“Hayal gücümün geniş olduğunu söylerler. “Saçmalıyorsun!” demenin şimdiye kadar icat edilmiş en ince yoludur bu. Haklı olabilirler. Endişelenmeye başladığımda, nerede ve ne zaman söylemem gerektiğini karıştırdığımda, insanların bakışlarından korktuğumda, insanların bakışlarından korktuğumu belli etmemeye çalıştığımda, tanımak istediğim birine kendimi tanıtmak istediğimde, aslında kendimi ne az tanıdığımı bilmezden geldiğimde, geçmiş canımı yaktığında, geleceğin de daha âlâ olmayacağını kabullenemediğimde, ne bulunduğum yerde, ne de göründüğüm insan olmayı içime sindirebildiğimde… saçmalarım. Hakikatten ne kadar uzaksa, yalandan da o kadar uzaktır saçmalık. Yalan, hakikati ters düz eder. Saçmalık ise, yalanla hakikati ayırt edilemeyecek biçimde birbirine lehimler. Karışık gibi görünüyor ama basit.”
Bu cümleler Elif Şafak’ın Bit Palas adlı romanının giriş cümleleri. Ofisteyim. Günün ilk Kahve Molası’nı verdim. Şöyle mis gibi bir kahve içmek niyetindeyim. Gözüm Bit Palas’ı aradı. İşte dolabın üzerinde, diğer kitaplarımın arasındaydı. Kitabı elime aldım. Hemen ilk sayfasını aceleyle açtım. Okumaya başladım. Bu bölümü okumak bir nebze kendime getirebilirdi beni. Çünkü az önce tuhaf bir hâl yaşamıştım. Sonu lehime biten büyük bir teklifin tatlı yorgunluğu üzerime çökmüştü. Masamdaki işlerimi bir kenara bırakıp başımı oturduğum koltuğun yumuşaklığına bırakmış, film başlayacağı için kararan sinema ışıkları gibi, gözlerimi dünya renklerine kapatmıştım. Hayal çarklarım anında dönmeye başlamıştı gene. Bildiğim bir filmin kareleri nazlı nazlı gözlerimin önünden akıyordu sanki. Baktım etrafıma. Allahım! Ben ofiste değildim ki! Nerde miydim? Anlatacağım...

Haziran başında Hayal Kahvem’e yazdığım bir yazımda, (burada), Oya, Dilek ve ben geyiğine kahve fallarımıza bakarken, benim fincanda, ne bileyim flamenko yapan hipopotamlar görmemiştik de kuyruğu S biçiminde kıvrık, kanatlı, bir gözünü kırpan, sinsi sinsi sırıtan bir kedi figürü görmüştük. Şaşırmıştım. Çünkü baktığım fincanlarda hiçbir şekli hiçbir şeye benzetebilmeye muktedir bir bünyeye sahip değildim ben. Bu kez nasıl olduysa bu kediyi ayan beyan görebilmiştim. İşin tuhafı, aynı kedi aynı günün gecesi ekranımdaki İstanbul Belgesel Film Festival’i reklamında karşıma çıkmamış mıydı? Afalladığımı hatta oturduğum yerde büzülüp nasıl tırstığımı gözünün önüne getirmelisin. Of! “Madem bu durum korkuttu seni… Çivi çiviyi söker diyeceğine, otur oturduğun yerde!” diyorsan… Aman diyeyim! Sakın aklından bile geçirme. Neden biliyor musun? Bilakis bu durum benim hayal çarklarımı anında öyle bir kışkırttı ki, ben bunu gökyüzünden gelen bir emir sandım. Yemedim içmedim. İtiraf etmeliyim ki, o günler işlerimi azıcık kaytardım. Bil bakalım ne yaptım? Documentarist İstanbul Belgesel Film Festival’ine gittim. Hatta giderken kendi kendimi tebrik bile ettim. Öyle ki kısa yoldan kendimi özüme dönmüş gibi hissettim. Abartıyorsun deme lütfen. Ah, şu benim minik bir kuş yüreği gibi çırpınan hassas ruhum! Akabinde ve detayında sevinçli bir telaş içine girmiştim işte. Bu kararım sebebiyle öpebilsem kendimi o an alnımdan öpecektim.

