Bugün sanal sahaftan gelen kitabımı sizlerle paylaşmak istedim.
Behice Boran ve Mehmet Karasan çevirisiyle, Platon'un Devlet Adamı adlı kitabı.
Normalde, benim zihin terazim bu kadar ağırlığı çekmez derdim. Platon kim, Devlet Adamı kitabı kim, ben kim derdim, tamam mı? Lakin ders gereği illa okumam lazım.
Aaa... Gele gele incecik bir kitap geldi. Şaştım kaldım. İlk bir kaç sayfasına baktım. Allahım ne sevimli kitap böyle. Bayıldım.
Kahramanlar kim, bilin bakalım!
Sokrates, Theodoros, Yabancı, Genç Sokrates.
Şaka gibi. Nasıl tatlı tatlı diyalog içindeler anlatamam. Çeviri mi sevimli, kitap mı bilemedim.
Du bi... Daha en başındayım. Sayfalar ilerledikçe Platon felsefesinin altında ezilmeyeyim.
Şu anda İspanya'nın kırsalında, düğün hazırlıklarının tam ortasındayım. Bu kez İspanya'ya ulaşım vasıtam bir kitap. Kanlı Düğün'deyim. İspanyolca ve Türkçe hazırlanmış olan kitabın satırlarında merakla dolanıyorum. Okudukça feodal toplum yaşantısı içindeki dayatmaları, kadınlığı, erkekliği, aşkı, çaresizlikleri, ölümü sorguluyorum.
Her daim yoksuldan, ötekiden taraf olan, faşizme karşı mücadele veren Kanlı Düğün'ün yazarı Federico Garcia Lorca, İspanya iç savaşında 38 yaşında milliyetçiler tarafından öldürülmüş.
Kitabın çevirisi çok başarılı. Roza Hakmen'in çevirilerini okumayı seviyorum.
"En derin uykulardan uyanırken, bir rüyanın örümcek ağını yırtarız.
Ama bir kaç saniye sonra, o ağ öylesine zayıftır ki, rüya gördüğümüzü bile hatırlamayız.
Baygınlıktan ayılırken iki aşama vardır: Birincisi, zihnin ve ruhun hissetmesi;
ikincisi de fiziksel olarak varolduğunu hissetmektir. Muhtemeldir
ki ikinci aşamaya vardığımızda ilk aşamanın izlenimlerini
hatırlayabilseydik, bu izlenimleri öteki boşluğun anıları arasında
etkili şekilde görebilirdik. Peki o boşluk nedir? En azından onun karanlığını mezarın karanlığından nasıl ayırt edebiliriz. Ama
benim ilk aşama olarak adlandırdığım dönemin izlenimleri, hatırlamak
istemese de uzun bir süre sonra çağrışım yoluyla kendiliğinden
gelmiyorlar mı? Bu arada biz de nereden geldiklerine şaşıp kalmıyor
muyuz? Hayatında hiç bayılmamış olan kimse korlaşan kömürlerde tuhaf
saraylar, çılgınca tanıdık yüzler bulamaz. Birçoklarının
göremeyebileceği havada, yükseklerde uçuşan hüzünlü rüyaları göremez.
Taze bir çiçeğin kokusu üzerinde düşüncelere dalamaz..."
Edgar Allan Poe - Kuyu ve Sarkaç'tan
Çeviri - İpek E. Menekşe
Bitkindim.
Yüreğim anlam veremediğim bir yangın alarmıyla sabahtan beri titreşiyordu.
Sanırım hafta sonu tatili süresince tembelleşen bünyem, ikinci
çalışma günümün ağır kıvamlı temposuna daha fazla dayanamamış, gün gelipte bir
işe yarayabileceğine asla aklımın kesmediği imdat çekicini kendime geleyim diye
başıma indirmişti. Bir anne şefkatiyle beni bağrına basan eflatun kadife
koltuğumun kollarında yorgunluktan bayılıp kalmışım. "Şimdi şu patika
yoldan sağa kıvrılacağım, sonra ilk sola dönüp dümdüz gittiğimde o yüzyıllık
çınarların bulunduğu meydana çıkacağım." diye içime söylüyordum.
Yürüyordum ben... Ilık esen ilk sonbahar rüzgârı omuzlarıma dökülen kestane rengi
saçlarımı usul usul havalandırıyordu. Üzerimde duman rengi elbisem vardı.
Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. Sadece patika yolun başındaki, üzerinde D.
Belediyesi yazan, beyaz boyası yer yer döküldüğü için nuh nebiden kalmış bir
sandal görünümü veren bankın üzerindeki kuş korosu aklımdan geçen Just Like a
Woman adlı şarkının melodisine eşlik ediyordu. Cıvıltılar efsunluydu. İçinde
yürüdüğüm mekan yüreğime huzur veriyordu. Patika yoldan sağa kıvrıldım. Sonra
ilk sola dönüp dümdüz yürüdüm. Ama yolun ucu o yüzyıllık çınarların bulunduğu
meydana çıkmıyor, bambaşka bir yere açılıyordu. Karşımda bir marangoz atölyesi
vardı. Çok şaşırdım... Olduğum yerde öylece kalakaldım. Nerede olduğumu
soracak hiç kimse görünmüyordu. Yapayalnızdım. Kaybolmuştum ben. Kapısı demir
kepenkli marangoz atölyesinin talaşlı camında korkmuş kendimi gördüm. Ürkek
gözlerle içime baktım. Hiç tereddüt etmedim. Bağıra bağıra ağlamaya başladım.
