ilhan berk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ilhan berk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Nisan 2026 Pazartesi

Rüya...

adımı unuttum adı olmayan yerlerde ne in ne cin ne benî adem
zamanlar içinde kuşlar uçuyor kervanlar geçiyor bir iğne deliğinden
çarşılar kuruluyor sarayları oyuncak insanları karınca şehirler zamanları gördün mü bir iğne deliğinden
adımı unuttum adı olmayan yerlerde geçip gidenlere bakarak
Asaf Halet Çelebi


Yürüyordum. Karanlık bastırmıştı. Ne kadar zamandır yolda olduğumu hatırlamıyordum. Mevsim sonbahardan kışa dönüvermişti. Renkler sessizce köşelerine çekilivermişti. İçinde bulunduğum dünya bembeyaz gelinliğine bürünüvermişti. 

Bakına bakına, sükûnet içinde yürüyordum. Nerede olduğumu çıkaramıyordum. Korkmuyordum. Fısıltıyla tekrarladığım “Ben kimim?” sorusunun cevabını ararken, tanımadığım sokaklarda dolandıkça kendimden epeyce uzaklaştığımı anlıyordum. Ne in, ne de cindim. Bir kadın olduğumu biliyordum. Adımı ve kim olduğumu unutmuştum. 

Sokağın iki yanında göğe dimdik yükselen devasa beton binalar vardı. Yüzümü göğe kaldırmış, yanaklarımda eriyen kara aldırmadan yürüyordum. Fısıldadım: “Ben kimim?” Bilmiyordum. Emin olmak için başımı yere eğdim; karda ayak izlerimi gördüm. Öyleyse vardım. Yaşıyordum.

Uzun zamandır yürümüş olmalıyım ki göğsüm hızla inip kalkıyor, içli içli nefes alıp veriyordum. Sanki karda yol almakta olan bir trenin bacasının dumanı gibi, her nefes verişimde tütüyordum.

Dar bir sokağın girişine vardığımda öylece kalakaldım. Bu sokağın iki yanındaki ahşapları dökülmüş metrûk evler, çevrelerini acımasızca kuşatan haşmetli beton kulelere meydan okurcasına ayakta durmaya çabalıyorlardı. Belli ki sahipsiz kalmışlardı. Fena hâlde kederli görünüyorlardı. 

Dar bir sokağın girişine vardığımda öylece kalakaldım. İki yanındaki ahşapları dökülmüş metruk evler, çevrelerini kuşatan haşmetli beton kulelere meydan okurcasına ayakta durmaya çabalıyordu. Belli ki sahipsizdiler. Fena hâlde kederli görünüyorlardı.

Kar umarsızca yağıyordu. Şiddetlenen rüzgâr, karı tipiye çeviriyordu. Şaşkınlıkla gözümü ayırmadan yola baktım... Yol çıkmazdı. Evlerin bittiği yerde, sokağın ortasında, hayret cümlesinin sonuna konmuş bir ünlem gibi duran heybetli bir tarihî bina vardı. Rüzgârın uğultusu bu binaya çarpıp geri dönüyor, sokaktaki terk edilmiş evlerin bilge sözcüsü gibi, kederle kulelere çarpa çarpa yükseliyordu.

Beton kuleler ses, ısı ve duygu geçirmiyordu. Bu beton kulelerde yaşayıp emeklerini sattıkları efendilerinin kurallarına uymak zorunda olan insanlar, bırak şehirlerindeki değişimin kederli müziğini, mevsim değişikliğinin o can alıcı güzelliğini bile fark etmeden yaşıyorlardı.

İstanbul’da altı yüzü aşkın çıkmaz sokak olduğunu okumuştum. Bunu öğrendiğimde içimin nasıl sevinçle dolduğunu hatırladım. Çünkü İlhan Berk’in dediği gibi, kentler çıkmaz sokaksız nasıl sevilirdi ki? 

