kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Haziran 2023 Salı

Türkiye'nin Tek 4 Kadınlı Programı'nı Takip Ediyor musunuz:)

 

"Türkiye'nin tek 4 kadınlı programı Only Cans'e hoşgeldiniz." diye başlayan programlarını ilgiyle, sevgiyle, gülerek  takip ediyorum. 

Mesela neler konuşuyorlar;

Bir şehir olsak hangisi olurduk, ne dersek feministlikten atılırız, koca nereden bulunur, nereli olmalıdır, devrimci bıyığı sevgisi,  ayrılık konseptli sohbetler, tozlu lise defterleri, üniversitedeki yurt anıları, estetikte doğallık modası, kediler mi bizi yönetiyor, fazladan organ seçme hakkımız olsa ne olurdu, kime göre neye göre fakir, Napolyon'un gideri, Greud'un annesi,  manitayla halı saha, Z kuşağı beklentileri, yanlış kişiye atılan mesajlar, yanlışlıkla gittiğimiz yerler, aşk acısından kurtulma taktikleri bıdı bıdı bıdı bıdı:)

Oh! Kadın kadına muhabbet lezzeti emsalsizdir. Çok eğleniyorum. Tavsiye ederim. Arz ederim.😆

Sosyal medyadan takip etmek için: Deniz Özturhan @dozturhan Eda Özyurt @edaozyurtt Tuba Ulu @ladymalumat Hande Yögen @handehanimcim

31 Mayıs 2023 Çarşamba

Kadından kadına Geçen Ölçü Birimleri

Ne diyeceğim, bugün çilekçi kafaya aldı beni, tamam mı? Valla çilekçinin tatlı sözlerine mi,  yoksa çileğin o harikulade rengine mi kandım bilmiyorum. Bir kasa devasa sandık dolusu çileği kendi elleriyle koydu arabama,  bir kasa devasa sandık dolusu çileği  arabamdan çıkarıp kendi ellerimle koydum mutfağın tezgahına:)

Ne yapayım yani? Helali hoş olsun. Bir daha bu fiyata çileği nereden bulabilirdim? Mesela yani,  di mi? Amann. Canıma değsin...  Birazını komşulara veriririm. Birazını yerim. Sonraa, birazını yıkayıp tencereye koyarım. Reçel yaparım.  Biraz şeker üzerine... Şööyle... Bir taşımlık kaynatırım. Bir taşımlık. 

Şimdi ben böyle "bir taşımlık" diye yazınca Ece Temelkuran'ın çok eski bir köşe yazısı aklıma geldi. "Bir taşımlık. Kadınların kendilerine ait ölçü birimlerinden biridir bu. Zaman bizim gövdemizde oluşuyor çünkü. Ay, gövdemizden geçiyor kanlı. Doğurmak için aylar geçiyor karnımızda. Zaman, kadınların gövdesinde etleniyor bir tek. Bir pincik tuz, bir tık açmak var ocağın altını, göz kararı var suda pilav yaparken. 

Kadından kadına geçen ölçü birimleri. Kendi dillerinde ürettikleri başka bir bilim. Sonra bir yayvan kaba konup, üzerine beyaz bir bez gerilip güneşe bırakılır. Güneş reçeli pişirir. Böylece, toprağın, dalın, kadının elinin ve güneşin bilgisi eklenir reçele. Reçel bu yüzden kıvamlıdır. Ve bu yüzden birikir şeker içinde. Çilek reçeli yapmakta bir bilgi vardır. Topraktan başlayan, dala değen, oradan çıkıp kırmızının eline bulaşmasıyla ilgili bir bilgi. 

Elimize değen her şey tenimize bir yeni tat katıyor mu acaba? O tatlar ellerimizde birikiyor mu? Birikiyor olmalı. Niye güzel olsun yoksa kadınların elleri? Tenleri de biriktiriyorsa eğer... Tenlere değmeye korkmamışsa, biriktirecek kadar aklında tutmuşsa... Genç kadınlar, kadınların kendi dillerini biriktirdikleri yerlere bakmalılar. Reçel yapmayı öğrenirken genç kızlar, aslında kadının evreniyle ilgili bir atlasa bakmaktadırlar. Oralarda biriken diller ve yazılmamış bilgiler hayatı döndürüyor hamarat. 

