiz doldurabilir, kendimiz anlam kazandırabilirdik. İşte... Bu kooocaaa kabristanda yatan binlerce insan, dün varlardı. Bugün yoklar. Kimbilir nelere üzüldüler, kimlere kızdılar yahut kırıldılar, dünya gailesi için kimbilir ne çok uğraştılar. Para... Mal... Araba... Eş... Evlat... Dost... Akraba... Koştur babam koştur... Ya dünyada olup bitenler? Bir yandan ölümsüzlüğü arayan insan... Düşünsene... Uzun yaşamak için biteviye  mücade vermek... Diğer yandan insanı, hayvanları, doğayı, dünyayı katletmek... Anlaşılacak gibi değil. Dünyada bilim, teknoloji gelişiyor. Tekrar tekrar kitaplar yazılıyor. Tecrübeler kazanılıyor. İyi ama insanın zalimliği acaba neden bitmiyor? O kadar eğitim alıyoruz, üniversiteler okuyor, masterlar, doktoralar yapıyoruz. İyi ama, insanı insan yapan özelliklerden, nasıl bu denli uzaklaşıyoruz? Vicdan, merhamet, şefkat duygularımız gün be gün neden azalıyor? Bilim neden savaşları, eziyetleri, cinayetleri bitirmiyor? Yunus Emre, "İlim, ilim bilmektir." diye başlayan sözlerine... Neden "İlim kendin bilmektir." diyen sözlerle devam ediyor? Bu sözleri öğrendiğimden beri başımın kendimle fena halde belada olduğunu söylemeliyim. Şimdi çıkmalıyım. Kısmetse, sonra devam edeceğim.
2012

12 Mayıs 2013 Pazar

Efkârlı Günlerimin Gizemli Şehri...

 

2005 senesiydi. Yüreğim ümitsizce aylarca dağlanmış, sonra da sanki hiç ısınmayacak gibi düşündüğüm acı bir üşüme duygusuna terkedilmişti. İki gün de olsa nasıl ihtiyacım vardı biraz uzaklaşmaya… Annemi zalim bir hastalığın pençesinden tüm uğraşmalarımıza rağmen kurtaramamıştık… Ellerimizden kayıp gitmişti… Hakikaten içim hem acıyor hem de üşüyordu. Ne kadar belli etmemeye çabalasam da, bu ruh halim suretime yansıyordu. 

İnsanları acıları ile baş başa bırakmak lazım. Ben acıların paylaşılarak dağılacağını düşünenlerden değilim ne yazık ki… Sırtımın sıvazlanması, avutucu sözler garip ve kifayetsiz geliyordu bana… Kendim aşmalıydım bu süreci ve içimde küllendirmeliydim bu acıyı… Zaman her şeyin ilacı olacaktı da zaman geçsin istemiyordum ki… Zamanı durdurmuştum kendimde… Bu gidişatım iyi değildi hissediyordum. Çevremdekilere haksızlık etmemeliydim biliyordum…

Viyana iyi gelecekti bana… Sıcak, hareketli, cıvıl cıvıl insanlarla dolu şehirler değil, soğuk, yağmurlu, gri, kasvetli bir yere ihtiyacım vardı… Ruhumu yansıtan, bir depresyon şehrine.. Belki hayata asılmama yardımcı olabilirdi Tuna kanalı kıyısında yapacağım yürüyüşler…  Viyana'ya gitmeye karar verdim.

Viyana ilk bakışta sakin bir şehir görüntüsü vermişti bana. Koşturma yok… Telaş yok… Panik yok… Sanki şehrin ritmiydi bu… Şehir bir içe kapanma,  muhabbete  gözlerini kapama halindeydi sanki… Tam içinde yaşadığım ruh halinin ritmindeydi. Mozart’ın notaları dolanıyordu şehrin üstünde...  Mozart’ın müziği eşliğinde, Viyana’yla aynı ritimde vals yapabileceğimizi hissetmiştim. Bu şehirle ruhum tam denk düşmüştü.