Bir şehri sevmek için pek çok sebebim olabilirdi. İstanbul’u sırf bu kadar çok çıkmaz sokağı olduğu için bir kez daha sevdiğimi aklımdan geçirdim. İşte o anda… Ben… hatırladım. İstanbul’daydım. 

Olduğum yerde gerisingeri döndüm. Durdum. Üşüyen ellerime sıcak nefesimle birkaç kere hohladım. Sonra ellerimi birbirine sürttüm. Geçip giden zamana ve fark edilmeyen her şeye başkaldırırmışcasına, sırtımı yalayan rüzgârın hüzünlü müziği eşliğinde kararlı adımlarla yürüdüm.

Fısıltıyla tekrarladım:  "Ben kimim?"

19 Mart 2017 Pazar

Bu Hafta Neler yaptım?


seyrettim



pera  ve galata'yı  hem okudum hem gezdim.


hımmm... başka ne yaptım acaba? şimdi çıkmalıyım.
du bi... aklıma gelince illa yazarım:)

15 Mart 2017 Çarşamba

Günün İçinden


Ağustos 1985 te, 39. sayı olarak yayımlanmış Sanat Olayı adlı derginin sayfalarını heyecanla çevirdim.  Sonunda buldum. "Galata İstanbul'da, İlhan Berk'in Galatası Nerede?" başlıklı ilk yazıdan  okumaya başladım. Dergi sekiz sayfasını İlhan Berk'in Galata adlı kitabına ayırmış. İlhan Berk'i şair diye biliyorken, şimdi  Galata ve Pera hakkında kitap yazdığını öğrendim ya, sanki sadece benim bildiğim bir sırmış gibi yüreğimi bir heyecan dalgası sardı. Dergideki yazılarda, kitapla ilgili olumlu, olumsuz beyanda bulunanlar olduğu gibi, İlhan Berk'le yapılan bir röportaj da var. 32 yıl öncenin dergisi...  Felek yaptı yapacağını. Ben Pera ve Galata'yı sipariş vermiş beklerken, "kitaplara ön hazırlık yap!" der gibi, bu dergiyi karşıma çıkardı. 

32 yıl önceki bir dergide İlhan Berk'in beklediğim kitabıyla ilgili yazılara denk geldim ya... Niye böyleyim bilmiyorum... Öyle böyle değil...  Ayrıca elimde de değil... Hiç hilafım yok yani...  Yeminle çok mesudum.



12 Mart 2017 Pazar

Bu Hafta Neler Yaptım?


Bazan  "ahhh ahhh!", bazan "vah vaaah!", bazan "hay canına!"  diyerek Galata sokaklarını arşınladım. 


"Sen ağaçların aptalı ben insanların, seni kandırır havalar beni sevdalar..." diyerek çiçek açan ağaçlarla hasbihal ettim.


Nihayet memleketimde bir müzikale gittim. 




Bu   kitapları henüz  okumadım.  Bu hafta bu kitapları Kafekültür'e  sipariş ettim. Bulamadığım tüm kitapları Kafekültür  kısa zamanda buluyor. Müthiş kolaylık benim için...  İlhan Berk'in Galata ve Pera hakkında kitapları olduğunu bilmiyordum. Bir şairin Galata ve Pera'yı anlatışı şiir gibidir, eminim. İstanbul'un Ermeni Mimarları ve İstanbul'un Rum mimarlarının editörlüğünü ise akademisyen mimar Hasan Kuruyazıcı yapmış. Bu dört kitabı çok kıymetli buluyorum. Elime ulaşmalarını tüm merak ve heyecanımla bekliyorum. 


 İnanmıyorum! Bu hafta sinemaya gitmedim öyle mi? Düşündüm... Düşündüm... 
Yok. Sahiden gitmemişim.
Hayret edilecek şey! 
Lakin işte bu filmi evde seyrettim. 