Reçel bahane, genç kadınlar kendilerinden yaşlı kadınlarla konuşmalılar. Ama iyi yaşlanmış kadınlar bulmalılar. Annesinin lafından çıkmamış kadınları değil, bütün sözlerden çıkmış, sözler vermiş, tutamamış, sözlerini tuttuğu için ağlamış, ülkelere gitmiş gelmiş, adamlar terk etmiş, terk edilmiş, sonunda en çok gülmeyi ve umursamamayı öğrenmiş kadınları bulmalılar. Genç kadınlar kendilerine kılavuzlar seçmeliler. O kadınlarda uyutulan bilgileri uyandırmalılar. Ama iyi yaşlanmış, maceralarda eskimiş kadınlardan bahsediyoruz burada; kitabına göre yaşamışlardan mümkün mertebe uzak kalmalılar."

Ne tatlı yazmış. İyi ki hatırladım.  Bu yazı bana ne kadar   iyi geldi anlatamam. 

Yarın  devasa bir kase dolusu çilekle, Münevver halama uğramalıyım. Birlikte çilek yerken, kadınlık  bilgisinin gelmişini geçmişini anlattırmalıyım. 


4 Mart 2021 Perşembe

Tante Rosa

 



Tante Rosa'yı tanır mısınız? Sevgi Soysal'ın en sevdiğim öykü kahramanıdır.

Tante Rosa, yedi yılda üç çocuk doğurmuştur.  Günlerden pazardır. Memesinde üçüncü çocuğunu emzirirken, pazar günü kiliseden dönen insanları seyretmektedir.  Tante Rosa her pazar sabahı kaz kızartması, elma pastası ve kahveyi hazır eder. 

Birinci çocuk ağlar, ikinci çocuk ağlar, bebek ağlar. Kocası kiliseden eve gelir. Kaz kızartması her pazarınkinden iyidir. Elma tatlısı çok iyidir. Ev sıcaktır. Masa örtüsü kolalıdır. Kocasının saçları biryantinle ortadan ikiye ayrılıdır. 

Tante Rosa'nın korsesi sıkmıştır. Odasına çekilir. Kapıyı içeriden kilitler. Kocası her pazar öğleden sonra yatak odasına gelir. Bu kez kapı içeriden kilitlidir ya, şaşkınlık ve zorbalıkla Tante Rosa'nın kocası kapıyı yumruklamaktadır. Haykırmaktadır.  O pazar kilise-kaz kızartması-elma pastası-karısının koynu düzeninin son halkası kopmuştur. Adam yatak odasının kapısını yumruklamaktadır.

Bir mektup bırakır Tante Rosa arkada, biri emzikte üç çocuk bırakır. Kaz kızartması ve elma pastası yapmasını, yemek masası örtülerini kolalamasını, dolapları yerleştirmesini öğrettiği hizmetçi kızını bırakır. Margarita ekili küçük bir bahçe, tahta merdivenli, yüksek tavanlı, çalar saati bir ev bırakır, her pazar sabahı kiliseye giden, her pazar öğleden sonra koynuna giren kocayı bırakır....  Çeker gider.  Tante Rosa, çocuklarını ve kocasını bıraktığı için kilise tarafından afaroz edilir.

Birbirine bağlı on dört kısa öyküden oluşan kitap, küçük bir Alman kasabasında yaşayan, aile, evlilik, annelik gibi kurumları, toplumun yüklediği rolleri sorgulayan, aykırı, farklı, cesur, neşeli bir kadının yaşam yolculuğunun serüvenini anlatmaktadır. 

Tante Rosa, zincirleme talihsizliklerini, mağduriyetlerini hiç yargılamaz. Toplum kuralları umrunda değildir.  Beckett'in sözü misali, hep dener, hep yenilir. Olsun. Gene deneyebilir. Gene yenilebilir. Daha iyi yenilebilir. Tante Rosa böyledir. Vazgeçmez.

"Tante Rosa, bütün kadınca bilmeyişlerin tek adıdır." 


21 Ekim 2019 Pazartesi

Kitapla Direniş'ten Özel Bir Gün'e


Elimde Tomris Uyar'ın Kitapla Direniş adlı kitabı var.  Handan İnci hazırlamış. Sunuşun ilk cümlesi, "Sevdiğiniz bir yazarın kaleminden ne çıkmışsa okumak istersiniz." Haklı değil mi? Bu kitabın macerası da böyle başlamış. Handan İnci, Tomris Uyar'ın  kitaplaşmamış yazılarını toparlarken, yazarın öyküleri kadar etkileyici olan hayatını ve iç dünyasını ortaya çıkaracak  bir biyografi yazmaya niyetlenmiş. Bu çabayla elindeki yazıların giderek biriktiğini görünce, derleme kitap yapmaya karar vermiş. Ne  iyi etmiş.

