sabahattin ali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sabahattin ali etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Temmuz 2021 Perşembe

Kardeşle Mesajlaşma: YA Melankoli YA DA Kaygı:)



"Geniş çevremdeki tanıdıklarım dışında samimi bir dostum daha var: Melankolim. Eğlencemin tam ortasında, işimin gücümün tam ortasında el edip beni kenara çeker, bedenen bulunduğum yerde değilimdir artık. Melankolim, şimdiye kadar tanıdığım en vefalı sevgili, pek tabii ki ben de onu çok seviyorum."

Kitabın   sayfasında, bu cümleleri okuyunca, hemen telefonumu elime aldım, benim öğretmen kardeşe;
- Melankoli şarkısını bu kitabı okuduktan sonra yazmış olabilir mi Ali Kocatepe, diye mesaj yazdım.
Kardeşim hemencik  görüverdi. Anladım. Mesajdaki tik renklendi. 
Baktım, sesli mesaj gönderdi. En  sevimli öğretmen sesiyle;
- Melankoli'nin sözleri Sabahattin Ali'nin, dedi.
- Aaa! Sahi, haklısın, diye yazdım. Beste mi Ali Kocatepe'nindi peki?
- Evet.
Ne tatlı kardeş. Bayılıyorum kendisine. Öğretmenim de olsaydı keşke:)

- Bu gönderdiğin cümleler hangi kitaptan, diye sordu.
Kitabın fotoğrafını gönderdim. Madem bilmiyor, hava atmaya heveslendim;
- Danimarkalı felsefeci Soren Kierkegaard'ın Ya Ya da adlı kitabından, dedim. 42 yaşında ölmüş biliyor musun? Melankoli ve kaygı Kierkegaard'ın en belirgin  özelliğiymiş. Bu cümlelerini okuyunca Melankoli şarkısını hatırlayıverdim, dedim.
- Senin Kierkegaad'la ilgili bir yazın yok muydu, dedi. 
- Yoo... deyiverdim.
Aşağıdaki yazıyı gönderdi. 2013 yılında yazmışım. Yazıyı ilk kez görüyormuşum gibi, merakla bir solukta okudum.  Yalanım yok, çok sevdim. Aldım buraya koydum. Nanananoom:)

29 Nisan 2013 Pazartesi

Sadece İnsanlar Mı Kaygı Duyar Sizce?


Tanıdığım bir ağaç var. Yeni Cuma Camii'nin hemen alt köşesinde...  Ukala mı ukala... Afralı tafralı duruşuyla, diğerlerinden farklı bir ağaç bu... Arabamla geçerken... Tam ağaç kalabalıklığının olduğu yerde... Trafik sıkışınca bir süre... Gözüm hemen o ağaca takılır. Nasıl burnu havada bir ağaçtır anlatamam. Yüzde binbeş yüz eminim şehrin ilk tomurcuklanan ağacı olduğuna. Aziz Nesin der ya hani... "Bir ılman hava esmeye görsün." Hopp!  Patır patır açıverir çiçeklerini... Hemencik kendini o güzel havalara vuruverir. Daha ne oluyoruz demeden en güzel renklere bürünüverir. Gene becerdi... İlkin o çiçek açıverdi. Baktım. Of! Gene bir kibirli hâl… Bir şımarma… Nasıl herkesi küçümseyen küstah bir havası var anlatamam. Resmen gözlerimin içine bakarak diyor ki… "İster bak! İster bakma!"... Aaa!.. Umrunda değil dünya!.. Anlatılacak gibi değil!   Kalıbımı basarım… Mümkünü yok,  ağaçların aptalı değildir. Gözlerimle şahidim. Ne ilkbahar yağmurları, ne kocakarı soğukları, ne de kiremit uçuran fırtınalar sallayıp silkeleyebildi  dallarını...  Bana mısın, demedi! Nasıl beceriyorsa beceriyor. Sırlarını gizlediği tomurcuklarına hiç bir şeycik olmuyor. Hayır. Kaç kere utanarak "nasılsın?" diye soruverdim. Allahım! Beni hiiç kaale almıyor. Cevap vermeye tenezzül etmiyor.

Of! Biliyorum, şaşkının tekiyim. Bana yaptıklarını bile bile, her defasında ilgimi çekmeyi beceriyor. Abartmıyorum… Arabayı yolun ortasına bırakıveresim, koşup sarılıveresim, kulağımı gövdesine dayayıveresim, şımarık iç kahkahasını duyuveresim gelir. Öyle baştan çıkarıcı hâli vardır ki anlatamam. Başka bir şeyi gözüm görmez, o an  yüreğimin  merkezine oturuverir.

