gipsy kings etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gipsy kings etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2021 Cuma

İnsan Yürek Acılarını Sevmeli.

 


"Çölde

Bir yaratık gördüm, çıplak vahşi.
Çömelmiş oturuyor
Yüreğini ellerinde tutuyor
Yiyordu.
Dedim ki: “tadı güzel mi dostum?”
“Acı, acı,” diye karşılık verdi;
“Ama seviyorum
Çünkü acı
Ve benim kalbim.”

H.Crane

Müzik 

Bu gün hep arazide koşturup durunca, eve gitmeden önce kahve molası vermek istedim.   Yumuşak adımlarla  köşedeki kafeye doğru ilerledim. İlk güz rüzgarı tatlı tatlı esmekteydi. Rüzgârın tenimi üşütmesi hoşuma gitti.  Bu esinti, daha bir kaç hafta önce nasıl değişik  tat veriyordu. Sıcaktı. Yakıyordu. Şimdi… Sonbaharda farklı.  Artık serin esiyor. Diriltici. Önümüz kış. Kimi zaman dondurucu olacak. Sertleşecek.  Bazan önünde ne varsa peşi sıra sürükleyecek. 

Mevsimler, hayatlar gibi kendi mecralarında akıp gidiyor, diye düşünerek yürümeyi sürdürdüm. Omuzlarıma uzadığından beri saçlarımı artık hiç toplamıyorum. Yürürken esintinin ritminde saçlarımın dans etmesini, kimi zaman yüzüme doğru uçuşan saçlarımı tek elimi enseme sokarak arkaya ittirmeyi, mutlulukla alınan her nefesi, sağlıkla atılan her adımı, özgürce dolaşmayı,  bilmediğim yepisyeni duygularımın varlığını keşfetmeyi seviyorum.  Bir zamanlar böyle miydim? Bana hüzün veren her durumda dünyanın sonu geldi diye düşünürdüm.  Gene olmuyor mu? Oluyor elbette. Ama o eski  günleri iyi ki yaşamışım diye düşünüyorum. Size bir şey söyleyeyim mi? Anılar acı bile olsa beyaz tülbentlere sarılıp saklanmalılar. Sonra ömrün farklı mevsimlerinde çıkarılıp merhem niyetine hayata sıvanmalılar.

Bakın şimdi… O yıl liseye başlamıştım.  Vee... İlk kez aşık olmuştum.  

Yo, o benim  hiiiçç farkımda değildi. Güzel değildim. Ya da, o vakitler "aslında her kadın güzeldir"’i henüz öğrenmemiştim. Sivilceliydim. Okul giysim üzerimden dökülürdü. Saçlarım erkek çocuk gibi kısacık kesilmişti. Gözlerim bozuktu. Tam beş numara. Kara çerçeveli, kalın camlı gözlüklerim vardı. Dikkat çekecek hiç bir özelliğim yoktu öyle söyleyeyim.  O ise çok yakışıklıydı. Okulun güzel kızları onunla çıkmak için yarışırlardı.  

Bizim eve yakın otururlardı. Her sabah balkonda gizlice beklerdim. Onun uzaktan geldiğini görür görmez hemen kapının önüne inerdim. O farkında olmazdı. Okula giderken aynı kaldırımdan yürürdük. Çok çocuktum. Çocukluk ne güzeldi. Arkasından onun yürümesini izlemeyi severdim. Adımlarımı onunkilerle eşleştirirdim. O sağ adım atardı. Ben sağ adım atardım. O sol adım atardı. Ben sol adım atardım. Böylece sanki birlikte yürüyormuşuz gibi hissederdim.  

Güz hemencecik geliverirdi. Bazan şehrimin asırlık çınarları  yapraklarını konfeti gibi onun omuzlarına dökerdi.  Bazan yapraklar  kuzguni siyah saçlarına asılı kalırdı. Elini kaldırır, saçlarındaki yaprakları teker teker alırdı. 

