yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalnızlık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2026 Çarşamba

Hayalet Uzuv Sendromu'ndan Sisler Bulvarına Yolculuk

Dün sabah çok erken saatlerde yürürken, yıllardır görmediğim bir arkadaşımla karşılaştım. Hasretle kucaklaştıktan sonra sohbete dalıp yola devam ettik. Daha çok ben sordum, o cevapladı... Çünkü hikâyesi büyüleyiciydi.

Uzun yıllar yurt dışında genetik mühendisi olarak çalıştıktan sonra, yaşadığı ülkede yepyeni bir sayfa açmış, ikinci üniversitesine başlayıp ergoterapi okumaya karar vermişti.

"Şahane bir cesaret!" dedim. "Peki tam olarak nedir bu ergoterapi?"

Adımlarını yavaşlatıp anlatmaya başladı:

"Diyelim ki bir kazada kolunu kaybeden biri var. Tıp bu insanı yaşatır, yarasını iyileştirir. Ama ertesi sabah tek elle gömleğinin düğmelerini nasıl ilikleyeceğini ya da ayakkabısını nasıl giyeceğini öğretmez. 

Bir de işin görünmeyen tarafı var. Buna hayalet uzuv sendromu deriz. Artık orada olmayan kolunu hâlâ hissedebilir, parmaklarını oynattığını sanabilir, kaşındığını ya da sızladığını söyleyebilir.  İşte ergoterapi, insanın hem bu yeni bedene hem de yeni hayata uyum sağlamasına eşlik eder."

Arkadaşım, "olmayan kolun varlığı ve sızısı"ndan söz ettiği anda zihnimde bir şimşek çaktı.

"Attilâ İlhan'ın Sisler Bulvarı'ndaki o dize gibi..." dedim.

Merakla bana döndü.

"Hangi dize?" diye sordu.

"'Kesik birer kol gibi yalnızdık...'"

"Çok ilginç! Merak ettim şiiri." dedi.

"sisler bulvarı'na akşam çökmüştü / omuzlarımıza çoktan çökmüştü / kesik birer kol gibi yalnızdık / dağlarda ateşler yanmıyordu / deniz fenerleri sönmüştü / birbirimizin gözlerini arıyorduk"

Bir süre sessizce yürüdük.

Sonra dedim ki: "Keşke bu şiiri bir ergoterapist yorumlasa...

Bu dize çok çarpar beni.  Neden "kesik bir kol"? Neden başka bir benzetme değil de tam olarak bu?"

Sonra ekledim:

"Sen bunu bilimin diliyle anlatıyorsun. Attilâ İlhan ise şiirin diliyle anlatıyor. Fiziksel ya da ruhsal... İnsanın hayatından kopan bir parçanın yokluğu bazan varlığından daha ağır gelebiliyor.

Belki bir ergoterapist, o imgenin neden bu kadar sarsıcı olduğunu bizden daha iyi anlatabilir. Bazı kayıplar yalnızca gittikleri yerde kalmıyor...  İnsanda yaşamaya devam ediyor. Tıpkı artık orada olmayan bir uzvun, hâlâ oradaymışcasına hissedilmesi gibi..."

Sanırım  Attilâ İlhan'ın o tek dizesi, bir şiir olmanın ötesinde, insanın eksilme hâline yazılmış en güçlü anlatımlardan biri... Üstelik iki taraf için de...

"Kesik birer kol gibi yalnızdık..."

Müthiş!

20 Mayıs 2017 Cumartesi

Hey Ahbap!..

Bana  bazı şarkılar lazım ahbap
hafif şarkılar, acı olmayan şarkılar
çok şarkıya ihtiyacım var
Tutam tutam saçlarımı savuracak şarkılar
didem madak/128 dikişli şiir


Rüyamda... Hayırdır inşallah...  Durup dinlenmeden yürüyordum. Nereye gidiyordum? Niye telaş ediyordum? Ne zamandır yürüyordum? Bilmiyorum. 

Dehşetli yorulmuştum.  Göğsüm hızlı hızlı kalkıp iniyor, dudaklarımın arasından süzülen nefesim hayatın nefesine karışıyor, ılık  bahar rüzgarı omuzlarıma aldığım gül rengi şalımı usulca havalandırıyordu.