Şimdi neden yazdım bunları biliyor musunuz? Az önce içimi kurcalan bir merak sebebiyle sanal ansiklopedide bir şeyler arıyordum. Kierkegaard'ın kaygılı olmanın,  insanı diğer canlılardan ayıran şey olduğu tadında bir yazısına denk geldim. Ünlü Danimarkalı filozofa göre, insan dışındaki diğer canlılar kaygı duymazlarmış. İnsanın ise yitip gitmeden, boyun eğmeden kaygıyla yaşamasını öğrenmesi lâzımmış. 

İşte tam bu yazıyı okuduğumda... Kafama dank etti. Anlattığım bu hoş ağacın hemen yanındaki zavallı ağaç ansızın gözümün önüne geliverdi. Deminden beri o deli dolu, kendini beğenmiş  ağacı anlatıyorum ya hani... Hah işte… O ağacın hemencik yanındaki ağaç ise bizimkinin tersine... Dalları nasıl kara kuru... Nasıl cılız... Nasıl süklüm püklüm... Nasıl acınacak haldedir anlatamam. Şimdi anladım. Beriki  etrafına aldırmadan havalı havalı renklendikçe... Bu ise,  kederinden eriyor olmalı günden güne... Hey!.. Ne demek kaygı duymamak, kaygılı olmamak… Kierkegaard görebilseydi keşke! Bu ağaç var ya, baştan aşağıya kaygı… Tepeden tırnağa tasa… Kökünden dallarına mutsuzluk…Gerginlik… Endişe. Ay, düşündükçe yüreğim daraldı yeminle... 

Acaba yanındaki ağaç, çevresine yüz vermeden gerim gerim gerindikçe, bu kendini hepten aciz, eksik mi hissediyor? Acaba hep diğeriyle ilgilenince, bu ağaç hayatta bir kıymeti yokmuş gibi mi düşünüyor? Ne fena! Yooo... Var! Bak aklıma geldi işte. Ben onu önemsiyorum. Ne diyorum biliyor musunuz? Çıkıp oraya gitmeliyim. Evet, gitmeliyim inan ki. Gözünün önünde olan biteni göremeyip "dünyanın en şahane ağacı benim" havasıyla salım salım salınan o kendini beğenmişi değil, bilakis günden güne eriyen kaygılı ağaca kulağımı dayayıp ilgiyle dinlemeliyim. Ne bileyim? Aziz Nesin'in dediği gibi... "Bir güler yüz, bir tatlı söz..."  Havasını bulur da önce aydınlatır kararan yüreğini... Çırpıştırır dallarını şööyle... Yanındaki şımarık ağacı şaşırtmanın sevinciyle içinde kalmış çiçeklerini patır patır  açıverir belki. Şaşkın ya! Şimdi anladım. Enayi gibi  hep  o şımarık ağacın havasına kapılmışım! Tamam. Kararlıyım. Kaygılı ağacın yanına hemen gideceğim. Biliyorum. Benim öğretebileceğim bir şey yok, hiç kimseye ya da hiçbir şeye. Hey!.. Ağacın kulağına sadece... "Kimi zaman ben de senin gibi hissediyorum. Olur böyle haller." diyerekten  gönül alma kıvamında bir kaç lakırtı edeceğim. O kadar! 

Ah! Ben insanların aptalı. Bunu daha önce nasıl akıl edemedim?! Bari siz kaygılanmayın e mi? Merak etmeyin. O kaygılı ağacı teselli edeceğim.

13 Nisan 2016 Çarşamba

Mecburiyet

"Ben böyleyim işte."dedi.  "Ben garip bir kadınım. 
Benimle ahbaplık etmek isterseniz birçok şeylere tahammüle mecbur kalacaksınız."


