kahve etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kahve etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2016 Perşembe

Söylesem Tesiri Yok Sussam Gönül Razı Değil...


Yooo... Esasında yeminle kavga müptelası biri değilim. Tamam. Kill Bill  film afişlerini ofisimin duvarına asacak kadar ya da ne bileyim Bruce Lee, Kolsuz Kahraman Wang You filmlerini cd kolleksiyonuma  katacak kadar dövüş sporlarını severim.  Ve fakat  durduk yerde kimsenin canını acıtmak istemem.  Öyle öğretildi. Argo konuşamam. Küfür söyleyemem. 

Bugün ise... Karşımdaki muhataplarımı eni konu pataklamak istedim.  Her birinin meymenetsiz suratlarını göz ucumla seyrettim. Bu denli çözümsüzlükten yana, bu denli duyarsız, bu denli densiz, bu denli  gıcık adamlar nasıl bir araya gelmiş, şaştım kaldım.  Kafam pazar yeri gibi dolu ve kalabalıktı. Konuşmama devam etmemin tesiri olmayacağını anladım. Haydi bana eyvallah diyerek toplantıdan çıktım. 


En etkili rehabilityasyon merkezi.... Marş marş en yakın kitapçıya girdim. Çizgi romanları epeydir ihmal etmiştim. Çektim tabureyi, gözüme değen ilk çizgi romanı kaptım. Ghost World. Hayalet Dünya öyle mi? Hiç duymamıştım. Şööölee... Sayfalarını dalgandırdım. Arka kapağına tüm merakımla baktım. Harikulade, melankolik bir çizgi romanmış. Bir klasikmiş. Elleri belinde iki kız çizimi. Çizgi romanın kahramanı kızlar belli.  Oh ya! dedim. Dosdoğru kasaya gittim. 


Kendime kahve ısmarladım. Çizgi romanı okumaya başladım.  Çizgiler   hoş, renkler yumuşacık. Kızların muhabbetleri ise nasıl  huysuz, nasıl eleştiri dolu, nasıl argo anlatamam. Ağlamalar, dibe vurmalar, küfürler gani...  İki ergenin bunalımlı sohbeti,  ruh halime  ilaç gibi geldi. Çizgi romanı, her karenin tadını ala ala bir solukta okuyup bitirdim. 

23 Temmuz 2015 Perşembe

Biraz Ordan Biraz Burdan


- Gözlerimi kapatıyorum. Kara Kitap 25 Yaşında adlı kitabın rastgele  bir sayfasını açıyorum. Onuncu Bölüm. Başlık: Kahramanı Benmişim. Tahir-ül Mevlevi’den bir alıntıyla başlıyor.  "Üslûpta şahsiyyet: Yazı yazmak, mutlaka yazılmış yazıları taklît etmekle başlar. Bu tabii bir hâldir. Çocuklar da başkalarını taklîd ile söze başlamazlar mı?" Kısmetime bu cümlelerin denk gelmesi hoşuma gidiyor. Muzurca gülümsüyorum.  Feleğe çok teşekkür ediyorum.

- Buzdolabından soğuk sütü çıkarıyorum. Bir su bardağı sütün içine  bir çay kaşığı dolusu türk kahvesi ile  çekirdeklerini çıkardığım iki hurmayı usulca atıyorum. On dakika sonra yumuşamış hurmaları çıkarıp biraz sütle rondoda çeviriyorum. Boza kıvamına geliyor. Bardaktaki kahveli sütün içine geri boşaltıyorum. Süt+Kahve+Hurma... Resmen üç ahbap çavuş! Bir araya gelince, nasıl hoş kokulu, nasıl leziz, nasıl hafif tatlı içecek oluyor anlatamam. Müthiş! Ramazan ayından beri bunu ben hep yapıyorum.

- Çok soğuk, dondurucu, kışın en şiddetli zamanı için kullanılan bir kelime var. Zemheri. Peki, çok sıcak, bunaltıcı, şimdiki gibi yazın en cayır cayır zamanı için hangi kelime kullanılıyor? Çöl sıcakları demeyin. Zemheri gibi afilli bir kelime bulmak istiyorum.

- Ofisteyiz. Özlem klavyeden ayırdığı ellerini  birleştiriyor, avuç içlerine  üst üste bir kaç kez üflüyor. Hayırdır, diye soruyorum. Sıcaktan avuçlarının alev alev yandığını söylüyor.  Üfleyerek soğutuyormuş. Du bi...  Yoksa...  Sahiden... Üüff deyince soğuk, hoohh deyince sıcak hava mı geliyor. Şaşırıyorum.

- Hah işte. Çok güzel... Şimdi gene aklıma takıldı... 2 neden üç, 3 neden iki harflidir? Haklısınız. Saçmalamaya devam ediyorum.

- Hurma ağacının tıpkı insanlar gibi yavrulayarak çoğaldığını, eğer yavrusu yakınına ekilmezse, küsüp kuruduğunu öğrendim. Elbette hemen inandım. Kim ne düşünürse düşünsün, ağaçlarla konuşmaya devam etmeye karar verdim. 


Devam edecek...

