mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mektup etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Temmuz 2017 Çarşamba

Cevap Rüzgarda Uçuyor

"How many times must a man look up
Before he can see the sky?"
Bob Dylan/Blowin The Wind


Yazmaya niyetlenmiştim. Radyoda Bob Dylan'ın Blowin in The Wind'ini işittim. Parmaklarım büyü yapar gibiydi. Klavyenin harfleri üstünde kımıldamadan duruverdi. Şarkıya göre kafamdaki soruların cevabı rüzgarda uçuyordu. Bir adamın gökyüzünü görebilmesi için kaç kere yukarıya bakması gerektiğini soruyordu.  Hayal ettim.

Radyoda Leonard Cohen'in melankolik sesi duyuldu.  Dance me to the end of love diyordu. Oturduğum yerden kalktım. Şarkının ritminde dans etmeye başladım. İçimde biriken kelimeler kanatlanıp uçuştu. Kimi güvercin oldu kimi bulut...  Yazmıştım işte. Rüzgarla gönderivermiştim.  Görebilmesi için  acaba kaç kere göğe bakması gerekiyordu?

8 Kasım 2015 Pazar

Bir Bakmışsın Gelivermiş Beklediğin

Tanrım,
Gönderdiğin sonbahar mektubuna nihayet denk gelebildim.  Zarfı bu kez kolaylıkla  açtığımı itiraf etmeliyim. Tek zarfın içine  yerleştirdiğin  emsalsiz güzellikteki sayısız notları görünce,  dizlerimin üstüne sessizce çöküverdim. 

Duygularımı anlatacak kelimelerim yetersiz...
Teşekkür ederim.

Sevgiler,

27 Temmuz 2013 Cumartesi

Ve Kitap Ve Mektup Ve Şiir Ve Oruç Veee Tabii Ki Aşk!


Bu sabah, çok erken,  sahur için kalktığımda, uyumadan önce okuduğum kitap  hakkında bir şeyler karalamak istedim.  İlginç bir öyküsü vardı bu kitabın. Mektup türündeydi. Ve Cemal Süreya ile ilgiliydi. Cemal Süreya ilk eşi Seniha Hanım'dan ayrılmış. İlk eşinden Ayçe adında bir kızı varmış. 1967 yılı ilkbaharında, Beyoğlu'nda, Çiçek Pasajı'nda, bir açılışta,  Zuhal Akkanat'la karşılaşmış. İlk görüşte aşk olmalı...  Bir süre izledikten sonra genç kadının yanına yaklaşmış ve "Benimle evlenir misin?" demiş. Genç kadın kimbilir nasıl şaşırmıştır? Zuhal Hanım bir süre kaçmış Cemal Süreya'dan... Sonundaaa...  Kapalıçarşı'da bir çayhanede nişan yüzüklerini takmışlar. Çok geçmemiş, altı ay sonra yıldırım nikahı yapmışlar. Zuhal Hanım'ın da ikinci evliliğiymiş ve tıpkı Cemal Süreya gibi ilk eşinden bir kızı varmış.  Cemal Süreya Ankara'da Maliye Tetkik Kurulu'nda görevliymiş. Zuhal Hanım ise İstanbul'da Sosyal Sigortalar Kurumu'nda, muhasebe bölümünde çalışmaktaymış.  Cemal - Zuhal evliliğinden Memo Emrah adında bir oğul dünyaya gelmiş. Aradan üç yıl geçmiş. Zuhal hanım'ın ağır bir ameliyat geçirmesi gerekince, Cemal Süreya İstanbul'a gelmiş. Oğlu Memo'yla ilgilenmiş. Zuhal Hanım, sonu belki de felçle bitecek o ağır ameliyatını başarıyla atlatmış. İyileşmiş. Hastaneden çıkmış. 

