huzur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
huzur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2014 Perşembe

Şşşttth!.. Kimse Duymasın! - 6 -


Kitaplığın merdiven basamağına oturarak düşündüm.
Makul ve insani bir sebep bulabilirdim.
Mesela "Ahmet Hamdi Tanpınar'ın kitaplarını, kitaplığıma güzellik katmasını düşündüğüm için aldım. Kimini okudum, kimine dokundum." diyebilirdim.
 
Bunu söylemek biraz yalan olacaktı.
 
Tüm bu kitapları alırken, görülmeyen şeyleri gören, işitilmeyen şeyleri işiten ve bir hayalin, bir gölgenin içinde, yani bir tasavvurun imkânlarındaki  hudutsuzlukla kâinatı idrak eden bir insan sıfatıyla eğlenmekti niyetim.

Gerçekten!




not- Koyulaştırılmış cümleleri Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Abdullah Efendinin Rüyaları adlı öyküsünden aşırdım.

9 Nisan 2013 Salı

Şşşth! Kimse Duymasın!.. - 5 -




Ne vakit  dünyanın mumunu söndürsem,
İçimden bambaşka bir ben çıkıyor.
Gözümle görsem korkacağım.
Tuhaf şey!
Yüreğim nedense hiç korkmuyor.
 
Gerçekten...


26 Nisan 2012 Perşembe

Ve Daredevil Ve Huzur Ve İnsan

 

"Hayal... Duman. Bir mısraın peşine takıldık. 
Hakikaten hepsi hayaldi." 


Mümtaz o günü sonradan bir çok defa hatırladı.  O günün hatırası, onun hem bağrında saplı hançeri, hem ömrünün som altından bahçesiydi. Onun için hiç bir teferruatını unutmamıştı. Istıraplı günlerinde, Nuran'ın kendisine karşı kayıtsızlıklarını fark ettiği zamanlarda, onları teker teker sayar ve yaşardı.... Hakikat şu ki, genç adam o zamana kadar bu güzel kadının sadece varlığıyla mesut oluyor, uzaklaşınca içine hüzün çöküyor, fakat onu hayatının içinde göremiyordu.  Fakat Nuran'ın yüzünü ve dudaklarını kulağının dibinde hissettiği ve sesinin arzu ile değiştiğini bu kadar yakından duyduğu anda iş değişmişti. O andan itibaren muhayyilesi çalışmaya başlamıştı.




Ekseriya içimizde varlığından bile şüphe etmediğimiz o gizli ve yaratılışın sırrını taşıyan kurtlar birdenbire uyanmışlardı. Mümtaz, oluşun bu zerresi, şimdi kendisini kâinat kadar geniş, sonsuz buluyordu. Nuran'ın varlığı ile kendi varlığını bulmuştu.... Ağaç, su, aydınlık, rüzgâr, Boğaz köyleri, eski masallar, okuduğu kitap, gezdiği yol, konuştuğu ahbap, başının üstünden geçen güvercin, sesini duyduğu ve cüssesi, rengi, hayat nasibi ne olduğunu bilmediği yaz böcekleri, hep Nuran'dan gelen şeylerdi. Hepsi ona aitti. Hulâsa uzviyetinin ve muhayyilesinin yaptığı bir büyü içinde idi. Çünkü kadın dediğimiz o acayip ve zengin varlık, o bizden başka türlü ve derin tâbiat, onun kulağına bir saniye kendi uzviyetinin sıcaklığını nakletmişti.




Geceyi acayip hayaller içinde geçirdi..... Bazen yerinde duramıyor kalkıyor, oda içinde geziniyor, bir cigara içiyor, bir iki sahife kitap okuyordu. Sonra tekrar yatağa giriyor, uyumaya çalışıyordu. Sonra tekrar hayal aynı vuzuh ile gözünün önüne geliyor; rüyanın, ne olduğunu fark edemediği akışını kesiyor, Nuran alt kattaki sofanın aynasından birdenbire fışkırıyor yahut bahçedeki erik ağacı  birdenbire onun şeklini alıyor veya çocukluğunun geçtiği odalardan birinde ona rastlıyor ve çehre tam muayyeniyetini aldığı zaman, o yatağında "Yarın gelecek..." düşüncesiyle uyanmış bulunuyordu.... Yarın.... Bu acayip ve sihirli bir kapıydı.... Çünkü bu kapının arkasında Nuran vardı. 