13 Aralık 2013 Cuma

Ve Tekke Ve Kahve Ve Manastır


İstanbul’daydım. İş görüşmem bitmişti. Karaköy’den tarihi metroya bindiğim gibi, ver elini Galata, demiştim. İtiraf etmeliyim ki, son zamanlarda ne vakit yolum bu tarafa düşse,  500 yıllık Galata Mevlevi dergahına uğramayı vazife edinmiştim. İlk gittiğimde öğrenmiştim, Divan Edebiyatı’nın büyük ozanı Şeyh Galip’in türbesi bu dergahın içindeydi. Ayrıca bu mekan büyülemekteydi beni. Başımı döndüren, hoş bir illüzyon geçirmekteydi. İstanbul’un o keşmekeşi arasından, bir kapıyla, bambaşka bir dünyaya ışınlanlandığımı hayal ettirmekteydi. Galata Mevlevi dergahı, eski mezar taşları, ağaçları, çeşmesi, sessizliği ve elbette ne vakit çilehanesine girsem,  yüreğimi titreten ney sesi eşliğinde biteviye dönmekte olan, çilesini doldurduğunu hayal ettiğim üçboyutlu hologram semazeniyle her defasında beni fena halde etkilemekteydi. 


Yooo. Kararlıydım. Bu kez Çilehane’ye uğramayacaktım. Rotamı İstiklal Caddesi’ne çevirdim. Erimiş karların şıpırtısında koşar adım yürüdüm. Yolun solundaki Olivya Sokağı’na girdim.  Hava soğuktu. Ayaz ısırıyordu. Aldırmadım. Tabelasında, kahve fincanı üzerinde duran bir manda resmedilmiş  olan “mandabatmaz”’ın dış kapısı önündeki küçük taburelerinden birine yerleştim. Hemen kahvemi söyledim. Daha önce tecrübe etmiştim. Bu kadar ucuza, bu kadar güzel Türk kahvesi başka hiçbir yerde içmem mümkün değil.


Gönül ne kahve ister ne kahvehane…. Gönül muhabbet ister. Kahve bahane, demedim. Sevdiğim kahvehanede, sevdiğim kahvemi içtim. Gönlüm, boşver muhabbet etme, sinemaya git, dedi.  6 ila 15 Aralık arasında İnsan Hakları Film Günleri vardı. Kahvemi hüplettiğim gibi, sinemaya daldım. Seyredeceğim ilk filmin adı Tepelerin Ardında’ydı. Gösterimler ücretsizdi. Salona geçtim. Koltuğa oturdum.  Tam o anda sinemanın ışıkları karardı. Film başladı. Bu kez beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla filmin mecrasına  aktım. Ben artık Romanya kırsalında bir Ortodoks manastırındaydım….


14 Nisan 2013 Pazar

Bahar Ve Festival Ve Hasbihal



Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturmuşum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Gözlerimi dikmişim gözlerinin ortasına. 

Derin bir iç çekiyorum.  Bir solukta "32. İstanbul Film Festivali de bitti. Haftada üç günden,  toplam 20 film seyrettim. Resmen film sarhoşluğu var üzerimde. Nasıl şahane bir his anlatamam... Hey... Du bi... 33. İstanbul Film Festivali'ne yetişir miyim acaba seneye, ne dersin?" diyorum. Sen gözlerini kısıyorsun. Belli ki gene söylediklerime şaşıyorsun. Yoo, biliyorsun arada dellendiğimi. Dellenince, omuzlarımı silkip "Daha kaç bahar göreceğiz acaba?" diye söylediğimi... Böyle lafın girizgahında pattadanak söylediğim için şaşırmış olmalısın. Senin o  hayret dolu bakışların hoşuma gidiyor. Gülümseyerek "Sen dünyaya çivi çakmaya niyetlisin belli. Seni boşvereyim… Kendim için ölmeden önce yapmak istediklerimin komik bir listesini hazırlayayım bari.” diye sözlerime devam ediyorum. Şaşkınlığın bir anda siliniyor. Çocuk masumiyeti gelip yüzüne yerleşiyor. Sıcacık tebessüm ediyorsun. Tam dudaklarının kıpırdadığını anladığım an, seni konuşturmuyorum gene. Kaldığım yerden devam ediyorum sözlerime... 


Ah, şimdi... Hemen... Hiç düşünmeden... İlk trene atlasam... " diyorum.  "Yooo… Sakın ha “Nereye?” diye sorayım deme e mi? Ne bileyim? Yüreğimin değil, trenin varacağı yere gidecekmişim sözgelimi. Ah!... Şöyle bir hayal kurmalıyım...  Bak şimdi... Şımşıkırdak giyinmişim, tamam mı, hani nasıl denir, mis gibi...  Düşünsene... Yıllardır çekmecede duran inci kolyemi, boynuma takmayı bile ihmal etmemişim. Kucağımda ortasına geldiğim kitap... Elimde ise lezzeti fevkaladenin fevkinde bir fincan kahve illa  olacak... Yol var ya... Tıkır tıkır su gibi akmalı...  Tren  arada tatlı tatlı çufçuflamalı... Du bi… Sakın acele ettirme… İlkinde değil de üçüncü istasyonda inmeliyim. Bir kır kahvesinin eskimiş tahta sandalyesine ilişmeliyim. Düşünsene… Tepemde  ağaçlar varmış. İlkbaharın şu harikulade günlerindeyiz ya... Ah!.. Dalları bembeyaz ve pespembe çiçeklerle donanmış. Hey!.. Güneşin sıcacık ışınları birer eros oku gibi tenime değmeli...  Yüreğimde  ılık ılık sevda kıpırtıları hissedilmeli.


