rüzgar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
rüzgar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Şubat 2026 Çarşamba

Bazan...

 

" bazan hiç kıpırdamadan
ve başka hiçbir şey de konuşmadan,
açık kapıdan esen rüzgârla hafif hafif kıpırdanan tül perdeye bakıyorduk."

masumiyet müzesi/orhan pamuk/iletişim/113. sayfa cümlesi

kelly stuart tarafından bir flickr fotoğrafı


19 Haziran 2025 Perşembe

Esmek...

 

" bazan hiç kıpırdamadan
ve başka hiçbir şey de konuşmadan,
açık kapıdan esen rüzgârla hafif hafif kıpırdanan tül perdeye bakıyorduk."


masumiyet müzesi/orhan pamuk/iletişim/113. sayfa cümlesi

kelly stuart tarafından bir flickr fotoğrafı

5 Temmuz 2017 Çarşamba

Cevap Rüzgarda Uçuyor

"How many times must a man look up
Before he can see the sky?"
Bob Dylan/Blowin The Wind


Yazmaya niyetlenmiştim. Radyoda Bob Dylan'ın Blowin in The Wind'ini işittim. Parmaklarım büyü yapar gibiydi. Klavyenin harfleri üstünde kımıldamadan duruverdi. Şarkıya göre kafamdaki soruların cevabı rüzgarda uçuyordu. Bir adamın gökyüzünü görebilmesi için kaç kere yukarıya bakması gerektiğini soruyordu.  Hayal ettim.

Radyoda Leonard Cohen'in melankolik sesi duyuldu.  Dance me to the end of love diyordu. Oturduğum yerden kalktım. Şarkının ritminde dans etmeye başladım. İçimde biriken kelimeler kanatlanıp uçuştu. Kimi güvercin oldu kimi bulut...  Yazmıştım işte. Rüzgarla gönderivermiştim.  Görebilmesi için  acaba kaç kere göğe bakması gerekiyordu?

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Hey Ahbap!..

Bana  bazı şarkılar lazım ahbap
hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar
çok şarkıya ihtiyacım var
Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar
didem madak/128 dikişli şiir


Rüyamda... Hayırdır inşallah...  Durup dinlenmeden yürüyordum. Nereye gidiyordum? Niye telaş ediyordum? Ne zamandır yürüyordum? Bilmiyorum. 

Dehşetli yorulmuştum.  Göğsüm hızlı hızlı kalkıp iniyor, dudaklarımın arasından süzülen nefesim hayatın nefesine karışıyor, ılık  bahar rüzgarı omuzlarıma aldığım gül rengi şalımı usulca havalandırıyordu.

Üzerinde yürüdüğüm taşlı yolun kıyısına gelince durdum. Ayaklarımın ucundan başlayan yeşillik, katman katman dağlar üzerinden ilerliyordu. Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. Yüreğimi hüzün dalgası kaplamıştı. Çıt çıkmıyordu. Yapayalnızdım. Şarkı söylemeye başladım. İşte o sırada onu işittim. Efsunlu ıslık sesi. 

Ne vakit yanı başımda duran yalnızlığımı  görmek istemesem, hep kendi kendime şarkı mırıldanırdım. Ardından bana eşlik eden o ıslığı işitirdim. Durduğum yerde hayatımın o anlarını düşündüm. Bu gizemli ıslık, hayatımın en mühim zamanlarında hep yanımdaydı. Böyle düşününce yüreğim sevgiyle doldu. 

Saçlarımı tutam tutam savurarak başımı ıslık sesinin geldiği yöne çevirdim:
-Hey ahbap! diye seslendim. İyi ki varsın... Teşekkür ederim.

Rüyalar ne acayip oluyorlar  di mi?

4 Ocak 2017 Çarşamba

Bazan

", bazan hiç kıpırdamadan
 ve başka hiçbir şey de konuşmadan, 
açık kapıdan esen rüzgârla  hafif hafif kıpırdanan tül perdeye bakıyorduk."



masumiyet müzesi/orhan pamuk/iletişim/113. sayfa cümlesi
kelly stuart tarafından bir flickr fotoğrafı



1 Nisan 2016 Cuma

Korku

 

Yağmuru seviyorum diyorsun
Yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun
Güneşi seviyorum diyorsun
Güneş açınca gölgeye kaçıyorsun
Rüzgarı seviyorum diyorsun
Rüzgar çıkınca pencereni kapatıyorsun
İşte, beni sevdiğini söylediğinde
Bunun için korkuyorum...

