peyami safa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
peyami safa etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Mayıs 2021 Pazar

Bir Film / Beş Kitap

 "-Hasta mısın?

- Hayır

- Yaralı mısın?

- Sanırım..."

Refik Halit Karay / Gurbet Hikayeleri

"Bana, bütün hayata dargın bir sesle:
"Ne istiyorsunuz?" diye sordu."

    Ahmet Hamdi Taşpınar/Sahnenin Dışındakiler


"O gün ve ondan sonra, günlerce,
hep o rüya hali devam etti."

    Sabahattin Ali / Kuyucaklı Yusuf


"Kendimizi kaybetmiştik, sen ikimizi de buldun."

     Peyami Safa/ Bir Tereddüdün Romanı


"Ben / Çizilmiş bir yaşama atanmışım gibi.
Peki ama
Kim çizebilir senden başka senin yaşamını?"

    Cahit Zarifoğlu / Yedi Güzel Adam


-NOT- 
Film kareleri / İngiliz Hasta


30 Ocak 2021 Cumartesi

Ölmüş Romancıların Romanlarının Okuru


"Abi, Safvet Nezihi'nin Zavallı Necdet'ni okudun mu?" diye sorunca, yüzüme acıyarak baktı. Başını iki yana sallayarak  tekrar tekrar cık cık yaptı. 

"Bütün ölmüş adamların romanlarını okumak gibi bir çaba  içinde görüyorum seni," dedi.  Şaşırdım. Tutamadım kendimi, kocaman bir kahkaha attım.  

Önce Safvet Nezihi'nin Zavallı Necdet'ini okuyacağım. Abim duysa kim bilir nasıl kızacaktır. Ardında   Peyami Safa'nın Zıpçıktılar'ını okumaya niyetliyim. 




27 Mayıs 2018 Pazar

Neden Kadının Adı Yok?

"Dünyayı değiştirirken ölmüşlerdi,
Boşa harcanan hayatlar mıydı onlar,
Yoksa
 Hayır,
Olamaz.
Hayır hayır
Olamaz hayır,
Olamaz hayır."

 Bulutsuzluk Özlemi

Lev Tolstoy'un Anna Karenina'sı, Charlotte Bronte'nin  Jane Eyre'i,  Refik Halid Karay'ın Nilgün'ü, Peyami Safa'nın Canan'ı, Vladimir Nabokov'un Lolita'sı, Melih Cevdet Anday'ın Raziye'si, Halide Edip Adıvar'ın Handan'ı, Gustave Flaubert'in Madam Bovary'isi... Kitaplarımın arasından bir avazda sayacağım kitap isimleri... Bunların arasında bir tek  Madam Bovary de kadının adı yok. Acaba niye kitabın adı Emma Bovary değil?  Romanı okumayı yeni bitirdim.  Konu hafızamda henüz tazeyken, aklımda kalanları  yazıvereyim.
Flaubert,  Madam Bovery'i 1857 yılında yayımlamış. Roman bizi o yıllara ışınlıyor. 
Romanın kahramanı Emma köyde doğup büyüyor.  Manastır eğitimi alıyor. Manastırda okuduğu romanlar hayal dünyasını geliştiriyor. Manastır eğitiminden sonra eve döndüğünde hayal kırıklığına uğruyor.  Baskıcı gelenekler, yeniliğe kapalı, tutucu bir çevreden kurtulmak niyetiyle genç bir doktorla evleniyor. Yavaş yavaş anlıyor ki, gerçek hayatı okuduklarına, hayal ettiklerine hiç benzemiyor.

Küçük bir taşra kentine taşınıyorlar.  Hem ev hem muayenehane olarak kullandıkları bir evde yaşamaya başlıyorlar. Yemek kokuları, hasta sesleri, dar mekanlar, eski eşyalar... Emma'nın sıkışmışlık,  yeniyi özlem, yalnızlık duyguları ağır basıyor. Başka bir taşra kasabasına taşınıyorlar. Kasabada konuşulanlar hep tarım ve hayvancılık üzerine... Bu durgun kasabada rutini bozan yegane hareketler, düğünler, ölümler  ya da vaftiz törenleri...  Emma'nın hayal ettiği böyle bir dünya değil.  Aslında en başında heyecanla  başladığı evliliğini, şimdi "Yarabbi, ne yaptım da evlendim." diye sorgulamaya başlıyor.