sabahattin ali / kürk mantolu madonna




1 Mayıs 2012 Salı

Sanat Yoluyla Hayatlarda Gezinti


Of!.. Elimde değil!.. Ben her bahar böyle olurum.  Yağmur olurum.  Rüzgâr olurum. Taşar içimden ruhum... Böyle bir şarkı var mıydı? Yoksa şimdi ayaküstü ben mi uydurdum? Bak şimdi...  Nisan bitti.  Çok şükür  Mayıs ayına  eriştim.  Ah!..  Şimdi var ya... Tam da  Mayıs şiirinin şairi Sabahattin Ali'yi anma vaktidir. "Mayıs ayların gülüdür. Taze bir çiçek dalıdır. İçerim ateş doludur. Mayıs'ta gönlüm delidir." der ya hani...  Başka nasıl izah edebilirdim? İyisi mi hâlimi bir şair anlatsın dedim. Dedim de fena mı ettim?  Sahiden Mayıs'ta vaziyetim aynen böyleyken böyledir. Bu deli gönlüm, Mayıs'ın  hoop diye girivermesiyle döküldü saçıldı besbelli. Gene olanlar oldu. "Göklere karşı yatılır. Dertlerimiz unutulur." diyor ya Sabahattin Ali... Uzaktan kuşlar mı seslendi? Yoksa Mayıs'ın ilk dakikalarında gönlüm mü delirdi? Bilmiyorum.  Bak şimdi... Van Gogh'un İstanbul'daki sergisine bir ayda üç kez gittim demiştim ya... Üç kez aynı sergiye gidip, o büyüleyici gösteriyi Hayal Kahvem'de ve gördüğüm herkese ballandıra ballandıra anlatınca ben...  Abartmaya meyyal ruhum Van Gogh'un renkleriyle ve hüznüyle dolup dolup taştıkça... Acaba Van Gogh'un ruhu hissetti de çağırdı mı yoksa beni? Ne bileyim? Hiç aklımda yoktu.  Van Gogh Hollandalı bir ressam ya... "Madem bayıldın benim çizdiklerime, yazdıklarıma... Atla gel Amsterdam'a... O bayıldıklarının sahicilerini gör." dedi belki...  Hiç hesapta yokken, felek bir kıyak yaptı bana... Hayal alemine daldırdı... O ne? Birdenbire Amsterdam'da yeldeğirmenlerinin karşısında buldum kendimi...  Gözlerimi oğuşturdum da baktım. İnanamadım gördüklerime!



Ben var ya yaşam içinde neyin hakikat neyin hayal olduğunu çoğu zaman ayıramıyorum. İşte burası Amsterdam'daki Van Gogh Müzesi'ymiş. Ve ben bu müzede Van Gogh'un orijinal resimlerini seyretmeye gitmişim güya. Bu anlattığım bir hayal olmalı... Belki buldum Van Gogh Müzesi'nin bir fotoğrafını ve kendimi ekledim bu fotoğrafa... Olamaz mı? Yapmadığım şey değil ki... Benim gibi hayalci birinden herşey beklenir. Sana bir şey söyleyeyim mi, şu söyleyeceğim kesinlikle doğrudur... Müzeler, kitapçılar, sinemalar... Of!.. Aynı mabedler gibi, en bayıldığım mekânlarımdır benim... Heeyy! Düşünsene... Hem kalabalık içindesin... Hem kendinlesin. Her biri harikûlade hisler geçirir. Ne yalan söyleyeyim, Masumiyet Müzesi'nin açılacağını duyduğumdan beri, ev müzeler ilgimi çekmeye başladı. Henüz Masumiyet Müzesi'ni gidip göremedim. Bu hafta içinde kısmetse gitmek niyetindeyim. Bir kitabın müzesinin olması fazlasıyla heyecanlandırıyor beni. Üstelik bu kitap İstanbul'u ve tutkulu bir aşkı anlatıyorsa... Ne diyebilirim? Şahane!.. Düşünsene...  Niye hep müzelerde koca koca devletlerin, kralların, padişahların hayatlarını gezip görelim ki? Mütevazı bir İstanbul günlük hayat müzesini gezebilmek merakımı fena halde kışkırtıyor. İşte böyle böyle düşünürken düşünürken... Ve de hayalle hakikat arasında... Hazır yolum düşmüşken Amsterdam'a... Sanki iki ev müze gezdim ben... Biri Sabancı Müzesi'nde, resim sergisi 10 Haziran'a kadar sürecek olan ünlü ressam Rembrand'ın Evi, diğeri ise 2. Dünya savaşında Yahudi soykırımı zamanında, iki yıl babasının ofisinin arkasındaki binada, komşularıyla, gestapodan gizlenerek yaşayan, yaşadıklarını günlüklerinde anlatan, yakalanıp esir kampına gönderilen ve 16 yaşında ölen Anne Frank'ın saklandığı bina. Ömrümde ilk olarak iki ev müze gezdim. Her ikisi de çok etkileyiciydi. Bir zamanlar birileri hayatlar yaşamışlar. Onların korkuları, heyecanları, aşkları, tutkuları, hayalleri, günlük hayatta kullandıkları eşyalar, giysiler... İnsana dair şeyler... Hani Karacaoğlan'ın dediği gibi... "Kim var imiş ben burada yoğ iken" dedirten... Başka bir şairin "Henüz vakit varken tomurcuklarını toparla. Zaman hâlâ uçup gidiyor. Ve bugün gülümseyen bu çiçek, yarın ölüp, yok olabiliyor." dizelerini hissettiren... "Yaşadığın günü kavra! Yaşadığın anı olağandışı kıl!" dedittiren cinsten müzeler bunlar.


