Before he can see the sky?" Bob Dylan/Blowin The Wind
Yazmaya niyetlenmiştim. Radyoda Bob Dylan'ın Blowin in The Wind'ini işittim. Parmaklarım büyü yapar gibiydi. Klavyenin harfleri üstünde kımıldamadan duruverdi. Şarkıya göre kafamdaki soruların cevabı rüzgarda uçuyordu. Bir adamın gökyüzünü görebilmesi için kaç kere yukarıya bakması gerektiğini soruyordu. Hayal ettim.
Radyoda Leonard Cohen'in melankolik sesi duyuldu. Dance me to the end of love diyordu. Oturduğum yerden kalktım. Şarkının ritminde dans etmeye başladım. İçimde biriken kelimeler kanatlanıp uçuştu. Kimi güvercin oldu kimi bulut... Yazmıştım işte. Rüzgarla gönderivermiştim. Görebilmesi için acaba kaç kere göğe bakması gerekiyordu?
Gönderdiğin sonbahar mektubuna nihayet denk gelebildim. Zarfı bu kez kolaylıkla açtığımı itiraf etmeliyim. Tek zarfın içine yerleştirdiğin emsalsiz güzellikteki sayısız notları görünce, dizlerimin üstüne sessizce çöküverdim.
Dünyaya gelirken hangi zamanda ve coğrafyada doğacağıma, saç, göz, deri rengime, cinsiyetimin ne olacağına ben karar vermemiştim. Yaşadığım çağda İngiltere sarayında da doğmuş olabilirdim, 18. yüzyılda sefalet, açlık, pislik içinde yüzen, bir balık satıcısının oğlu olarak tezgah arkasındaki balık çöplerinin arasında da. Bir İspanyol denizci, macera ya da bilim insanın çocuğu da olabilirdim, ya da ne bileyim bir Karayip korsanın hatırlamadığı bir limanda hamile bıraktığı bir şarkıcının kızı da. Amerikalıların esir alıp köle etmek için gemilere bindirdiği Afrikalı bir yerlinin kızı da olabilirdim, yazdığı yazı sebebiyle Sibirya'ya sürgüne gönderilmiş bir yazarın hiç görmediği, hasretindeki evladı olarak da... Nerden geldi şimdi bunlar aklıma?
Hımm... İyi ama arkadaşlarımı bari kendim seçebilirim. Hiç tanımadığım, hiç görmediğim, tipini,
adını, eğitimini, mesleğini yani kim olduğunu bilmediğim biriyle,
önyargılarımdan uzak mektup arkadaşlığı yapmak istedim. Tesadüf eseri bir mektup arkadaşı buldum. Onunla mektuplaşmaya başladım.
Oldukça ciddi biriydi. Mesela mektuplarına gülümseme işareti asla iliştirmezdi. Böyle yazması bana tuhaf geliyordu. Bu düşüncemi kendisine yazdığımda, hiç akıl edemeyeceğim bir cevap verdi: "Gülümsemeyi kafana takma. Ağzım neredeyse hiç gülmez. Ama bu beynimin içinde gülümsemediğim anlamına gelmez."
Bilgili biriydi. Yazdığım
mektuplarda, çözemediğim pek çok soruyu ona sormaya başladım. Mesela bir keresinde "İnsanlar neden alay ederler? diye yazdığımı hatırlıyorum. Bir başka mektubunda ise "Hiç aşık oldun mu? Bana aşkı açıklayabilir misin?" diye sormuştum. Son sorumu yazdığım mektuptan sonra uzun süre cevap alamadım.
Bir kaç hafta sonra elime ulaşan mektubunu merakla okumaya başladım. Benden aldığı mektupları okuyunca çok kuvvetli panik ataklar geçirdiğini yazıyordu. Doktora gitmiş. Meğer Asperger Sendromu diye bir hastalıktan mustaripmiş. Böyle bir hastalığı ömrümde işitmemiştim.
İyi biri olduğunu düşünüyordum. Kendisiyle ilgili yazdıkları bana hiç tuhaf gelmiyordu. Mesela dünyayı kafa karıştırıcı ve düzensiz buluyordu. İnsanları ilginç bulduğunu ama anlamakta zorluk çektiğini yazıyordu. Hindistan'da çocuklar açlıktan ölürken, onlar nasıl yiyeceklerini çöpe atabiliyorlardı, neden oksijene ihtiyaç duydukları halde yağmur ormanlarını yok ediyorlardı, herkes ölecekti zaten, neden savaşmaktan vazgeçmiyorlardı? Hem kafası karışık, hem de duygularını dışa vurmakta güçlük çeken biri olduğu için, en son aşkla ilgili sorularım sebebiyle, bünyesindeki panik atak ibresinin tavana vurduğunu söylüyordu.
Küçük
bir kızken anneme ne olacağımı sormuştum. Bana "Her şey olacağına varır. Geleceği görmemiz mümkün
değil." demişti. Belki ben de asperger sendromuyum. Bilmiyorum. Bildiğim, onunla mektuplaşmayı seviyorum.
NOT: Adam Elliot'un, Mary and Max adlı o güzeller güzeli animasyon filminin karelerini, filmden alıntılar yaparak öyküleştirdim.