Zuhal Hanım tam onüç gün hastanede kalmış. Bu onüç gün boyunca Cemal Süreya, bulduğu her fırsatta, karısına mektup yazmış. Ziyaret günü, genç kadını görmeye gittiğinde, yazdığı mektupları ona bırakmış. Cemal Süreya'nın Onüç Günün Mektupları adlı kitabının, Erdal Öz tarafından yazılan, Sevda Sözleri'yle Dolu Mektuplar başlıklı ön sözünde okudum bu mektupların hikayesini.... Çok özel mektuplardı. Bir kişiye yazılmışlardı. Mektupların en güzeli Cemal Süreya'nınkiler gibi olsa gerekti. Çünkü aşk mektubuydu her biri... Üstelik yazarın kendi el yazısıyla yazılmışlardı. Türk Edebiyatı'nın en büyük ustalarından biri olan Cemal Süreya'nın bu mahrem mektuplarını, ölümünden bir yıl sonra yayımlamanın doğru olup olmayacağını epey düşünmüş Erdal Öz... Sonra mektupların tamamını okuyunca ve bu mektuplar Zuhal Hanım tarafından Erdal Öz'e verilmiş olunca, sevenleri tarafından okunması gerektiğine karar vermiş. Ne iyi etmiş! Etkili şiirleriyle başımı döndüren Cemal Süreya'nın, düz yazının mektup türünde de şahane örnekler verdiğini söylemeliyim.  Bu çok özel mektupları okumamıza  vesile olan Zuhal Hanım'a ve Erdal Öz'e ne kadar teşekkür etsem azdır diye düşünüyorum. Mektuplardaki altını çizdiğim cümlelerden bazı örnekler vermek istiyorum:


"Düşünüyorum da aşk sözcüğünü de biraz eksik buluyorum şu senle ben arasındaki ilişkide. Daha büyük, daha sağlam bu bizimki. Aşk onun içinde bir kısım galiba. Ötesinde, aşkla birlikte, ama yer yer, zaman zaman onu aşan başka duygular, başka esriklikler, başka baş dönmeleri de var bizde. Seni seviyorum ve senin için her şeyim. Beni seviyorsun ve benim için her şeysin. Bir insan için şu kısa hayatta bundan daha büyük ne olabilir ki? Acaba Mecnun Leylâ'yı elde edip onunla evlenseydi, Ferhat Şirin'e kavuşsaydı, aradan bu kadar yıl geçtikten sonra bizim birbirimize olduğumuz gibi tutkun olabilir miydi? Sen ne dersin buna?" 

"......Sen ne can kadınsındır sen. Kirpiklerinin ucuyla şarkı söylersin. Buram buram tütersin Cemal Süreya'nın yüreğinde. Sen yanımda ol, gam kasavet çeker gider. Türkülenirim. Mutluluk gelir ılım ılım. Sevda sözlerinin bini bir para..... Zuhal, arkadaşım. Bencileyin garip kişi seni seviyor. Ama sen verilen yemekleri yemiyorsun yine. Yersen, "ben sana teşekkür ederim." Başka nasılsın?"

"Özlem, özlem! Sen de olacaktın ki şimdi... Sensiz hiçbir şey olmuyor. Her tasarım, her projem seninle. Bir su akıyorsa, bir bulut geçiyorsa, hep seninle. Seviyorum seni.... Seviyor musun mektuplarımı? Ben seni çok seviyorum. "

".......Sıcak su vardı. Sabahleyin banyo yaptım. Seni sevmek ne güzel! Kadınım. Yarim. İpekböceği sesli sevgilim!"

"......... Sevmek ne uzun kelime! Derin deniz mavisi. Ne zaman geleceksin?...... Sevgilim ben şimdi büyük bir kentte sen düşünmekteyim. Elimde uçuk mavi bir kalem, cebimde iki paket cigara. Hayatımız geçiyor gözlerimin önünden. Çıkıp gitmelerimiz, su içmelerimiz, öpüştüklerimiz....... Masada tabaklar neşesiz. Koridor ıssız. Banyoda havlular yalnız. Mutfak dersen derbeder ve pis. Çiti orda duruyor, ekmek kutusu boş. Vantilatör soluksuz. Halılar tozlu...... Kapı diyor ki açın beni kapayın beni. Perdeler gömlek değiştiren yılanlar gibi. Radyo desen sessiz. Tabure sandalyelerden çekiniyor.Küçük oda karanlık ve ıssız. Herşey seni bekliyor her şey gelmeni. İçeri girmeni. Senin etinin değmesini. Gözünün dokunmasını, ve her şey tekrarlıyor... Seni nice sevdiğimi." 