Heey! Lion'u seyrettim. 
Çok etkileyici.
Hararetle tavsiye ederim.

24 Şubat 2013 Pazar

Hangi Sahneye Baksam Şiirler Çıkıyordu Arasından



'Kâğıtlar, kitaplar, dedi, nereye elimi atsam.
Kiminde yarım kalmış, nasılsa bitmiş bir şiir
Kiminde.
Hem her şey şiirlerde değil miydi?
Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde
Gider gelirdi.
Böyle yaşayıp gidiyorduk.'
Sesi,
Sanki çok ötelerden gelirmiş gibi
Ezik, suskun odaları dolaştı durdu.
Masada açık duran bir kitabı gösterdi sonra
Ölünün, son kez elini sürdüğü ve kaldığı.
'Burada işte oturmuş şu kitabı okuyordu,
Elinden kitabın düştüğünü gördük sonra.
Hepsi bu.'
Böyle dedi, yüzüne kapayıp ellerini
Alınmış gibi bir bulutun yer değiştirmesinden.
İlhan BERK  


Bir kez daha anladım. Sanatçılar ayrı, bambaşka, insanüstü varlıklar... Görünüşte senin benim gibi görünüyorlar. Yoo...  Değiller aslında. Farklılar.  Bugün Kelebeğin Rüyası'nı seyretmek için sinemaya gittim. Gitmeliydim. Çünkü üç şair anlatılıyordu bu filmde... Şiirlerini çok sevdiğim Behçet Necatigil, şiirlerini hiç bilmediğim, çok genç yaşta ölen Rüştü Onur (22) ve Muzaffer Tayyip Uslu (24)... Filmi sevdim. İtiraf etmeliyim ki, filmin tesiriyle ağladım. Kelebeğin Rüyası'nı ara ara anlatmak niyetindeyim. Az önce eve döndüm. Filmde Yılmaz Erdoğan, Behçet Necatigil'i canlandırıyordu. Harikaydı! Sanki o dönemlere ışınlandım. Şimdi sıcağı sıcağına, Kelebeğin Rüyası'nı seyrederken aklıma gelen, İlhan Berk'in Kült Kitap'ında okuduğum, Behçet Necatigil'le ilgili hazin bir anısını anlatacağım.  Behçet Necatigil  ölmüştür. İlhan Berk şehir dışındadır. Cenazesine gitmez. Hiç kimseye yapmamıştır. Ona da yapmaz. Ailesine baş sağlığı dilemez. Aslında çok sık, severek gittiği bir kaç evden biridir Necatigiller'in evi... Nihayetinde... Ölümünden bir süre sonra, sanki arkadaşı hiç ölmemiş gibi gider. Kapıyı çalar. Salona geçer. Elindeki üç beyaz gülü masaya bırakır. Her zaman oturduğu koltuğa oturur. Evi inceler. Hiç bir eşya yerinden kıpırdamamış gibidir. Kedileri ezikçe gelip İlhan Berk'e sürünürler. Ne zaman ki Behçet Necatigil'in her daim hayat dolu  sevgili karısı Huriye Hanım içeriye girer.... Birden ölümü görür İlhan Berk...  Sonra... Arkadaşının odasını görmek ister. Odaya girerler. O yoktur. Huriye Hanım, İlhan Berk'i çivileyen cümleyi söyler: "İşte" der. "Hangi kitabı çeksem şiirler çıkıyor arasından!" İlhan Berk'e göre, bir ozanın karısı, geride başka neler bulabilirdi ki? Şiirler olacaktır elbette. Çıkar odadan. Behçet Necatigil'i ve ölümü aşan bir şey kalır İlhan Berk'in üzerinde. Sonraa... Bir gün... Birden Behçet Necatigil'in karısının sözleri gelip vurur İlhan Berk'i: "İşte, hangi kitabı çeksem içinden şiirler çıkıyordu!". Sonra yukarıdaki "Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısı'nı Görmeye Gitmek" adlı şiirini yazar.


