elif şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
elif şafak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Temmuz 2019 Pazar

Okuduğum Kitaplar Ve Olasılıksız Görünenin Etkisi


Bu hafta Elif Şafak'ın On Dakika Otuz Sekiz Saniye'si ile  Jerry Kosinski'nin Şeytan Ağacı adlı romanlarını kolaycacık, seve isteye okudum bitirdim. 

Az önce ise  Nassim  Nicholas Taleb'in olasılıksız görünenin etkisi başlıklı, Siyah Kuğu  adlı  kitabını seve isteye okumaya giriştim. Du bi...  Peki... Bencileyin merakları muhtelif, ilgisi dağınık, bilgisi yarım yamalak biri, bu  beş yüz sayfalık felsefe kitabını kolaycacık bitirebilir mi dersiniz?  Ne o? Olasılıksız mı görünüyor?  Pratik olarak imkansız mı diyorsunuz? Olağan beklentinin dışında yani öyle mi? 

Valla, yazar, kitabın daha ilk sayfalarında diyor ki... "Doğduğunuzdan beri dünyamızda gerçekleşen önemli olayları, teknolojik değişimleri, icatları düşünün ve bunları ortaya çıkışından önce beklenenlerle kıyaslayın. Kaç tanesi bir program dahilinde gerçekleşmiş? Özel yaşamınızı ele alın; örneğin iş seçiminiz, eşinizle tanışmanız, memleketten sürgün edilişiniz, karşılaştığınız ihanetler, birdenbire zenginleşmeniz ya da fakirleşmeniz... Bunların hangileri bir plan halinde gerçekleşti.  Siyah Kuğu mantığı, bilmediklerinizi bildiklerinizden çok daha önemli kılar. Düşünün ki pek çok Siyah Kuğu beklenmedik olmalarından dolayı ortaya çıkmış ve etkileri şiddetli olmuştur."

Yani,  diyeceğim odur ki bu kitabı seve isteye, kolaycacık okuyup bitirebilmem bir Siyah Kuğu benim için. 

Görüyorsunuz, daha 11. sayfadayım. Felsefe yapmaya başladım. Hay canına  sayın seyirciler, bu "olasılıksız  görünenin etkisi" olmalı. Şaşırdım:)

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Eli Çenesinde Yazarlar


 
 
 

1- Reşat Ekrem Koçu
2- Orhan Pamuk
3-Adalet Ağaoğlu
4-Füruzan
5-Haydar Ergülen
6-İsmet Özel
7-Sema Kaygusuz
8-Ece Temelkuran
9-Ahmet Arif
10-Murat Menteş
11-Latife Tekin
12-Perihan Mağden
13-Halil Gökhan
14-Nazım Hikmet Ran
15-Elif Şafak
16-Şebnem İşigüzel
17-Murathan Mungan

19 Haziran 2015 Cuma

Sevdiğim Güzel Yazarlar


 
 
 
 


1-  Halide Edip Adıvar (1882-1964)
2- Şükûfe Nihal (1896-1973)
3- Suat Derviş (1903-1972)
4- Cahit Uçuk (1911-2004)
5- Adalet Ağaoğlu (1923-)
6- Nezihe Meriç (1925-2009)
7- Sevim Burak (1931-1983)
8- Füruzan (1932-) 
9- Sevgi Soysal (1936-1976)
10- Tomris Uyar (1941-2003)
11-  Tezer Özlü (1943-1986)
12- Duygu Asena (1946-2006)
13-Buket Uzuner (1955-)
14-Nazan Bekiroğlu (1957-) 
15-Latife Tekin (1957-)
16-Perihan Mağden (1960-)
17-Elif Şafak (1971-)
18- Şebnem İşigüzel (1973- )
19-Ece Temelkuran (1973-)
20-Sema Kaygusuz (1972-)
21-Şule Gürbüz (1974-)


12 Şubat 2013 Salı

Edebiyat Aşk Değil De Ne?