Anonim


16 Kasım 2015 Pazartesi

Gören Olmuş Mu Rüzgârı?

Gören olmuş mu rüzgârı?
Ne sen gördün ne de ben!
Ama ağaçlar başlarını eğiyor,
Rüzgâr yanlarından eserken.

Gören olmuş mu rüzgârı?
Ne sen gördün, ne de ben!
Ama yapraklar usulca kıpırdıyor,
Rüzgâr arkalarından geçerken.

Christina Rosetti

26 Temmuz 2015 Pazar

Başımda Esen Kavak Yeli Mi?




Ofisteki odamın tavanındaki pırpır arıza verdiğinden beri, hava bana mısın demiyor? İnadıma ısınıyor da ısınıyor. Enerjisini güneşten değil, bencileyin rüzgârdan alan biri için vaziyetim feciydi yani öyle söyleyeyim.

Çarşamba günü artık tahammülüm kalmadı. Fırladım ofisten...  Arabama atladığım gibi marş marş bizim şehrin yapı marketine gittim. Bir hışım  markete daldım. Arkamdan atlı kovalıyormuş gibi klimalar bölümüne doğru yürümek ne demek... Uçtum... Uçtum...  

Birden onu gördüm. Hani vardır ya, kule tipi  soğutucu...  Hah işte! Usul usul sağa sola hareket ediyor. Allahım! Duruşu aynen Emel Sayın şarkısındaki asil soyluyu andırıyor. Dönerken nasıl da zerafet, güzellik, iyilik sergiliyor. Afacanlığı elden bırakmadım. "Başında esen kavak yeli mi, soyun buradan mı başka yerden mi?" diye fısıldayarak düğmelerini kurcalamaya başladım.  Aaa! Durdu.   Gülümsedi. Rüzgarını nazlı nazlı üstüme üfledi. Oh! Kendime geldim.  Yeminle sandım cennetteyim. 

Kimse fark etmesin diye kulağına eğildim. "Gülüşün sahte mi yoksa candan mı, merhametin bahar, yoksa kıştan mı?" diye devam ettim. Cevabını beklemedim. Hemen fişini çektim. Kaptığım gibi kasaya gittim. Sudan ucuzmuş meğer. Satın alıverdim. 

Oh! Her gün birlikteyiz şimdi. Fakaaat...   Akşam ofisten çıkarken kapatıyorum ya hissediyorum resmen güceniyor. Aldırmıyorum. Aaa! Sabah gene görüşeceğiz ya... Küsecek ne var di mi? Odadan çıkıp  koridorda ilerliyorum...  Tam kapıdan çıkarken geriye dönüp sesleniyorum: "Başında esen kavak yeli mi? Gözünden akan aşkın seli mi? Huyun aşığına küsenlerden miiiiii? Kız sen bizim marketin neresindensiiiiiin?" İşitiyorum. Arkamdan gülüyor.



31 Ekim 2013 Perşembe

Kahve Molası - Ölüm Arabasında Hayattayız Biz


Goran Brogoviç'in şarkısı başladığında, ofisteki odamda  harıl harıl çalışıyordum. Hey! Müziği duydum anda... Önce masaya eğik bedenimi doğrulttum. Sırtımı koltuğa dayayıp, dimdik oturdum. Elimdeki kalem, kendiliğinden parmaklarımın arasından kaydı. Masaya düşünce sevimli bir tıkırtı çıkardı. Kulağımda akordiyon ve gitar sesi... Çok sevdim. Eğildim, botlarımı çıkardım. Ayağa kalktım. Pencereye uzandım. Usulca araladım. Başımı dışarıya uzattım. 'Ağaçlar kuytularda sessizce hışırdıyor... Rüzgâr bir sır gibi zamanını bekliyor.' Pencereyi açık bıraktım. Masamın önündeki koltukları kaldırdım. Kollarımı iki yana uzattım. Ayak parmaklarımın üzerine kalktım. Müzik bir illüzyon geçirdi. Bedenim kendiliğinden hareket etti. Goran Brogoviç şarkı değil, şiir söylüyordu sanki... Melodinin ritminde salınan yaprak gibiydi vaziyetim. 'ölüm arabasında, hayattayız bizzz...'  Başımı döndüren neydi?  Lalala laaa.... Lalala laaa... Lalala la... Evet ya... Hayattayız biiiz!