Acıkmışım. Kahvaltı yapmalıyım. "Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı."  Aynen Cemal Süreya'nın dediği gibi...  Gizliden Sezen Aksu’nun sesini duymalıyım. "Ben her bahar aşık oluruuuum." diye bir nakarat tutturmalıyım. Acaba bu şarkıyı Sezen Aksu mu söylerdi ki? Boşveeer! Neden hatırlamadım diye kafamı hiiç yormamalıyım. Sadece içime tatlı bir hüzün çöreklenmeli. Efkarlı efkarlı derinden bir "ahh!" çekmeliyim. Sonra farketmeliyim ki çayım bitmiş. Hemen kır kahvesindeki çilli çocuğa "Tazeler misin, demli olsun lütfen." diye seslenmeliyim... Kız belli bardakta tavşan kanı çayım gelmeli. Bardağı ince belinden sımsıkı kavramalıyım. Elim yansa bile bardağı tabağa bırakmamalıyım. Çayın kokusu aklımı başımdan almalı. Bir süre iç çekerek kendimden geçmeliyim." diye anlatıyorum sana. Susuyorum. O anda yüzünde hüzünlü bir bulut geziniyor. Durur muyum? Hemen sözlerimi komik makama çeviriyorum. Kıkırdıyorum. “Çayın yanında ne yiyorum bil bakalım?” diye soruyorum. Gözlerini koca koca açıyorsun. Düşünceli düşünceli yüzüme bakıyorsun. “Hiiç bilemezsin. Haybeye o güzel aklını yorayım deme.” diyorum. Şööyle gizlice etrafı kolaçan ediyorum. Sonra gizli bir sırrı paylaşıyormuş gibi usulca eğiliyorum. Kulağına… ” Elbette kendi elllerimle yaptığım, çamurdan köfte ile topraktan pasta.” diye fısıldayıveriyorum. “Hani çocukluğumda sokakta oynarken yapardım ya. Sadece ellerim değil, üstüm başım ne feci çamurlanırdı. Eve dönünce annem “ne bu pasaklı halin?” deyip kızar, koluma yumuşacık bi çimdik atardı. Ağlamazdım. Muzipliğe vururdum. Hemen gözlerimi şaşı yapardım. Şaşı gözlerle annemin gözlerinin içine nazlı nazlı bakardım. Gülerdi annem. "Deli kız! Yapma öyle!" derdi. Ah, dayanamaz, eğilir... Çamurlu yanaklarımı şapur şupur öperdi.” diyorum. Bu hayalim hoşuna gidiyor olmalı… Çünkü sadece dudaklarının değil, gözlerinin kenarları da gülümseyiveriyor. 



 “Hah şöyle! Korkacak bir şey yokmuş değil mi?” diyorum. “Görüyor musun “Acaba daha  kaç bahar göreceğiz?” diye düşünmenin tuhaf güzelliğini…  Baksana insanı durduk yerde nasıl silkeliyor. Eskimiş ömür bilgilerini, tüy gibi havalandırarak teker teker geri getiriyor. 32. İstanbul Film Festival'ine keyifle gittim. 33. süne acaba gidebilecek miyim? diye düşünmek beni kederlendirmiyor. Tam tersine hayatın harcanmayınca biriktirilmediğini farkettirerek yeni hayallere heveslendiriyor." diye sözlerimi bitiriveriyorum.



Yerimden kalıyorum. Boşalmış kahve fincanını elinden  alıyorum. İçimi ılık bir yorgunluk sarmış. O kır kahvesine gidipte dönmüşüm gibi. Üstelik karnım fena halde doymuş. Kendi ellerimle yaptığım çamurdan köfte ile topraktan pastayı, tek seferde  ağzıma atıp silip süpürmüşüm sanki:)
 

6 Şubat 2013 Çarşamba

Müptelalığın Daniskası Değil De Ne?


Haydi bakalım. Bütün gün o kadar kahve içersem.. Gördün mü şimdi uykum kaçtı işte! Gece gece... Vampirella gibi oturuyorum bööyle. Ne yapabilirim? Sabahtan itibaren  koştur babam koştur. Nedir bu? "Başkaları için mi geldim dünyaya" dedim. Yooo... İntihar etmedim de onun yerine hışımla  bir kafeye girdim. "Kahve!" dedim. "Lütfen acil bir kahvee!" Enis Batur der ya hani... "Keyiflerim zehirlerimdir." şiarıyla... Evet itiraf ediyorum... Kahveye kul olmuş biriyim.  Kahvenin kokusuna bile delirebilirim. Zaten tiryaki meşrepliyim. İlaveten abartma sanatında şöhret sahibiyim. Tiryakilik ve abartma bir araya gelince... Müptelalığın daniskası oluyor böyle! Ne yapabilirim? Dikkatini çekti mi bilmiyorum... Şu yukarıdaki fotoğrafta masanın üzerindeki kitabımın yanında kahve yok. Neden? Sipariş verdiğim kahve bir türlü getirilmedi de o nedenle. Yoo.. Garsona tam seslenecek, "Sizin kahve Yemen'den mi geliyor?" diyecektim demesine... Ama... Aklıma  Enis Batur'un "Kahverengi tanede saklanan keyif" başlıklı  yazısı geldi.  Enis Batur sanırım fi tarihinde Paris'te kahve içmek için girdiği ünlü bir kafede, fincanın yanına iliştirilen küçümen şeker paketinin üzerinde "ilk kahvehane 1554'te İstanbul'da açılmıştır." yazısını görünce şaşırmış. Meğer kahve Yemen'deki kahveheneden gelmezmiş görüyor musun? Pekiii... Kahvenin nasıl bulunduğunu biliyor musun? Hani çok eski zamanlarda bir çoban tuhaf davranışlar gösteren, uyumaları gerekirken geceleri  aşırı hareketlenen keçilerin bu davranışlarının sebebini merak etmişte gün boyu gözlemiş ya keçileri.  Sonra keçilerin bir kısmının bodur ağaçların tanelerini yedikten sonra aşırı hareketlendiğini anlamış.  İşte bende yorgunluk kahvesi niyetiyle başladım sabahtan itibaren kahve içmeye... Önce geç geldi diye kesmedi beni. Üst üste iki Türk kahvesi içtim. Bööyle serum niyetine kana karıştı tabii. Sonra  yemekten sonra kahve içilmez mi? İçilir elbette. Bir ekspresso içtim. Öğleden sonra ofise döndüğümde bir iki neskafe içmiş olabilir miyim?  Bilemiyorum. Kendimi kahvenin esaretine kaptırmış olabilirim. Tamam... Yazıma Enis Batur'un cümleleriyle son vereceğim. Evet içtim kahve! "Uykuyu kaçırırmış, ne gam! Kaçan uyku olsun: Bu koku, bu tad, bu keyif kaçırılır mı?"  Bitti.  Şimdi anne sözü dinler gibi masum  gidip keçileri çitten atlatarak uyumayı deneyeceğim.
2012