"Bir gün parkta gezerken hayretten donakaldım.
Bir sürü gözü olan tuhaf bir kıza rastladım. Epey hoş bir kızdı hem de sarsıcı baya'a! Baktım ağzı var, başladık laflamaya. Çiçeklerden bahsettik, onun şiir kursundan... Ve gözlük takarsa bir gün yaşayacağı onca sorundan. Öyle bir kız tanımak hoş bir sürü gözü olan.
Biliyor musun, sanki yazdıkça hem kendimi hem de yaşamıma katkıda bulunanları daha iyi fark etmeye başladım. Yazmak inan ki bana yeni bakış açıları kazandırıyor. Sırf bu sebeple, Hayal Kahvem'e yazı yazmaya devam edebilirim. Bak şimdi... Kimi zaman, yabancı yazarların kitaplarını keşke kendi dillerinde okuyabilsem diye hayıflanırım. Çevirilerin, aslının tadını vermesi mümkün mü? Kimi zaman sevemediğim bir yabancı romana haksızlık yapmak istemem de, belki kendi dilinde okuyabilsem sevebilirdim diye düşünürüm. Kimbilir? Yazarın kendine özgü anlatım biçimi ile çevirisi aynı ruhu yakalayamayabilir. Hele düşünsene, şiirlerde her bir kelime ne kadar önemlidir. Sevdiğim Türk yazarların, romanlarının ya da şiirlerinin tadına doyamam. Aynı şekilde bazı çeviri roman ya da şiirleri okuyunca, çevirisi o kadar güzel olmuştur ki, çeviri olduğunu unuturum da, sanki benim dilimde yazılmış sanırım. İşte son günlerde kitaplarımın arasında daha fazla gezindikçe, lezzetine vardığım yabancı yazarların kitapların bir kısmının Ahmet Cemal'in çevirisi olduğunu farkettim. Elias Canetti'nin Körleşme adlı romanı ya da İngeborg Bachmann'ın Malina'sı. Çevirileri Ahmet Cemal'e ait mesela. Özenli çevirileri ile edebiyatımıza kazandırdığı, Kafka'dan Stefan Zweig'e uzanan ne çok kitap var aslında. Peki kimdir Ahmet Cemal? Fotoğrafını görsem tanır mıyım? Ne yapar? Nerede yaşar? İnsan sadece çeviri yapmakla yaşamını sürdürebilir mi? Hele çevirdikleri çok popüler olmayan, fazla satışı olmayan kitaplarsa sözgelimi... Nasıl bir hayat yaşar? Eğitimi nedir? Az önce sanal ansiklopedide Ahmet Cemal bilgilerini taradım. İşte yukarıda fotoğrafını iliştirdiğim, aristokrat görünümlü ve iyi yüzlü kişiymiş Ahmet Cemal.
1942 doğumlu. Avusturya Lisesi ve ardından İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu. Yazar, şair, çevirmen, öğretim üyesi diye tanımlanmış. Hakkında pek çok yazı okudum. 2008 de yazılan bir yazıda, ''Nitelikli adam olmaktan istifa edeceğim, elveda çevirmeyi düşündüğüm kitaplar'' diye yazdığını, ama çığlığının kimseler tarafından duymadığını, son olarak da Cumhuriyet'teki köşesinde yaşamdan istifa edeceğini duyurduğunu okudum. Yazı "İki istifanın da temelinde yatan neden, geçim sıkıntısıydı." diye devam ediyordu. Buyrun... Var mı böyle bir şey? İşte memleketimden insan manzaraları örneklerinden biri daha. Daha fazla yazmayacağım. Önce kendimi toparlamalıyım. Bazan insanın kendisine sinir olduğu zamanlar vardır ya!.. Ahmet Cemal'i bu duygulara iten insanları bırak bir tarafa, şu anda inan kendime tahammül edemiyorum. Yıllardır çevirileri ile hayatıma değer ve keyif katmış birini şimdi mi merak etmeliydim? Yuf bana!.. Elimde Körleşme adlı romanın 4. basımı var. Elias Canetti'nin ölümünün 100. yılı sebebiyle, memleketimizde tekrar basımına karar verilmiş. Yıl 2005. Bu kitabın "Dördüncü Basıma Önsöz" başlıklı yazısını, Ahmet Cemal şöyle bitiriyor: "Çünkü ülkemiz, okuma özürlü olmasının doğal bir sonucu olarak, aynı zamanda düşünme özürlü bir ülkedir. Elias Canetti'nin Batı dünyasında doğumunun yüzüncü yıldönümü nedeniyle anılmakta ve yeniden değerlendirilmekte olduğu bugünlerde, Körleşme'nin bu yeni basımının insanlarımızı önceki basımlarından biraz daha fazla düşündürebilmesini diliyorum." Ahmet Cemal -Moda - 25 Eylül 05 . Bunun üzerine başka bir söz söylemek istemiyorum. Kendime küstüm. Konuşmuyorum!