 

18 Haziran 2012 Pazartesi

Bir Akılsız Baştan Gayrı Nem Kaldı?

 

Allah affetsin. Sıcaktan hiç haz etmem... Güneşten değil rüzgârdan enerji alan bir bünyeye sahibim ben... Rüzgâr gözle görünmez ya... Hayalidir hani... Hatırlasanıza o şarkıyı... "Penceremin perdesini havalandıran rüzgâr... Denizleri köpük köpük dalgalandıran rüzgâr" Heyy!.. Göremem rüzgârı... Ama... Bazan yetim bir yavru gibi usulca iç çekerek  ağlamasını... Bazan masal anlatan anne gibi sessizce mırıldanmasını işitirim. Bazan haşmetle öfkelenir... Böölee nasıl desem... Delice uğuldar hani... Bilirsiniz... En çok rüzgârın kuru ayazda tenimi ısırmasını severim. Rüzgârla resmen enerji depoladığımı hissederim. 

Hayal olan herşeyi seven bünyemin, ayan beyan görünen güneşten değil de, gözle görülmeyip sadece hissedilebilen hayali  rüzgârdan enerji alması... Belki   bu sebeptendir yani... Ne  bileyim?... Niye yazdım şimdi bunları? Hoppalaaa! Aslında diyecektim ki, bugün akşam üzeri hafif bir rüzgâr penceremin perdesini havalandırınca... Üstelik bu sıcakta... Başımı uzatınca ofisteki odamdan dışarıya... Büyülü bir dokunuş okşadı tenimi sanki... Rüzgârın bir illüzyonuydu besbelli... Hooop.... Bir deli enerji tebelleş oldu ruhuma... Masamı topladığım gibi... Parmaklarımın ucuna  basa basa  kaçtım ofisten.


Eve gelirken arabamın camını iyice araladım. Estikçe rüzgâr, saçlarım havalandıkça havalandı... Dağılan saçlarımın arasından dikiz aynalarına göz attım. Baktım ki gelen giden yoktu yolda... Bastım azıcık daha  gaza... Rüzgâr estikçe esti... estii...  Aklım başımdan anında uçtu gitti. Akılsız başımı camdan dışarıya uzattım... Rüzgâra bir kaç kez "Heeeyy!" diye bağırdım... "Ah benim sevdalı başım... Ah benim sarhoşluğum... Ah çılgın yüreğim... Sus artık uslandır beni..." diyesim geldi...  Çünkü vaziyetimi bir gören olsa... Kesin bana... "Delisin!" derdi... 

Rüzgâr ise... İşittim... Oyunuma bıyıkaltı güldü... Sevindim ne yalan söyleyeyim. İyi ama... Bu kez...  Camı keyifle kapattığım anda acıktığımı hissettim. Yol boyunca şahane yemekler pişirmeyi  hayal ettim. Eve girdim. Şıpıdık terliklerimi ayağıma geçirdiğim gibi... 

Önce buzdolabındaki patlıcanları gıcırta gıcırta yıkadım. Soonra fırını sonuna kadar açtım. Patlıcanları fırının teline attım. Uzatmayayım... Ben... Efendime söyleyeyim... Bir giriştim yemek işine... Of! Döktürdüm... Döktürdüm... Önce  söylemesi ayıp, Alinazik yaptım. Heyy!.. Sakın Şener Şen'in o meşhur Muhsin Bey filmindeki, Uğur Yücel'in canlandırdığı, Urfa'dan türkücü olmak sevdasıyla İstanbul'a gelen Ali Nazik'le karıştırmayasınız. Yoo... Alinazik bir Gaziantep yemeğidir. Ve benim Anadolumun yemekleri sahiden şahanedir!  