 

 

Peki bu fotoğraflar nedir? Yoksa, Hollanda Kraliçesi Beatrix, Türkiye ile ilişkilerinin 400. yılı nedeniyle verdiği davete, beni de mi çağırdı bilemiyorum ki? Amsterdam'daki Dünya Basın Fotoğrafları Sergisi'nde ne işim vardı benim? Bu fotoğraflarda gördüklerim mi hayal? Yoksa ben mi hayalim? Dünyanın dört bir yanından olaylar ve elbette insan manzaralarıydı bu fotoğraflar... Bu kez ben burada var iken, neler neler olmuş dünyanın öbür memleketlerinde dedirten cinsten fotoğraflar... Çarpan, çivileyen, sarsıp, silkeleyen,  farkettiren, meselelere duyarlılığı arttıran  kareler!

Heyy... Yazıma başlarken neredeydim? Bakar mısın şimdi nerelerdeyim? Yazımı nasıl toparlayacağımı bilemedim gene şimdi... Du bi... Murathan Mungan'ı yeniden anma vaktim geldi. O güzeller güzeli şiirinin sonundaki dizeler gibi...  Yazımı bitirirken... Beni hayal alemimde hayatlarda gezindiren sanatın her türü için demeliyim ki "Ey sanat! Herşeyi hayata dönüştüren!" 

29 Ağustos 2011 Pazartesi

Beni Bir Sardunya Büyüttü Belki




Sabahattin Ali'nin o güzelim şiirini bilirsin. İlla bilirsin. Nükhet Duru söylerdi bir vakitler hani... Dilimizden düşmezdi. O vakitler ömrün toy saatleri... Birhan Keskin der ya...  "İçimin de dışımın da olmadığı, ya da içimi de dışımı da bilmediğim bir dünya zamanıydı... Şimdilik, dünya geniş ve ılıktı... Biz kendi ılık dünyamızın içinde salınan, uçuşan perilerdik." Sanırım aynen böyleydim işte. İnsanî acılarından habersiz. "Nerde o başı dağlı, aşkı leyla?" ya da mecnun durumum... Yoktu henüz...  "Aşk ve maraz, ihanet ve yara, ömür ve hafıza... Dünyada bulunmanın bahaneleri" der Birhan Keskin... Henüz hepsinden habersizdim. Şimdi düşünüyorum sanırım anlattığım gibiydim.  Evet, evet... Öyleydim. İnsan olan yerlerim henüz acımıyordu. Metin Üstündağ'ın dediği gibi taksimetrem henüz pişmanlıklar yazmıyordu. Yaşadıkça "hep cız oluyor bir tarafım hep uf" vaziyetlerini henüz bilmiyordum. Etrafımda sevdiklerim vardı. Mutlu olduğum bir ortamda yaşıyordum. İyi ama bütün bu güzelliklerin ortasında içimde tuhaf bir his vardı. Edip Cansever der ya hani... "Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda... Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi..." O duygumu nasıl anlatacağımı inan bilmiyorum. Tuhaf bir his... Sadece o yaşlarda kalsa iyi... Bitmedi... Yaşam boyu zaman zaman görüyorum ben o iniltiyi... Mutsuzlukla ilgisi yok anlatabiliyor muyum? Bilakis mutluyken daha fazla biliyorum. Şaşırtıcı bir his. Sahiden suyun tuzda yanması gibi... İçin için mânâsız bir efkâr hali... Dışardan kimsenin farkedemediği bir sessizliğin içimi ve dışımı kaplaması...   Gene bir şiirle,  Edip Cansever'in dizeleriyle ifade edebilirim belki.  "Ne peki? Yere dökülen bir un sessizliği mi? Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi? İşini bitirmiş bir org tamircisinin... Tuşlarından birine dokunacakkenki... Dikkati mi tedirginliği mi... " Bilmiyorum. Acaba Sabahattin Ali'nin o güzelim şiirinde yazdığı dizeler hislerimin tam tercümesi olabilir mi? "Beni en mutlu günümde... Sebepsiz bir keder alır...... Anlayamam kederimi... Bir ateş yakar derimi... İçim dar bulur yerimi... " Acaba şair aynı hislerle mi yazdı bu şiiri? Diyor ya... "Ne kış, ne yazı isterim... Ne bir dost yüzü isterim... Hafif bir sızı isterim..." Bilmiyorum... Yıllardır çözemediğim bir bilmece sanki... Acaba şiirlere ve şairlere meftûn olmam içimdeki tanıyamadığım bu his sebebiyle mi? Şiir yazmaktan korkuyor olmam... Gene de şiir okumadan duramamam... Şiirden etkilenen bir bünyeye sahip olmam...  Bazı şiirlerin başımı döndürmesi... Ayağımı yerden kesmesi... Elimdekileri düşürmesi... Kolaylıkla şiir çarpmasına uğruyor olmam yani... Acaba bu tuhaf his sebebiyle mi? Niye böyleyim? Cevap yok! Gene Edip Cansever'in dizelerine sığınarak bitireceğim yazımı.... "Büyük bahçelerin küçük içinde... Saksılardan birinde... Gördüm de... Uyurken uyandırılmış gibi... Beni bir sardunya büyüttü belki." Evet... Evet... Beni bir sardunya büyüttü belki. 