Hakikatte Nuran'ın aşkı Mümtaz için bir nevi dindi. Mümtaz bu dinin tek âbidi, mabedin en mukaddes yerini bekleyen ve ocağı daima uyanık tutan başrahibi, büyük mâbûdenin sırrın yerini bulması için insanlar içinden seçtiği fani idi. Bu biraz da doğruydu. Güneş her gün onlar için yeni baştan doğuyordu. Bütün mazi üst üste zamanlarını onlar için tekrarlıyordu.... İnsanoğlu tam sevinemez, bu onun için imkânsızdır. Düşünce vardır, küçük hesaplar vardır ve korku vardır. İnsanoğlu korkan mahlûktur. "Hangi büyük mucize bizi bu korkudan kurtarabilir?.." ... Terazisi birdenbire aksi istikamete kaydı; ya gelmezse...
 




Ve bu sevgi, bu sarih ve sade çehreyi ferdi saadetiyle daha ilk günlerinden itibaren Mümtaz için bir muamma yapmıştı. Onun için Mümtaz üstünde fazla düşünmemesine rağmen, sevgilisine olan hayranlığına, ömrünü bir yıldız kasırgası yapan o tapınma hissine bir nevi korku karışmıştı. 




Bu korku Mümtaz'ın ruhunda en derin zemberekleri harekete getirdi. Sonradan saadetini zehirleyen şeylerin başında, sadece kendisini bu kadar muhayyilesine terk edişin az çok hissesi olduğunu düşünürdü.  Fakat Mümtaz o yaz, insan ruhunu olduğundan çok hür sanıyordu. Her an kendimize sahip olabileceğimize inanıyordu. Bu demektir ki, hayatın gafiliydi.



NOT: Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur adlı romanının bazı cümleleriyle, Daredevil adlı çizgi romanın bazı karelerini eşleştirerek, küçük bir öykü çıkarmaya çalıştım.

21 Şubat 2012 Salı

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 20 - Nuran

 

Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  



!F Uluslararası Bağımısız Film Festivali için İstanbul'a gitmiştim. Aynı günde seyredeceğim üç filmden ikincisi için, Emek Sineması'nın kendine has tarihi kokusunu içime çeke çeke koltuğuma yerleştim. Hemen ön çaprazımda oturan kadın dikkatimi çekti. Yanındaki genç adamla tatlı tatlı muhabbet ediyordu. Konuşmasını işitir işitmez, bu İstanbullu'dur, diye düşündüm. Çünkü romanlardan öğrendiğime göre, Türkçeyi onun gibi güzel konuşmak, karşısındakinin gözlerine böyle ısrarla bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak, hiçbir özentisiz, telaşsız, büyük ve geniş, suları, dibi görünecek kadar berrak, bir nehir gibi hayatın ortasında, hep kendi kendisi olarak sakin, besleyici akmak ancak gerçek İstanbul kadını için mümkündür. Hayranlıkla  tekrar tekrar baktım. Genç kadının güzel ve biçimli büstünü, beyaz bir rüyayı andıran yüzünü iyice görünce, onun Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur adlı romanındaki kahramanı Nuran olduğunu farzettim. Yalnız bir kadındı Nuran. İnandığı, sevdiği adam, çocuğunun babası, evlendiklerinden yedi sene sonra bir seyahatte tanıdığı Romanyalı bir kadın yüzünden iki sene evini, barkını bırakmış, şurada burada