Alinazik, adı üstünde, terbiyeli, saygılı, efendi bir yemeğimizdir. Şöyle bir hikayesi olduğu söylenir. Yavuz Sultan Selim Gaziantep'e gittiğinde, padişahı nasıl ikramlayacağını bilememişler. Güzelim Gaziantep yemekleri arasında,  patlıcanlı, yoğurtlu, kıymalı bir yemeği padişaha ikram etmişler. Yavuz Sultan Selim pek beğenmiş bu yemeği ( ki  laf aramızda padişah ağzının tadını bilirmiş, ne yalan söyleyeyim   bayılırım:) veee "Bu yemeği hangi eli nazik pişirdi?" diye sormuş. O günden sonra bu yemeğe elinazik denmiş. Ama günümüze gelene kadar adı değişmiş. Alinazik olmuş. Ben anlatılanların yalancısıyım. Şimdi bunları yazınca... Böyle ne biliyim... Yemeklerimiz dedim...  Hani Anadolu dedim... Türkülerimiz dedim ya...  Canım bir türkü dinlemek istedi. Hımm... Bir dakika.... O kitap...


Kalktım yerimden. Kitaplarımın arasından Cumhur Canbazoğlu'nun Anadolu'dan Pop-Rock adlı kitabını indirdim. Gözümü kapadım. Bahtıma ne çıkarsa diye bir sayfasını çevirdim. Heyy! Aşık Mahzuni Şerif denk geldi. 

Memleketimin Kahramanmaraş'ı, Afşin'inden... Ne güzel!.. Cumhur Canbazoğlu'nun bu başvuru kitabını çok seviyorum. Kitapta  yazan Aşık Mahzuni'nin eserlerini şöyle hızla okudum... Neler yok ki...  Aşık Mahzuni'nin yapıtlarını en fazla Edip Akbayram Anadolu popa taşımış. Hatırlarsınız... "Değmen benim gamlı yaslı gönlümee..." Of! Ne hoş şarkıdır.  Ah... Şu türküsünü de çok severim Aşık Mahzuni'nin... "Dumanlı dumanlı oy bizim eller, oturup ağlasam delidir derler..." Ruhuna Rahmet olsun büyük ozanın. 

Du bi... Kitaptaki bir türkü sözleri daha dikkatimi çekti... Heyy!.. Cem Karaca söyler hani... Nem Kaldı... Of! Ne söyler hem de... Yok, dayanamam dinlerim şimdi... Üstelik bağıra bağıra ben de beraberinde söylerim... 

"Parsel parsel eylemişler dünyayıııı!.." dabadam dabadamm... damm!.. "Bir dikili taştan gayrı nem kaldı!.." dabadam... dabadam.. dabadam... dabadamm.... dammm... Dost köyünden ayağımı kestiler!" dabadam dabadammmm... dabadam... dabadamm... dammm!.. "Bir akılsız baştan gayrı nem kaldı! nem kaldı... nem kaldı..." Cem Karaca senin de ruhuna rahmet ola! Anadolumun gelmişleri geçmişleri... Nur olun hepiniz e mi?

17 Nisan 2012 Salı

Ben Masumum, Afacan Rüzgâr Aklımı Aldı.


 
Du bi... Dilimin ucunda inan ki... Dur... Tamam... Bak şöyleydi... "Rüzgâr çıktı. Bir çocuk başı gibi oynak, afacan bir rüzgâr."  Anlatımın güzelliğine bakar mısın?  Yok, ben bu yazarın tam manasıyla hastasıyım. "Etrafında güneş kadar temiz, ay kadar donuk sessizlik var." Sana bir şey söyleyeyim mi, eğer Sait Faik hayatta olsaydı, yeminle kapısının önüne serilirdim. Öyle böyle değil yani... Benim vaziyetim tam manasıyla fanatiklik hali. Misal bu ya, aynı bir futbol takımının gözü kara taraftarı olmak gibi. Biri maçlarını kaçırmaz takımının, diğeri öykülerini okumadan duramaz sevgili yazarının. Bu bir çeşit hastalık... Besbelli. Evet, hastasıyım ne yapabilirim yani? Nerden geldim  şimdi bu konulara durup dururken? O gün arkadaşım Oya'nın doğum günüydü. Dilek'le sabahtan bir program yapmıştık. İşten sonra önce Dilek'i sonra Oya'yı alacağım. Birlikte sinemaya gideceğiz. Sonra  İzmit'te yeni açılan İspanyol lokantasında yemek yiyeceğiz. Şahane!



