Üç gündür griple tuhaf
bir ilişki içindeydim. Hani o dünyalar
güzeli film var ya… Enternal Sunshine Of
The Spotless Mind… Neydi Türkçesi? Sil Baştan… Hah işte… Ben sanki Sil Baştan adlı
filmdeki Clementin’dim… Grip ise hayatımdan
çıkarmak istediğim…
Ne yani, çok mu
zorlama oldu örneğim? Yeminle, üç gündür
o kadar bunalttı, o kadar haksızlığa uğramışlık hissi yarattı ki, grip'in adını
bir daha asla anmamak için onunla ilgili her şeyi hafızamdan sildirmek niyetindeydim.
Abartmak gibi
olmasın, griple ortak tükettiğimiz her eşyayı yok edesim bile vardı ne yalan
söyleyeyim. Meyve suyu bardağı, çay bardağı, limonluk, çarşaflar,
yastık kılıfları, sıcak su torbası, battaniye, ısı ölçer… Bu düşüncelerle nasılsa uyuyakalmışım.
Az önce içimde bir
boşluk duygusuyla uyandım. Yatağın baş ucundaki, beyaz renkli toparlak gövdeli sehpanın üzerinde duran
radyoyu açtım. Gipsy Kings müziği odayı doldurdu. Bomboleo’yu
söylüyordu. Kollarımı iki yana açıp
bir süre gerindim. Latin müziği için bünyede enerji içeceği tesiri yapar diye haybeye söylemiyorlar demek ki… İyi hissettim.
Ama başka bir his daha vardı
içimde… Anlam veremediğim. Ayağa
kalktım. Müziğin ritminde salınarak mutfağa gittim. Çay demledim. Canım istedi. Çay bardağımın yanına birkaç pötibör
bisküvi ekledim. Koltuğa oturdum. Çaydan bir yudum içtim. Koku almaya
başlamışım. Miss! Bisküviden bir parça ısırdım. Ağzımın tadı gelmiş. Nefis.
Ilık, şekerli paşa
çayı ve pötibör bisküvi… Çocukluğumda
annem her şey olduğumda bana verirdi… Şey olduğumda… Bir şey olurdum. Bütün
bedenim tir tir titrerdi. Sırtımda tüylerimi ürperten serin bir esinti gezerdi. Gene de çok terlerdim. Annem incecik bir tülbenti belimden
yukarıya şefkatle iterdi. Kaybolmuş zamanlar gibi… Yemek yemek istemezdim. Paşa çayı ve bisküvi… Ben bir şey olduğumda annem verirdi. İyi gelirdi. Neydi? Bir adı vardı. Unuttum
şimdi.