Kimi günler daha keyifli olur, yürürken Gipsy Kings’in  o vakitler çok meşhur olan No Volvere şarkısını ıslıkla  çalardı. İşte o an.. O’nun ıslıkla şarkının ezgisini mırıldandığını işitirdim ya… Yüreğim sevinçle kanatlanırdı sanki. “Aşık olmak ne güzel şey!” diye düşünürdüm.  Okulun kapısına gelirdik. Bahçe kalabalık olurdu. O arkadaşlarıyla şakalaşır, sınıfına doğru giderdi.  Ben sınıfıma giderdim. Bütün gün hülyalara dalardım.  Neden aşk üzerine hep fena öyküler anlatılırdı ki? Şarkılar neden hep aşk acısından bahsederdi? Bence onlar aşkı bilmiyorlardı. Çünkü aşık olmak insanın içini sevinçle dolduran tatlı bir histi. 

O sabah… O sabah gene adım adım peşinden gitmiştim.  O sabah var ya beni ilk kez fark etmişti.  Hatta ilk kez bana gülüp “Günaydın” demişti. Düşünebiliyor musunuz halimi? Tepeden tırnağa pespembe kesilmiştim. Olduğum yerde kalakalmış, ıslık çalarak yürümesini  şaşkınlıkla izlemiştim. Sonra hızlı adımlarla arkasından yetişmiştim. Eteklerim zil çalmıştı. Görüyordum... Yüreğim o gün okula benden önce varmıştı.

Okulun kapısına geldiğimizde  bir kız ona doğru geldi. Sanırım o kız çok güzeldi. Gördüm. Birbirlerine güldüler. Ve o… O…  O… Güzel kızı öptü. Sonra o güzel kızın elini tuttu.... Ve... Güzel kızın elini tutarak gitti....  İlk kalp acısını o gün hissettim işte... Ve o gece bir rüya gördüm. Rüyamda çömelmiş oturuyordum. Elimde yüreğimi tutuyordum.  Ter içinde uyandığımı çok iyi hatırlıyorum. Elimi korkarak yüreğimin üzerine koymuştum. Hissediyordum. Kalbim fena halde acıyordu. Feci bir histi. Tuhaf... Benim kalbim… Benim acımdı ya… Bu acıyı sevmiştim. 

Şimdi oturduğum kafede Gipsy Kings No Volvare’yi söylüyor.  Elimi yüreğime koydum. İnsan yürek acılarını sevmeli diye düşünüyorum. Kahvemin son yudumunu aldım. Az sonra kafeden çıkacağım.  Sonbahar rüzgarında  dalgalanarak yüzüme dökülen saçlarımı elimi enseme sokarak arkaya doğru attıracağım. Gipsy Kings’in  melodisini ıslıkla çala çala hayata dalacağım.


11 Şubat 2013 Pazartesi

Yazmaca... Eğlenmece... Yıkmaca... Devirmece...


Aralık ayının son günleriydi. Bizim şirketin yeni yıl kutlaması her zamanki gibi holding binasının  en üst katındaki şık kafede yapılacaktı. Israrla tüm çalışanların katılması  isteniyordu. Kanun  hükmünde kararname tadındaki davetiyeler, her birimizin elektronik postasına çoktan düşmüştü bile. Tepedekilerin her emri şıppadanak kabul edilmeliydi. Bu işin bahanesi filan yoktu. Herkes şimdiden planını, programını o güne göre ayarlamalıydı. Benden başka tüm çalışanları hummalı bir heyecan sarmıştı.

Sinirlerim nasıl zıplamıştı anlatamam. Tadım kaçmıştı gene... Böyle dayatmalarla yapılan kutlamalardan oldum bittim haz etmem. Ne o? Her nevi irili ufaklı  şirketler, yılbaşı kutlaşması yapıyorlardı ya, bizimkiler geride kalmak ne kelime, her yıl olduğu gibi bu yıl da en şaşalısını yapacaklardı elbette. Muhtelif popüler sigorta dergilerinin baş köşesine geçmeliydiler. Öfkeden kuduruyordum bu vaziyetlerine yeminle... 