sürtmüş, sonra da bir gün artık beraber yaşayamayacaklarını, ayrılmaları lazım geldiğini söylemişti. Gerçekte, bu, başından beri mesut olmayan bir evlenme idi. İkisi de birbirlerini çok sevmişler, fakat vücutça hiç tanımamışlar,  kocası sinirli ve bezgin, genç kadın sadece sabırlı, yan yana birbirlerine kapalı, fakat gündelik işlerde açık, iki tesadüf mahkûmu gibi yaşamışlardı. Kızlarının dünyaya gelişi bu kapalı ve hemen hemen  neşesiz hayatı başlangıcında biraz  değiştirir gibi olmuştu. Fakat çocuğunu çok sevmesine rağmen ev, kocasını daima sıkmış, karısının sessiz, yumuşak ve kendi alemine gömülmüş hayatını daima yadırgamıştı. Kocasına göre genç kadın ruhen tembeldi. Hakikatte ise kadın yedi sene bu yarı uyku hayatında onun kendisini uyandırmasını beklemişti. Kocası, sahip olma hissinin içinde her türlü arzu ve hevesi uyuttuğu insanlardandı. Onun için bu zengin madenin farkına  varmadan onun yanı başında aslında kısır, ancak insiyaklarını uyandıracak şiddetli sürprizleri bekleyerek yaşamıştı. Genç kadının üstünden bir kayanın üstünden aşan bir dalga gibi, onda hiçbir akis uyandırmadan geçerdi. İşte bu dönemlerde, Köstence plajında  tesadüf ettiği Romanyalı kadın, onbeş yıllık tecrübesiyle adamın hayatına girivermişti. Bu kadın, istemeyen, sadece almasını bilen, "Arkadaşlıkla başla! Daima anlayışı ve sabırlı ol! Erkeği anladığını hissetsinler.... Sonra kanatlarını ger, nefes aldırma.... fakat istemek, asla..." diyen kadınlardandı. Belli ki böylesi, kocasının mizcına tam denk düşmüştü. Nuran kocasına barışmak, hepsini unutmak için zaman tanımıştı.  Adam, hiçbir zaman iradeli ve vaktinde kaçacak kadar akıllı bir insan olmamıştı. Boşanmışlardı. Nuran kocasından boşandıktan sonra, bir ada vapurunda kendinden yaşça küçük bir genç adamla tanışacaktı. Genç kadının İstanbullu olması, Boğaz'da yetişmesi, Türkçe'yi adeta şarkı söyler gibi konuşması bu genç adamı etkilemişti. Genç kadının yaşanmış bir hayatı vardı. Erkeğinden ayrılmış bir kadındı. Bir kızı vardı. Her dul kadın gibi mahalle baskısını, çevrenin gözlerini üzerinde hissediyordu. Genç kadının annesinden duyduğu ilk nasihat neydi? "Kadın her şeyden evvel kendisini gizlemeyi bilmelidir; yavrum." Belki kendi kızı da aynı kadere hazırlanıyordu. Acayip bir durumdu. Erkeklerin kabahatleri ayıplanacağına, boşanmak ayıp görülmekteydi. Bu sadece kadınlar için değil erkekler için de zalimce bir tutumdu. Zira pek çok erkek, boşanmamak için, kendilerinden nefret eden kadınlarla yaşamak durumunda kalıyorlardı. Son atmış sene içinde  ilk boşanma vakası, Nuran'ın başından geçmişti.  Acaba genç kadın  "kimseye hesap vemek zorunda değilim." diyebilecek miydi? Acaba asıl kimliğini, ne kadar zengin, ne kadar değişik bir alem olduğunu keşfedecek miydi? Peki  kaç insan bu zenginliği keşfetmeden ölürdü?