Üzerinde yürüdüğüm taşlı yolun kıyısına gelince durdum. Ayaklarımın ucundan başlayan yeşillik, katman katman dağlar üzerinden ilerliyordu. Ortalıkta kimsecikler görünmüyordu. Yüreğimi hüzün dalgası kaplamıştı. Çıt çıkmıyordu. Yapayalnızdım. Şarkı söylemeye başladım. İşte o sırada onu işittim. Efsunlu ıslık sesi. 

Ne vakit yanı başımda duran yalnızlığımı  görmek istemesem, hep kendi kendime şarkı mırıldanırdım. Ardından bana eşlik eden o ıslığı işitirdim. Durduğum yerde hayatımın o anlarını düşündüm. Bu gizemli ıslık, hayatımın en mühim zamanlarında hep yanımdaydı. Böyle düşününce yüreğim sevgiyle doldu. 

Saçlarımı tutam tutam savurarak başımı ıslık sesinin geldiği yöne çevirdim:
-Hey ahbap! diye seslendim. İyi ki varsın... Teşekkür ederim.

Rüyalar ne acayip oluyorlar  di mi?

4 Haziran 2015 Perşembe

1 Ekim 2013 Salı

Ve Ekim Ve Attila İlhan Ve Sisler Ve Gene Sonbahar

Attila İlhan 11 Ekim günü İstanbul'daki evinde geçirdiği ikinci kalp krizi sonucu hayata veda ettiğinde 80 yaşındaydı ve takvim 2005 yılını gösteriyordu. Bir varmış bir yokmuş olacaktı elbette. Ölüm herkesin başınaydı. Çok üzülmüştüm sevdiğim şairin öldüğüne. Yüreğim üşümüştü. Öte yandan felek bir şaire yakışacak en  kıyak ölümü  armağan etmişti ya Attila İlhan'a, ne yalan söyleyeyim inandığım Tanrı'ya gülücük göndermiştim. 

Mevsimlerden sonbahardı.  An gelmişti. Paldır küldür yıkılmıştı bulutlar. Gökyüzünde anlaşılmaz bir heybet. O eski heyecan ölür ya hani... An gelir biter muhabbet. Çalgılar susar heves kalmaz hani.... Görünmez bir mezarlıktır zaman. Şairler dolaşır saf saf tenhalarında şiirler söyleyerek. Kim duyarsa korkudan ölür. Tahrip gücü yüksek. Saatli bir bombadır patlar. An gelir. Attila İlhan ölür demişti şiirinde.  Sicilinde bir enfarktüs sabıkası vardı. Şair kalbî sebeple ölüme yenik düşmüştü. Attila İlhan ölmüştü. Önümüzdeki bir kaç günü Attila İlhan'a ayırmaya karar verdim. Şairin ruhuna rahmet gönderip, Sisler Bulvarı'ndan giriş yapmak istedim. 

Attila İlhan'ın Sisler Bulvarı adlı şiirini bilirsiniz değil mi? Of, ben çok severim. Aslında  Sisler Bulvarı'nı Kasım ayında okumak çok iyi gider. Çünkü ilk iki dize "Elinin arkasında güneş duruyordu... Aylardan kasımdı biz üşüyorduk" diye başlar. Sonra hüzün ve elem dolu dizeleriyle devam eder. Of! Binlerce kez okusam her seferinde... İnan her bir dizesini binlerce kez okusam tek tek... Yüreğime yine, yeni, yeniden tesir eder. 

Şair şiirinin bir yerinde şöyle söyler: "Sisler Bulvarı'na akşam çökmüştü... Omuzlarımıza çoktan çökmüştü... Kesik birer kol gibi yalnızdık." Bu nasıl benzetmedir? Şair bir yalnızlık tarifi yapmaktadır yapmasına ama bu yalnızlığı "kesik birer kol gibi" diye örnekliyor ya... İyice çarpıyor bu dize beni biliyor musunuz? Acaba "kesik bir kol gibi yalnızlık" la Attila İlhan  ne demek istemişti? Nasıl bir yalnızlık hissini anlatmak istemişti? Anlayamıyordum.