Kitapla Direniş, yazılar, söyleşiler ve  soruşturmalar diye üç bölüme ayrılmış. Her bölümde onlarca  şahane yazı var. Müthiş. Bu kitap yıllardır kitaplığımda demleniyor. Ara sıra elime alıyorum. Sayfalarını dalgalandırıyorum. O esnada ilgimi çeken bir başlığın  devamına dalıp gidiyorum.  Tomris Uyar'la muhabbet ediyormuşum hissi veriyor.  Hayranlıkla cümlelerinin peşi sıra  sürükleniyorum. 

İki yüz kırk altıncı sayfadayım. Başlık... İstanbul'la Aram Bozuk Bu Aralar... Hemen yazıya atladım.  İlk cümleden başlamadım da alt satırlara doğru  "Özel Bir Gün" filmindeki Sophia Loren  kelimelerine odaklandım.  Cümle şöyleydi:

"Ev kadını konumundaysa ola ki "Özel Bir Gün" filmindeki Sophia Loren gibi çok çocuk doğurup rejime hizmet ettiği için ideal anne ödülünü kazanan, Mussolini hayranı İtalyan anası gibi şöyle mırıldanır kendi kendine: "Şu yatakları toplayacak bir başka anne gerek, bir anne de bulaşıkları yıkamalı, bir de yorulacak bir anne gerek." 

Kitabı elimden bıraktım. Bilgisayarda filmi aradım. Buldum. Filmi seyredeceğim. Nihayetinde Kitapla Direniş'e  geri döneceğim.


26 Eylül 2019 Perşembe

Biz Kadınlar Birbirimize Hem Hemdemiz Hem Hemderdiz.


Hiç hilafım yok... Memleketimin sinemasını desteklemeye her daim özen  gösteririm. 

Bağlılık ASLI'nın hiperaktif bünyeme ağır akışlı geleceğini bile bile sinemaya gittim. Beğeniyle seyrettim

Film hakkında pek çok eleştiri  okudum. Nedense, bu film  çalışan kadınları eleştiriyor,  modern kadınlar çalışmasınlar, evlerinde oturup bebeklerine baksınlar tadında bir mesaj  vermek  istiyor gibisinden düşünceler, zinhar  benim aklımın köşesinden geçmedi. 

Filmden çıkınca dedim ki kendi kendime...  Erkek egemen düzen,  biz kadınları evlere kapatmaya, ufalamaya, yok etmeye  çalışsa da, kadınlar arasında görünmez, doğal, güçlü  bir bağlılık var. 

Son tahlilde bir kez daha şunu düşündüm.  Biz kadınlar birbirimize hem hemdemiz, hem hemderdiz. Kadın kadının şifasıdır.


27 Mayıs 2018 Pazar

Neden Kadının Adı Yok?

"Dünyayı değiştirirken ölmüşlerdi,
Boşa harcanan hayatlar mıydı onlar,
Yoksa
 Hayır,
Olamaz.
Hayır hayır
Olamaz hayır,
Olamaz hayır."

 Bulutsuzluk Özlemi

Lev Tolstoy'un Anna Karenina'sı, Charlotte Bronte'nin  Jane Eyre'i,  Refik Halid Karay'ın Nilgün'ü, Peyami Safa'nın Canan'ı, Vladimir Nabokov'un Lolita'sı, Melih Cevdet Anday'ın Raziye'si, Halide Edip Adıvar'ın Handan'ı, Gustave Flaubert'in Madam Bovary'isi... Kitaplarımın arasından bir avazda sayacağım kitap isimleri... Bunların arasında bir tek  Madam Bovary de kadının adı yok. Acaba niye kitabın adı Emma Bovary değil?  Romanı okumayı yeni bitirdim.  Konu hafızamda henüz tazeyken, aklımda kalanları  yazıvereyim.
Flaubert,  Madam Bovery'i 1857 yılında yayımlamış. Roman bizi o yıllara ışınlıyor. 
Romanın kahramanı Emma köyde doğup büyüyor.  Manastır eğitimi alıyor. Manastırda okuduğu romanlar hayal dünyasını geliştiriyor. Manastır eğitiminden sonra eve döndüğünde hayal kırıklığına uğruyor.  Baskıcı gelenekler, yeniliğe kapalı, tutucu bir çevreden kurtulmak niyetiyle genç bir doktorla evleniyor. Yavaş yavaş anlıyor ki, gerçek hayatı okuduklarına, hayal ettiklerine hiç benzemiyor.