Yılmaz Erdoğan'ın şiirlerini severim. Kelebeğin Rüyası'nın hem senaryosunu yazmış, hem filmini yönetmiş. Yılmaz Erdoğan, Kelebeğin Rüyası'nda, bir dönemi memleketimizin mühim bir coğrafyası üzerinden aktarırken, şiir gibi bir film ortaya çıkarmış. Ne diyebilirim ki? Kelebeğin Rüyası'nın hangi sahnesine baksam şiirler çıkıyordu arasından! Etkilendim.


2 Ekim 2012 Salı

Kahve Molası - Filmekimi'ne Gidesim Vardı...


Az önce işe ara verdim. Kahvemi kendi ellerimle pişirdim. Ofis buram buram nasıl güzel kahve koktu anlatamam. Miss! Koltuğuma oturdum. Kahvemi koklayarak yudumladım. Nefiss! Dün bu saatlerde neredeydim, şimdi neredeyim, diye düşündüm. Laf aramızda, dün sabah benim İstanbul'a gidesim vardı. Gün doğmada yola çıkasım vardı. İçimde Filmekimi'ne gitmenin saadeti.  Orhan Veli'nin şiirindeki gibi. Alıp başımı  gidesim vardı.  Atlas Sineması senin, Beyoğlu Sineması benim. Yepisyeni filmlerin peşi sıra. Gidecektim yüreğimin çalkantısında.  Ne internet, ne telefon. İletişim sıfır. Kendimi kendi içime kilitleyesim vardı.


Bilmediğim sokaklara dalacaktım. Geçip gidenlere bakarak yürüyecektim. İlhan Berk'in dediği gibi kentler çıkmaz sokaksız nasıl sevilirdi ki. Sırf altıyüzden fazla çıkmaz sokağı olduğu için İstanbul'u bir defa daha sevecektim. Zamanın acımasızlığına, insanların vefasızlığına meydan okurcasına dimdik ayakta durmaya çabalayan Emek Sineması'nın yapayalnız haline kirpiklerimi kırpmadan hayretle gözümü dikecektim.  Bin hüzünlü hazlardan birini hissedecektim. Dün ben Filmekimi için sahiden İstanbul'a gittim. Sonra ne mi oldu? Hey!.. Müşterim geldi. İlgilenmeliyim.  Şşşth!..  Kahve molam bitti. Sonra belki tekrar kaldığım yerden yazmaya geri dönerim.

30 Nisan 2012 Pazartesi

Böyle Kazanılır Mı Ekmek Parası?


.....................
Fırtınalı bir kış oldu ertesi yıl.
Aynı yılın teşrininde
Üç arkadaş Zonguldak’a indiler
Şurdan şu tarafa tut
bütün deniz.
Girdi ocağa.
Kanununda aynı yılın,
bir sabahtı
Şentürk’ü kömürün altından çıkardılar
kan içinde yüzü gözü
elleri simsiyahtı.
Bir beyaz karyolada
hayata veda etti.
  NAZIM HİKMET




Öyle insanlar gördüm ki
Ölüm peşlerine düşmeye korkardı….
Kazmaları kürekleri lâmbalarıyla
Ya insanlar gibi toprağın üstünde
Ya köstebekler gibi toprağın altındaydılar
Bir düdük sesinde bütün şehir ayaktaydı.
İLHAN BERK



siyah akar zonguldağın deresi
yüz karası değil, kömür karası
böyle kazanılır ekmek parası
ORHAN VELİ KANIK



NOT: Fotoğraflar  sanayi işçileri ve göçmenlerin fotoğraflarını çeken sanatçı Lewis Wickes Hine'a aittir. 


04.07.2011

13 Mart 2012 Salı

Kahve Molası - İçimden Derin Bir Ahhh Çekmek Geldi.