O şarkı burada...




 (Haziran 2011)

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Kahve Molası - Türk Edebiyatı'ndaki Sevdiğim Umutsuz Romantik Adamlar


Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanıyla  evin bir yerlerinde sürekli karşılaşırım. Okuduğum yerde kitap bırakma, yerine koymama gibi fena bir adetim olduğu için, bu kez yatak odasının yan komidininin üzerinde rastladım kitaba... Sabah erkendi. Yeni uyanmıştım. Yeni uyanmanın verdiği mahmurlukla hemen fırlamadım da, yatakta doğrulduğum yerden bir süre  odadaki eşyalara baktım. Önce her evin kendine has bir kokusu olduğunu düşündüm. O evde yaşayan insanların kokusu sinmez mi eve? Siner bence. Sigortacı olarak eşyaları yangın ya da su baskını sebebiyle hasar gören sigortalılarıma söylediğim bir söz vardır… “Sigortaladığımız için ödeyeceğimiz tazminatla eşyanızın yerine yenisini alabilirsiniz.  Ama anılarınızı gizlediğiniz eşyanızın ruhunu, yenilerine geçirmek size düşüyor.” Çoğu güler bu sözlerime. Çünkü güldürmek için söylediğimi zannederler. Oysa inanarak söylerim. Çünkü insan nesnelerle yaşar  hayatı bence… Ve o nesneler dokunuldukça, üzerinde oturulup, kalkıldıkça, yenilip, içilip, okunup, yazılıp, gülünüp, ağlanıp, öfkelenip, kahkaha atılıp, kırılıp, dökülüp onunla yaşanılan anılar  biz fark etmeden  lıkır lıkır içine  akıtıldıkça, o nesne ya da ev,  sahiplerinin kokusunu alır. Neyse…


Masumiyet Müzesi tam zamanında elime gelmişti. Zaten bugün bazı bölümlerini okumayı aklımdan geçirmekteydim. Halil Gökhan’ın  Umutsuz Romantik Bir Adamın Günlük Acıları adlı yeni romanı satışa çıktığını duyduğumdan beri nasıl bir hikayesi olduğunu çok merak ediyorum. İstanbul’a gidemeyince alamadım kitabı tabii. Türk Edebiyatının başka bir umutsuz romantiği olan  Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ndeki Kemal’i hatırlamak istemiştim  bu durumda.  Okumayı arzuladığım bir kitaba ön hazırlık yapmak niyetindeyim yani. Kitap okumayı bir şölene çevirmeyi seviyorum. Okuyacağım yeni kitaba kendimi hazırlamayı… Daha okumadan sadece kitap adından esinlenerek, başka bir roman kahramanıyla yeni kitap arasında kendimce ilişki kurmayı...  Yani yeni kitabı okumak için içimdeki merak duygusunu kışkırtmayı seviyorum ben. Tahmin ediyorum ki bambaşka bir umutsuz romantik adamdır Halil Gökhan’ın kahramanı. Ne Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nin Kemal’ine… Ne de Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sının Raif Bey’ine benzeyecektir. Ne de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unun Mümtaz’ına…  Biliyorum bambaşka  umutsuz romantik bir adamın anılarını okuyacağım. Bir okur için edebiyatın güzelliği bu değil midir zaten?  Mesela  bir kadın için duyulan  umutsuz romantik acıları farklı farklı  lezzetlerde okuyup hissedebilme… Müthiş!


Neyse... Şimdi elimde Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabı var... Daha önce Hayal Kahvem'e yazdığım  romanın 166. sayfasındaki "Aşk Acısının Anatomik Yerleşimini" hem kahvemi hüpletip hem okuyacağım. Bir umutsuz romantik adamın bildiğim öyküsünden,  başka bir umutsuz romantik adamın  bilmediğim anılarına hazırlık yapacağım. Belki akşam eve gittiğimde Kürk Mantolu Madonna ve Huzur'un cümleleriyle dans ederim bir süre... Kitaplar tüketmek için değil... Nesnelere duyguları geçirmek gerek bence. Hımmm... Elimdeki kahve var ya... Şahane!