Giderleri kısacaz diye maaşlara zam yapmayanlar, eğlence, gösteriş oldu mu paraları hava cıva işlere savurmaya bayılıyorlardı. Ayrıca çalışanlara ne demeli? Öyle hissediyordum... Bütün sene yöneticileri virgül koymadan arkadan çekiştirenler... Ya da ne bileyim arkadaş ayağına yatıp birbirlerinin gözünü oymak, çelme takmak, yerinden etmek için numaralar çevirenler... O gece bedava yemekleri lüp lüp götürüp, beleş içkileri birer birer devirecekler... Kakara kikiri gülüp eğlenecek... Hoppidi hoppidi dans edeceklerdi öyle mi? Yuf yani!.. Bu iki yüzlülüğün feriştahı değil de neydi? Katlanamazdım. 

Üç yıldır çalışıyordum bu sigorta şirketinde. Bir defa bile yılbaşı partisine gitmedim. Öldürseler gitmem... Yani bu yıla kadar gitmedim. Hoş onlar da benim yokluğumu hiç farketmediler. Bir kişi bile sen nerdeydin diye sormadı.  Doğrusu biraz içe kapanık, çokca evhamlı, dahası  feci önyargı kumkuması biriyimdir. Ofistekilerle iş dışında merhabam yoktur. İnsanlar yerine kitaplar ve filmlerle hasbihal etmeyi severim. Bu benim tercihim. Ömrümde bir defa bile danslı, eğlentili bir partiye katılmadığımı söylesem yalan olmaz. Öldürseler katılmam. Yani bu yıla kadar katılmazdım. 

Zaten antipatik bulunduğuma emnim.  Ket'um, sır küpü biriyimdir. Bu kadar zamandır, ofisten kimseye gelmişim geçmişim hakkında tek kelam etmedim. Yooo. Bak, bu yıl çalışmakta olduğum müdürümü seviyorum. Altı aydır birlikte çalışıyoruz. Sigortacılığın çetrefilli  durumlarında, soğukkanlı tespitlerine ve ilginç uygulamalarına hayranlık duyuyorum. O da beni sever.  Övünmek için söylemiyorum, çalışkan, işinin uzmanı biriyimdir. Neyse... 

Bu yıl... İlk kez... Biri... Müdürüm... Akşam iş çıkışına doğru...  "Bu gece partide görüşürüz." deyince kalakaldım. Ne deseydim de kıvırsaydım acaba? Yooo, geçmiş yıllarda biri bana  partide görüşeceğimize dair bişi söylemiş olsaydı, böyle durumlarda beni kurtaracak şeytani  yalanlar hazırlardım illa ki... 

Hazırlıksız yakalanmıştım. Ne diyebilirdim? Görüşürüz." dedim. Sanki sözlü davet bekliyormuşum gibi hevesle partiye gittim. Herkes bana karşı nasıl güler yüzlüydü anlatamam. Şaşırdım. Bir saat kadar kuytularda dolandım. Müdürüm bir grupla muhabbet ediyordu. Beni görünce yanlarına çağırdı. Gittim. Ortama  bu kadar kolay nasıl ısındım anlamadım. Sanki böyle partilere alışkındım. Dakikalar içinde sohbet ballanıp gidiyordu. 

Gerisini anlatmaya dilim varmıyor. Utanıyorum. Şu kadarını söylemeliyim. Valla ben hiç böyle ben olmamıştım. Birden Shakira'nın Whenever adlı şarkısı çalmaya başladı. Dayanadım. Sahneye fırladım. Müziğin ritminde tek başıma oynama başladım. Bir saat içinde evrim geçirmiştim sanki. Baksanıza halime, dansçı olup çıkmıştım.  Zembereğim boşalmıştı bir kere... Kendimi durduramıyordum. Acaba benim görüntüm karşıya nasıl gidiyordu? Bilmiyorum. Amaaa... 

O günden sonra işyerine çok mutlu gittiğimi adım gibi biliyorum. Ne tatlı insanlarmış meğerse...  Halim böyleyken böyleydi işte... Bu yaşıma kadar ördüğüm önyargı duvarını, bizzat kendi balyoz darbemle yıkmıştım. Ne iyi yapmıştım:)

29 Eylül 2012 Cumartesi

Öykü Deneme - Eli Kulağında... Sonbahar İyice Yerleşiyor.