Sonra günlerden bir gün gazetelerden birinde "hayalet uzuv sendromu" diye bir habere denk gelmiştim. Uzuvlarını kaybedenlerin sanki o uzuvları yerindeymiş gibi acı çekmelerine neden olan rahatsızlığa "hayalet uzuv sendromu" deniliyormuş.. Şöyle.. Deprem, savaş veya kaza sonucunda uzuvlarını yeni kaybedenler, sanki kolu, bacağı ya da eli halen yerindeymiş gibi hissediyorlar ve acı çekiyorlarmış.. Bu ağrının şiddetinden intiharı düşünenler bile oluyormuş.. Allah vermesin kimseye.. Düşünsenize.. Ne feci bir histir kimbilir? 

Attila İlhan'ın Sisler Bulvarı'nda "kesik bir kol gibi yalnızdık" dediği böyle bir duygu olmalı.. Öyle bir yalnızlık hissi ki sanki bir uzvun, kolun kesilmiş gibi sözgelimi.. O halde tam burada İtalyan yazar Cesare Pavese'nin günlük yazılarından oluşan Yaşama Uğraşı kitabındaki o ünlü cümlesini yadetmenin tam zamanı değil mi? Der ya hani... "Yalnız kalmamak için tüm akşam aynanın karşısında oturdum." Bu sözlerin yazarının sonu ne olmuş biliyor musunuz? 42 yaşında bir otel odasında, üstelik çok meşhur bir yazarken, uyku hapı içerek intihar etmiş..


Şimdi Pavese'nin aynalı cümlesinden bakın nereye geçeceğim.. Kaliforniya Üniversitesi'nde, son derece basit bir yöntemle "hayalet uzuv sendromu"nu tedavi etmeyi başarmışlar.. Hani uzvunu kaybeden kişiler, kayıp henüz yeniyken, kesilmiş ellerini veya ayaklarını hissetmeye devam ediyorlarmış ya.. Bu beynin bir organı yitirmeye direnişiymiş aslında.. Artık olmayan bir elin karıncalanması, olmayan bir ayağın uyuşması, omuzun kesik yerinin yumrusuna dokunduğunda elinin parmaklarını tutuyormuş hissi vermesi gibi yani.. İşte bu nedenle Hayalet uzuv deniyormuş.. 

Bilim dünyası Ayna Tedavisi diye bir yöntem geliştirmiş.. Uzvunu kaybeden kişi ayna karşısına geçiriliyormuş. Misal kolunu mu kaybetmiş.. Sağlam kolunu aynanın önüne koyup kaldırıp indirmesi isteniyormuş.. Beyin kol kesik değilmiş gibi algılıyormuş ve bu durumda hastanın aslında var olmayan ama ağrıyan kolunun ağrısı yok oluyormuş.. Bir nevi görsel aldatmaca yani.. Ve bu yöntem uzuvlarını kaybeden hastaların ağrılarının giderilmesinde çok başarılı bir yöntem olmuş. Ne güzel!

İyi de, İtalya'nın yalnız yazarı Cesare Pavese, yalnız kalmamak için tüm akşam aynanın karşısında oturup, yalnızlık sızısını dindiremeyip intihar ettiğine göre demek ki Ayna Tedavisi yalnızlığın ilacı değil öyle değil mi? 

Ya da şöyle mi düşünmeli. Eğer yalnızlık acısı varsa, insan aynayı belki de kendi içine çevirmeli. Yalnızlığın hayali ağrısını dindirmek için belki içindeki Sisler Bulvarı'na ayna tutmalı.

Ne diyor büyük şair: "eğer sisler bulvarı olmasa.. eğer bu şehirde bu bulvar olmasa.. sabah ezanında yağmur yağmasa.. şüphesiz bir delilik yapardım.. " 

Gördünüz mü halimi? Neyle başladım yazıma... Nerelere gittim? Sonunda toparladım mevzuyu da, çok şükür nihayetinde  başladığım yere döndüm.. Neyse... Böyleyken böyle...  


2012

6 Temmuz 2013 Cumartesi

Ve Bir Fim Ve Bir Şarkı Ve Yalnızlık


Senle beraber olsak da sevgilim
Ayrılsakta, ölsek de bu yolda



 
Ömür boyu bağlansak da
Sevinsekte üzülsek de




Yalnızlık ömür boyu




Senle beraber olsakta sevgilim
Hiç görmesek birbirimizi, özlesek




Hep yalnızlık yavrum
Yalnızlık ömür boyu


 

Birden sen gelsen aklıma
Seni unutsam bazı bazı




Meraklansam gizlice,
Delice kıskansam seni


 

Hep yalnızlık var sonunda
Yalnızlık ömür boyu,

 


Hep yalnızlık var sonunda
Yalnızlık ömür boyu...
 