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Kafekitap... Oh Ne rahat! Kahve İç Kitap Oku Keyfine Bak!


Elbette  kitapçıları dolaşıp, kitaplara  dokunarak, kapaklarını seyrederek, sayfalarını karıştırak, burnu sayfalarına daldırıp koklayarak kitap satın almanın dayanılmaz cazibesi vardır. En azından benim için öyledir. Ayrıca kitapçıya gittim diye illa satın almam gerektiğini düşünmem. Kimi zaman kitaplar arasında sadece gezinip, kitapları ve kitap seven insanları seyretmeyi de çok severim. Kitapçılarda kendimi aynen mabetteymişim, müzedeymişim gibi huzurlu hissederim. Kitap okuma konusunda fazlasıyla iştahlı, obur, merakları muhtelif hatta hercai ruhlu birisi olduğumu itiraf etmeliyim. Daldan dala atlarım.  Çiçekten çiçeğe konarım. Kitapla ilgili algılarım hep açıktır. Hiç duymadığım yazarların yazdıkları kitapların lezzetini tatmak için bir deneme kitabından şiir kitabına, fantastik bir kitaptan klasik Rus edebiyatına, kısa öykülerden ağır aşk romanlarına geçebilirim. Nedense popüler kitaplar pek ilgimi cezbetmiyor. Ben eski, demlenmiş kitapları okumayı daha çok seviyorum. Zaten tuhaf huylu biriyim. Sevdiğim yazarların yeni yazdıkları kitapları canım ne kadar çekerse çeksin, asla hemen okuyamıyorum. Ama illa satın alıyorum. Yeni kitabın bir süre masamın üzerinde durması, benimle aynı havayı soluması, arada ele alıp dokunmam, sayfalarını dalgalandırmam  gerekiyor. Sanırım ne zaman okuyacağıma, ben değil kitap karar veriyor. Yıllar önce satın alıp halen okumadığım kitaplarım olduğunu söylemeliyim. Demek ki o kitaplar henüz beni kendileri için yeterli bulmuyorlar. Onlar da belki benim demlenmemi, olgunlaşmamı bekliyorlar.  Kulağımın işittiği, gözümün değdiği ama  illa yüreğimin "oku"  dediği kitapların izini sürerim.  Küçük bir yerde yaşadığım için kitap bulmakta çoğu zaman zorlanıyorum. O zaman o sahaf benim bu sahaf senin dolaşıyorum. Kimilerini bulamıyorum. Yorgun düşüyorum. Bulamayacağım diye ümitsizliğe kapılıyorum. Listelerimi bırakıyorum. Okumak için iyice dellendiğim kitaplar için "Bulun bana nooluur!" diye yalvarıyorum. Hiç kolay olmuyor. 


Şimdi hayatıma Kafekitap girdi. Kafekitap sanal bir kitapçıydı ve sloganlarından biri "Kitap ajanı yakalar. Hiç bir kitap kaybolmaz." idi. Ben de gizliceee Kafekitap'tan içeriye sızdım.  Nedir Kafekitap diye okumaya başladım. Aslında her şey günün birinde Kitap'ın eski dostu Kahve'ye yazdığı bir mektupla başlamış. Uzun zamadır bir araya gelememişler. Kahvenin zevkli zamanlarıyla kitabın keyifli anları birbirlerini çok özlemişler. Kahve kokusuyla kitap kokusunun karıştığı Kafekitap'ın çatısı altında bir araya gelmişler. Ne hoş! Hem kahve hem kitap... Tam benlik!  Anında üye oldum. Önce raflarındaki kitaplardan sipariş verdim. Hoop, bugün elime geldi. Peki ya bulmakta zorlandığım, kaybolduklarından korktuğum kitapları bulabilecekler miydi? Mesela Marcel Beyer'in Yarasalar'ı... Juan Rulfo'nun Kızgın Ova'sı...  Ne bileyim? Michel Butor'un Roman Üzerine Denemeler'i...