2 Haziran 2011 Perşembe

Kahve Molası - Sardunyalar ve Şiirler




Sabahattin Ali'nin o güzelim şiirini bilirsin. İlla bilirsin. Nükhet Duru söylerdi bir vakitler hani... Dilimizden düşmezdi. O vakitler ömrün toy saatleri... Birhan Keskin der ya... "İçimin de dışımın da olmadığı, ya da içimi de dışımı da bilmediğim bir dünya zamanıydı... Şimdilik, dünya geniş ve ılıktı... Biz kendi ılık dünyamızın içinde salınan, uçuşan perilerdik." Sanırım aynen böyleydim işte. İnsanî acılarından habersiz. "Nerde o başı dağlı, aşkı leyla?" ya da mecnun durumum...Yoktu henüz...  "Aşk ve maraz, ihanet ve yara, ömür ve hafıza... Dünyada bulunmanın bahaneleri" der Birhan Keskin... Henüz hepsinden habersizdim. Şimdi düşünüyorum sanırım anlattığım gibiydim. Öyle olmalıyım diye düşünüyorum. Evet, evet... Öyleydim. İnsan olan yerlerim henüz acımıyordu. Metin Üstündağ'ın dediği gibi "taksimetrem henüz pişmanlıklar yazmıyordu. Yaşadıkça "hep cız oluyor bir tarafım hep uf" vaziyetlerini henüz bilmiyordum. Etrafımda sevdiklerim vardı. Mutlu olduğum bir ortamda yaşıyordum. İyi ama bütün bu güzelliklerin ortasında içimde tuhaf bir his vardı. Edip Cansever der ya hani... "Gördün mü hiç suyun yanmasını tuzda... Gördüm ben bu yaşam boyu iniltiyi..." O duygumu nasıl anlatacağımı inan bilmiyorum. Tuhaf bir his... Sadece o yaşlarda kalsa iyi... Bitmedi... Yaşam boyu zaman zaman görüyorum ben o iniltiyi... Mutsuzlukla ilgisi yok anlatabiliyor muyum? Bilakis mutluyken daha fazla biliyorum. Şaşırtıcı bir his. Sahiden suyun tuzda yanması gibi... İçin için mânâsız bir efkâr hali... Dışardan kimsenin farkedemediği bir sessizliğin içimi ve dışımı kaplaması...   Gene bir şiirle,  Edip Cansever'in dizeleriyle ifade edebilirim belki.  "Ne peki? Yere dökülen bir un sessizliği mi? Göğe bırakılmış bir balon sessizliği mi? İşini bitirmiş bir org tamircisinin... Tuşlarından birine dokunacakkenki... Dikkati mi tedirginliği mi... " Bilmiyorum. Acaba Sabahattin Ali'nin o güzelim şiirinde yazdığı dizeler hislerimin tam tercümesi olabilir mi? "Beni en mutlu günümde... Sebepsiz bir keder alır...... Anlayamam kederimi... Bir ateş yakar derimi... İçim dar bulur yerimi... "Acaba şair aynı hislerle mi yazdı bu şiiri? Diyor ya... "Ne kış, ne yazı isterim... Ne bir dost yüzü isterim... Hafif bir sızı isterim..." Bilmiyorum... Çözemediğim bir bilmece sanki... Acaba şiirlere ve şairlere meftûn olmam içimdeki bilmediğim bu his sebebiyle mi? Şiir yazmaktan korkuyor olmam... Gene de şiir okumadan duramamam... Şiirden etkilenen bir bünyeye sahip olmam...  Hatta kolaylıkla şiir çarpmasına uğramam... Acaba bu tuhaf his sebebiyle mi? Niye böyleyim? Cevap yok! Gene Edip Cansever'in dizelerine sığınarak bitireceğim Kahve Molası yazımı.... "Büyük bahçelerin küçük içinde... Saksılardan birinde... Gördüm de... Uyurken uyandırılmış gibi... Beni bir sardunya büyüttü belki." Tamam. Çıkıyorum. Kahve molam bitti.

 

6 Ekim 2010 Çarşamba

Edebi Bilmeceler

 
1- Gizemli, sıra dışı, neredeyse tılsımlı.Ama aynı zamanda doğaüstü, akıldışı, hatta ürpertici. Tıpkı aşk gibi! Bu nedir?


2-"Acı güçlendiği vakit, göğsümle midem arasındaki boşluğa hemen yayılırdı. O zaman gövdenin yalnız sol alt kısmında kalmaz, sağa da geçerdi. Sanki içime bir tornavida ya da kızgın bir demir sokulmuş içeriden kanırtılıyormuş hissine kapılırdım. Sanki midemden başlatayarak bütün karnımda keskin asitli sıvılar birikiyordu, sanki yakıcı ve yapışkan küçük deniz yıldızları iç organıma yapışıyordu. Şiddetlendikçe hacmi genişleyerek artan acı, alnıma, enseme, sırtıma, hayallerime,her yerime vurur, beni boğar gibi sıkıştırırdı... Acı bazen boğazıma kadar çıkar, yutkunmamı zorlaştırır, bazan sırtıma, omuzlarıma, kollarıma yayılırdı. Ama her zaman asıl midemdeydi, merkezi orasıydı." Bu ne acısıdır?

3- "Tarifi mümkün olmayan bir güzellik. Ne rengi bellidir, ne tadı, ne kokusu, ne de biçimi. Onu değerli kılan da tarif edilmez oluşudur zaten. " Bu nedir?