Genç kadın, yanındaki genç adama doğru eğildi... İşittim.... Alçak sesle Mahur Beste'yi mırıldandı. Gülümsedim. Çünkü O'nu, alaturka musiki dedikleri acayip tokmakla döve döve hazırlamış olduklarını hatırladım. Sanki güneş parçacıklarıyla dolu, berrak, dâvudiye yakın bir sesi vardı. Genç adam  hayranlık, ömrünü bir yıldız kasırgası yapan o tapınma hissine bir nevi korku karışmış gözlerle kadına baktı. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı. Ben "Nuran" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.


NOT:  Yazının çoğu cümlelerini  Ahmet Hamdi Tanpınar'ın  Huzur adlı kitabından alıntıladım. 

22 Ekim 2011 Cumartesi

İstanbul Gene Bana Rüyadaymışım Hissi Verdi.


Perşembe günü Kadir Has Üniversitesi'ndeki Tezer Özlü konferansı'nın tadına doyamayınca, cuma günü devam edecek olan konferansı izlemeye karar verdim. Bu durumda tüm iş programımı değiştirmeliydim. Cuma sabahı çalıştığım sigorta şirketlerinden birinin bölge müdürlüğünden ofisime ziyaretime geleceklerdi. Telefon ettim. "Ben İstanbul'dayım. Yarın sabah ben size gelsem. Ne dersiniz?" diye sordum.  "Elbette." dediler. Ayıp bir şey mi bu? Değil bence. Eğer ben bu teklifi yapmayıp, konferansa gidemeseydim, illa ki onların gelmelerinden rahatsız olduğumu hissettirecektim. Oysa maksat görüşmek değil mi? Samimi davrandım. Dururmumu anlattım. Hoşlarına bile gittiğini söyleyebilirim.  Neyse. Diyeceğim odur ki ben perşembe akşamı Ataşehir'de oturan arkadaşım Hülya'da kaldım. Cuma sabahı saat dokuzda sigorta şirketine gidip görüşmemi yaptım. Arabamı Kadıköy'de bıraktım. Vapurla Eminönü'ne geçtim. Taksiye atlayıp Kadir Has Üniversitesi'ne gidip Tezer Özlü konferansının devamına katıldım. Sanırım tek okur izleyici bendim. Diğerleri öğrenciler, memleketin değişik  şehirlerindeki üniversitelerinden gelen akademisyenler, Tezer Özlü'nün yakınlarıydı. Ve sana bir şey söyleyeyim mi, tek kelimeyle enfes bir konferanstı. Ufkumu anlatamayacağım kadar çok açtı. Akşam üzeri yapılacak olan son yuvarlak masa söyleşine girdim. Dinleyici koltuğuma oturdum. Önümdeki kıvırcık saçlı adam ilgimi çekti. Yoksa Metin Üstündağ mıydı? Olabilir miydi? Evet, kesinlikle oydu. İnanamadım. Bu feleğin bana tam bir kıyağıydı anlatabiliyor muyum? Metin Üstündağ'ın sadece karikatürlerinin değil, esas kitaplarının müptelasıyım. Az mı aradım sahaflarda kitaplarını? Of! Ne sen sor ne ben söyleyeyim. Çıkışta yan yana gelince tanıştım. Ne konuştuğumu hatırlamıyorum. Sadece bu muhabbetin bana kadayıf üzerine kaymak tadı verdiğini söyleyebilirim. Ve çıktım üniversiteden. İstanbul'da ne hoş iki gün geçirdim diye düşündüm. İstanbul'un karmaşasına daldım. 

 
Perşembe akşamı Avrupa yakasından Anadolu yakasına arabamla geçmiştim. Trafik akıllara ziyandı. Korkunçtu diyebilirim. Cuma günü vapurla karşıya geçtim ama gene  kara yolu  tam bir keşmekeşti. Bir kaç gün daha bu durumu yaşasam belki sevgiliden bıkkınlık hissi gibi bir duyguyla İstanbul'dan ayrılabilirdim. Galiba bana İstanbul'u sevdiren tarihi olaylar değildi. Ben İstanbul'u şairlerin, yazarların katkılarıyla sevmiştim. Ahmet Hamdi Tanpınar  ve Orhan Pamuk kitapları en bilindik rehberlerimdi sözgelimi. Ben İstanbul'u  topyekün herşeyiyle, ama esasında yazarların ve şairlerin yazdığı cümlelerin bende doğurduğu hüzünlü, hülyalı hisle sevdim. İstanbul bana gene tam manasıyla rüyadaymışım hissi verdi.

"O bu yolu öteden beri severdi. Beyazıt Camiinin yan tarafında, büyük kestanenin altında güvercinleri seyretmek, sahaflar içinde kitapları karıştırmak, tanıdığı kitapçılarla konuşmak, sıcak günden ve sert aydınlıktan çarşının birdenbire insanı kavrayan loşluğuna ve serinliğine girmek, bu serinliği çok arızı bir hal gibi teninde duya duya yürümek hoşuna giderdi. " (Huzur s.37)

"Keserciler sokağına geçti ve uzun süre sokak adlarına bakmadan yürüdü. Ahşap evler arasında bitişik nizam yapılmış, balkon demirleri paslanmış döküntü apartmanlar, uzun burunlu 1950 model kamyonlar, çocukların oynadığı araba tekerlekleri, eğrilmiş elektrik direkleri, kazılıp bırakılmış kaldırımlar, çöp tenekelerini karıştıran kediler, pencerelerde sigara içen başörtülü ihtiyar kadınlar, seyyar yoğurtçular, lağımcılar, yorgancılar gördü." (Kara Kitap s.316)

"Artık ne İstanbul'u ne Boğaz'ı ne eski musikiyi, ne de sevdiği kadını birbirinden ayırmaya imkan bulamazdı... Ayrı bir nizamda üç güzelliğin, sanatın sevilen tabiatın ve hiçbir cazibesi kaybedilmeyen kadının birbiriyle kendi ruhunda nasıl karıştığını, ne acayip büyüye ve rüyaya yakın bir kıyaslar aleminin bir tek realite gibi yaşadığını kendi de fark ederdi." (Huzur s.188)