 "AŞK'ın hiç bir sıfata ve tamlamaya ihtiyacı yoktur.
Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındasındır, merkezinde,
ya da dışındasındır, hasretinde..."
Elif Şafak - Aşk
 
Bir saat boş vaktim vardı. Ne yapacaktım? Kardeşimi ayarttım. Gene bir saat evinden kaçırdım. Kimi zaman böyle dar zamanlarda buluşuveririz. Birlikte hasbihal ederiz. Kardeşim öğretmendir. Uzmanlığı Türkçe olunca, değmeyin edebiyat muhabbetine… Edebiyata meraklı bu öğretmen bir de balık burcuysa hele... Ohhh, şahane aşk sohbeti yapabilirsiniz böyle biriyle. Balık burcu bilir misiniz ki, en romantik, en gizemli, en duygusal, en hayalperest ve depresyona en meyilli kadın tipidir. İki hafta çocukları hasta oldu diye döküntü oldu vücudu sıkıntıdan vallahi. Ama hastalığının adı da pek yakışmış haspaya; Rose! O kadar romantiktir ki, döküntüleri bile gül şeklinde!. Neyse iyileşti şimdi çok şükür!... Gene bir kaçamak yaptık kardeşimle. Önce bir kafeye gittik. Kahvelerimizi sipariş ettik. Şöyle koltuklarımıza rahatça yerleştik. Yaslandık arkamıza. "Bu gün konumuz edebiyatımızda aşk olsun! Ne dersin?” dedik göz kırparak birbirimize. Kahvelerimiz geldi. Şöyle bir kahveleri kokladık çektik içimize. Sonra fincanların uçlarını birbirine değdirdik “Aşk olsun!” diye bağırdık çevreyi umursamadan gene... Vee.. Başladık muhabbetimize…


Önce ben Atilla Atalay'ın çok sevdiğim Ebekulak adlı öyküsünden bahsettim. Benim kardeş de çok sever Ebekulak'ı. Her öyküseverin ayrıcalıklı öyküleri vardır. Ebekulak benim için öyledir. Zaman zaman kitabını açar okurum. Tekrar tekrar okumaktan bıkmam. Bilakis öyküyü bildiğim için yüreğimde hissederim. Haa.. Bir de mutlaka sesli okurum. Gözümün görmesi yetmez, kulaklarım da duysun isterim. Çok severim.


Ama asıl benim kardeş, Nezihe Meriç’in Keklik Türküsü öyküsünü o  kadar güzel anlatır ki doyamazsınız tadına. Dinlerken kardeşimi, kendinizi bir kaptırırsınız konunun akışına... Öykü bir kara tren olup, tünelden geçer gibi gönlünüzü delip geçer. Öyyyle bakakalırsınız ardından. Çok güzel anlatır gerçekten. "Keklik Türküsü’nü anlatsana bana kardeş" dedim. "Tamam!” dedi. Hiç itiraz etmedi… Canım benim ya… Bu bildiğim hikayeyi kimbilir  kaç kez dinledim kardeşimden. Neden yeni duymuşum gibi geliyor bana her seferinde? Neden gözlerim doluyor ve zor tutuyorum ağlamamak için kendimi… Bu gün de müthişti anlatımı! Sakın bilmeyenler adında keklik var diye fabl gibi bir şey sanmasınlar. Yoo! Bu bir genç kızın İstanbul'da her gün bindiği vapurda karşıdan karşıya aşık olduğu bir çocukla ilgili... Şehir hikayesi yani.. Ama daha eski yıllarda geçer... Gene içten içe çekilen, dile dökülmeyen aşklardan. Eski aşklardan! Yazarın Bozbulanık adlı kitabında yer alan öykülerinden...