4-"Onda Halit Ziya'nın Nihal'inden, Vecihi Bey'in Mehcure'sinden, Şövalye Büridan'ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra'dan,hatta mevlit dinlerken tasavvur ettiğim, Peygamber Muhammed'in annesi Amine hatun'dan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir mizacıydı." Bu kimdir?

5-"Taş binalar,cüsselerine göre küçücük kalan pencerelerin önünde çiçekler. Temiz bir cadde, dükkanlar, insanlar, başınızı yukarıya kaldırdığınızda fark etmediğiniz şey. Çatılar, teraslar, balkonlar,binaların yan yüzlerindeki dev reklam panoları. Bir yerlerden, bir köşeden baktığınızda hep o huzur veren boşluk." Bu nedir?

6- "Ne kadar mustarip olursanız olun, O bu ıstırabın arasında er geç çatlak buluyor, oradan altın bir ejder gibi kayıyor. Sizi iç mahzeninizden çıkarıyor, bir yığın imkanı bir masal gibi anlatıyor. "sanki, bana inan, ben her mucizenin kaynağıyım, her şey elimden gelir, toprağı altın yaparım. Ölüleri saçlarından tutup silkeler, uykularından uyandırırım. Düşünceleri bal gibi eritir,kendi cevherime benzetirim. Ben hayatın efendisiyim. Bulunduğum yerde yeis ve hüzün olmaz. Ben şarabın neşesi, balın tadıyım" diyordu." Bu nedir?
 
1- Cevap: Sabah ezanı- Elif Şafak - Aşk-408.sayfa
2- Cevap:Aşk acısı-Orhan Pamuk- Masumiyet Müzesi- 167.sayfa
3-Cevap: Cennet meyvesi-Ahmet Ümit-Bab-ı Esrar- 71.sayfa
4-Cevap:Kürk Mantolu Madonna Maria Puder- Sabahattin Ali-Kürk Mantolu Madonna-55.sayfa
5-Cevap: Gökyüzü-Şebnem İşigüzel-Öykümü Kim Anlatacak?-67.sayfa
6- Cevap: Güneş- Ahmet Hamdi Tanpınar- Huzur-30.sayfa