"...... Her şey biliyor her şey. Sen biliyor musun bakalım. Seni nice sevdiğimi? Üstüne titrediğimi? Geldiğimi? Gittiğimi? Hadi! "


Ne hoş sözler öyle değil mi? Sahiden etkileyici...  Hafıza tuhaf kutu tabii. Durdurak bilir mi? Hele benimkisi!.. Bu mektupları okuyup bitirdikten sonra, Cemal Süreya'nın Tomris Uyar'a parlak sıfatlar kullanmak yerine, insanın iliklerine işleyen alçakgönüllülükle, kendi el yazısıyla yazığı o kısacık not aklıma geldi...



Şair sözü yalan mıydı peki? Yooo....  Sanırım  aynen Nâzım Hikmet'in aşık olduğu her kadına şiir yazdığı gibi yahut nebileyim Özdemir Asaf'ın Sana Okuyorum adlı kitabında okuduğum, Sabahat Hanım'a yazdığı "Bütün düşüncem Sabahatim" diye başlayan asker mektubundan yıllar sonra başka bir kadına "Sana gitme demiyeceğim, Ama gitme Lavinia... Adını gizleyeceğim... Sen de bilme Lavinia" dediği  gibi, Cemal Süreya'da aşık olduğu kadınlar için hoş şiirler, mektuplar, notlar yazmıştı demek ki...  Pekiii... Gerçek aşk acaba hangisiydi diye düşünmeli miyim? Ya da  böyle aşk olur mu diye düşünmeme gerek var mı?  

Şimdi ise Murathan Mungan'ın Aşkın Cep Defteri adlı kitabında hoş bir tespiti aklıma geldi. Hani "İnsan hayatında bir kere aşık olur."  denir ya... Yukardaki örnekler akla gelir de "Ya diğerleri" diye düşünüldüğünde...  "Gerçek aşk bir kere olunur. Onlar gerçek aşk değildir." denir hani... Murathan Mungan böyle genellemeler yapmaya kalkmamamızı öneriyor. Çünkü bu tartışmaların sonunun gelmeyeceğini söylüyor. 

"Bazı insanlar, kendilerini korumak için kendi hayat yollarına kazdıkları savunma kalelerine, siperlere, hendeklere başkalarını inandırmakla geçirirler bütün ömürlerini.  Kimsenin sabrı onlarınki kadar çok değildir. Bu yüzden söyleyeceğiniz her söz, onların hayatına karşı alınmış tavır gibidir. Kimseye yarar sağlamayan bu tartışmaların sonu gelmez, ucunu bırakmanız gerekir." diyor. Ne güzel söylüyor. Ben  tartışmasız, Cemal Süreya'nın da, diğer şairlerin de tüm aşklarına inanıyorum.

Murathan Mungan "Bütün kutsal kitaplar aşktır. Kendine inandırmak için yazıyı kullanır." diyor. Kutsal kitabımın içindeki yazılara  sahiden aynı aşk mektubuymuş gibi tüm yüreğimle inanıyorum. Hey, vakit geçiyor...  Du bi... Hemen aşkla oruç tutmaya niyetleniyorum:)



2012

11 Kasım 2012 Pazar

Her Şey Olacağına Varır.


Dünyaya gelirken hangi  zamanda ve coğrafyada doğacağıma, saç, göz, deri rengime,  cinsiyetimin ne olacağına ben karar vermemiştim. Yaşadığım çağda İngiltere sarayında da doğmuş olabilirdim, 18. yüzyılda sefalet, açlık, pislik içinde yüzen, bir balık satıcısının oğlu olarak tezgah arkasındaki balık çöplerinin arasında da. Bir İspanyol denizci, macera ya da bilim insanın çocuğu da olabilirdim, ya da ne bileyim bir Karayip korsanın hatırlamadığı bir limanda hamile bıraktığı bir şarkıcının kızı da. Amerikalıların esir alıp köle etmek için gemilere bindirdiği Afrikalı bir yerlinin kızı  da olabilirdim, yazdığı yazı sebebiyle Sibirya'ya sürgüne gönderilmiş bir yazarın hiç görmediği, hasretindeki evladı olarak da... Nerden geldi şimdi bunlar aklıma?