"Rüyalardan başka bir yerde göremeyeceğimi sandığım, kör çeşmeli, yıkık duvarlı, kırık bacalı hayalet sokaklardan geçerken, karanlığın içinde masal devleri gibi uyuklayan camileri tuhaf bir korkuyla seyrederken, yalnız sarayımda değil bütün İstanbul'da zamanın durduğuna beni inandıran, havuzları kurumuş, heykelleri unutulmuş ve saatleri durmuş meydanlardan geçerken, taklidimin öğünerek anlattığı ticari başarılarını da... dinlemiyordum. Benim ve senin soyadını taşıyan cadde sabaha doğru, öbür bütün caddeler, sokaklar ve alanlar gibi, gerçeklikten çok bir rüyanın uzantılarıydı." (Kara Kitap s.292)

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Kahve Molası - Türk Edebiyatı'ndaki Sevdiğim Umutsuz Romantik Adamlar


Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı romanıyla  evin bir yerlerinde sürekli karşılaşırım. Okuduğum yerde kitap bırakma, yerine koymama gibi fena bir adetim olduğu için, bu kez yatak odasının yan komidininin üzerinde rastladım kitaba... Sabah erkendi. Yeni uyanmıştım. Yeni uyanmanın verdiği mahmurlukla hemen fırlamadım da, yatakta doğrulduğum yerden bir süre  odadaki eşyalara baktım. Önce her evin kendine has bir kokusu olduğunu düşündüm. O evde yaşayan insanların kokusu sinmez mi eve? Siner bence. Sigortacı olarak eşyaları yangın ya da su baskını sebebiyle hasar gören sigortalılarıma söylediğim bir söz vardır… “Sigortaladığımız için ödeyeceğimiz tazminatla eşyanızın yerine yenisini alabilirsiniz.  Ama anılarınızı gizlediğiniz eşyanızın ruhunu, yenilerine geçirmek size düşüyor.” Çoğu güler bu sözlerime. Çünkü güldürmek için söylediğimi zannederler. Oysa inanarak söylerim. Çünkü insan nesnelerle yaşar  hayatı bence… Ve o nesneler dokunuldukça, üzerinde oturulup, kalkıldıkça, yenilip, içilip, okunup, yazılıp, gülünüp, ağlanıp, öfkelenip, kahkaha atılıp, kırılıp, dökülüp onunla yaşanılan anılar  biz fark etmeden  lıkır lıkır içine  akıtıldıkça, o nesne ya da ev,  sahiplerinin kokusunu alır. Neyse…


Masumiyet Müzesi tam zamanında elime gelmişti. Zaten bugün bazı bölümlerini okumayı aklımdan geçirmekteydim. Halil Gökhan’ın  Umutsuz Romantik Bir Adamın Günlük Acıları adlı yeni romanı satışa çıktığını duyduğumdan beri nasıl bir hikayesi olduğunu çok merak ediyorum. İstanbul’a gidemeyince alamadım kitabı tabii. Türk Edebiyatının başka bir umutsuz romantiği olan  Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ndeki Kemal’i hatırlamak istemiştim  bu durumda.  Okumayı arzuladığım bir kitaba ön hazırlık yapmak niyetindeyim yani. Kitap okumayı bir şölene çevirmeyi seviyorum. Okuyacağım yeni kitaba kendimi hazırlamayı… Daha okumadan sadece kitap adından esinlenerek, başka bir roman kahramanıyla yeni kitap arasında kendimce ilişki kurmayı...  Yani yeni kitabı okumak için içimdeki merak duygusunu kışkırtmayı seviyorum ben. Tahmin ediyorum ki bambaşka bir umutsuz romantik adamdır Halil Gökhan’ın kahramanı. Ne Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nin Kemal’ine… Ne de Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sının Raif Bey’ine benzeyecektir. Ne de Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur’unun Mümtaz’ına…  Biliyorum bambaşka  umutsuz romantik bir adamın anılarını okuyacağım. Bir okur için edebiyatın güzelliği bu değil midir zaten?  Mesela  bir kadın için duyulan  umutsuz romantik acıları farklı farklı  lezzetlerde okuyup hissedebilme… Müthiş!


Neyse... Şimdi elimde Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi kitabı var... Daha önce Hayal Kahvem'e yazdığım  romanın 166. sayfasındaki "Aşk Acısının Anatomik Yerleşimini" hem kahvemi hüpletip hem okuyacağım. Bir umutsuz romantik adamın bildiğim öyküsünden,  başka bir umutsuz romantik adamın  bilmediğim anılarına hazırlık yapacağım. Belki akşam eve gittiğimde Kürk Mantolu Madonna ve Huzur'un cümleleriyle dans ederim bir süre... Kitaplar tüketmek için değil... Nesnelere duyguları geçirmek gerek bence. Hımmm... Elimdeki kahve var ya... Şahane!