"Çölde
Bir yaratık gördüm, çıplak vahşi.
Çömelmiş oturuyor
Yüreğini ellerinde tutuyor
Yiyordu.
Dedim ki: “tadı güzel mi dostum?”
“Acı, acı,” diye karşılık verdi;
“Ama seviyorum
Çünkü acı
Ve benim kalbim.”

H.Crane



Bu gün hep arazide koşturup durunca, eve gitmeden önce kahve molası vermek istedim.  Outlet’te arabamı park ettim.  Yumuşak adımlarla  köşedeki kafeye doğru ilerledim.  İlk güz rüzgârı tatlı tatlı esmekteydi. Rüzgârın tenimi üşütmesi hoşuma gitti.  Düşünsene… Bu esinti, daha geçtiğimiz ay… Ağustos’ta… Nasıl değişik  tat veriyordu… Sıcaktı. Yakıyordu. Şimdi… Güz mevsiminde ise farklı.  Artık daha serin esiyor... Diriltici. Önümüz kış. Kimi zaman dondurucu olacak. Sert esecek. Gürleyecek.... Önünde ne varsa peşi sıra sürükleyecek. Mevsimler, hayatlar gibi kendi mecralarında akıp gidiyor diye aklımdan geçirerek yürümeyi sürdürdüm. Belime doğru uzadığından beri saçlarımı artık hiç toplamıyorum. Yürürken esintinin ritminde saçlarımın dans etmesini, kimi zaman yüzüme doğru uçuşan saçlarımı tek elimi enseme sokarak arkama doğru ittirmeyi, mutlulukla alınan her nefesi, sağlıkla atılan her adımı,  bilmediğim yepisyeni duygularımın varlığını keşfetmeyi seviyorum.  Bir zamanlar böyle miydim? Bana hüzün veren her durumda dünyanın sonu geldi diye düşünürdüm. Of!.. Olur olmaz her şeye nasıl da kederlenirdim… Gene olmuyor mu? Oluyor elbette. Ama o eski  günleri iyi ki yaşamışım diye düşünüyorum. Sana bir şey söyleyeyim mi? Anılar acı da olsa beyaz tülbentlere sarılıp saklanmalılar. Sonra ömrün farklı mevsimlerinde, çıkarılıp merhem niyetine hayata sıvanmalılar.