Hemen Kafekitap'ın kitap ajanına "Bu kitapları arıyorum. Bulabilir misiniz?" diye sordum. İnanamıyorum. Anında buldu. İlk siparişlerim bugün geldi.  Kitap ajanı'nın bulduğu kitaplar ise kargoda... Bugün yarın masamda... Bayıldım ben Kafekitap'a... Kafekitap... Oh ne rahat!.. Kahve iç kitap oku keyfine bak!... Şu ölümlü dünyada Kafekitap'ın dediği gibi "Zaten insan hayatının anlamı da keyif ve zevkle yaşamaktan başka nedir ki?"


12 Şubat 2012 Pazar

"Uyku Kaçırırmış, Ne Gam!"


Haydi bakalım. Bütün gün o kadar kahve içersem.. Gördün mü şimdi uykum kaçtı işte! Gece gece... Vampirella gibi oturuyorum bööyle. Ne yapabilirim? Sabahtan itibaren  koştur babam koştur. Nedir bu? "Başkaları için mi geldim dünyaya" dedim. Yooo... İntihar etmedim de onun yerine hışımla  bir kafeye girdim. "Kahve!" dedim. "Lütfen acil bir kahvee!" Enis Batur der ya hani... "Keyiflerim zehirlerimdir." şiarıyla... Evet itiraf ediyorum... Kahveye kul olmuş biriyim.  Kahvenin kokusuna bile delirebilirim. Zaten tiryaki meşrepliyim. İlaveten abartma sanatında şöhret sahibiyim. Tiryakilik ve abartma bir araya gelince... Müptelalığın daniskası oluyor böyle! Ne yapabilirim? Dikkatini çekti mi bilmiyorum... Şu yukarıdaki fotoğrafta masanın üzerindeki kitabımın yanında kahve yok. Neden? Sipariş verdiğim kahve bir türlü getirilmedi de o yüzden. Yoo.. Garsona tam seslenecek, "Sizin kahve Yemen'den mi geliyor?" diyecektim demesine... Ama... Aklıma  Enis Batur'un "Kahverengi tanede saklanan keyif" başlıklı  yazısı geldi.  Enis Batur sanırım fi tarihinde Paris'te kahve içmek için girdiği ünlü bir kafede, fincanın yanına iliştirilen küçümen şeker paketinin üzerinde "ilk kahvehane 1554'te İstanbul'da açılmıştır." yazısını görünce şaşırmış. Meğer kahve Yemen'deki kahveheneden gelmezmiş görüyor musun? Pekiii... Kahvenin nasıl bulunduğunu biliyor musun? Hani çok eski zamanlarda bir çoban tuhaf davranışlar gösteren, uyumaları gerekirken geceleri  aşırı hareketlenen keçilerin bu davranışlarının sebebini merak etmişte gün boyu gözlemiş ya keçileri.  Sonra keçilerin bir kısmının bodur ağaçların tanelerini yedikten sonra aşırı hareketlendiğini anlamış.  İşte bende yorgunluk kahvesi niyetiyle başladım sabahtan itibaren kahve içmeye... Önce geç geldi diye kesmedi beni. Üst üste iki Türk kahvesi içtim. Bööyle serum niyetine kana karıştı tabii. Sonra  yemekten sonra kahve içilmez mi? İçilir elbette. Bir ekspresso içtim. Öğleden sonra eve döndüğümde bir iki neskafe içmiş olabilir miyim?  Bilemiyorum. Kendimi kahvenin esaretine kaptırmış olabilirim. Tamam... Yazıma Enis Batur'un cümleleriyle son vereceğim. Evet içtim kahve! "Uykuyu kaçırırmış, ne gam! Kaçan uyku olsun: Bu koku, bu tad, bu keyif kaçırılır mı?"  Bitti.  Şimdi anne sözü dinler gibi masum  gidip keçileri çitten atlatarak uyumayı deneyeceğim.


 24.03.2011

17 Aralık 2011 Cumartesi

Bağımlılıklarının Esiri Olan Birisiyim.


İtiraf ediyorum. Ben bağımlılıklarının esiri olan birisiyim. Mesela şu yukarıdaki fotoğrafta üzerimdeki ceket var ya... Yalanım yok, seneler senesidir giyiyorum. İnan, sayıya döküp yılını söylemeye utanıyorum. Ceket eskidi, kumaşı yıprandı, cep kenarları söküldü, dikildi, gene söküldü, gene dikildi... Hatta kolları bile çekti... Arkadaşlarım ve yakınlarım kaç kez "Soldu artık giyme şu ceketi." dedi. Hiç umurumda olmadı. Bir kulağımdan girdi. Diğer kulağımdan çıktı. Yok, vazgeçemiyorum. Resmen bağımlılık vaziyeti. Aynı ceketi tutkuyla giymeye  devam ediyorum. Giydiğim zaman adeta huyum suyum değişiyor, ceketle bütünleştiğimi hissediyorum. Dün İstanbul'a gidiyordum. Oldukça sinir bozucu bir görüşme yapacağımı biliyordum. Evden çıkarken bir an durdum. Fazla düşünmeden kapının girişinde asılı duran kadife ceketimi kaptım. Sırtıma geçirdim. İster inan ister inanma... Görüşmede dirhem öfkelenmedim. Nasıl tesir ediyor bilmiyorum. Resmen kadife yumuşaklığında idi sinirlerim... Müşterimin sorularını sabırla dinledim. Mûnis bir eda ve  şefkat dolu cümlelerle cevaplar verdim. Toplantım hiç korktuğum gibi geçmedi. Bilakis çok olumlu neticelerle bitti. Nasıl sevindim anlatamam. Çıkışta ceketimin kolunu sıvazladım. "Gene bana iyi geldin. Senden asla vazgeçemem." dedim.