9 Ocak 2011 Pazar

Bir Kitap Sayfasında Bir Kelimeyi Hissetmek...


Bugün Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Huzur adlı o eşsiz aşk romanı elime geldiğinde, sayfalarını dalgalandırdım öncelikle. Sonra gözüme ilk denk gelen kelimde durdum. "yarın"... Bu kelimenin geçtiği  paragrafları okudum. Aklıma Metin Üstündağ'ın "bugün bir kelimeyi hissettim" dizesi geldi. İlk okuduğumda çarpmıştı bu cümle  beni biliyor musun?  Bir kelimeyi hissetmek... Ne hoş bir haldi. Bir kelimenin hissine varmak... Ahmet Hamdi Tanpınar'ın eşsiz kitabı Huzur'un kahramanı Mümtaz, bir çocuklu ve boşanmış bir genç kadın olan Nuran'a aşıktır. Ertesi gün sevdiği kadın  gelecektir. Mümtaz yarın Nuran'ı görecek... Ve yarın... Yarını sabırsızlıkla beklemektedir. Mümtaz yarın kelimesinin sihrini ilk kez tatmaktadır. Yerinde duramaz, kalkar oda içinde gezinir, bir cigara içer, bir iki sahife kitap okur. Sonra gene yatağa girer, uyumaya çalışır... Yarın kelimesinin ilk kez farkına varır. Onun hayatı sadece bugünde geçmiştir ogüne kadar çünkü. Halbuki şimdi bu tek kelime, içinde bir mücevher gibi parlamaktadır... Yarın... Mümtaz sanki yarın sabah doğacak güneş kendi benliğinde bir altın yumurta imiş gibi ve kainatı, aydınlığı kendi uzviyetinde doğuracakmış gibi, içinde kozmik bir zenginlik duymaktadır.. Yarın... Bu acayip ve sihirli bir kapıdır. Bu kadar telaşlı olmasına hiç de şaşılmaz. Çünkü bu kapının arkasında sevdiği kadın vardır. Onun bilmediği cazibeleri ve bildiği cazibeleri, yumuşak sesi, dost gülüşü, istediği zaman insanın içine arzunun cinayet kadar kırmızı, ateş kadar yakıcı ve sonra garip şey, eski camilerdeki o renkli camlardan hafız sesleriyle beraber dökülen ışık kadar ruha ait şeylerle dolu iksirini akıtan başkaları vardır... Mümtaz nihayet dayanamaz. Bu muazzam ve eşsiz yarının bir anını kaybetmek istemiyormuş gibi yatağından fırlar. Şahane betimlemeler vardır kitapta... İskeleye iner.  Yürür.  Deniz kenarındaki küçük bir balıkçı kahvesinde oturur.  Ahmet Hamdi Tanpınar muhteşem cümleler eşliğinde doğayı tasvir eder. Mümtaz sabırsızdır. Sabırsızlığı bir yerde uzun uzun durmasına manidir. Çünkü sevdiği kadın gelecektir. Garip bir şeydir bu.  Düşüncesini ancak buraya kadar getirmektedir. Ondan sonra ayağının dibinde bir uçurum açılmış gibi birdenbire irkilmektedir.  İşin garibi nedir biliyor musun? Hiç kimse kendisindeki fevkaladeliği sezmemektedir. Mümtaz bugün sevincinde yalnızdır.  Bu hep böyle olacaktır. Yarın ıstıraplarında yalnız olacaktır.  Ağır ağır kalkar. İskelede bir sandaldan denize girer. Ahmet Hamdi Tanpınar romandaki kahramanına "yarın" kelimesini hissettirmektedir. Dolayısıyla okuyunca ben de hissediyorum  tabii... Bunlar yazarın dediği gibi benim latif hayallerim, küçük hayranlıklarım, özenmelerim...  Ahmet Hamdi Tanpınar'dan alıntıladığım cümlelerle ve Metin Üstündağ'ın hatırlatmasıyla  bir kelimeyi, "yarın" kelimesini  bir aşığın düşüncelerinde hissediyorum ya  hoşuma gidiyor bu halim...Ve ben Ahmet Hamdi Tanpınar'ın ve Metin Üstündağ'ın varlığı ile mesut oluyorum, onlardan uzaklaşınca içime hüzün çöküyor. Edebiyatı seviyorum.