Bak şimdi… O yıl liseye başlamıştım. İlk kez aşık olmuştum ben...  Yok, o benim  hiiiçç farkımda değildi. Güzel değildim. Ya da, o vakitler "aslında her kadın güzeldir"’i henüz öğrenmemiştim. Sivilceliydim. Okul giysim üzerimden dökülürdü. Saçlarım erkek çocuklar gibi kısacık kesilmişti. Gözlerim bozuktu. Tam beş numara. Kara çerçevelere takılı kalın camlı gözlüklerim vardı. Dikkat çekecek hiç bir özelliğim yoktu öyle söyleyeyim. Sanırım sadece güzel gülümserdim. Hımm... O ise çok yakışıklıydı. Bilirdim. Okulun güzel kızları onunla çıkmak için yarışa girişirlerdi.  Benim hiç şansım yoktu yani. Zaten gözü asla beni görmedi. Bizim eve yakın otururlardı sözgelimi. Her sabah balkonda gizlice beklerdim. Onun uzaktan geldiğini görür görmez hemen kapının önüne inerdim. Okula giderken aynı kaldırımdan yürürdük. O farkında bile değildi. Çok çocuktum. Çocukluk ne güzeldi. Çocukluk saflık demekti. Arkasından onun yürümesini izlemeyi severdim. Adımlarımı onunkilerle eşleştirirdim. O sağ adım atardı. Ben sağ adım atardım. O sol adım atardı. Ben sol adım atardım. O zaman sanki birlikte yürüyormuşuz gibi hissederdim.  Güz hemencecik geliverirdi.  O önümden yürürken, İzmit’in asırlık çınarları, konfeti gibi yapraklarını onun omuzlarına dökerdi.  Bazı günler yapraklar  kuzguni siyah saçlarına asılı kalırdı. Elini kaldırır, saçlarındaki yaprakları teker teker alırdı. Kimi günler daha keyifli olur, yürürken Gipsy Kings’in  o vakitler çok meşhur olan No Volvere şarkısını ıslıkla  çalardı. Ah!... İşte o an.. O’nun  ıslıkla şarkının ezgisini mırıldandığını işitirdim ya… Yüreğim sevinçle kanatlanırdı sanki. “Aşık olmak ne güzel şey!” diye düşünürdüm. İçim erirdi.  Okulun kapısına gelirdik. Bahçe kalabalık olurdu. O arkadaşlarıyla şakalaşır, sınıfına doğru giderdi.  Ben sınıfıma giderdim. Bütün gün hülyalara dalardım. Nereye baksam onu görürdüm.  Elimdeki kalem, okuduğum kitap, baktığım manzara, aldığım nefes… Her şey ama her şey oydu sanki… Hep gülümserdim.  O vardı ya… Beni bilmiyordu ama… Olsun… Onun varlığını bilmek benim için müthişti.  Neden aşk üzerine hep fena öyküler anlatılırdı ki? Şarkılar neden hep aşk acısından bahsederdi? Bence onlar aşkı bilmiyorlardı. Çünkü aşık olmak insanın içini sevinçle dolduran tatlı bir histi. O sabah… O sabah gene adım adım peşinden gitmiştim.  O sabah var ya beni ilk kez fark etmişti.  Hatta ilk kez bana gülüp “Günaydın” demişti. Düşünebiliyor musun beni? Tepemden tırnağıma pespembe kesilmiştim. Olduğum yerde kalakalmış, ıslık çalarak yürümesini  şaşkınlıkla izlemiştim. Sonra hızlı adımlarla arkasından ona yetişmiştim. Eteklerim zil çalmıştı. Görüyordum... Yüreğim o gün okula benden önce varmıştı.  Okulun kapısına geldiğimizde  bir kız ona doğru geldi. Sanırım o kız çok güzeldi. Ya da ogün bana öyle geldi. Gördüm. Birbirlerine güldüler. Ve o… O…  O… Güzel kızı öptü. Sonra o güzel kızın elini tuttu.... Ve...  Gitti....  İlk kalp acısını o gün hissettim işte... Ve o gece bir rüya gördüm. Rüyamda çömelmiş oturuyordum. Elimde yüreğimi tutuyordum. Ve inanabiliyor musun? Yüreğimi yiyordum ben...  Ter içinde uyandığımı çok iyi hatırlıyorum. Fırlamıştım. Yatakta oturmuş, elimi korkarak yüreğimin üzerine koymuştum. Hissediyordum. Kalbim fena halde acıyordu. Feci bir histi. Tuhaf... Benim kalbim… Benim acımdı ya… Ben bu acıyı sevmiştim. Şimdi oturduğum kafede Gipsy Kings No Volvare’yi söylüyor.  Elimi yüreğime koydum. İnsan yürek acılarını sevmeli diye düşünüyorum. Kahvemin son yudumunu aldım. Şimdi kafeden çıkacağım.   Rüzgarda  dalgalanarak yüzüme dökülen saçlarımı elimi enseme sokarak arkaya doğru attıracağım. Gipsy Kings’in  melodisini ıslıkla çala çala hayata dalacağım. Rüzgâr sertleşmiş. Sanırım güz kendisini belli ediyor. Anladım...  Eli kulağında... Sonbahar iyice yerleşiyor.

2011

17 Nisan 2012 Salı

Ben Masumum, Afacan Rüzgâr Aklımı Aldı.


