behçet necatigil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
behçet necatigil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2013 Pazar

Hangi Sahneye Baksam Şiirler Çıkıyordu Arasından



'Kâğıtlar, kitaplar, dedi, nereye elimi atsam.
Kiminde yarım kalmış, nasılsa bitmiş bir şiir
Kiminde.
Hem her şey şiirlerde değil miydi?
Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde
Gider gelirdi.
Böyle yaşayıp gidiyorduk.'
Sesi,
Sanki çok ötelerden gelirmiş gibi
Ezik, suskun odaları dolaştı durdu.
Masada açık duran bir kitabı gösterdi sonra
Ölünün, son kez elini sürdüğü ve kaldığı.
'Burada işte oturmuş şu kitabı okuyordu,
Elinden kitabın düştüğünü gördük sonra.
Hepsi bu.'
Böyle dedi, yüzüne kapayıp ellerini
Alınmış gibi bir bulutun yer değiştirmesinden.
İlhan BERK  


Bir kez daha anladım. Sanatçılar ayrı, bambaşka, insanüstü varlıklar... Görünüşte senin benim gibi görünüyorlar. Yoo...  Değiller aslında. Farklılar.  Bugün Kelebeğin Rüyası'nı seyretmek için sinemaya gittim. Gitmeliydim. Çünkü üç şair anlatılıyordu bu filmde... Şiirlerini çok sevdiğim Behçet Necatigil, şiirlerini hiç bilmediğim, çok genç yaşta ölen Rüştü Onur (22) ve Muzaffer Tayyip Uslu (24)... Filmi sevdim. İtiraf etmeliyim ki, filmin tesiriyle ağladım. Kelebeğin Rüyası'nı ara ara anlatmak niyetindeyim. Az önce eve döndüm. Filmde Yılmaz Erdoğan, Behçet Necatigil'i canlandırıyordu. Harikaydı! Sanki o dönemlere ışınlandım. Şimdi sıcağı sıcağına, Kelebeğin Rüyası'nı seyrederken aklıma gelen, İlhan Berk'in Kült Kitap'ında okuduğum, Behçet Necatigil'le ilgili hazin bir anısını anlatacağım.  Behçet Necatigil  ölmüştür. İlhan Berk şehir dışındadır. Cenazesine gitmez. Hiç kimseye yapmamıştır. Ona da yapmaz. Ailesine baş sağlığı dilemez. Aslında çok sık, severek gittiği bir kaç evden biridir Necatigiller'in evi... Nihayetinde... Ölümünden bir süre sonra, sanki arkadaşı hiç ölmemiş gibi gider. Kapıyı çalar. Salona geçer. Elindeki üç beyaz gülü masaya bırakır. Her zaman oturduğu koltuğa oturur. Evi inceler. Hiç bir eşya yerinden kıpırdamamış gibidir. Kedileri ezikçe gelip İlhan Berk'e sürünürler. Ne zaman ki Behçet Necatigil'in her daim hayat dolu  sevgili karısı Huriye Hanım içeriye girer.... Birden ölümü görür İlhan Berk...  Sonra... Arkadaşının odasını görmek ister. Odaya girerler. O yoktur. Huriye Hanım, İlhan Berk'i çivileyen cümleyi söyler: "İşte" der. "Hangi kitabı çeksem şiirler çıkıyor arasından!" İlhan Berk'e göre, bir ozanın karısı, geride başka neler bulabilirdi ki? Şiirler olacaktır elbette. Çıkar odadan. Behçet Necatigil'i ve ölümü aşan bir şey kalır İlhan Berk'in üzerinde. Sonraa... Bir gün... Birden Behçet Necatigil'in karısının sözleri gelip vurur İlhan Berk'i: "İşte, hangi kitabı çeksem içinden şiirler çıkıyordu!". Sonra yukarıdaki "Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısı'nı Görmeye Gitmek" adlı şiirini yazar.


Yılmaz Erdoğan'ın şiirlerini severim. Kelebeğin Rüyası'nın hem senaryosunu yazmış, hem filmini yönetmiş. Yılmaz Erdoğan, Kelebeğin Rüyası'nda, bir dönemi memleketimizin mühim bir coğrafyası üzerinden aktarırken, şiir gibi bir film ortaya çıkarmış. Ne diyebilirim ki? Kelebeğin Rüyası'nın hangi sahnesine baksam şiirler çıkıyordu arasından! Etkilendim.


13 Mart 2012 Salı

Kahve Molası - İçimden Derin Bir Ahhh Çekmek Geldi.