 



1 Nisan 2012 Pazar

Serseri Aşıklar Ve Yalnızlık Ömür Boyu


Senle beraber olsak da sevgilim
Ayrılsakta, ölsek de bu yolda



 
Ömür boyu bağlansak da
Sevinsekte üzülsek de



Yalnızlık ömür boyu




Senle beraber olsakta sevgilim
Hiç görmesek birbirimizi, özlesek




Hep yalnızlık yavrum
Yalnızlık ömür boyu


 

Birden sen gelsen aklıma
Seni unutsam bazı bazı


Meraklansam gizlice,
Delice kıskansam seni


 

Hep yalnızlık var sonunda
Yalnızlık ömür boyu,

 


Hep yalnızlık var sonunda
Yalnızlık ömür boyu...






24 Aralık 2011 Cumartesi

Zamanın İçine Sıkışmış Kalmış Hisler Durağında İnecek Var!


KoÜ Edebiyat Kulübü'nün facebook'taki sayfasında görmüştüm. 23 Aralık cuma akşamı saat 19:00'de Leyla Atakan Kültür Merkezi'nde Şiir Dinletisi olacaktı.  Tema "Ayrılık"tı. Aman Allahım! Ben bu haberi duydum ya nasıl sevinmiştim anlatamam.  Son haftalarda hep İstanbul'daki üniversitelerin yazarlarla ilgili sempozyumlarına katılmıştım. Kadir Has Üniversitesi'nde Tezer Özlü Sempozyumu'na, Mimar Sinan Üniversitesi'nde Tomris Uyar Sempozyumu'na, Yeditepe Üniversitesi'nde Vüs'at O. Bener Sempozyumu'na, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde Öteki Dünyalar Edebiyatı adlı fantastik romanlar üzerine bir sempozyuma katılabilmek için işimi gücümü bırakıp İstanbul'a gitmiştim. Her defasında  daha fazla zenginleştiğimi hissetmiştim. Şimdi şehrimde bir şiir dinletisine katılacaktım. Şahane bir duyguydu bu. Zaten üzerine afiyet, bilirsin, abartma sanatında şöhret sahibiyimdir. Ben şehrimde yapılacak bu şiir dinletisi üzerine hayallerimi abarttıkça abartmıştım. Kimbilir hangi şairlerin şiirleri akacaktı dize dize? Kimbilir nasıl etkilenecektim? Mutlaka ağlayacaktım. Kimseye aldırmaz, ağlardım eminim... Hele dinleti "ayrılık" üzerineydi ya... Of, kimbilir hangi hisli dizeler bam telime değecekti? Bazı dizelerde biliyorum... Yüreğim resmen tir tir titreyecekti...  Attila İlhan'dan şiir okurlardı illa değil mi?. O güzeller güzeli dizeler okunmadan olur mu? "Çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var... Çünkü ayrılık da sevdâya dahil..." Belki Cemal Süreya misali öperek uyandıracaktık  ayrılığı... Fırından yeni çıkan beklentiler satın alacaktık... Kırmızı mavi ekoseli yalnızlıklarımızı serecektik masaya... Bilirsin ya o şahane şiiri... Manzara denize sıfır olmayacaktı elbette... "Manzara ayrılığa sıfır!" Acılarımızla iki lafın belini kıracaktık... Olmadı ama... Bilsen daha ne çok şairler ve ayrılık şiirleri üzerine hayaller kurdum ben... Bugün Bursa'ya gitmeliydim. Çalıştığım sigorta şirketlerinden birinde öğleden sonra üç ile beş arasında toplantı vardı. Katılmam şarttı. Şiir dinletsi ise İzmit'te akşam yedideydi. Önce Bursa'ya gittim. Toplantıya yetiştim. Dönüşte boğazıma dizile dizile iskenderimi yedim. İzmit'teki şiir dinletisi için Leyla Atakan Kültür Merkezi'ne vardığımda saat yediyi on geçiyordu. Tüm merakımla ve heyecanımla hemen konferans salonunun kapısını açmaya davrandım ki içeriden bir genç kapıyı açtı. "Şşşttt! Şimdi prova var. Gösteri sekizde" dedi. Hımmm... İlk hayal kırıklı... Neyse... Belki daha iyi böylesi diye düşündüm. Yorgundum. Biraz kendimi toparlayıp sonra şiirleri dinlemem belki benim için daha hayırlı olacaktı. 