İlk gittiğim film, Albert’in Kışı adlı Danimarka yapımı bir filmdi. Ben sinemanın koltuğuna yerleşmiş filmin başlamasını bekliyordum. Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri insanları seyretmeyi seviyorum. Sinemanın o efsunlu loşluğunda karşı konulmaz bir istekle etrafıma bakınıyor, bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiriyordum. Gözlerimin radarlarını sonuna kadar açmıştım ki birdenbire onu gördüm. Tamıtamına önümde otuyordu. Yıllardan beri tanışmak istediğim o şaire Yarabbim ne kadar çok benziyordu! Hissetti mi bilmiyorum. Bir mucize oluştu. Usulca başını bana çevirdi. Kemiğime kadar işlemiş mahcubiyetimden, beklemediğim anda bakışlarına denk geldiğim bu şairin yüzüne açıkça bakamadığımı itiraf etmeliyim. Daha da kötüsü, yüzüme bakmakta ısrarlıydı. Yanaklarımın al al olduğunu hissettim. Mümkün mertebe başımı öne eğerek mevcut tehlike’nin geçmesini sabırla bekledim. Şair umarsızca yüzüme bakmaya devam etmekteydi. Acaba sahiden O muydu? Aklıma bir şey geldi. Küçüklüğümden beri renklerle oynamayı çok severim. Mekânların, insanların hatta duyguların bile kendine has bir rengi olduğuna inananlardanım. Şimdi uzatmamak için bu konu hakkında düşündüklerimi ayrıca yazmayı uygun buluyorum. Ben sinemanın loş ışığında hayal meyal gördüğüm bu kişinin o şair olup olmadığına emin olmalıydım. İyice bakarsam eğer onun rengini görebileceğimi biliyordum. Gözlerimi yerden kaldırdım. Kirpiklerimi bir kez bile kırpmadan, göz bebeklerimi oynatmadan, geniş bir merakla ona baktım. Artık emindim. Kesinlikle O'ydu. Başının üzerinde sarı ve kırmızı renkler ışıldıyordu. Ben kirpiklerimi bir süre kapatıp açmayınca, gözlerim sulanıp, gördüğüm görüntü bulanıklaşmaya başladı tabiatıyla... Şairi kaybedeceğim endişesiyle, en son "Sizsiniz!" diye bağırdığımı hatırlıyorum. Maalesef daha fazla dayanamadım. Gözlerimi bir an kapatıp açtım. Ben... Ben ofisteydim. Peki... Sinema? Ya şair? Yok! Saçma değil mi şimdi bu yaşadıklarım? Elim tekrar Elif Şafak'ın Bit Palas adlı kitabına gitti. Yıllar önce okuduğum kitabın, yukarıda yazdığım ilk cümleleri şöyle devam etmekteydi: "Diyelim ki hakikat yatay bir çizgidir. O zaman yalan dediğimiz şey de dikey bir çizgi olur. Saçmalığa gelince o da şöyle bir şeydir... O... Çember... Ne yatay vardır çemberde, ne dikey. Ne bir son, ne bir başlangıç." Evet saçmaydı hayal ettim şeyler. Ben demek ki gene hayali saçmalar dünyasına gidip gelmiştim. "Saçmalama daha fazla" demezsen bir şey daha söyleyeceğim. Of! Albert'in Kışı adlı filmdeki, hüzünlü ve kaçamak gözlerle hasta annesini izleyen çocuğun görüntüleri gözümün önüne geldi şimdi. Yok artık. İyi ama ben bu filme gitmemiştim ki. İnanmıyorum, yoksa gittim mi? Ya şair? Oydu eminim. Heyy! Tamam. İşe dönmeliyim. Kahve Molam bitti.