Kahve Molası vermiştim. İlhan Berk'in Kült Kitap'ınında,  "Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek" başlıklı bölümü var ya..  Az önce  özellikle o bölümü hızlıca okumaya başladım..  Bak, anlatacağım..


Behçet Necatigil ölmüştür. İlhan Berk Halikarnassos'tadır. Cenazesine gidemez. İlhan Berk'in "yazdıkları en çok üstüne başına benzeyen ozan dediği, o sevgili ozanlardandır Behçet Necatigil. Hiç kimseye yapmamıştır. Ona da yapmaz. Baş sağlığına gitmez. Aslında Necatigiller'in evi, İlhan Berk'in girip çıktığı birkaç sevdiği evlerden biridir. Nihayet ölümünden bir süre sonra, bir yaz öğle sonu, cenazesi kalkmamış gibi üstelik, büyük bir ıssızlık içindeki apartmanın merdivenlerini çıkar. Kapıyı çalar. Issızlığın içinde açılan kapı, şairi daha büyük bir ıssızlığa atar, bırakır. Salonda her zaman oturduğu yerde oturur. Elindeki üç beyaz gülü masaya bırakır. Evi inceler. Hiçbir eşya sanki yerinden kıpırdamamış gibidir. Kedileri ezikçe gelip İlhan Berk'e sürünürler. Behçet Necatigil'in her daim yaşam dolu sevgili karısı Huriye hanım yanına geldiğinde, birden ölümü görür İlhan Berk. Necatigil'in her zaman gördüğü odasını ölümünden sonra da görmek ister. Odaya girer. O yoktur. Huriye Hanım, İlhan Berk'i çivileyen cümleyi söyler: "İşte, der, hangi kitabı çeksem şiirler çıkıyor arasından!" İlhan Berk'e göre, bir ozanın karısı, geride başka neler bulabilirdi ki? Şiirler olacaktı tabii.. Çıkar odadan.. Necatigil'i ve ölümü aşan bir şey kalır İlhan Berk'in üzerinde.. Sonra her şey silinir gider. Yeniden Halikarnassos'a döndüğünde, birden Behçet Necatigil'in karısının sözleri gelip vurur İlhan Berk'i: "İşte, hangi kitabı çeksem içinden şiirler çıkıyordu!". Sonra "Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısı'nı Görmeye Gitmek" adlı şiirini yazar.

ÖLÜ BİR OZANIN SEVGİLİ KARISINIGÖRMEYE GİTMEK
'Kâğıtlar, kitaplar, dedi, nereye elimi atsam.
Kiminde yarım kalmış, nasılsa bitmiş bir şiir
Kiminde.
Hem her şey şiirlerde değil miydi?
Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde
Gider gelirdi.
Böyle yaşayıp gidiyorduk.'
Sesi,
Sanki çok ötelerden gelirmiş gibi
Ezik, suskun odaları dolaştı durdu.
Masada açık duran bir kitabı gösterdi sonra
Ölünün, son kez elini sürdüğü ve kaldığı.
'Burada işte oturmuş şu kitabı okuyordu,
Elinden kitabın düştüğünü gördük sonra.
Hepsi bu.'
Böyle dedi, yüzüne kapayıp ellerini
Alınmış gibi bir bulutun yer değiştirmesinden.
İlhan BERK


Dün gece, uyumadan önce yeni bir kitabı okumaya başlamıştım. Bu kitabın adını nereden duydum, ne zaman almıştım inan hatırlayamadım. Kitabın adı Açık Deniz Kenarında... Yazarı ise bir İskandinav... August Strindberg. Çeviri kime ait biliyor musun? Behçet Necatigil. Ne güzel! diye geçirdim içimden. Şiir gibi cümleler okuyacağımı düşledim. Çünkü yabancı dilde yazılmış bir kitabın çevirisini yapanı acayip önemserim. Önsözünü ise gene memleketimin şahane bir yazarı yazmış. Selim İleri. '970'lerde Behçet Necatigil'in Beşiktaş'taki evinde bu kitapla karşılaşmış. Türk şiirinin büyük ustası bu kitabı dilimize çevirecek ya, hem sevinçli hem kaygılıymış. Selim İleri'nin ilk okuyuşundan sonra, Açık Deniz Kenarında baş ucu kitaplarından olmuş.Bir anlatım şölenidir bu kitap diyor. Daha ilk tümcelerinden sarar okuru diye devam ediyor. Okudum ilk tılsımlı cümleleri... Şöyleydi... "Mayıs ayında bir akşam vakti, bir balıkçı kayığı, Stockholm adalar denizinin güney kesiminde, açık bir deniz parçası üzerinde apazlama gidiyordu. Üç piramidiyle kaya adacıklar morarmaya, bulutsuz gökyüzünde yer yer bulutlar toplamaya başlamıştı: Güneş batıyordu."  Kitabı göğsüme kapattım. Behçet Necatil'in çevirisiyle, hiç bilmediğim bir yazarın anlattığı güneş batımını hayalimde canlandırdım. Sanki Mayıs ayında bir akşam vaktiydi...  Hangi kitabı çeksem şiirler çıkıyor arasından... Ölü bir ozanın sevgili karısı mı bu sözü söylemişti?  Hem her şey şiirlerde değil miydi? Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde gider gelirdi. Böyle yaşayıp gidiyorduk.'  İçimden derin bir ahh çekmek geldi... Telefon... İşe dönmeliyim... Kahve molam bitti.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Ne bileyim? "Evin -e Halindeyim." Dedi.


