Ofisteki
odamın tavanındaki pırpır arıza verdiğinden beri, hava bana mısın demiyor?
İnadıma ısınıyor da ısınıyor. Enerjisini güneşten değil, bencileyin rüzgârdan alan biri için vaziyetim feciydi yani öyle söyleyeyim.
Çarşamba günü artık tahammülüm kalmadı. Fırladım ofisten... Arabama atladığım gibi marş marş bizim şehrin yapı marketine
gittim. Bir hışım markete daldım. Arkamdan atlı kovalıyormuş gibi
klimalar bölümüne doğru yürümek ne demek... Uçtum... Uçtum...
Birden onu
gördüm. Hani vardır ya, kule tipi soğutucu... Hah işte! Usul usul sağa sola hareket
ediyor. Allahım! Duruşu
aynen Emel Sayın şarkısındaki asil soyluyu andırıyor. Dönerken nasıl da zerafet, güzellik, iyilik sergiliyor. Afacanlığı elden bırakmadım. "Başında esen kavak yeli mi, soyun buradan mı başka yerden mi?" diye fısıldayarak düğmelerini kurcalamaya başladım. Aaa! Durdu. Gülümsedi. Rüzgarını nazlı nazlı üstüme üfledi. Oh! Kendime geldim. Yeminle sandım cennetteyim.
Kimse fark etmesin diye kulağına eğildim. "Gülüşün sahte
mi yoksa candan mı, merhametin bahar, yoksa kıştan mı?" diye devam ettim. Cevabını beklemedim. Hemen fişini çektim. Kaptığım gibi kasaya gittim. Sudan ucuzmuş
meğer. Satın alıverdim.
Oh! Her gün birlikteyiz şimdi. Fakaaat... Akşam ofisten
çıkarken kapatıyorum ya hissediyorum resmen güceniyor. Aldırmıyorum. Aaa! Sabah gene
görüşeceğiz ya... Küsecek ne var di mi? Odadan çıkıp koridorda ilerliyorum...
Tam kapıdan çıkarken geriye dönüp sesleniyorum: "Başında esen kavak yeli mi? Gözünden akan aşkın seli mi? Huyun aşığına
küsenlerden miiiiii? Kız sen bizim marketin neresindensiiiiiin?" İşitiyorum. Arkamdan gülüyor.