Kocasına bakalım... Romanın  ilk bölümünde kocası Charles'in, çocukluğundan itibaren annesinin yönlendirmesi ve zorlamasıyla doktor olduğunu öğreniyoruz. İlk evliğini ailesinin kararıyla  yaşlı ve dul bir kadınla yapıyor. Karısı ölünce,  Emma ile evleniyor.   Charles, yaşadığı yerle, toplumsal değerlerle uyum içinde yaşayan bir adam. Güzeller güzeli karısı Emma yanında ya, yeter ona... Mutludur. İstediği gibi aile düzenini kurmuştur. Karısı düzeninin bir parçasıdır. Emma'yı hangi saatlerde öpüp kucaklayacağı bile bellidir.  Emma'nın  duygularını, arzularını, gelecekle ilgili hayallerini anlamaz. Oysa bir anlamaya niyetlense, Emma kocasına coşkuyla yaklaşmak istemektedir. Emma,  doğru diye öğretilen kurallar doğrultusunda kocasına aşık olmak için çok uğraşır. Beklediği heyecanı  kocasında bulamaz.  Kendisine, giyimine, konuşmasına özen göstermeyen, karısının arzularından habersiz, akşam yemeğinden sonra koltuğunda uyuklayan, silik, sıradan bir kocadır Mösyö Bovary. 


Emma hamile kaldığında oğlan çocuğu  doğurmak istiyor.  Çünkü erkekler, serbestçe  dolaşmakta, istediklerini yapabilmektedirler.  Hamilelik onu heyecanlandırmıyor.  Kızı doğuyor.  Doğum sonrası, gelenekler gereği  bebek sütanneye veriliyor. Annelik, Emma'ya özel bir  duygu vermiyor. 

Emma'nın karşısına çıkan diğer erkekler nasıldır peki? Mesela, kadınları baştan çıkarma hususunda usta olan Rodolphe'le tanışır. Genç adam kendi çıkarına dayanana kadar Emma'yı sömürür. Bırakır.  Leon da farklı değildir. Para için insanların saflığından faydalanıp,  hayatları harcamaktan çekinmeyen, diğer kurnaz  adamlar silsilesi de eklenince, Emma'nın kadın kimlik arayışının, cinsel obje'ye nasıl indirgendiğine şahit oluruz. 


Kitabın adı Emma Bovary  niye değildir? Neden Madam Bovary'dir? Çünkü Emma, kızının annesi, kocasının karısıdır. Toplumsal kurallara, geleneklere göre öyle olmalıdır.  Romandaki kadın kahramanın, bunun dışında kendisi için bağımsız bir kimlik oluşturması mümkün olamıyor. Kitabı okuyunca, pek çok okur için kocasını aldatan bir kadının romanı gibi anlaşılabilir. Emma'nın kadın kimliği içindeki çaresizliği o kadar bariz ki... O, erkek gibi olmak istiyor. Erkek gibi özgür yaşamak istiyor. Dünyayı gezmek istiyor. Oysa kadın ve erkeğin rolleri en baştan belli. Kadın eş ve anne olmalı. Evinde oturmalı. Olanla  yetinmeli. Kocasına ve çocuklarına hizmet etmeli.  Böyle olmak Emma'yı acıtıyor. Yaşadığı gibi eşliği ve anneliği kabullenmek istemiyor.   Yapıyor da... Özgür bir erkek gibi sigara içiyor. Toplumun ahlak kurallarını çiğniyor. Kendi kurguladığı hayatın gerçek olduğunu kabullendiği yanılsamalara düşüyor ve sonunu hazırlayan çılgınca alışverişler yapıyor.  Borçlanıyor. Adamların hiç biri kadına yardımcı olmuyor. Veee... Çaresizlik içinde, hayatının sonlandırmaya karar veriyor. 

"Ben yıllardan beri olmayacak düşlerin peşinde miydim?" der ya  "Hayır, Hayır" adlı şarkısında Bulutsuzluk Özlemi... Nedense kitap bitince bu şarkıyı dinlemek istedim. 19. yüzyılın Madam Bovary'lerin çoğunun,  günümüzde artık  Emma olduklarını hayal ettim. 


17 Haziran 2015 Çarşamba

Sevdiğim Bıyıksız Roman Yazarları



  


 
 
 
  

1-  Nahid Sırrı Örik (1894-1960)
2- Peyami Safa (1899-1961)
3- Ahmet Hamdi Tanpınar (1901-1962)
4- Aziz Nesin (1915-1995)
5- Yusuf Atılgan (1923-1989)
6- Yaşar Kemal (1923-2015)
7- Attila İlhan (1925-2005)
8- Fakir Baykurt (1929-1999)
9- Sadık Yemni (1951- )
10- Orhan Pamuk (1952- )
11- Murathan Mungan (1955- )
12- Halil Gökhan (1965- )
13- Barış Bıçakçı (1966- )
14- Alper Canıgüz (1969- )
15- Hakan Günday (1976- )
16- Emrah Serbes (1981- )


25 Mart 2015 Çarşamba

Seri Katil Takma Yazar


"Seri katillerin yakalanma isteğiyle, takma adla yazan yazarların keşfedilme istediği arasında bir benzerlik var mıdır?
 