Kahve Molası vermiştim. İlhan Berk'in Kült Kitap'ınında,  "Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek" başlıklı bölümü var ya..  Az önce  özellikle o bölümü hızlıca okumaya başladım..  Bak, anlatacağım..


Behçet Necatigil ölmüştür. İlhan Berk Halikarnassos'tadır. Cenazesine gidemez. İlhan Berk'in "yazdıkları en çok üstüne başına benzeyen ozan dediği, o sevgili ozanlardandır Behçet Necatigil. Hiç kimseye yapmamıştır. Ona da yapmaz. Baş sağlığına gitmez. Aslında Necatigiller'in evi, İlhan Berk'in girip çıktığı birkaç sevdiği evlerden biridir. Nihayet ölümünden bir süre sonra, bir yaz öğle sonu, cenazesi kalkmamış gibi üstelik, büyük bir ıssızlık içindeki apartmanın merdivenlerini çıkar. Kapıyı çalar. Issızlığın içinde açılan kapı, şairi daha büyük bir ıssızlığa atar, bırakır. Salonda her zaman oturduğu yerde oturur. Elindeki üç beyaz gülü masaya bırakır. Evi inceler. Hiçbir eşya sanki yerinden kıpırdamamış gibidir. Kedileri ezikçe gelip İlhan Berk'e sürünürler. Behçet Necatigil'in her daim yaşam dolu sevgili karısı Huriye hanım yanına geldiğinde, birden ölümü görür İlhan Berk. Necatigil'in her zaman gördüğü odasını ölümünden sonra da görmek ister. Odaya girer. O yoktur. Huriye Hanım, İlhan Berk'i çivileyen cümleyi söyler: "İşte, der, hangi kitabı çeksem şiirler çıkıyor arasından!" İlhan Berk'e göre, bir ozanın karısı, geride başka neler bulabilirdi ki? Şiirler olacaktı tabii.. Çıkar odadan.. Necatigil'i ve ölümü aşan bir şey kalır İlhan Berk'in üzerinde.. Sonra her şey silinir gider. Yeniden Halikarnassos'a döndüğünde, birden Behçet Necatigil'in karısının sözleri gelip vurur İlhan Berk'i: "İşte, hangi kitabı çeksem içinden şiirler çıkıyordu!". Sonra "Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısı'nı Görmeye Gitmek" adlı şiirini yazar.

ÖLÜ BİR OZANIN SEVGİLİ KARISINIGÖRMEYE GİTMEK
'Kâğıtlar, kitaplar, dedi, nereye elimi atsam.
Kiminde yarım kalmış, nasılsa bitmiş bir şiir
Kiminde.
Hem her şey şiirlerde değil miydi?
Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde
Gider gelirdi.
Böyle yaşayıp gidiyorduk.'
Sesi,
Sanki çok ötelerden gelirmiş gibi
Ezik, suskun odaları dolaştı durdu.
Masada açık duran bir kitabı gösterdi sonra
Ölünün, son kez elini sürdüğü ve kaldığı.
'Burada işte oturmuş şu kitabı okuyordu,
Elinden kitabın düştüğünü gördük sonra.
Hepsi bu.'
Böyle dedi, yüzüne kapayıp ellerini
Alınmış gibi bir bulutun yer değiştirmesinden.
İlhan BERK