Küçük bir taşra kentine taşınıyorlar.  Hem ev hem muayenehane olarak kullandıkları bir evde yaşamaya başlıyorlar. Yemek kokuları, hasta sesleri, dar mekanlar, eski eşyalar... Emma'nın sıkışmışlık,  yeniyi özlem, yalnızlık duyguları ağır basıyor. Başka bir taşra kasabasına taşınıyorlar. Kasabada konuşulanlar hep tarım ve hayvancılık üzerine... Bu durgun kasabada rutini bozan yegane hareketler, düğünler, ölümler  ya da vaftiz törenleri...  Emma'nın hayal ettiği böyle bir dünya değil.  Aslında en başında heyecanla  başladığı evliliğini, şimdi "Yarabbi, ne yaptım da evlendim." diye sorgulamaya başlıyor.

Kocasına bakalım... Romanın  ilk bölümünde kocası Charles'in, çocukluğundan itibaren annesinin yönlendirmesi ve zorlamasıyla doktor olduğunu öğreniyoruz. İlk evliğini ailesinin kararıyla  yaşlı ve dul bir kadınla yapıyor. Karısı ölünce,  Emma ile evleniyor.   Charles, yaşadığı yerle, toplumsal değerlerle uyum içinde yaşayan bir adam. Güzeller güzeli karısı Emma yanında ya, yeter ona... Mutludur. İstediği gibi aile düzenini kurmuştur. Karısı düzeninin bir parçasıdır. Emma'yı hangi saatlerde öpüp kucaklayacağı bile bellidir.  Emma'nın  duygularını, arzularını, gelecekle ilgili hayallerini anlamaz. Oysa bir anlamaya niyetlense, Emma kocasına coşkuyla yaklaşmak istemektedir. Emma,  doğru diye öğretilen kurallar doğrultusunda kocasına aşık olmak için çok uğraşır. Beklediği heyecanı  kocasında bulamaz.  Kendisine, giyimine, konuşmasına özen göstermeyen, karısının arzularından habersiz, akşam yemeğinden sonra koltuğunda uyuklayan, silik, sıradan bir kocadır Mösyö Bovary. 


Emma hamile kaldığında oğlan çocuğu  doğurmak istiyor.  Çünkü erkekler, serbestçe  dolaşmakta, istediklerini yapabilmektedirler.  Hamilelik onu heyecanlandırmıyor.  Kızı doğuyor.  Doğum sonrası, gelenekler gereği  bebek sütanneye veriliyor. Annelik, Emma'ya özel bir  duygu vermiyor. 

Emma'nın karşısına çıkan diğer erkekler nasıldır peki? Mesela, kadınları baştan çıkarma hususunda usta olan Rodolphe'le tanışır. Genç adam kendi çıkarına dayanana kadar Emma'yı sömürür. Bırakır.  Leon da farklı değildir. Para için insanların saflığından faydalanıp,  hayatları harcamaktan çekinmeyen, diğer kurnaz  adamlar silsilesi de eklenince, Emma'nın kadın kimlik arayışının, cinsel obje'ye nasıl indirgendiğine şahit oluruz. 


Kitabın adı Emma Bovary  niye değildir? Neden Madam Bovary'dir? Çünkü Emma, kızının annesi, kocasının karısıdır. Toplumsal kurallara, geleneklere göre öyle olmalıdır.  Romandaki kadın kahramanın, bunun dışında kendisi için bağımsız bir kimlik oluşturması mümkün olamıyor. Kitabı okuyunca, pek çok okur için kocasını aldatan bir kadının romanı gibi anlaşılabilir. Emma'nın kadın kimliği içindeki çaresizliği o kadar bariz ki... O, erkek gibi olmak istiyor. Erkek gibi özgür yaşamak istiyor. Dünyayı gezmek istiyor. Oysa kadın ve erkeğin rolleri en baştan belli. Kadın eş ve anne olmalı. Evinde oturmalı. Olanla  yetinmeli. Kocasına ve çocuklarına hizmet etmeli.  Böyle olmak Emma'yı acıtıyor. Yaşadığı gibi eşliği ve anneliği kabullenmek istemiyor.   Yapıyor da... Özgür bir erkek gibi sigara içiyor. Toplumun ahlak kurallarını çiğniyor. Kendi kurguladığı hayatın gerçek olduğunu kabullendiği yanılsamalara düşüyor ve sonunu hazırlayan çılgınca alışverişler yapıyor.  Borçlanıyor. Adamların hiç biri kadına yardımcı olmuyor. Veee... Çaresizlik içinde, hayatının sonlandırmaya karar veriyor. 