Hımm... İyi ama arkadaşlarımı bari kendim seçebilirim. Hiç tanımadığım, hiç görmediğim, tipini, adını, eğitimini, mesleğini yani kim olduğunu bilmediğim biriyle, önyargılarımdan uzak mektup arkadaşlığı yapmak istedim. Tesadüf eseri bir mektup arkadaşı buldum. Onunla mektuplaşmaya başladım. 


Oldukça ciddi biriydi.  Mesela mektuplarına  gülümseme işareti asla iliştirmezdi. Böyle yazması bana tuhaf geliyordu. Bu düşüncemi kendisine yazdığımda, hiç akıl edemeyeceğim bir cevap verdi: "Gülümsemeyi kafana takma. Ağzım neredeyse hiç gülmez. Ama bu beynimin içinde gülümsemediğim anlamına gelmez."   


Bilgili biriydi. Yazdığım mektuplarda, çözemediğim pek çok soruyu ona sormaya başladım. Mesela  bir keresinde "İnsanlar neden alay ederler? diye yazdığımı hatırlıyorum.  Bir başka mektubunda ise "Hiç aşık oldun mu? Bana aşkı açıklayabilir misin?" diye sormuştum. Son sorumu yazdığım mektuptan sonra uzun süre cevap alamadım.

Bir kaç hafta sonra elime ulaşan mektubunu merakla okumaya başladım. Benden aldığı mektupları okuyunca çok kuvvetli panik ataklar geçirdiğini yazıyordu. Doktora gitmiş. Meğer Asperger Sendromu diye bir hastalıktan mustaripmiş. Böyle bir hastalığı ömrümde işitmemiştim.

İyi biri olduğunu düşünüyordum. Kendisiyle ilgili yazdıkları bana hiç tuhaf gelmiyordu. Mesela dünyayı kafa karıştırıcı ve düzensiz buluyordu. İnsanları ilginç bulduğunu ama anlamakta zorluk çektiğini yazıyordu. Hindistan'da çocuklar açlıktan ölürken, onlar nasıl yiyeceklerini çöpe atabiliyorlardı, neden oksijene ihtiyaç duydukları halde yağmur ormanlarını yok ediyorlardı, herkes ölecekti zaten, neden savaşmaktan vazgeçmiyorlardı? Hem kafası karışık, hem de duygularını dışa vurmakta güçlük çeken biri olduğu için, en son aşkla ilgili sorularım sebebiyle, bünyesindeki panik atak ibresinin tavana vurduğunu söylüyordu.


Küçük bir kızken anneme ne olacağımı sormuştum. Bana  "Her şey olacağına varır. Geleceği görmemiz mümkün değil." demişti. Belki ben de asperger sendromuyum. Bilmiyorum. Bildiğim, onunla mektuplaşmayı seviyorum. 
 
 


NOT: Adam Elliot'un, Mary and Max adlı o güzeller güzeli animasyon  filminin karelerini, filmden alıntılar yaparak öyküleştirdim.

16 Ekim 2011 Pazar

Merakları Muhtelif, Dikkati Dağınık, Bilgisi Yarım Yamalak Biriyim. Mahsus Selam Ederim.


Aslında benim niyetim Clouzot'un Karga adlı filmini seyretmekti. Du bi... Sanırım söze tersten girdim. En başından anlatacağım. Bugün evdeki mektup temalı kitaplarımı bir araya getirmeye niyetlendiydim. Ben aynı "tren"ler gibi "mektup"larla  ilgili de her şeyi çok severim.  Hayatımda en az bindiğim vasıta tren olmasına rağmen, hani o çocukluk şarkısındaki gibi "binmesem de, uzaklara gitmesem de" neden olduğunu tam çözemediğim büyük bir tutkuyla trenleri severim. Mektupları da öyle. Kaç mektup yazdım ki şu ahir ömrümde? Lise'ye giderken belki bir kaç arkadaşımla mektuplaşmışımdır o kadar. Elektronik posta dersen? Hımm... İşte o mektuplardan epeyce yazmışlığım var. Ama benim peşine düştüğüm günümüzün elektronik mektupları değil. Ele dolma kalem ve kâğıt alınmış. Belki karanlık çöktükten sonra, özenerek, okunaklı hem de iç çekerek duygular, düşünceler bembeyaz kağıda aktarılmış. "Mahsus selam ederim" veya "Hasretle gözlerinden öperim" le son verilmiş. Hemen altına isimle imza işlenmiş. İtinayla ikiye katlanmış. Beyaz bir zarfa usulünce yerleştirilmiş. Zarfın üzerine "Sayın..." la başlayan isim, hemen altına adres döşenmiş. Sol üst köşeye gönderenin adı adresi eklenmiş. Sağ üst köşeye ise pulu yapıştırılmış. Postaneye götürülüp gönderilmiş mektuplar benim ilgimi çeken. Ya da yazılmış ama göndermeye cesaret edilemeyerek çekmecede bekletilen, gizlenen mektuplar. Veya yerine ulaşmayan ya da geç ulaşan, geciken mektuplar... Ne çok mektup çeşidi var. Her biri ilgimin merkezi. Nereden okuyacağım böyle mektuplaşmaları peki? Edebiyata sırtımı dayayacağım tabii... Pek çok yazarın mektuplaşması kitaplaşmış çok şükür. Denk geldikçe satın almak ve okumak istiyorum. Ya da içinde mektup geçen filmleri seyretmek istiyorum.