 
Du bi... Dilimin ucunda inan ki... Dur... Tamam... Bak şöyleydi... "Rüzgâr çıktı. Bir çocuk başı gibi oynak, afacan bir rüzgâr."  Anlatımın güzelliğine bakar mısın?  Yok, ben bu yazarın tam manasıyla hastasıyım. "Etrafında güneş kadar temiz, ay kadar donuk sessizlik var." Sana bir şey söyleyeyim mi, eğer Sait Faik hayatta olsaydı, yeminle kapısının önüne serilirdim. Öyle böyle değil yani... Benim vaziyetim tam manasıyla fanatiklik hali. Misal bu ya, aynı bir futbol takımının gözü kara taraftarı olmak gibi. Biri maçlarını kaçırmaz takımının, diğeri öykülerini okumadan duramaz sevgili yazarının. Bu bir çeşit hastalık... Besbelli. Evet, hastasıyım ne yapabilirim yani? Nerden geldim  şimdi bu konulara durup dururken? O gün arkadaşım Oya'nın doğum günüydü. Dilek'le sabahtan bir program yapmıştık. İşten sonra önce Dilek'i sonra Oya'yı alacağım. Birlikte sinemaya gideceğiz. Sonra  İzmit'te yeni açılan İspanyol lokantasında yemek yiyeceğiz. Şahane!



İştee... Tam ofisten çıkmıştım.  Arabama bineceğim tamam mı? Akşam üzeri demeyeyim de tam yaz ikindisi vaktiydi.... Nasıl yumuşacık ama afacan mı afacan bir rüzâr esiyordu anlatamam. Hey! İşte o  rüzgârı hissedince tenimde, ben bir kuş olmak istemedim de... Bil bakalım ne olmak istedim? Bak, söyleyeceğim ama... Lütfen bana gülme... Ne dedim kendi kendime biliyor musun? "Şimdi bir uçurtma olsam. Şuradan gökyüzüne havalansam! Önce Dilek'in  sonra Oya'nın camının önünde salım salım salınsam!" Hey, düşünebiliyor musun, Dilek'le Oya'nın halini? Beni uçurtma olarak görseler acaba ne düşünürlerdi? İşte o anda aklıma Sait Faik'in Uçurtma adı öyküsü geldi. Der ki Sait Faik "Gök bahtiyar, rüzgâr, kırkanç, güneş hasretle dolu; uçurtmalar birer çocuk ruhludur." Ne güzel! Ben uçurtma olduğumda, arkadaşlarım da kuş olsalardı misal...  Yükseklerde uçan birer kuş! Kanatlarını germiş, gölgelerinin düştüğü yerden bi haber  kuşlar. Uçurtmayı gagalarlar mıydı? Ya da ufacık birer kuş olsalardı! Ufacık bir kuş, uçurtmayı acaba nereden seyrederlerdi? Çınarların üstünden mi? Yoksa yukarlardan atmacalardan korkmayarak daha yukarlardan, uçurtmanın üstünden mi? Tam o anda kendimi bir uçurtma, Dilek ve Oya'yı birer kuş gibi hayal edince ben... Hatta ovada nilüfer ve taş köprüler. Gök, kırık, titrek, bulutlar içinde. Hey, uzak, beyaz bulutlar gibi titrek, kırık göğüslü Değirmendere çocuğu! Rüzgâr çıktı, başım gibi oynak, afacan bir rüzgâr. Uçurtmanı çıkar. Uçurtmanın tam vaktidir. İşte ben bu vaziyette önce kırtasiyeye uğradım. Akabinde Dilek'i ve  Oya'yı evlerinden aldım. Bindiler arabaya... Bende ses yok. Sanki yaramazlık yapmış ya da yapmaya niyetlenmiş bir çocuk gibiyim, anlatabiliyor muyum? Tuhaf bir mahcubiyet çöreklenmişti üzerime... Önce  Oya "Hayrola, nedir bu sesizlik?"  ardından Dilek... "Ne var senin kafanın içerisinde?" dedi. Baktım Dilek ve Oya'ya.. O kadar güzellerdi ki! Arkadaşlık ne hoş  şey! Bizimki yılların dostluğu. Kardeş gibiyiz artık yani. Dellendim ya bir kere... Arabayı dağlara dağlara vurdum. Sonra bir kenara çekip durdum.  "Bu gün Oya'nın doğum günün ya hani..." dedim. Oya "Evet, doğum günüm." dedi.  Gözlerimi afacan bir çocuk gibi devirdim. "Uçurtma aldım. Uçuralım mı?" dedim ve arabayı çalıştırıp yola devam ettim. Bir aralıktan çocuk gölgeleri yağmaya koşarlarken, benim yolum da akşam alacası içinde ipi kesilmiş mor bir uçurtma gibi, büklem büklem kıvranarak uzaklara, uzaklara... sessiz bahçeliklere doğru düşüyordu... Vallahi benim kabahatim değil. O afacan rüzgâr yok mu? Ah, o afacan rüzgâr! Aklımı başımdan aldı tabii... Oya'nın doğum günü aşkına... Üçurtma olduk biz. Üçümüz... Harikuladeydi.