"Ben yıllardan beri olmayacak düşlerin peşinde miydim?" der ya  "Hayır, Hayır" adlı şarkısında Bulutsuzluk Özlemi... Nedense kitap bitince bu şarkıyı dinlemek istedim. 19. yüzyılın Madam Bovary'lerin çoğunun,  günümüzde artık  Emma olduklarını hayal ettim. 


9 Nisan 2018 Pazartesi

“Hep Denedin. Hep Yenildin. Olsun. Yine Dene. Yine Yenil. Daha İyi Yenil.”


Sevgi Soysal'ın ikinci kitabı Tante Rosa 1968'de yayımlanmış.  Küçük bir kasabada yaşayan bir Alman kadının hikayesi olması sebebiyle, anlatının bizim kültürümüzü yansıtmadığı gibi nedenlerle eleştirilmiş ve ilgi gösterilmemiş.  Şiir gibi akan, ince bir mizahla gülümsetirken düşündüren, özgür bir dille yazılmış,  pintiricik bir kitap. Yayımlandığı tarihten elli yıl sonra Tante Rosa'yı  tüm merakımla okudum.

Cinsiyet eşitsizlikleri, toplumsal kurallardan azade kadının kendi olma çabası o kadar evrensel ki, kahramanın yabancı bir kadın olması fark etmiyor. Tante Rosa içinden geldiği gibi yaşamak isteyen, erkeklerin kurduğu sistemin kadınlara yüklediği rolleri sorgulayan, kabullenmeyen, her insan gibi hatalar yapan, düşe kalka yoluna devam eden bir kadın. Tutunamayan pek çok erkek kahraman yok mu? Tante Rosa da tunamayan,  lakin hiç vazgeçmeyen bir kadın kahraman. 

On bir yaşında bir kız çocuğu düşünün... Bir haftalık aile dergisinde, kraliçe Victoria'nın at üstünde fotoğrafını görür. At  cambazı olmak ister.  İlk hayal kırıklıklarını yaşar... Babası ölür. Annesi  başka bir adamla evlenir. Kızı rahibe okuluna gönderirler. Komşularının oğlu Hans'tan ilk cinsel deneyiminde hamile kalınca, istemeden  evlenir. Üç çocuğu olur. Hayat gün be gün monotonlaşır. Daralır.  Yedi yıllık evililiğini ve üç çocuğunu bırakarak evi terk eder. Günahkar bir kadın olarak nitelendirilir. Afaroz edilir.  Büyük şehre gider. Evlenir. İş kurar. Yapamaz. Ayrılır. Başka bir adamla evlenir. İşe girer. İş kurar. Yapamaz. Hayal kurmaktan vazgeçmez. Başına gelenlere gülen, alaya alan, toplum  ve din kuralları diye önüne sürülen hayatını daraltacak her şeye baş kaldıran,  ölümüne kadar hayatın ipine tutunmaktan asla vazgeçmeyen bu kadının serüvenini, Sevgi Soysal'ın o şahane anlatımıyla mutlaka okumalıdır.


NOT- Başlık Samuel Beckett'e aittir. 

24 Mart 2018 Cumartesi

Niye Kadın Shakespeare Yok?


"Erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları "ezeli" ve de "ezici" bir soru vardır: Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız? İşte Virginia Woolf bu "yakıcı" soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine  inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten sonra esaslı bir yanıt getiriyor. Ve şöyle sesleniyor kadınlara: "Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!"