Hem bu arada kardeşimi de dinletiye getirebilirdim. Hey! Şiir dinletisinin ilandaki saatinde yapılmamasına kızacağıma sevindim ben. Hemen kardeşimi aradım. Durumu anlattım. "Tamam, gelirim." dedi. Atladım arabaya, kardeşimi aldım. Konferans salonuna zamanında vardık. Kalabalık toplanmıştı. Bir iki hanımla ayaküstü muhabbet ettik. Baktık ki ayrı telden çalıyoruz. Ben şiir diyorum. Onlar tiyatrodan bahsediyorlar. Ben Kocaeli Üniversitesi diyorum. Onlar memleketteki tüm üniversitelerden söz ediyorlar. Diyeceğim odur ki bu gece orada benim ilanını gördüğüm şiir dinletisi yoktu. Onun yerine bir tiyatro vardı. İkinci hayalkırıklığı... Ben şaşırdım kaldım. Kardeşle ikimiz öylece kalakaldık. Benim kardeş öğretmen kaşını kaldırdı... "Nereden buldun abla sen o ilanı." dedi. Tam o anda kaybolmuş, belki o zamanlar ne olduğunu anlamadığım için zamanın içine sıkışmış kalmış eski bir hissi hatırladım. Karşımdakinin kardeşim olduğunu unuttum bir an... Okuldaydım. Sınıfta.. Öğretmen ödevlere bakıyordu. Ben hem ödevimi yapmamışım hem defterimin kenarları kıvrılmış, sayfaları renkli kalemlerle alaca bulaca karalanmış. Öğretmen defterimin halini görüyor. Ödevimi yapmadığımı öğreniyor. "Nedir bu defterin hali?!" diyor. Öğretmenin yüzüne bakıyorum. Terliyorum. Terler sırtımdan aşağıya boşalıyor. Hiç haketmediğim bir yürek sıkıntısı hissediyorum. Hep böyle olur. Karşımdaki kardeşim bile olsa öğretmenler karşında her daim dilim tutulur, aklım karışır, bildiğimi bile söyleyemem. Çok eskilerde kalan, unuttuğum aynı hisler içindeydim... O zaman öğretmenime defterimi kardeşimin karaladığını, sayfalarını kıvırdığını söylememiştim. Şimdi kardeşim öğretmen ya, sorduğu soruya cevap veremedim. Derin derin baktım... Biraz daha kardeşimin öğretmen gözlerine  bakarsam, içli bir şiire  ya da efkârlı bir türküye dönüşecektim. Eminim. Kardeş anladı halimi.. Şefkatle saçlarımı okşadı. "Dert etme. Olur böyle şeyler. Gel biz kahve içelim." dedi. Eve dönüdüğümde hemen facebook'a baktım. Bir kaç gün önce KoÜ Edebiyat Kulübü facebook duvarına şunu yazmış... "23 Aralık Cuma günü Leyla Atakan Kültür Merkezi'nde yapılması planlanan Şiir Dinletisi elde olmayan bazı sebeplerden dolayı iptal edilmiştir. Affınıza sığınıyoruz..." Ben yoğunluktan bu haberi görmemişim tabii... Neyse... Böyleyken böyle işte... Yooo... Üzülmedim hiç... Hayallerim gene bana yetti... Bu gece kardeşle bir kafeye gittik.  Kahve içtik. Kardeş anlattı. Hiç sesimi çıkarmadım ben... Sessizce, uslu uslu öğretmen kardeşimi dinledim. 

22 Aralık 2010 Çarşamba

Metin Üstündağ ve Ayrılık Üzerine - Denemeyenler...


gel iki medeni insan gibi ayrılalım hayatım.. mesela, havaya madeni bir para atalım.. yazı gelirse: tak sepeti koluna.. tura gelirse: herkes kendi yoluna.. nasıl iyi mi


ayrılık düne kadar sadece bir kelimeydi benim için.. bugün, koskocaman bir devrik cümle oldu.. yarın, bir paragraf.. ertesi gün belki de bir hikaye olacak.. bu yılki sait faik abasıyanık hikaye ödülünü de bana verirler artık.

yazılar ve karikatürler- metin üstündağ