Kemal Tahir, Peyami Safa, Romain Gary, Julian Barnes ve bir saymaya başlasak daha kim bilir kimler bu soruya nasıl yanıt verirlerdi?"
 
Murathan Mungan / 227 Sayfa

22 Şubat 2015 Pazar

Gemilerle Her Gece Ben Çok Uzaklardan Dönerim...

 
"Sergüzeştin ne haritası ne de pusulası vardır. Gözleri değiştiren bu manzara nedir?
Hayat."



peyami safa / bir akşamdı

16 Eylül 2012 Pazar

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 24 - Vedia

 

Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Rüzgâr yoktu ve güneş çıktığı için soğuk epeyce kırılmıştı. İstanbul'daydım. Beyoğlu'nda, Emek Sineması'nın  önündeydim. Son zamanlarda yolumu her Beyoğlu'na düşürdüğümde, Emek Sineması'na mutlaka uğrar olmuştum. Geçmişte Emek Sineması'na gelmiş, filmler izlemiş nice seyircilerden biriydim. Şimdi bir mucize olsun, 1884 yılında mimar Alexeandre Vallaury tarafından inşa edilen, 1924 yılından sonra sinema olarak kullanılmaya başlanılan, tarihi Emek Sineması'nın yıkılması kararından vazgeçilsin, yerine tüketim çılgınlarının mabedi yeni bir alışveriş merkezi açılmasın, sinema elden geçirilsin, sinemanın kapıları yeniden açılsın, içeriye gireyim, fuaye salonunda 2012 yılının Filmekimi afişleri asılı olsun, sinemanın perdesi, koltukları yerli yerinde olsun, borok ve rokoko bezeli yaldızlı tavan ve duvarlarına, perdesinin iki yanınında yer alan melek heykellerine bakarak hayallere dalayım, salonu tıklım tıklım dolduran  875 sinema severle birlikte, filmin başlamasını heyecanla bekleyeyim istiyordum. Ne yazık ki Emek Sineması'nın kapısı kapalıydı. Üzerinde demir parmaklıklar vardı. Üzgündüm. Gözlerim buğulanmıştı. 

Seyretmek için geldiğim filmin başlamasına çok az vakit kalmıştı.  Acele acele yürümeye başladım. Emek Sineması'nın bulunduğu sokağın köşesinde, beyaz kemerli, bol ve kısa etekli genç bir kadın duruyordu. Beni görünce gülümsedi. Burasının İstiklal Caddesi olup olmadığını sordu. Söyledim. Konuşurken çekinmedim, dikkatle yüzüne  baktım. Değişik bir tipi vardı.  Koyu sarı saçlar altında pembe ve taze, renkli bir yüzdü bu: Ucu sivri ve biraz yukarı kalkık, ince, kanatları dar ve yapışık, ufak bir burun. Dudakları kalınca ve biraz kabarık, fakat biçimli ve güzel bir çenenin derhal tashih edeceği büyücek bir ağız. Sahibi nefes alırken büyüyen ve nefesini bırakırken süzülen yeşilimsi gri gözlerini farkedince, bu genç kadının, Peyami Safa'nın Biz İnsanlar adlı romanındaki Vedia olduğunu farzettim. Babasını dokuz yaşında, annesini on iki yaşında iken kaybetmişti. Talihsiz kızdı şüphesiz. Çok bedbaht kızdı. Halasının yanında oturuyordu, onu çok severdi, iki sene sonra halası da öldü. Amcasının yanına geldi, o da öldü. Yirmi üç yaşında olan Vedia, amcasının eşi, sinir hastası Samiye yengesiyle ile birlikte yaşıyordu.  Vedia, hassas yapıda, melankolik bir genç kadın  olduğu için, yengesi hiç bir konuda onu zorlayamıyordu. 