Virginia Woolf/Kendine Ait Bir Oda


İngiliz  kadın yazar Virginia Woolf(1882-1941), Kendine Ait Bir Oda adlı kitabının bir bölümünde Shakespeare'in, kendisi kadar yetenekli, bilgili, edebiyata, tiyatroya ilgili bir kız kardeşi olsaydı neler olurdu, diye hayal eder. Diyelim ki adı Judith olsun, der. Şekspir okula gidip eğitimini tamamlayacak, kızların okula gitmesi yasak olduğu için Judith ise evde temizlik, yemek, ütü yapacak, evin küçük çocuklarına bakacak.  Şekspir sanat ve tiyatroyla ilgilenirken ailesinin isteği üzerine komşu kızıyla evlendirilir. Bu duruma dayanamayan Şekspir evden kaçıp, hayallerinin peşi sıra Londra'ya gidecektir. Bir tiyatroda iş bulur. Başarılı bir oyuncu olur.  Sanatçılar arasında yaşar. Herkesle tanışır. Sokaklarda dolaşır.  Oyunlar yazar.  Kraliçenin sarayına giriş hakkını elde eder. 

Bu arada, kendisi gibi  olağanüstü yetenekli kızkardeşinin evde olduğunu farzedeceğiz. Aslında Judith de abisi gibi macera ruhludur, yaratıcıdır, dünyayı tanımak için yanıp tutuşmaktadır. Yirmisine varmadan evlendirmek isterler. Bir yün tüccarıyla söz kesilir. Judith evlenmek istemez, ağlar,  bağırır. Babaya itiraz mı ediyor? Elbette  dayak yer.  Abisinin yolundan gitmek ister. Evden  Londra'ya kaçar. Bir tiyatro  kapısına gider. Oyuncu olmak istediğini söyler. 16. yüzyıldayız. Kızların okula gitmesinin yasak olduğu gibi tiyatroda oynamaları da yasaktır.  Adamlar oyuncu olmak isteyen Judith'e gülüp alaya alırlar. Peki şimdi ne yapacaktır? Abisi gibi sokaklarda gezip, barlarda sanatçılarla muhabbet edebilir mi? Mümkün değildir. Oysa Judith erkeklerle kadınların yaşamlarını ve huylarını incelemek, açlığını doyurmak için yanıp tutuşmaktadır. En sonunda bir oyuncu menajerinin Judith'e acıdığını ve evine aldığını hayal edelim. Bir süre sonra Judith bu adamdan hamile kaldığını öğrenecektir. Woolf der ki, bir kadın bedenininde kıstırılıp kalmış bir şair ruhunun şiddetini ve ateşini kim ölçebilir? Bir kış gecesi canına kıyar ve şimdi otobüslerin durduğu bir kavşakta gömülü yatmaktadır.

"Şekspir döneminde bir kadın onun dehasına sahip olmuş olsaydı, sanırım öyküsü böyle yazılırdı," der Viginia Woolf. "16. yüzyılda üstün yetenekle doğan herhangi bir kadın hiç kuşkusuz çıldırır, kendini vurur ya da yaşamını köyün dışında bir kulübede, korkulan ve alaya alınan bir yarı cadı, yarı büyücü olarak geçirirdi."

İngiltere'de 19. yüzyıla kadar bir kadının ailesi olağanüstü zengin ya da çok soylu olmadıkça, kendine ait bir odası olması imkansızdı der Virginia Woolf. !9. yüzyıldan sonrasını başka bir yazıya saklayayım... Çünkü 19. yüzyıl Virginia Woolf'un zamanıdır. O  başlı başına ayrı bir kadınlık hikayesidir.

21. yüzyılda yaşıyan bir kadınım. Para kazanıyorum. Kendime ait bir odam var. Zaman ayırıyorum ve bloğa da olsa illa yazıyorum. Erkekler ne der düşünmeden yazıyorum.

Ve artık kadınların daha çok yazmaları gerektiğine inanıyorum:)


20 Mart 2018 Salı

Edebiyatta Kadın Vaziyetlerine Giriş


Geçen hafta sipariş ettiğim kitaplar bugün ofise geldi. Hoş geldiler, sefa geldiler. Bu Mart ayında, edebiyatta kadın vaziyetleri üzerine okuma yapmaya niyetlenmiştim. Epeyce okudum da...  Ay bitene kadar ise... İşte yukarıda dizim dizim dizilen kitapları okumak istiyorum.  İşim olmasa var ya... Feci dalacağım okumaya lakin... Sigortacıyım... Gün boyu genelde ya arazide ya yollardayım.  Müşteri ziyaretleri yapıyorum. Hasarlar oluyor. Şantiyelere gidiyorum. Demem o ki, feci yoğunum. Olsun. Kararlıyım. Okuyabildiğim kadar okuyacağım.