Uykusuz haftalık mizah dergisinde sürekli takip ettiğim Ersin Karabulut’un Sandıkiçi’den bahsetmeye başladım. Bir keresinde anlattığı öykü, yanlışlıkla bir adama çarpması ile başlıyordu. İnanılmaz tatlı yazmıştı gene ve okurken nasıl da eğlenmiştim anlatamam. Tam onu anlatırken kardeşime, bende ilgi dağınıklığı vardır işte böyle… Konu aşk iken değiştirdim konuyu birden. "Hani birine çarparsın fark etmezsin de sana “Hişt dikkat etsene” diyen bir ses duyarsın ve sinir olursun ya" diye söze başladım şimdi de. “Hişt” ne kardeşim dedim. Hişt ne? şeklinde konu akınca… Birdenbire “Hişt Hişt”e atladık. Hani Sait Faik’in “Hişt, Hişt “adlı yalnızlık temalı öyküsü. Ben hişt kelimesine sinir oluyorum ama ya kimsem olmasa, bir hişt diyenim bile olmasa ne olurdu acep halim diye düşündüren öyküsü. Çok güzeldir bu öykü de sahiden! Biraz dedikoduya girip Sait Faik’in özel hayatıyla ilgili konulara dalıyorduk ki… Boşver dedik şimdi bunları… Birkaç da şair yadetsek! Mesela kim?


İlk olarak nedense Sezai Karakoç geldi aklımıza… Monna Rosa şiiri… Hani üniversitede okurken gizliden gizliye aşık olduğu kız için yazmış bu şiiri de kızın haberi yokmuş… Kızın ceplerine gizli gizli aşk şiirleri koyarmış. Kız, bu şiirleri erkek arkadaşı yazıyor sanırmış. Oysa Sezai Karakoç yazarmış. Mona Roza'yı okuduğunuzda kızın adı çıkar ya şiirden sahiden. Kızın adı da aramızda kalsın Muazzez Akkaya. “Monna Rosa siyah güller akgüller” diye başlayan uzun şiiri. Kız yıllar sonra bu şiir ortaya çıkınca sevildiğini öğrenmiş. Bunu duyduğunda evliymiş tabii ki! Yoksa kızı, Muazzez Akkaya benim annem diyerek ortaya mı çıkmış? Muhtelif söylentiler var ama bildiğimiz kadarıyla şair hiç evlenmemiş. Ne aşklar var! Aaa biraz dedikodu yapalım artık bu kadar da öyle değil mi? Hemen büyük şairimiz Attila İlhan'a geçtik ki kardeşimin telefonu çaldı...


Tam Attila İlhan’a geçtik... PiaYağmur Kaçağı ve Üçüncü Şahsın Şiiri ile sohbetimize devam edecektik ki... Devam edemedik… Bitirdik… Çünkü küçük yeğen evde “Anne..Anne!” diye tutturmuş. Hemen hesabı ödedik. Arabaya bindik. Birbirimize baktık.. Bir ağızdan: “Gözlerin gözlerime değince Felaketim olurdu ağlardım. Beni sevmiyordun, bilirdim. Bir sevdiğin vardı, duyardım. Çöp gibi bir oğlan, ipince, Hayırsızın biriydi fikrimce. Ne vakit karşımda görsem Öldüreceğimden korkardım. Felaketim olurdu, ağlardım!" Üçüncü Şahsın Şiiri adlı muhteşem şiirin ezberimizdeki ilk dizelerini aşkla seslendirdik… Kardeşimi bıraktım evine... Araba kullanırken devam ettim şiire: "Ne vakit Maçka'dan geçsem Limanda hep gemiler olurdu Ağaçlar kuş gibi öterdi. Bir rüzgar aklımı alırdı. Sessizce bir cigara yakardın. Kirpiklerini eğerdin bakardın. Üşürdüm içim ürperirdi. Felaketim olurdu, ağlardım!" Bu kadarı kalmış ezberimde... Söylesene... Edebiyat AŞK değil de ne?

20 Haziran 2011 Pazartesi

Kahve Molası - Hayali Saçmalamalar Dünyasına Hoş Geldiniz.