Peki Zagor! Tamam, itiraf ediyorum Zagor da bir çeşit bağımlılık benim için. Dün yolum Kadıköy'e düşünce, hemen Büyülü Rüzgâr'a daldım. Bir de ne göreyim? Heyy!.. Zagor'un dev albüm boyutunda yeni macerası çıkmamış mı? Adı Gökyüzündeki Şato... Of! Zagor'u gördüğüm zaman var ya... Of aman aman aman... Kalbime bir şey oluyor... Neler olduğunu, kelimelerim yetersiz kalır, anlatamam. Ben o dergi boyutundaki Zagor macerasını hangi ara durduğu raftan kaptım? Hangi ara kasaya gidip ödemesini yaptım? Ne vakit çıkıp ilk bulduğum kafeye oturdum? İnan hatırlamıyorum. Diyeceğim odur ki  o koca boyut Zagor dev albümünü gördüğüm anda, kendimi Gökyüzündeki Şato'da,  siyah beyaz renkler arasında, fantastik bir dünyada  buldum. Kaç defa  "Kadın kısmı çizgi roman okur mu?" dediler. Ya da "Bu yaşta çocuk gibi Zagor okunur mu?" diyen çok oldu. Bir kulağımdan girdi. Diğer kulağımdan çıktı. Hiiç aldırmadım hiiçç.. Yoo, uzun zaman çocukluğumdaki gibi  gizli gizli okuduğumu söylemeliyim. Şimdi... Çekinmem filan kalmadı! Olursa çaparizlik eden hiiçç aldırmam!  Çizgi romanları illa erkekler ve çocuklar mı okuyacak? Evet, bu yaşta ve kadın halimle Zagor okuyorum. Ne var yani? Diyeceğim odur ki artık iyice eminim. Ben bir Zagor bağımlısıyım. Oturdum boş bulduğum bir masanın ucundaki koltuğa...  Çıkardım Zagor'u poşetinden... Uzun uzun kapağına baktım önce... Akabinde ve detayında kapak sayfasını çevirdim.  Okumaya tüm merakımla başlayacaktım ki çilli garsona seslendim: "Bir Türk  kahvesi lütfen, bu kez damla sakızlı olsun." dedim. Eyvah! Şimdi ben ilk kahve kokusunu ne vakit, kaç yaşımda duyduğumu,  nasıl Türk kahvesinin bağımlısı olduğumu anlatmaya hiiççç başlamayayım. Allahım, nedir bu durumum benim? İnan çoğu zaman kendimi çözemiyorum. Gördün mü, yazımın başında söylemiştim. Ben bağımlılıklarının esiri olan birisiyim.


3 Aralık 2011 Cumartesi

İkinin Hatrı Kaldı... Benim Mi? Boynum Bükük!


"Gelsene." dedi. Kanatlanarak gittim. Karşılıklı oturuyoruz. Niyetimiz kahve hüpletmek.  Kahve bahane tabii, maksat muhabbet. Laflıyoruz. Daha doğrusu o konuşuyor. Ben dinliyorum. Çıtır çıtır birşeyler anlatıyor. Ne anlattığını hiç duymuyorum. Eskaza konuştuklarıyla ilgili bir soru sorsa... Mümkün değil cevaplayamam... Hilafım yok, soru sorduğunu  bile anlamam. Var ya onu anlatırken seyretmek  bana iyi geliyor.  Anlatırken yüzünde gezinen mimiklere, ellerinin hareketine bakıyorum.  "Kimsenin yok, yağmurun  bile yok böyle güzel elleri" diyesim geliyor. Yeni Türkü şarkısı vardır ya hani...  Bu dizeleri aklımdan geçiriyorum. Keşke aklımdan geçirdiğim anda söylesem... Söylerim aslında. Fakat... Anlatımını bozmak istemiyorum. Gözlerine bakıyorum... Dudaklarıyla değil, asıl gözleriyle konuşabilen insanlara bayılırım.  "Bütün güllerden derin... Bir sesi var gözlerinin."  İnan bana gözlerinin sesini duyuyorum. Öyle etkili konuşuyor.  Ne anlatıyor acaba?  Son günlerde hissettiğim içimin hazin sesi yatışıyor sanki...  Onu çok sevdiğimi hissediyorum. Kaç çeşit sevgi var Yarabbim? Bir yürek bu kadar sevgiyi nasıl çekiyor? Bilirsin  Cemal Süreya der ya hani... "Öyle düzletici öyle yerine getiriciydi ki sevmek" Heyy! Nerden aklıma geldi şimdi bu  şiir? Sahiden ne şahanedir! "Ki Karaköy Köprüsüne yağmur yağarken... Bıraksalar gökyüzüne kendini ikiye bölecekti... Çünkü iki kişiydik." Evet... Biz de iki kişiydik. Karşı karşıya oturuyorduk. Kahvelerimizi hüpletiyorduk. Gözlerinin sesini işitiyordum. Yüzünde gezinen mimikleri, ellerinin hareketlerini hayranlıkla izliyordum. O kadar sevimli görünüyordu ki. Onu fena halde öpmek istiyordum. Onu bir kere öpsem ikinin hatrı kalacaktı. İki kere öpeyim desem üçün boynu bükük. Öyylee dalgın dalgın bakıyordum. "Tamam değil mi? Merak etme. Anlattığım gibi  bir saat içinde dönerim." diye bir ses işittim.  Doğruldum oturduğum yerde. "Nereye?" diyemedim. "Ali'nin karnı tok zaten. Sen Hayal Kahvem'e yazı yaz istersen. Ben çabucak gidip gelecem." dedi. Kalakaldım. "Aaa! Ablam şaşkın şaşkın bakma. Deminden beri anlatıyorum ya... Çocukla gidemem  biliyorsun oraya... Bak yemek falan sakın yapma... " dedi. Beni öptü... Gitti...  İyi ama biz muhabbet etmeyecek miydik peki? Yooo... Ben küsmedim... Yooo... Beni bir kere öptü ya... İkinin hatrı kaldı. Benim? Benim...  Boynum bükük... Sonra... Biz bir daldık Ali'yle oyuna...  Ne olacak? Cemal Süreya'nın dediği gibi... Sonrası iyilik güzellik.