NOT: Koyulaştırılmış cümleler Sait Faik'in Uçurtma adlı öyküsünden alıntılanmıştır.

08.08.2011



12 Eylül 2011 Pazartesi

Kahve Molası - Eli Kulağında... Sonbahar İyice Yerleşiyor.

"Çölde
Bir yaratık gördüm, çıplak vahşi.
Çömelmiş oturuyor
Yüreğini ellerinde tutuyor
Yiyordu.
Dedim ki: “tadı güzel mi dostum?”
“Acı, acı,” diye karşılık verdi;
“Ama seviyorum
Çünkü acı
Ve benim kalbim.”

H.Crane



Bu gün hep arazide koşturup durunca, eve gitmeden önce kahve molası vermek istedim.  Az önce Outlet’te arabamı park ettim.  Yumuşak adımlarla  köşedeki kafeye doğru ilerledim.  İlk güz rüzgârı tatlı tatlı esmekteydi. Rüzgârın tenimi üşütmesi hoşuma gitti.  Düşünsene… Bu esinti, daha geçtiğimiz ay… Ağustos’ta… Nasıl değişik  tat veriyordu… Sıcaktı. Yakıyordu. Şimdi… Güz mevsiminde ise farklı.  Artık daha serin esiyor... Diriltici. Önümüz kış. Kimi zaman dondurucu olacak. Sert esecek. Gürleyecek.... Önünde ne varsa peşi sıra sürükleyecek. Mevsimler, hayatlar gibi kendi mecralarında akıp gidiyor diye aklımdan geçirerek yürümeyi sürdürdüm. Belime doğru uzadığından beri saçlarımı artık hiç toplamıyorum. Yürürken esintinin ritminde saçlarımın dans etmesini, kimi zaman yüzüme doğru uçuşan saçlarımı tek elimi enseme sokarak arkama doğru ittirmeyi, mutlulukla alınan her nefesi, sağlıkla atılan her adımı,  bilmediğim yepisyeni duygularımın varlığını keşfetmeyi seviyorum.  Bir zamanlar böyle miydim? Bana hüzün veren her durumda dünyanın sonu geldi diye düşünürdüm. Of!.. Olur olmaz her şeye nasıl da kederlenirdim… Gene olmuyor mu? Oluyor elbette. Ama o eski  günleri iyi ki yaşamışım diye düşünüyorum. Sana bir şey söyleyeyim mi? Anılar acı da olsa beyaz tülbentlere sarılıp saklanmalılar. Sonra ömrün farklı mevsimlerinde, çıkarılıp merhem niyetine hayata sıvanmalılar.