Küçük Prens'in yazarı Saint-Exupery'nin bir bahçıvan öyküsündeki mektuplaşmalarına  bayılırım. İki yakın arkadaş bahçıvan, iş güç, savaşlar, deniz yolculukları derken birbirlerinden ayrı düşerler. Aradan yıllar geçer. Bir gün kimbilir hangi yıldan kalma, hangi kervanlar, atlılar, gemiler, deniz dalgalarının inadıyla eline ulaştıysa, yaşlı bahçıvana arkadaşından bir zarf gelir. İçindeki mektupta sadece "bu sabah, güllerimi budadım." diye dört kelimelik bir cümle yazmaktadır. Aradan yıllar geçer. Mektubu alan bahçıvan arkadaşına bir cevap gönderir. Cevabı şöyledir: "Bu sabah, ben de güllerimi budadım." Tam olarak anlayamadım. Acaba bahçıvanlar "gül budamak" fiiliyle hayatlarında hiç bir şey değişmediğini mi ifade etmek istemişlerdir? Her mektup kendine özeldir. Mahremdir. Yazılanları ancak muhatabı en iyi anlayabilir. Benim yazdığım mektupları, gönderdiğim kişiden başkasının okumasını istemem. Hissiyatım böyleyken, niye Kafka'nın Milena'ya mektuplarını okumak için heyecan duyuyorum? Bilmiyorum. İşte o zaman soruyorum... "Kimim ben?" Fransız yönetmen Clouzot'un 1943 yapımı Karga adlı filmini de çok merak ediyorum. Çünkü bu film mektupla ilgiliymiş. Bu filmde şehrin ileri gelenlerine bine yakın karga imzalı mektuplar geliyormuş. Bunun üzerine dram üzerine dram yaşanıyor, cinayetler, intiharlar, tutuklamalar alıp başını gidiyormuş. Karga deyince... Yoo.. Ben şimdi posta güvercinlerine hiç geçmeyeyim. Bir zamanlar resmi güvercin postalarının kullanıldığını biliyorum ya, niye acaba posta işinde leylek değil, kartal değil ne bileyim karga  değil de güvercin kullanıldığını çok merak ediyorum. Hatta  IBM'in en önemli mikrofilmlerini, kimseye güvenmedikleri için özel yetiştirdikleri güvercinlerle gönderdiklerini okuduğumda "yok artık" demiştim. Olabilir mi böyle bir şey? Yazımı kısa kesmekti niyetim. Konuyu dağıttıkça dağıttım. İyisi mi Murathan Mungan'ın, dizelerinin içinde, zamanında muhatabına ulaşmayan kısa bir mektup olan şiiriyle bitireyim:

".......... "Eylül'de aynı yerde ve
aynı insan olmamı isteyen" notunu buldum kapımda. Altına saat: 16.00
diye yazmıştın, ve saat 16.04'tü onu bulduğumda.

Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını
      Takvim tutmazlığını
      Aramızda bir düşman gibi duran
      Zaman'ı
      Daha o gün anlamalıydım
      Benim sana erken
      Senin bana geç kaldığını"



Görüldüğü gibi merakları muhtelif, dikkati dağınık, bilgisi yarım yamalak biriyim. Mahsus selam ederim.

İmza... BEN