NOT: Kardeş gene yeğenlerimi bana bıraktı. Eşini koluna taktı gitti.  Sonra mı? Dedim ya...  Sonrası iyilik güzellik:)


25 Kasım 2011 Cuma

Kahve Molası - Hasbihal ve Şükran Ay


Bazan bloğa yazı yazıyorken, senle oturmuşuz da karşılıklı muhabbet ediyormuşuz gibi hissediyorum. Mis gibi kokan kahveler ellerimizde mesela. Ben büyük battal koltukta oturuyorum, ayaklarımı toplamışım altıma... Bilirsin ayaklarımı toplamadan duramam. Muhabbet ederken bile ayaklarımın yerden kesilmesi gerekir illa. Sen ise tekli koltukta, her zamanki gibi anlattıklarıma şaşıra şaşıra beni dinliyorsun. Bu kez, eski günlerden bahsetmiyorum. Hele çocukluktan hiç başlamıyorum. Bu kez, paşa çayları, pötibör bisküviler, annemin çamaşır yıkama ve kabul günleri gelmiyor aklıma. Kolarımı dayamışım koltuğun yastığına. Kollarımın üstüne yanağımı yaslamışım sonra. Gözlerimi dikmişim gökyüzünde kovalamaca oynayan bembeyaz bulutlara...  Öyylece dalmış bakıyorum. Sonra ansızın sana dönüyorum. Gözlerinin içine ama sana bakarak... "Gitsem mi buralardan?" diyorum. Sen ise gözlerini koca koca açıyorsun. Şaşırıyorsun tabiyatıyla... Hayır, biliyorsun, arada dellenir "gideceğim" derim esasında. Böyle lafın girizgahında ilk kez söylediğim için şaşırmış olmalısın. Senin o  komik, hayret dolu bakışların hoşuma gidiyor. Omuzlarımı sallaya sallaya kıkırdıyorum. "Niye gitmeye, yollara bu denli sevdalıyım. Bebekken benim göbeğimi ailem yollara mı düşürmüş acaba, ne dersin?" diyorum. Şaşkınlık bir anda siliniyor, bir çocuk masumiyeti gelip yüzüne yerleşiyor. Tebessüm ediyorsun. Tam dudaklarının kıpırdadığını anladığım an, seni konuşturmuyorum gene. Kaldığım yerden devam ediyorum sözlerime... "Şimdi nereye gittiğini sormadan ilk trene atlasam mesela... " diyorum. "Düşünsene, yanımda sadece sırt çantam. Cüzdanım, fotoğraf makinem. Bir yedek tişört ve bir iki çamaşır. Ve kitap tabii.. Dur, bir şiir kitabı olsun sözgelimi. Yol tıkır tıkır su gibi akmalı.  Hatta arada tren çufçuflamalı. İlkinde değil de üçüncü istasyonda inmeliyim. Bir kır kahvesinin eskimiş tahta sandalyesine ilişmeliyim. Tepemde kocaman bir çınar ağacı varmış. Güzün son günlerindeyiz ya... Yaprakları iyice sararmış. Tenimi gıdıklayıcı, şööle deli deli rüzgâr esmeli. Rüzgâr estikçe yapraklar başıma konfeti gibi dökülmeli. Acıkmışım. Kahvaltı yapmalıyım. Cemal Süreya'nın dediği gibi... "Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı." Gizliden Şükran Ay'ın sesini duymalıyım. "Kapıdım gidiyorum bahtımın rüzgârınaaa" diye bir nakarat tutturmalıyım. Şükran Ay söylermiydi acaba bu şarkıyı? Kafama fazla takmamalı, sevgiyle ruhuna rahmet yollamalıyım.  İçime tatlı bir hüzün çöreklenmeli. Efkarlı efkarlı derinden "ahh!" çekmeliyim. Sonra farketmeliyim ki çayım bitmiş. Kır kahvesindeki çilli yüzlü çocuğa seslenmeliyim... "Tazeler misin, demli olsun lütfen." demeliyim.  Kız belli bardakta tavşan kanı çayım gelmeli. Kız belli bardağı ince belinden sımsıkı kavramalıyım avucumla...  Elim yansa da tabağa koymamalıyım. Çayın kokusu aklımı başımdan almalı. Bir süre iç çekerek kendimden geçmeliyim." diye anlatıyorum sana. Susuyorum. Bu hayalim hoşuna gidiyor olmalı ki gözlerinin kenarıyla gülümsüyorsun bana. Sonra yüzünde puslu  bir bulut geziniyor...  "Sahi, gidermiyim?" diye endişeye mi kapılıyorsun yoksa? "Yooo..." diyorum sana... "Korkma"... "Bir nilüfer çiçeğinden farkım yok ki benim. Tamam, köksüzüm. Özgürüm. Ama sınırlarım belli. Nereye gidebilirim ki? Sadece hayallerle yaşamayı severim. Mesele gitmek, gidilecek  yer değil ki. Gitmek düşüncesi ve bütün bunları yaşıyormuşum gibi hayal etmek en güzeli..." Yerimden kalıyorum. Elindeki boşalmış kahve fincanını alıyorum. İkimizi ılık bir yorgunluk sarmış. Sanki o kır kahvesine gidipte dönmüş gibi.