Bak şimdi… O yıl liseye başlamıştım. İlk kez aşık olmuştum ben...  Yok, o benim  hiiiçç farkımda değildi. Güzel değildim. Ya da, o vakitler "aslında her kadın güzeldir"’i henüz öğrenmemiştim. Sivilceliydim. Okul giysim üzerimden dökülürdü. Saçlarım erkek çocuklar gibi kısacık kesilmişti. Gözlerim bozuktu. Tam beş numara. Kara çerçevelere takılı kalın camlı gözlüklerim vardı. Dikkat çekecek hiç bir özelliğim yoktu öyle söyleyeyim. Sanırım sadece güzel gülümserdim. Hımm... O ise çok yakışıklıydı. Bilirdim. Okulun güzel kızları onunla çıkmak için yarışa girişirlerdi.  Benim hiç şansım yoktu yani. Zaten gözü asla beni görmedi. Bizim eve yakın otururlardı sözgelimi. Her sabah balkonda gizlice beklerdim. Onun uzaktan geldiğini görür görmez hemen kapının önüne inerdim. Okula giderken aynı kaldırımdan yürürdük. O farkında bile değildi. Çok çocuktum. Arkasından onun yürümesini izlemeyi severdim. Adımlarımı onunkilerle eşleştirirdim. O sağ adım atardı. Ben sağ adım atardım. O sol adım atardı. Ben sol adım atardım. O zaman sanki birlikte yürüyormuşuz gibi hissederdim.  Güz hemencecik geliverirdi.  O önümden yürürken, İzmit’in asırlık çınarları, konfeti gibi yapraklarını onun omuzlarına dökerdi.  Bazı günler yapraklar  kuzguni siyah saçlarına asılı kalırdı. Elini kaldırır, saçlarındaki yaprakları teker teker alırdı. Kimi günler daha keyifli olur, yürürken Gipsy Kings’in  o vakitler çok meşhur olan No Volvere şarkısını ıslıkla  çalardı. Ah!... İşte o an.. O’nun  ıslıkla şarkının ezgisini mırıldandığını işitirdim ya… Yüreğim sevinçle kanatlanırdı sanki. “Aşık olmak ne güzel şey!” diye düşünürdüm. İçim erirdi.  Okulun kapısına gelirdik. Bahçe kalabalık olurdu. O arkadaşlarıyla şakalaşır, sınıfına doğru giderdi.  Ben sınıfıma giderdim. Bütün gün hülyalara dalardım. Nereye baksam onu görürdüm.  Elimdeki kalem, okuduğum kitap, baktığım manzara, aldığım nefes… Her şey ama her şey oydu sanki… Hep gülümserdim.  O vardı ya… Beni bilmiyordu ama… Olsun… Onun varlığını bilmek benim için müthişti.  Neden aşk üzerine hep fena öyküler anlatılırdı ki? Şarkılar neden hep aşk acısından bahsederdi? Bence onlar aşkı bilmiyorlardı. Çünkü aşık olmak insanın içini sevinçle dolduran tatlı bir histi. O sabah… O sabah gene adım adım peşinden gitmiştim.  O sabah var ya beni ilk kez fark etmişti.  Hatta ilk kez bana gülüp “Günaydın” demişti. Düşünebiliyor musun beni? Tepemden tırnağıma pespembe kesilmiştim. Olduğum yerde kalakalmış, ıslık çalarak yürümesini  şaşkınlıkla izlemiştim. Sonra hızlı adımlarla arkasından ona yetişmiştim. Eteklerim zil çalmıştı. Görüyordum... Yüreğim o gün okula benden önce varmıştı.  Okulun kapısına geldiğimizde  bir kız ona doğru geldi. Sanırım o kız çok güzeldi. Ya da ogün bana öyle geldi. Gördüm. Birbirlerine güldüler. Ve o… O…  O… Güzel kızı öptü. Sonra o güzel kızın elini tuttu.... Ve...  Gitti....  İlk kalp acısını o gün hissettim işte... Ve ilk kez o gece rüya gördüm. Rüyamda çömelmiş oturuyordum. Elimde yüreğimi tutuyordum. Ve inanabiliyor musun? Yüreğimi yiyordum ben...  Ter içinde uyandığımı çok iyi hatırlıyorum. Fırlamıştım. Yatakta oturmuş, elimi korkarak yüreğimin üzerine koymuştum. Hissediyordum. Kalbim fena halde acıyordu. Feci bir histi. Tuhaf... Benim kalbim… Benim acımdı ya… Ben bu acıyı sevmiştim. Şimdi oturduğum kafede Gipsy Kings No Volvare’yi söylüyor.  Elimi yüreğime koydum. İnsan yürek acılarını sevmeli diye düşünüyorum. Kahvemin son yudumunu aldım. Şimdi kafeden çıkacağım.   Rüzgarda  dalgalanarak yüzüme dökülen saçlarımı elimi enseme sokarak arkaya doğru attıracağım. Gipsy Kings’in  melodisini ıslıkla çala çala hayata dalacağım. Rüzgâr sertleşmiş. Sanırım güz kendisini belli ediyor. Anladım...  Eli kulağında... Sonbahar iyice yerleşiyor.