Aslında benim niyetim Clouzot'un Karga adlı filmini seyretmekti. Du bi... Sanırım söze tersten girdim. En başından anlatacağım. Bugün evdeki mektup temalı kitaplarımı bir araya getirmeye niyetlendiydim. Ben aynı "tren"ler gibi "mektup"larla ilgili de her şeyi çok severim. Hayatımda en az bindiğim vasıta tren olmasına rağmen, hani o çocukluk şarkısındaki gibi "binmesem de, uzaklara gitmesem de" neden olduğunu tam çözemediğim büyük bir tutkuyla trenleri severim. Mektupları da öyle. Kaç mektup yazdım ki şu ahir ömrümde? Lise'ye giderken belki bir kaç arkadaşımla mektuplaşmışımdır o kadar. Elektronik posta dersen? Hımm... İşte o mektuplardan epeyce yazmışlığım var. Ama benim peşine düştüğüm günümüzün elektronik mektupları değil. Ele dolma kalem ve kâğıt alınmış. Belki karanlık çöktükten sonra, özenerek, okunaklı hem de iç çekerek duygular, düşünceler bembeyaz kağıda aktarılmış. "Mahsus selam ederim" veya "Hasretle gözlerinden öperim" le son verilmiş. Hemen altına isimle imza işlenmiş. İtinayla ikiye katlanmış. Beyaz bir zarfa usulünce yerleştirilmiş. Zarfın üzerine "Sayın..." la başlayan isim, hemen altına adres döşenmiş. Sol üst köşeye gönderenin adı adresi eklenmiş. Sağ üst köşeye ise pulu yapıştırılmış. Postaneye götürülüp gönderilmiş mektuplar benim ilgimi çeken. Ya da yazılmış ama göndermeye cesaret edilemeyerek çekmecede bekletilen, gizlenen mektuplar. Veya yerine ulaşmayan ya da geç ulaşan, geciken mektuplar... Ne çok mektup çeşidi var. Her biri ilgimin merkezi. Nereden okuyacağım böyle mektuplaşmaları peki? Edebiyata sırtımı dayayacağım tabii... Pek çok yazarın mektuplaşması kitaplaşmış çok şükür. Denk geldikçe satın almak ve okumak istiyorum. Ya da içinde mektup geçen filmleri seyretmek istiyorum.
Küçük Prens'in yazarı Saint-Exupery'nin bir bahçıvan öyküsündeki mektuplaşmalarına bayılırım. İki yakın arkadaş bahçıvan, iş güç, savaşlar, deniz yolculukları derken birbirlerinden ayrı düşerler. Aradan yıllar geçer. Bir gün kimbilir hangi yıldan kalma, hangi kervanlar, atlılar, gemiler, deniz dalgalarının inadıyla eline ulaştıysa, yaşlı bahçıvana arkadaşından bir zarf gelir. İçindeki mektupta sadece "bu sabah, güllerimi budadım." diye dört kelimelik bir cümle yazmaktadır. Aradan yıllar geçer. Mektubu alan bahçıvan arkadaşına bir cevap gönderir. Cevabı şöyledir: "Bu sabah, ben de güllerimi budadım." Tam olarak anlayamadım. Acaba bahçıvanlar "gül budamak" fiiliyle hayatlarında hiç bir şey değişmediğini mi ifade etmek istemişlerdir? Her mektup kendine özeldir. Mahremdir. Yazılanları ancak muhatabı en iyi anlayabilir. Benim yazdığım mektupları, gönderdiğim kişiden başkasının okumasını istemem. Hissiyatım böyleyken, niye Kafka'nın Milena'ya mektuplarını okumak için heyecan duyuyorum? Bilmiyorum. İşte o zaman soruyorum... "Kimim ben?" Fransız yönetmen Clouzot'un 1943 yapımı Karga adlı filmini de çok merak ediyorum. Çünkü bu film mektupla ilgiliymiş. Bu filmde şehrin ileri gelenlerine bine yakın karga imzalı mektuplar geliyormuş. Bunun üzerine dram üzerine dram yaşanıyor, cinayetler, intiharlar, tutuklamalar alıp başını gidiyormuş. Karga deyince... Yoo.. Ben şimdi posta güvercinlerine hiç geçmeyeyim. Bir zamanlar resmi güvercin postalarının kullanıldığını biliyorum ya, niye acaba posta işinde leylek değil, kartal değil ne bileyim karga değil de güvercin kullanıldığını çok merak ediyorum. Hatta IBM'in en önemli mikrofilmlerini, kimseye güvenmedikleri için özel yetiştirdikleri güvercinlerle gönderdiklerini okuduğumda "yok artık" demiştim. Olabilir mi böyle bir şey? Yazımı kısa kesmekti niyetim. Konuyu dağıttıkça dağıttım. İyisi mi Murathan Mungan'ın, dizelerinin içinde, zamanında muhatabına ulaşmayan kısa bir mektup olan şiiriyle bitireyim:
".......... "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.
Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
Takvim tutmazlığını
Aramızda bir düşman gibi duran
Zaman'ı
Daha o gün anlamalıydım
Benim sana erken
Senin bana geç kaldığını"
Görüldüğü gibi merakları muhtelif, dikkati dağınık, bilgisi yarım yamalak biriyim. Mahsus selam ederim.