Otuz beş milyon insanı öldüren, yüzlerce büyük şehri ve binlerce köyü harap eden,  memleketleri mahveden ve bütün milletleri açlığa, sefalete mahkum eden büyük, canavarca, korkunç Dünya Harbinin başlangıcından beri altı sene geçmişti. İstanbul işgalci devletlerin istilası altındaydı. İstanbul'da zengin halktan bazıları, işgalci devletlerle işbirliği içindiler. Kadınlar ne durumdaydı peki? Mesela Vedia? Ecnebilerle içli dışı bir yalıda yaşıyordu. Yengesine göre çoktan evlenmesi gerekiyordu. Vedia'ya erkeğin ev arkadaşı olmak ve analık fonksiyonları kâfi gelmiyordu.  Ne yani? Kadın, muharrik kuvveti aşk olan bir kuluçka makinesi miydi? Erkekte kafa ve karakter aranmalıydı. Acaba erkeklerde kafa ve karakter yan yana çok az mı gelmekteydi? Yalıya gidip gelen, hasbihal ettiği Avrupalı erkekler, ilk bakışta ideal gibi görünmekteydiler. Kadınlarla rahat konuşuyorlar, kadınlar da yanlarında rahat davranabiliyorlardı. Bir kere hepsi, hangi meslekte olurlarsa olsunlar, muhakkak, kendi memleketlerinin edebiyatını adım adım takip ediyorlardı. Her yazar, her eser hakkında mutlaka bir fikirleri vardı. Ancak görüşme sıklaştıkça, Vedia, hep ezberlemiş gibi konuştuklarını farketmeye başlamıştı. Tanıdığı Türk erkekleri arasında ise, hakiki münevver, kadınla her konuda rahatlıkla muhabbet edebilecek erkek sayısı azdı. Çevresindeki erkeklerden birini seçip evlenmesi konusunda yengesinin ısrarı olmasa, mümkündür ki hiç biriyle evlenmeyi düşünmezdi. Keşke bir erkek gibi okullara gidebilseydi... Keşke çalışabilseydi. Piano dersleri verebilirdi, Fransızca dersleri ya da kız mekteplerinde biraz edebiyat mesela...  Ya da seyahat edebilse, yalnız başına dağlar, taşlar aşabilseydi. Tanıdığı erkekler, bütün kederlerinin tesellisini kadınlarda arıyorlardı. Vedia'ya erkekle kadın münasebetinin an'anevi şekli üstünde kalabilmesi mümkün görünmüyordu. Herkese doğal ve samimi davranınca, hangi erkeğe ne kadar meyli var, anlaşılmıyordu ya, insan birini sevip sevmediğini anlayamaz mıydı? Sevgi ne demekti? Sevginin bin hali ve bin şekli yok muydu? Acaba  Vedia kararsız biri miydi? Gerçekten düşünüldüğü gibi ruhunun terkibi ve muvazenesi mi bozulmuştu? Yoksa hayat; ve manası şu muydu: İçinde zindan, bahçe, cennet, cehennem, herşey olmak. Peki ya annelik? Anne olmanın kederi de vardı, saadeti de vardı.  İdeal evlilik, ideal hayat, ideal erkek nasıl olmalıydı? Hayat neydi? Bir oyun ve eğlence miydi? Bir muamma ve bir düşünce mi? Mütemadiyen tereddütler, şüpheler, korkular... Acaba muhiti ve yaşama tarzı değişseydi, Vedia'nın huyu da değişir miydi? Acaba biz insanlar için hayatımız mı karakterimizin mahsulüydü, yoksa karakterimiz mi hayatımızın? Yoksa aynı memleketin hürriyet arayışı gibi, memleket kadınlarının geçmişin gelenekleriyle istila edilmiş ruhu da hürriyet arayışında mıydı?


Şaşılacak şey!.. Genç kadın, Atlas Sineması'nın bulunduğu pasaja girdi, benim seyretmeyi düşündüğüm filmin gösterileceği salonda, tam yanımda oturdu. Koşarak sinemaya gelirken terden ıslanarak birbirine yapışmış  sağ yanağının üstüne uzanan saçlarıyla, bahçede ip atladığı için terlemiş ve hemen koltuğa oturmuş genç bir kız çocuğunun masum, hırçın ve sevimli portresini veriyordu. Genç kadın oturduğu yerde huzursuzca kıpırdandı. Kucağına koyduğu çantasını açtı. İçinden bir defter çıkardı. Rastgele bir sayfasını açtı. Göz ucuyla baktım. Gözüme şu satırlar ilişti:  "Ne güzel gün! Bu sabah rıhtımda dolaştım ve büyük nefeslerle denizi içime çektim, çektim." Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı. Ben "Vedia" olduğunu farzettiğim genç kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının bazı cümlelerini  Peyami Safa'nın  Biz İnsanlar adlı romanından  alıntıladım.