“Hayal gücümün geniş olduğunu söylerler. “Saçmalıyorsun!” demenin şimdiye kadar icat edilmiş en ince yoludur bu. Haklı olabilirler. Endişelenmeye başladığımda, nerede ve ne zaman söylemem gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine kendimi tanıtmak istediğimde, aslında kendimi ne az tanıdığımı bilmezden geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğin de daha âlâ olmayacağını kabullenemediğimde, ne bulunduğum yerde, ne de göründüğüm insan olmayı içime sindirebildiğimde… saçmalarım.  Hakikatten ne kadar uzaksa, yalandan da o kadar uzaktır saçmalık. Yalan, hakikati ters düz eder. Saçmalık ise, yalanla hakikati ayırt edilemeyecek biçimde birbirine lehimler. Karışık gibi görünüyor ama basit.”

Bu cümleler Elif Şafak’ın Bit Palas adlı romanının giriş cümleleri. Ofisteyim. Günün ilk  Kahve Molası’nı verdim. Şöyle  mis gibi bir kahve içmek niyetindeyim.  Gözüm Bit Palas’ı aradı. İşte dolabın üzerinde, diğer kitaplarımın arasındaydı. Kitabı  elime aldım. Hemen ilk sayfasını aceleyle açtım. Okumaya başladım. Bu bölümü okumak bir nebze  kendime getirebilirdi beni.  Çünkü az önce tuhaf bir hâl yaşamıştım. Sonu lehime biten büyük bir teklifin tatlı yorgunluğu üzerime çökmüştü. Masamdaki işlerimi bir kenara bırakıp başımı oturduğum koltuğun yumuşaklığına bırakmış, film başlayacağı için kararan sinema  ışıkları gibi, gözlerimi dünya renklerine kapatmıştım. Hayal çarklarım  anında dönmeye başlamıştı gene. Bildiğim bir filmin kareleri  nazlı nazlı gözlerimin önünden akıyordu sanki. Baktım etrafıma. Allahım! Ben ofiste değildim ki! Nerde miydim?  Anlatacağım...


Haziran başında Hayal Kahvem’e yazdığım bir yazımda, (burada), Oya, Dilek ve ben geyiğine kahve fallarımıza bakarken, benim fincanda, ne bileyim flamenko yapan hipopotamlar görmemiştik de kuyruğu S biçiminde kıvrık, kanatlı, bir gözünü kırpan, sinsi sinsi sırıtan bir kedi  figürü görmüştük. Şaşırmıştım. Çünkü baktığım fincanlarda hiçbir şekli hiçbir şeye benzetebilmeye muktedir bir bünyeye sahip değildim ben.  Bu kez nasıl olduysa bu kediyi   ayan beyan görebilmiştim. İşin tuhafı, aynı kedi aynı günün gecesi  ekranımdaki İstanbul Belgesel Film Festival’i reklamında karşıma çıkmamış mıydı? Afalladığımı hatta oturduğum yerde büzülüp nasıl tırstığımı gözünün önüne getirmelisin. Of! “Madem bu durum korkuttu seni… Çivi çiviyi söker diyeceğine, otur oturduğun yerde!” diyorsan… Aman diyeyim! Sakın aklından bile geçirme. Neden biliyor musun? Bilakis bu durum benim hayal çarklarımı anında öyle bir kışkırttı  ki, ben bunu gökyüzünden gelen bir emir sandım. Yemedim içmedim. İtiraf etmeliyim ki, o günler işlerimi azıcık kaytardım. Bil bakalım ne yaptım? Documentarist İstanbul Belgesel Film Festival’ine gittim. Hatta giderken kendi kendimi tebrik bile ettim. Öyle ki kısa yoldan kendimi özüme dönmüş gibi hissettim. Abartıyorsun deme lütfen. Ah, şu benim minik bir kuş yüreği gibi çırpınan hassas ruhum! Akabinde ve detayında sevinçli bir telaş içine girmiştim işte.  Bu kararım sebebiyle öpebilsem kendimi  o an  alnımdan öpecektim. 