Dün gece, uyumadan önce yeni bir kitabı okumaya başlamıştım. Bu kitabın adını nereden duydum, ne zaman almıştım inan hatırlayamadım. Kitabın adı Açık Deniz Kenarında... Yazarı ise bir İskandinav... August Strindberg. Çeviri kime ait biliyor musun? Behçet Necatigil. Ne güzel! diye geçirdim içimden. Şiir gibi cümleler okuyacağımı düşledim. Çünkü yabancı dilde yazılmış bir kitabın çevirisini yapanı acayip önemserim. Önsözünü ise gene memleketimin şahane bir yazarı yazmış. Selim İleri. '970'lerde Behçet Necatigil'in Beşiktaş'taki evinde bu kitapla karşılaşmış. Türk şiirinin büyük ustası bu kitabı dilimize çevirecek ya, hem sevinçli hem kaygılıymış. Selim İleri'nin ilk okuyuşundan sonra, Açık Deniz Kenarında baş ucu kitaplarından olmuş.Bir anlatım şölenidir bu kitap diyor. Daha ilk tümcelerinden sarar okuru diye devam ediyor. Okudum ilk tılsımlı cümleleri... Şöyleydi... "Mayıs ayında bir akşam vakti, bir balıkçı kayığı, Stockholm adalar denizinin güney kesiminde, açık bir deniz parçası üzerinde apazlama gidiyordu. Üç piramidiyle kaya adacıklar morarmaya, bulutsuz gökyüzünde yer yer bulutlar toplamaya başlamıştı: Güneş batıyordu."  Kitabı göğsüme kapattım. Behçet Necatil'in çevirisiyle, hiç bilmediğim bir yazarın anlattığı güneş batımını hayalimde canlandırdım. Sanki Mayıs ayında bir akşam vaktiydi...  Hangi kitabı çeksem şiirler çıkıyor arasından... Ölü bir ozanın sevgili karısı mı bu sözü söylemişti?  Hem her şey şiirlerde değil miydi? Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde gider gelirdi. Böyle yaşayıp gidiyorduk.'  İçimden derin bir ahh çekmek geldi... Telefon... İşe dönmeliyim... Kahve molam bitti.

19 Kasım 2011 Cumartesi

Şair Değilim ama Şair Sözü Dinlerim.


Az sonra uyuyacağım. Yan tarafımdaki dolabın üzerine baktım. Dizim dizim kitap ve dergilerim. Kitaplardan birini çektim. Küçük İskender'in kitabı elime geldi. Rastgele bir sayfa açtım. Altlarını çizdiğim bazı cümleleri okumaya başladım. "Yüzyıl sonra dünyada şu an dolaşan insanlardan belki de hiçbiri hayatta olmayacak; başkaları yönetiyor, başkaları acı çekiyor, başkaları seviniyor olacak hep.  "Zaman geçmiyor, çok sıkılıyorum" diyenlere bu yüzden kızmışımdır; oysa ne büyük bir şans o. Zamanı hakettiği hatıralarla yeniden tanımlayabilme eziyeti ve memnuniyeti." Arkama yaslandım. Camdan dışarıya baktım. Yağmur yağıyor. Acaba yarın hava nasıl olacak, diye aklımdan geçirdim.  Şair olsaydım...  Cahit Sıtkı gibi.. "Ben şairim.. Elbette bilirim.. Ne zaman açacağını havanın" diyebilirdim. Şair değilim. O nedenle havanın ne zaman açacağını bilemedim. Kalktım yerimden. Büyük salona geçtim.  Bir süre denizi seyrettim. İlhan Berk olaydım... "İndim sonra denize, okşadım durdum derisini suyun.. Okudum suyu, susan suyu.. "derdim. Şair değilim. O nedenle denize inip suyun derisini okşayamadım. Suyu, susan suyu okuyamadım.  Deniz aniden çırpındı durdu. Alışığım bu manzaraya. Az sonra bir denizaltı gemisi denizin ortasına kuruldu. Bilim kurgunun babası Jules Verne acaba kaç yılında yazmıştı Denizler Altında Yirmibin Fersah adlı romanını, diye düşündüm. Merak ettim. Odama döndüm. Hazreti gogıla  sordum. 140 yıl önce yazmış. Hemigway, Yaşlı Adam ve Deniz'i hangi tarihte yazmış? 1952'de... Tam 59 yıl önce... Necati Cumalı, Susuz Yaz adlı romanını kaç yıl önce yazmış olabilir peki? 1962 de... 50 yıl önce... Bu kitapları yazan insanlar yaşamıyorlar artık. Küçük İskender'in dediği gibi şu an dolaşan insanlardan hiçbiri yüz yıl sonra hayatta olmayacak. Hiç birimiz olamayacağız. "Zaman geçmiyor, çok sıkılıyorum." diyenlere sahiden  hem şaşmak hem de kızmak lazım. Zaman  hızla geçiyor...Uykum geldi. Şimdi uyuyacağım.  Sabah ola hayrola... Yarın yeni hayallere yelken açacağım. Şair ne diyor? Zamanı hakettiği hatıralarla yeniden tanımlayabilme "eziyeti" ve "memnuniyeti"... Ne büyük şans...  Öyle değil mi?