Şehrin sokaklarında başıboş dolanıyordum. Viyana gizemli ve medeni bir şehir görüntüsü sunmaya devam ediyor, kültürü ve zenginliği ile gözümü kamaştırıyordu… Bir yerde okumuştum. "Viyana’da iki günden fazla kalmayın" diye yazıyordu. Eğer ruhunuzdan hoşnut değilseniz, önce görkemiyle göz boyarken, ardından ruhunuzu ele geçiriyormuş. İki yüzyıldan beri Viyana dünyanın psikoloji ve psikiyatri merkeziymiş. Gugging Hastanesi günümüzün en iyi “Bakırköy”ü olarak bilinmekteymiş. Gerçekten Viyana’nın deli ettiği değerli insan sayısı azımsanmayacak kadar çoktu.  “Freud, Nietzche, Mozart, Beethoven” aklıma geliyordu.  Bunları düşünürken sokaklarda kendi kendine konuşan, dalgın dalgın yürüyen insanları fark ediyordum…

 
Kentte bütün yollar Stephansdom’a çıkıyordu. Haşmetli, gotik ve kapkara haliyle bu katedral, kesinlikle şehrin ruhunu simgeliyordu. Söylentilere göre katedralin mimarı ruhunu şeytana satarak bu binayı yapmış. Kilisenin altında, kara veba sırasında ölmüş insanların gömüldüğü mezarlar varmış. Ne cesaret ne de metanetim vardı bu dehlizleri görmeye… Giremedim… Burası Stephansdom katedralinden adını alan güzelce bir meydandı aynı zamanda. Her köşe bir kafeydi… Kafeler cıvıl cıvıl...  Ama eksik olan bir şey vardı sanki. Demezler mi Viyana için “Ne Paris kadar aşık, ne Roma kadar tarihi, ne Prag kadar görkemli, ne de İstanbul kadar gizemli “ diye … Hakveriyordum bu söze… Ya da gözlerim gene yüreğim gibi görmek istiyordu.

Yorgundum… Viyana kahve ve pasta demekti ya, aynı zamanda… O yağmurlu sonbahar gününde, Viyana’nın her köşesinde mevcut olan kafelerden birine dalıyordum… Söylentilere göre Viyana kuşatmasından sonra Türklerden kalan torbalar dolusu kahveyi bir Polonyalı bulmuş ve sonra da bunları satmak için bir kafe açmış… Böyle başlamış kahve ile Viyana’nın ilk tanışma hikayesi… Kendime sıcak bir melange söyleyip önce sokağı seyre koyuluyordum. Viyana önümden akıp geçiyordu... Sonra kitabımı açıyordum.


Her seyahatimde yanımda mutlaka kitaplarım olur. Bu kez bana arkadaşlık eden Orhan Pamuk’un Kara Kitap'ıydı… Romanın baş döndürücü, uzun, mistik cümleleriyle,  Viyana’nın barok mimarisi bu kadar mı denk düşer diye düşünüyordum… İkisi de ne kadar karanlık… İkisi de ne kadar gizemli! Haliçteki hazineler, yeraltı dehlizleri, görev için yola düşen cellatlar, tebdil-i kıyafetler, her yüzün ardında başka birini görmek, küçük yaşta evlendirilen zavallı prenseslerin hikayeleri, büyülü kentlere yolculuk, neler yoktu ki Kara Kitap'ta...  Ya Viyana... Veba salgınıyla, Yahudi katliamıyla ya da savaşlarda ölen insanlar… Habsburg Saraylarında gördüğüm o ihtişamlı yaşantıya karşın Kraliçe Elizabeth (Sisi) nin oğlu Rudolf’un, Mayerling de intihar etmesi…  Marie Antoinette'in  (Hani halkı için ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler diyen Fransa Kraliçesi) giyotinle idam edilmesi... Sisi'nin bir suikast sonucu ölmesi...  Orhan Pamuk İstanbul’un gizemini anlatıyordu...  Viyana ise kendi karanlık geçmişini… Hanedanın yaşadığı görkemli salonları geziyordum… O ne ihtişam. Ne şaşaa!  Kara Kitap’ta Galip’in peşini bırakmayan gölge gibi sanki Sisi’nin gölgesi de peşimi bırakmıyor gibi geliyordu bana… Viyanalılar her şeye Sisi’yi resmetmişler. Her yerde karşıma çıkıyordu.

Viyana’da kitapçılar muhteşemdi. Kahve kokusu kadar kitap kokusunu da çok seviyorum.. Orhan Pamuk’un Almanca’ya çevrilmiş kitaplarını kokluyorum fırından yeni çıkmış memleketim ekmekleri gibi… İndirime girmiş 1960, 1970 1980,1990 yıllarını anlatan İngilizce dört kitap alıyorum nasıl taşıyacağımı düşünmeden gene..  Kendi kendime “Daha iyisin " diyorum. Uçaktan son kez şehre bakıyorum.

Hoşça kal Viyana ! Efkârlı günlerimin gizemli şehri…