4 Eylül 2011 Pazar

Bilmek İstemediğim Sûkut-u Hayal Vaziyetleri...


Bugün Pazar. Tatilin son günü. Yarın iş başlayacak. Hele önümüz koskoca bir sonbahar. Ardından eli maşalı kış  ayları gelecek. İşim açısından  en debdebeli aylar. Hımm… Bu uzun bayram tatili çok iyi geldi ne yalan söyleyeyim. İyice dinlendim. Hatta kafamda örümcek bağlamış bazı düşüncelerimi silkelendim. Bayramlaştım. Film seyrettim. Kitap okudum. Ancak kendime  gelmiştim ki son okuduğum kitapta son okuduğum cümleler beni perişan etti. “Fırınları mis gibi kokutan, dükkâna adımınızı atar atmaz gördüğünüz her çöreği-böreği bir an önce alıp insanda tıkınma isteği uyandıran o nefis, yumuşacık, ıpılık, iştah açıcı hamur kokusu, özel makinelerle dükkanın içine pompalanan yapay kokuymuş.” Nasıl yani? Bu kadarı olabilir mi? Bünyem böyle bir şeyi kabul etmiyor. Red ediyor. İnanmayacağım işte… Kaldığım yerden okumaya korkarak devam ettim. Yazının şaka olmasını çok istiyorum. “Kokuya kanıp insanın parmaklarının ucuyla dokunmak istediği o çöreklerin satıldığı dükkanların çoğunun arkasında bir fırın bile yokmuş. Eskilerin deyişiyle “tam bir sûkut-u hayal” diyeceksiniz, üstelik bir de fazladan tatsızlık duygusu. Olsa olsa, belki biraz insanı gülümsettiği söylenebilir.” Hiç gülümsemedim hiiiççç! Ne gülümsemesi? Bilakis kanımın donduğunu söyleyebilirim. Kalakaldım gene. Kitabı elimden kucağıma düşürdüm. Sayfa kapanmadı ne yazık ki. O sayfa öylece açık duruyor. Kitabı elime almak istemiyorum. Çünkü okumaya devam edersem moralim temelli bozulacak çok iyi biliyorum. Gözüm ikinci paragraftaki cümlelere kaydı. Görme organım sanki bir radar gibi her cümleyi okumuyor, aralarından bazılarını seçiyor…  Hamburgerdeki et kıymadan mı yapılmış soya fasülyesinden mi? Gösterişli fıskiyelerin suladığı mermer saksılara gömülü karanfiller plastik miymiş gerçek mi? Beton duvarı boyayıp üzerine tuğla resmi mi çizmişler? Dondurmanın kırmızısı çilek değil boya mıymış? Kırk yıldır piyasada gezinen artist aslında genç değil de yaşlı mıymış? Zorlayarak gözlerimi çektim kitabın cümlelerinden… Feci… Bunlar okumak, duymak, bilmek istemediğim şeyler… Bu kez insanlara hiç insancım kalmıyor. Gülümseyerek hatır soran, kibarlık jestleri yapan, duyarlı davrandığını, içten konuştuğunu düşündüğüm herkesten şüphelenmeye başlıyorum. Yediğim yiyecekler, kokladığım çiçekler, seyrettiğim manzara her şey ama her şey hayatın bizatihi kendisi sahte gelmeye başlıyor bana… Ve İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı hepten karıştırıyorum. Hemen fırladım yerimden. Mutfağa gittim. Önce nefis bir pasta pişirdim. Hımmm! Ev nasıl çikolatalı pasta koktu anlatamam. Sadece çikolatalı değil içine şeftali de kattım.  Ev şimdi  baskın çikolata ve ara ara şeftali kokuyor. Sahte değil. Tamamiyle gerçek. Sonra yanına kahve… Ağzıma bir parça çikolatalı şeftalili pasta attım. Ardından koklaya koklaya kahvemi içtim. Ne yalan söyleyeyim kendimi daha iyi hissettim. Bu akşam süpermarkete gidip alış veriş yapacaktım. Vazgeçtim. Kandırıldığımı düşünmeyi özellikle kafa sandığıma kilitleyerek dolandığım iyi aydınlatılmış geniş alanlı süpermarketteki etiketleri, kutuları, kavanozları, reklamları, ekmekleri, kekleri görmek, sahte kokuları duymak, çoğunluğun tatil yaptığı günde kasada çalışan kızın gülümsemesinin işinin gereği olduğunu hissetmek istemiyorum. İyi ama nereye kadar kaçacağım? Nereye kadar?