İlk gittiğim film, Albert’in Kışı adlı Danimarka yapımı bir filmdi.  Ben sinemanın koltuğuna yerleşmiş filmin başlamasını bekliyordum. Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi seviyorum. Sinemanın o efsunlu loşluğunda karşı konulmaz bir istekle etrafıma bakınıyor,  bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiriyordum. Gözlerimin radarlarını sonuna kadar açmıştım ki birdenbire onu gördüm. Tamıtamına önümde otuyordu. Yıllardan beri tanışmak istediğim o şaire Yarabbim ne kadar çok benziyordu! Hissetti mi bilmiyorum. Bir mucize oluştu. Usulca başını bana çevirdi. Kemiğime kadar işlemiş mahcubiyetimden, beklemediğim anda bakışlarına denk geldiğim bu şairin yüzüne açıkça bakamadığımı itiraf etmeliyim. Daha da kötüsü, yüzüme bakmakta ısrarlıydı. Yanaklarımın al al olduğunu hissettim. Mümkün  mertebe başımı öne eğerek mevcut tehlike’nin geçmesini sabırla bekledim. Şair umarsızca yüzüme bakmaya devam etmekteydi. Acaba sahiden O muydu?  Aklıma bir şey geldi.  Küçüklüğümden beri renklerle oynamayı çok severim.  Mekânların, insanların hatta duyguların bile kendine has bir rengi olduğuna inananlardanım. Şimdi uzatmamak için bu konu hakkında düşündüklerimi ayrıca yazmayı uygun buluyorum. Ben sinemanın loş ışığında hayal meyal gördüğüm bu kişinin  o şair olup olmadığına emin olmalıydım.  İyice bakarsam eğer onun rengini görebileceğimi biliyordum. Gözlerimi yerden kaldırdım. Kirpiklerimi bir kez bile kırpmadan, göz bebeklerimi oynatmadan, geniş bir merakla ona baktım. Artık emindim. Kesinlikle O'ydu. Başının üzerinde sarı ve kırmızı renkler ışıldıyordu.  Ben kirpiklerimi bir süre kapatıp açmayınca, gözlerim sulanıp, gördüğüm görüntü bulanıklaşmaya başladı tabiatıyla... Şairi kaybedeceğim endişesiyle, en son "Sizsiniz!" diye bağırdığımı hatırlıyorum.  Maalesef daha fazla dayanamadım. Gözlerimi bir an kapatıp açtım.  Ben... Ben ofisteydim. Peki... Sinema? Ya şair? Yok! Saçma değil mi şimdi bu yaşadıklarım? Elim  tekrar Elif Şafak'ın Bit Palas adlı kitabına gitti. Yıllar önce okuduğum kitabın, yukarıda yazdığım ilk cümleleri şöyle devam etmekteydi: "Diyelim ki hakikat yatay bir çizgidir. O zaman yalan dediğimiz şey de dikey bir çizgi olur. Saçmalığa gelince o da şöyle bir şeydir... O... Çember...  Ne yatay vardır çemberde, ne dikey. Ne bir son, ne bir başlangıç." Evet saçmaydı hayal ettim şeyler. Ben demek ki gene hayali saçmalar dünyasına gidip gelmiştim. "Saçmalama  daha fazla" demezsen bir şey daha söyleyeceğim.  Of! Albert'in Kışı adlı filmdeki, hüzünlü ve kaçamak gözlerle  hasta annesini izleyen çocuğun görüntüleri  gözümün önüne geldi şimdi. Yok artık. İyi ama ben bu filme gitmemiştim ki. İnanmıyorum, yoksa gittim mi? Ya şair? Oydu eminim. Heyy! Tamam.  İşe dönmeliyim. Kahve Molam bitti.