21 Ekim 2011 Cuma

İki Şairin Çocukluğundaki Saçlı Tesadüfler

Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Her mısrada bir cigara yaktırıyor.” dediği şairdir İlhan Berk ve şaşırtan şiirlerin sahibidir. 2008 yılında 90 yaşında kaybettiğimiz şair “Unutmak yoktu, daha zaman bölünmemişti. Saydamdı, baktı mı görülürdü” “Ben durdum, yol yürüyordu”, “Sözcükleri kaldırın dünya durur” ,“Her sözcük bir fırtınadır, yalnız şiirde patlar” “Ölüm daha kolaydır sevmekten der ya Aragon Anla ki ölüme benzer seni sevmek” dizelerinin sahibidir. Şimdi durup dururken nerden geldi aklıma İlhan Berk peki? Çünkü Cemal Süreyya’nın saçla ilgili acı hatıralı çocukluğunu anlatınca, İlhan Berk’in çocukluğuna ait gene saçla ilgili vahim anılarını hatırlamasam olmazdı ki. 

Şairimiz Cemal Süreya ve evdeki kızkardeşlerine işkence eden üvey anne Esma... Bir önceki yazımda anlatmıştım. Vicdansız kadın çocukları saçlarından tutup kuyuya sallandırırmış. Feci bir durum tabi.. İnsan hayalinde canlandırdığında bile acı ve korku duyuyor. İlginçtir. Bir vahim saç hikayesi de şair İlhan Berk’in çocukluğunda gerçekleşmiş. İlhan Berk’in büyük ablası deliymiş. Huriye ablası tek başına bir odada kalırmış. Çünkü çıplak dolaşırmış. Üstüne bir şey giymeyi kabul etmezmiş. Yanına şairden başka pek kimse giremezmiş. Suyunu ve yemeğini avluya bakan küçük camdan verirlermiş. Ablası, İlhan Berk’ten başka kimseyi odasına istemezmiş. Uzun boyluymuş ve belki doğduğundan beri kesilmediği için saçları, topuklarına kadar uzanırmış. İlhan Berk o kadar güzel anlatır ki ablasını. Boticelli’nin uzun yüzlü, uzun boylu, uzun saçlı çıplaklarına benzetir ve badem gözlü olduğunu söyler mesela. Vücudu hep gergin, dik ve kösnüldü der. Odaya ne zaman girse, ablasının ona gülümsediğinden bahseder. Ablası ne zaman delirmiştir? Böyle mi dünyaya gelmiştir? Şairimiz bilmemektedir. Abla evdekileri görmek istemez… Ama İlhan Berk odaya girdiğinde, sevincini açıkça belli eder. İlhan Berk de o kadar sever ki ablasını, o çocukluk çağında bütün dünyasını adeta ablası doldurmaktadır. Onun yanında kendini bir masal dünyasında hisseder. Hatta okulu düşman olarak görür. Çünkü okula gitmediği zamanlarda, hep ablasının yanındadır. Bir ara Manisa düşman işgali altına girer. Herkes dağa çıkar. Abla odadan çıkmak istemez ve evde kalır. Ancak şehir yanmaktadır. Evlerini de yangın sarmıştır. Ablasının saçlarından tutuşarak yanıp kül olduğunu İlhan Berk sonradan öğrenecektir maalesef. “Benim çocuk dünyam böylece yıkıldı.”diyecektir.