Laf aramızda, bu kadar okuma yaparsam, tekrar üniversiteye başlayıp kendime Kadın Çalışmaları konusunda bir yüksek lisans  programı bulabilir miyim acaba diye düşünmüyor değilim:)



15 Mart 2018 Perşembe

İnsanın Bitmeyen Serüveni Dil'e, Giriş Yaptım.


"Çoğumuz bugün konuştuğumuz dilin, sözcüklerin hangi serüvenlerden geçtiklerini hiç düşünmeyiz. Sözcükler ve dil, farkında olmadan edindiğimiz öteki alışkanlıklar gibi bize verilmiş hazır reçetelerdir. " s.13



"İngilizce'de "C" harfinin önüne "H" geldiğinde "Ç" okunur.  "C" bazen  "S", "Ş" bazen de "K" okunur. "C" okunması için "G" yazılması gerekir. Ama "G" bazen  "G" okunur.  "J" ve "C" okunur. "J" de "C" okunur.  Okuma ile yazma arasındaki   kuralsız farklılaşmanın nedeni nasıl açıklanabilir?
Bir görüşe göre, İngiltere'de toplumsal ayrışmanın ve sınıflar oluşmasının sonucu, soylular yazı ve konuşma dilinde, kendi aralarında kullanmak amacıyla yalnız kendilerinin bildikleri "özel okuma şifresi" olsun istediler. Yazma ile konuşma dili arasındaki fark burdan doğdu: seçkinlerin, avamla kendi sınıfları arasına dille sınır çekmeyi istemelerinden. " s.29

"Biz "M" sesinin koyunların, keçilerin melemesinden, ineğin seslenmesinden geldiğini bilmediğimiz gibi, yazıdaki "S" iminin de deniz kabuğunun üstündeki spiralden çıktığını bilmeyiz. Başka seslerin ve imlerin de nereden geldiğini unuttuk." s. 18

"Ortaya çıkan ne çok dil var? Onlar birbirlerine çevrildiler ve daha da çevrilecekler. Hukuk dili, ekonomi dili, sibernetiğin dili, haberleşmenin dili, askerliğin dili, medyatik dil, mekaniğin dili, tıp dili, şiir dili, felsefe dili, bilgisayar dili, elektroniğin dili, balenin dili, sinema dili, resmin dili, trafik dili... ve onların birbirine çevrilişi... müzik dilinin matematik diline, fütürolojinin resim diline, resmin bilgisayar diline, şiirin sinema diline, hukuk dilinin ticaret diline... daha pek çok dilin, pek çok dile çevrilişi..."s.18

"İnsan olmanın ölçütü sayılan çeviri dili ile kurgusal dünyalarımızı büyüttükçe kendi iç doğamıza ve doğaya yabancılaşmışız. (Yeryüzünün en büyük, en işin içinden çıkılmaz çelişkisi bundan başka ne olabilir?)En basit sorunumuzu, yarattığımız yeni kaosta yitirdiğimiz için tanıyamıyor ve çözemiyoruz.  En basit sorunlar için psikoloğa, psikiyatriste gitmek zorundayız. Ama buna karşılık pek çok bilgi kazandık.  Bugüne değin hiçbir türdeşimiz bizim ulaştığımız bilgi birikimine ve bizim ve bizim bilgiçliğimize yaşlaşamadı. Ne var ki biz de onların bildiği, fark ettiği çok ama çok basit "şey"leri göremiyoruz,  işte ses ve anlam ilişkisi de o göremediğimiz, çok ama çok  basit "şey"lerden biri. Acaba bilgelikten yoksun bir bilgi birikimini sorgulamak yanlış mı olur? Acaba bilgeliği yitirmemizin beyin kirliliğiyle ilişkisi var mı? Bilgeliği tekrar yakalama şansımız olabilir mi? s.19
                              


"Nabokov romanına neden "Lolita" adını verdiğini açıklarken, L sesinin saydam ve arı olduğunu, romanın kahramanı genç kızdaki güzelliğin bu sesle anlatılabileceğini, güzellikteki kusursuzluğu gösterdiğini belirtir ve ekler: Bu ilişkiyi çok az kişi fark eder. (Nabokov'la yapılan bu söyleşi Metis Çeviri, 1988 Bahar, sayı3,s95) " s.19