17 Eylül 2010 Cuma

Tuhaf Bir Öykü Denemesi - 2 -

Size de felç iner gibi oldu mu hiç? Ne yalan söyleyeyim, bana daha önce hiç olmamıştı. Kıpırdamadan adeta taş bir heykel gibi, orada öylece donakalmıştım. Kendimi ifade etmek için daha açık nasıl anlatsam bilmiyorum. Rüyada ayaklarınızı kıpırdatmak istersiniz de kıpırdatamazsın ya asvalta betonlamışlar gibi… Aynen öyle hareket edemiyordum. İyi de, rüyada değildim ki! Ayıktım. Hava alanındaydım. Son beş yıldır çalışmakta olduğum ajans adına gelen yolcuları karşılayacaktım. Elimde misafir olacak şirketin ismi yazılı tabela, diğer yolcu bekleyen kalabalığın arasında ayakta bekliyordum.
Bir anda O’nunla göz göze geldim. Karşımda duruyordu. Ve direkman bana bakıyordu. İçimde anlatılması zor acımtrak ürperti hissettim. Tabelalı elimi istem dışı yere indirdim. Bakışlarındaki tuhaf ışık gözlerimi kamaştırmıştı sanki. Etraf birdenbire sislenmişti. Etkisinden kurtulmak için başımı öte yana çevirecektim ki bir anda gülümsedi. Kanım dondu sanki. Bu gülümseme, bir vakitler bana acı verdiği için streçleyip hafızamın dondurucusuna kaldırdığım birinin gülümsemesi duygusunu verdi. Gözlerimi iyice kıstım. Dikkat keserek sakallı suratına baktım.. Olanca şirinliğiyle sürdürüyordu gülümsemeyi... Kafam allak bullak olmuştu. Olamazdı ki böyle bir şey!. Çünkü “Maziden kalan her iz beni içten yaralar, elem dolu kalbimde bitmiyor hatıralar” diyen biri değildim. Bana acı veren kişi ve anıları hafızamın derin dondurucusuna atmak gibi bir meleke geliştirmiştim. Böylece acı veren kişi ve anıları düşünmez oluyordum. Bu sayede yaşama iki elle tekrar sarılabiliyordum. Hüsranla biten her ilişkimden ya da durumdan sonra yıkılacağıma, daha da şevkle hayata sarılınca, bu enerjiyi nerden buluyorsun diye soranlar oluyordu tabii.. Doğru cevabı vermem mümkün değildi…. Meraklı geçinenlere, kalender bir portre görünümü veriyordum. Anlatsam anlarlar mı bu halimi? Mümkün değil. İnanmazlar ki bana… Deli derlerdi vallahi. “İnsan dert denen şeyin altında ezilip un ufak olunca, dert insanın şeklini alır” derler ya.. Yaşamım boyunca buna asla izin vermedim. Fena mı yaptım yani? Ne var mutlu mutlu yaşıyordum şimdi.. “Dertleri zevk edindim bende neşe ne arar diyeceğime” böyle bir çözüm bulmuştum işte kendime. Her insan kendinin doktoru demezler mi? Derdime kendim deva olmuştum fena mıydı yani? Sil Baştan filmindeki gibi tamamen bellekten silmek mümkün olamadığına göre, acı veren kişi ve anıları streçleyip hafızanın derin dondurucusuna atmayı becerebilmek akıllıca bir çözümdü bence. Harbiden de beceriyordum üstelik. Şimdiye dek hiç fire vermemiştim.
İyi de bu ne demek oluyordu şimdi? Niye bana gülümseyince içimde derin bir elem duygusu hissetmiştim. Bu adam mazimden bir hatıra mıydı yani? Kendimi birden iki resim arasındaki farkları bulmaya çalışan biri gibi hissettim. Mazi ve bugün… Dikkat eksikliğim ve hiperaktivitem vardı zaten, iki resim arasındaki beş farkı bulunuz şeklindeki dikkat oyunlarından hiç haz etmezdim. Olanlara akıl erdiremeyince, frekans değiştirmeye karar verdim.
Tabii ya... Niye düşünememiştim. Keder hissetmemek için acıları ve acıtanları hafızamın dondurucusunda yıllardır biriktirmiştim. Kapasitesi dolmuştu belki... Olamaz mı? Of! İçimden bağıra bağıra "Beni en güzel günümde sebepsiz bir keder alır, bütün ömrümün beynimde acı bir tortusu kalır" şeklinde şarkı söylemek geliyordu. Yanağıma elledim. Tenim alev alev yanıyordu. Bir dakika.. Bu şarkıyı bir zamanlar Nükhet Duru söylemiyor muydu? Sabahattin Ali’nin şiiriydi hani… Evet… Melankoli… Bu şarkının adı Melankoli’ydi. Yoksa ben bir melankoli durumu mu yaşıyordum şimdi? Olabilir mi? Bu durumumu daha önce yaşamadığımdan adını bir türlü koyamıyordum. Bu adam belki gerçekte orada yoktu da ben hayal ediyordum. Olamaz mı? Hatta olamayan adamı gerçek olmayacak bir şekilde gülümsetiyordum. Halüsinasyon görüyordum belki.. Şizofreni gibi… Allah saklasın! Aklımdan gene neler geçiriyordum. Tül perdenin ardına gizlenen kırık kalpli bir kız çocuğu edasıyla son bir kez daha baktım gülümseyen suratına… Durumum melankoli mi, şizofreni mi bilmiyordum ama şuna adım gibi emindim ki bu adama sempati hislerim çoktan bitmişti kesin… Bir gülümsemeyi hatırlamakla karnıma kramplar girdiğine göre, zamanında ne acılar vermişti bana da onu streçleyip hafızamın derin dondurucusuna kilitlemiştim.
Nasıl olduysa olmuştu; bir şekilde dışarıya sızmıştı demek ki… İyi de bunca yıldan sonra buzunun erimesine ne sebep olmuştu peki? Bir anonsla kendime geldim.. "Sayın Elif Üzülmez! Lütfen danışmaya!" Sanki ayağımın altına çivi koymuşlar gibi fırladım olduğum yerden.. Ter içindeydim.. Koşar adımlarla danışmaya doğru yürüdüm. Misafirler gelmişti. Elimdeki tabelayı yere indirince fark etmemişlerdi beni tabii… Danışmadan adımı anons ettirmişlerdi. Çok mahcup olmuştum. Özür diledim. Gelenlerin ellerini tek tek sıkıp, isimlerini öğrenmeye başladım. Sıra sakallı olana gelmişti. Elini sıktım. “Ben Elif!” dedim. Gülümsedi. Tuhaf! Gülümsediğini gördüğümde maziden kalan derin bir elem hissinin yüreğime transfer edildiğini hissettim. Ayaklarımın dibinde kör kuyum belirdi gene.. Ürperdim. Hemen toparladım kendimi hemen.. Onu hatırlamak asla istemedim. Derhal hafızamın derin dondurucusunu onarmayı becermeliydim… Kaşlarımın arasından tehditkar bir edayla ona baktım. Gülümsemesi yüzünde öylece dondu. Bende varyasyon çoktu... Hiç merak etmeyin. Uzmanlaştım artık. Hemen kafamda onu bu kez sımsıkı streçledim. Belleğimden taşmış bir rüyaymış gibi hafızamdaki dondurucunun en kuytu ve en karanlık köşesindeki müebbet suçluları koğuşuna gizlice kilitledim.