İki ünlü şair… İki ünlü şairin çocukluğuna ait sahici ve hüzünlü saç hikayeleri… Ne tuhaf bir tesadüf değil mi?

27.10.2010

14 Ekim 2011 Cuma

Çıkmaz Sokak ve Filmekimi 2011



"adımı unuttum
olmayan yerlerde
ne in
ne cin
 ne benî adem

zamanlar içinde
kuşlar uçuyor
kervanlar geçiyor
bir iğne deliğinden

çarşılar kuruluyor
 sarayları oyuncak
 insanları karınca şehirler
 zamanları gördün mü
 bir iğne deliğinden

adımı unuttum
 adı olmayan yerlerde
 geçip gidenlere bakarak"

Asaf Hâlet Çelebi



Geçip gidenlere bakarak yürüyordum. Fısıltıyla tekrarladığım "ben kimim?" sorusunun cevabını bulmak niyetiyle tanımadığım sokaklarda dolanıp durduğuma göre, demek ki kendimden epeyce uzaklaşmıştım. Ne in, ne cindim. Bir kadın olduğumu biliyordum. Adımı ve kim olduğumu unutmuştum. Arnavut kaldırımlı bir sokağın girişine vardığımda, öylece kalakaldım. Sokağın iki yanındaki ahşapları dökülmüş metruk evler, zamanın acımasızlığına meydan okurcasına rüzgârda dimdik ayakta durmaya çabalıyorlardı. 

Şaşkınlıkla gözümü ayırmadan yola baktım. Yol çıkmazdı. Evlerin bitimindeki yolun tam ortasında, adeta hayret cümlesinin sonuna konmuş heybetli bir ünlem işareti görünümünde  tarihi bir bina vardı. İstanbul'da altıyüzü aşkın çıkmaz sokak olduğunu duymuştum. Bunu öğrendiğimde içimin sevinçle dolduğunu hatırladım. Çünkü İlhan Berk'in dediği gibi  kentler çıkmaz sokaksız nasıl sevilirdi ki? İstanbul'u  sırf bu kadar çok çıkmaz sokağı olduğu için bir kez daha sevdiğimi düşündüm. 

İşte o anda... Ben.. Hatırladım. Filmekimi için İstanbul'daydım. Saatime baktım. Gerisingeri döndüm. İstiklâl Caddesinin karınca misali kalabalığında, Atlas Sineması’na gitmek amacıyla, insanları yara yara yürüdüm.



4 Temmuz 2011 Pazartesi

Yeni Dalışlara Geçtim... Du Bakalım...


.....................
Fırtınalı bir kış oldu ertesi yıl.
Aynı yılın teşrininde
Üç arkadaş Zonguldak’a indiler
Şurdan şu tarafa tut
bütün deniz.
Girdi ocağa.
Kanununda aynı yılın,
bir sabahtı
Şentürk’ü kömürün altından çıkardılar
kan içinde yüzü gözü
elleri simsiyahtı.
Bir beyaz karyolada
hayata veda etti.
  NAZIM HİKMET


Öyle insanlar gördüm ki
Ölüm peşlerine düşmeye korkardı….
Kazmaları kürekleri lâmbalarıyla
Ya insanlar gibi toprağın üstünde
Ya köstebekler gibi toprağın altındaydılar
Bir düdük sesinde bütün şehir ayaktaydı.
İLHAN BERK


siyah akar zonguldağın deresi
yüz karası değil, kömür karası
böyle kazanılır ekmek parası
ORHAN VELİ KANIK

NOT: Fotoğraflar  sanayi işçileri ve göçmenlerin fotoğraflarını çeken sanatçı Lewis Wickes Hine'a aittir.