İştee... Tam ofisten çıkmıştım.  Arabama bineceğim tamam mı? Akşam üzeri demeyeyim de tam yaz ikindisi vaktiydi.... Nasıl yumuşacık ama afacan mı afacan bir rüzâr esiyordu anlatamam. Hey! İşte o  rüzgârı hissedince tenimde, ben bir kuş olmak istemedim de... Bil bakalım ne olmak istedim? Bak, söyleyeceğim ama... Lütfen bana gülme... Ne dedim kendi kendime biliyor musun? "Şimdi bir uçurtma olsam. Şuradan gökyüzüne havalansam! Önce Dilek'in  sonra Oya'nın camının önünde salım salım salınsam!" Hey, düşünebiliyor musun, Dilek'le Oya'nın halini? Beni uçurtma olarak görseler acaba ne düşünürlerdi? İşte o anda aklıma Sait Faik'in Uçurtma adı öyküsü geldi. Der ki Sait Faik "Gök bahtiyar, rüzgâr, kırkanç, güneş hasretle dolu; uçurtmalar birer çocuk ruhludur." Ne güzel! Ben uçurtma olduğumda, arkadaşlarım da kuş olsalardı misal...  Yükseklerde uçan birer kuş! Kanatlarını germiş, gölgelerinin düştüğü yerden bi haber  kuşlar. Uçurtmayı gagalarlar mıydı? Ya da ufacık birer kuş olsalardı! Ufacık bir kuş, uçurtmayı acaba nereden seyrederlerdi? Çınarların üstünden mi? Yoksa yukarlardan atmacalardan korkmayarak daha yukarlardan, uçurtmanın üstünden mi? Tam o anda kendimi bir uçurtma, Dilek ve Oya'yı birer kuş gibi hayal edince ben... Hatta ovada nilüfer ve taş köprüler. Gök, kırık, titrek, bulutlar içinde. Hey, uzak, beyaz bulutlar gibi titrek, kırık göğüslü Değirmendere çocuğu! Rüzgâr çıktı, başım gibi oynak, afacan bir rüzgâr. Uçurtmanı çıkar. Uçurtmanın tam vaktidir. İşte ben bu vaziyette önce kırtasiyeye uğradım. Akabinde Dilek'i ve  Oya'yı evlerinden aldım. Bindiler arabaya... Bende ses yok. Sanki yaramazlık yapmış ya da yapmaya niyetlenmiş bir çocuk gibiyim, anlatabiliyor muyum? Tuhaf bir mahcubiyet çöreklenmişti üzerime... Önce  Oya "Hayrola, nedir bu sesizlik?"  ardından Dilek... "Ne var senin kafanın içerisinde?" dedi. Baktım Dilek ve Oya'ya.. O kadar güzellerdi ki! Arkadaşlık ne hoş  şey! Bizimki yılların dostluğu. Kardeş gibiyiz artık yani. Dellendim ya bir kere... Arabayı dağlara dağlara vurdum. Sonra bir kenara çekip durdum.  "Bu gün Oya'nın doğum günün ya hani..." dedim. Oya "Evet, doğum günüm." dedi.  Gözlerimi afacan bir çocuk gibi devirdim. "Uçurtma aldım. Uçuralım mı?" dedim ve arabayı çalıştırıp yola devam ettim. Bir aralıktan çocuk gölgeleri yağmaya koşarlarken, benim yolum da akşam alacası içinde ipi kesilmiş mor bir uçurtma gibi, büklem büklem kıvranarak uzaklara, uzaklara... sessiz bahçeliklere doğru düşüyordu... Vallahi benim kabahatim değil. O afacan rüzgâr yok mu? Ah, o afacan rüzgâr! Aklımı başımdan aldı tabii... Oya'nın doğum günü aşkına... Üçurtma olduk biz. Üçümüz... Harikuladeydi.


NOT: Koyulaştırılmış cümleler Sait Faik'in Uçurtma adlı öyküsünden alıntılanmıştır.