"F" yi incelerken çok tuhaf bir durum çıktı ortaya. Tahsin Saraç'ın hazırladığı Fransızca sözlükte her harfin yanına "eril" olduğu belirtilmişİ yanlızca "F" için "dişil" denmiş. Demek ki eril ve dişil işaretler var. Buna diyecek yok, ama neden hepsi eril de yalnızca "F" dişil? Acaba dilbilimciler bunu nasıl açıklar? s.29

"Cemil Meriç Bir Dünyanın Eşiğinde adlı kitabında Hintli bir bilgenin "Dil Berekettir" dediğini belirtir. Bu söz burada bir kez daha yinelenmeye değer." s.17


"Türkçe sözcüklerdeki dil sesini alalım ele. "Ç" çıkıntı yapan, göze batan "uç"ları gösterir. Çengel, çalı, çapak, çörten, çıban gibi... Küçümsenen nesneleri de gösterir: çoluk çocuk, çaput, çomak, çalı çırpı, çopur, çöp, küçük, çirkin... "s.29


NOT: Yukarıdaki cümleleri, Yıldız Cıbıroğlu'nun Kadının Yazısız Tarihi "M" ve "N" Sesi adlı kitabının ilk bölümünden alıntıladım. Kitabı okudukça yazmaya devam etmek niyetindeyim. Yazarını keşfettiğim için  sevinç hissediyorum. 


11 Aralık 2017 Pazartesi

Kadın Ve Distopya

Ütopya, mükemmel bir dünya tahayyül ederken, distopya tam tersidir. Karanlık, kötü gelecekler tahayyül eder. Var olan düzeni eleştirir, geleceğe dair  uyarı tadı verir.  Distopik kitaplar ve filmler her daim ilgimi çeker. Son zamanlarda Kanadalı yazar Margaret Atwood'un takipçisiyim.  Kadınlar için tasavvur ettiği  distopik dünyalar, gerçekten zihin açıyor,  silkeleyip sarsıyor.   Distopyaların en ilgimi çeken yönü ne biliyor musunuz? En fena ortamda bile  illa ütopya ümidi vermesi...  Umut hep var. Tuhaf. Ve büyüleyici.

The Handmaid's Tale (Damızlık Kızın Öyküsü), Margaret Atwood'un kitabından  0n bölümlük televizyon dizisi yapılmış.  Yazar kadınlar için feci bir distopya kurgulamış. Erkek egemen sistem tarafından, kadınların  tüm haklarının bir günde  ellerinden alındığını hayal edin. Çalışan tüm kadınlar işten çıkarılıyor, bankadaki paraları kocaları ya da erkek kardeşlerinin tasarrufuna geçiyor, ya eş ya anne olmaları gerekiyor, doğurgan kadınlar çocukları olmayan kadınların kocalarının hizmetine veriliyor, kadınların örgütlenmelerinden korkulduğu için birbirleriyle konuşmaları yasaklanıyor,  yani kadını boyunduruk altına alan feci bir  totaliter toplum düzeni. Bu tip hayatlar yok mu? Biliyoruz ki bizim coğrafyamız da dahil olmak üzere dünya üzerinde nesneleştiren kadınların sayısı tahmin ettiğimizden daha çok. Lakin filmin kahramanı özgür yaşayan,  çalışan, evli, çocuklu, mutlu bir kadınken, bir anda ismi de dahil  her şeyini kaybediyor.  Yazar diyor ki; "Bana olmaz deme, sıra sana da gelebilir." Mutlaka izlenmeli. İbret verici bir dizi.

Margared Atwood'un kitabından televizyon dizisi yapılan, Alias Grace'i yeni izlemeye başladım. Filmin kahramanı ailesiyle birlikte İrlanda'dan Kanada'ya göç eden genç bir kadın. On altı yaşındayken, çalıştığı evde iki kişiyi öldürdüğü düşünüldüğü için ömür boyu hapse mahkum ediliyor. Eski zamanlarda adaletsiz ataerkil düzen içinde seyreden filmde, kadınların kadın olması sebebiyle  aşağılanması, tacize, tecavüze uğraması, yaşanan haksızlıklar bu kez Margaret Atwood anlatımıyla filme aktarılmış. Sürükleyici. Az sonra dizinin dördüncü bölümünü ilgiyle  seyredeceğim.