08.08.2011



18 Aralık 2011 Pazar

Kış Güneşi ve Yolunu Şaşıran Ilık Esinti


Dünyanın yaşadığım bölümü güneşe sırtını dönünce, kış geldi. Bilirsin, doğa için şimdi uyuma vakti. Dinlenecekler. Belki bahara kadar kendi renklerinde rüya görecekler. Güneş artık nadiren gösterecek kendini...  Bütün yaz kaçtım ya güneşten...  Ne vakit görsem, mahcupca saklandım şapkamın altına... Of, şimdi artık kış geldi ya... Şımaracak... Bulutların arasından sızarken, ne afralı tafralı hava atacak bana gene, kimbilir?  Güneş… Kıymetlenecek… İyice kendini özletecek. Cahit Sıtkı Tarancı'nın Güneşe Ait Çocuk adlı şiiri vardır ya hani... 

Bilirsin.  Camlar arkasında bekleyen... Üç mevsim güneşin seyrine dalan... Ve kışın güneşi özleyen... Diliyle buğulu camları yalayan çocuğun şiiri. Hey, bugün  galiba Cahit Sıtkı okuma vakti!  Kaç gündür yağmur yağıyor. Gökyüzü bulutlu, gri. Kış dünyanın bu bölümüne iyice bağdaş kurup yerleşiyor. Bugün gökyüzüne baktın mı bilmem… Kış güneşi tam kış ikindisi vakti  gökyüzünden tatlı tatlı  gülümsemekteydi. 

Araba kullanıyordum. İçimde tatlı bir serkeşlik vardı. Radyoda Tarkan en sevdiğim şarkısını söylüyordu. "yanlış zaman.. yanlış insan.. tutunmak imkansız.. bıktım yamalı sevdalardan.. yanlış bahar.. kış güneşi.. yoruldum her bulduğumda.. kaybetmekten seniii"  Ben de uymuştum Tarkan'a... Bağıra bağıra şarkı söylüyordum.. "kıyamete kadaaar.. kapattım kalbimiiiii.. aaaaa! aaaa!" Hemen girerim havaya... Hemen... Aziz Nesin o güzeller güzeli şiirinde badem ağacına seslenir  ya hani... "Sen ağaçların aptalı, ben insanların." Evet, tam söylediği gibi biriyim ben.  Bir ılıman hava esmeye görsün... Hiç ne yapıyorum  diye enine boyuna düşünmem. Vururum kendimi güzel havaya.  

İşte kış günü aralığında, görünce göz kırpan güneşi, bu kez vurdum kendimi  yollara. Baktım şöyle gökyüzüne. Güneş küsmemiş... En gülen gözlerle bakıyordu bana...  Hey, bir güler yüz, bir tatlı söz...  Şairin dediği gibi... Açarım yüreğimi hemen. Açarım yüreğimi ne var ki? 

Dur bir dakika.. O an yüreğimi değil, hava gelsin diye arabamın camını açtığımı hatırlıyorum. Camı açar açmaz nasıl ılıman bir rüzgâr doldu içeriye anlatamam. Şaşırdım. Belli yolunu şaşırmış bir rüzgârdı bu... Saçlarımı  havalandırdı önce... Yüzümde uçuşan saçlarımı elimle attım gerisin geriye... Usul usul rüzgarın kulağına seslendim... "yabancısın buralara.. nerelerden geliyorsun? otur dinlen başucumda.. belli ki çok yorulmuşsun.. bana esmeyi anlat.. esip geçmeyi anlat!" Ne muhteşem bir şarkıydı! 

İnan bana  o an, deli gibi rüzgar olmak istedim ben. Rüzgara  şöyle fısıldadım.. "Anlat ki çözülsün dilim.. ben rüzgarım demeliyim.. rüzgarlığı  anlat bana.. senin gibi esmeliyim" Of, kış güneşi... Yolunu şaşıran ılık esinti... Ve şarkıların ezgileriyle  inan  başım döndü. Başım dönünce çevremdeki  her şey ama her şey döndü... Dünya  hepten döndü tabii. Dünya dönünce... Mevsim değişti... Anlarsın ya Akdeniz oldu birden.  Gerçekten... Gülümse:)