Mutfaktaydım. Behçet Necatigil'in şiirindeki gibi tam evin -de halindeydim. Sabah Değirmendere Pazarı'ndan satın aldığım mevsim sebzeleri pişmekteydi ocaktaki alev-de.  Çalan telefonu bu haldeyken cevapladım. Bir yandan yemeği karıştırırken bir yandan  telefonu omuzuma dayadım.   "Ablam seni bilmem ama... Az önce on tane gömlek ütüledim. Yazmışsın ya Hayal Kahvem'e. Sual edersen kardeşciğine şu anda vaziyetin nedir diye...  Evin -e hali diye cevap verebilirim. Sırtımda günün yorgunluğu. Kaçacağım az sonra. Yapalım mı senle kahve-sinema?" dedi.  Çığlığımı kimse duymasın diye usulca  "Heyy, tamam! İyi de hangi filme?" diye fısıldadım.  "Ne çıkarsa bahtımıza!" dedi. Canıma minnet! Yemekler pişmişti zaten. Hemen emektar kadife ceketimi ve bez ayakkabılarımı kaptığım gibi parmaklarımın ucuna basa basa evden kaçtım. Arabaya bindiğim gibi radyoyu açtım. Yaşar söylüyordu: "Kimi sevdayı aranır dağların ardında... Kimi sevdaya boyanır en umulmadık anında..." Ben var ya bayılırım Yaşar şarkılarına... Durur muyum? Hemen sesim bettir falan demedim. Başladım şarkıya vokal yapmaya... "Kimi yirmi beşinde kimi bilmem kacında... Kimi yok der inanmaz kimi bulur anlamaz... Sevda uzak degil ki sevda basucumuzdaaa... Sevda pek yakında sinemalardaaaa." Evet... Kardeşle önce kahve hüpletip, dedikodunun dizini  çıtır çıtır kırdık.  Akabinde saat olarak bahtımıza denk düşen İncir Reçeli adlı filme daldık. Ben bu filmi hiç duymamışım. İncir Reçeli mi? Şimdi düşünüyorum da... Kardeş bence bu filmi önceden  biliyor olabilir, hatta buluşmamızı bu saate özellikle denk getirmiş bile olabilir. Ben ne olduğunu anlamadan sinema salonuna daldım. O ne? Salon bomboş. Bizden başka kimse yok. Oh! Biz bir yayıldık kardeşle. Nasıl serildik koltuklara anlatamam. Film dersen damardan Love Story'nin törkiş versiyonu çıktı iyi mi? Tam kardeşlik.  Of! Bayılır  seyircisine acı biber gazı veren filmlere... Ben filmde kullanılan müzikleri sevdim. Hele İstanbul filmin başrolündeyse... Görmem ki fena birşey. Bir ara  uzun zamandır dinlemediğim "Şarkılar seni söyler... Dillerde nağme adın" başlamadı mı filmin bir sahnesinde... Heyy! Sinemada kimse yoktu ya... Baktım kardeşe... Anladı aklımdan geçeni. Muzipçe tebessüm etti. Biz azıcık sesimizi yükselterek başadık şarkı söylemeye... "Aşk gibiiii... Sevda gibiiii.. Huysuz ve tatlı kadıııınnnn... Huysuz ve tatlı kadııııınnn." Film çıkışında ben arabaya doğru giderken, kardeş "Bir şey alıp geleceğim" dedi. Geldi. Bana bir paket verdi. Sonra açarsın dedi.  Kardeşi evine bıraktım. Yola devam ederken paketi açıp baktım. Aaa! İncir reçeli... Kusura bakmasın ama... Bu filmden sonra yiyebilir miyim hiç incir reçeli? Boğazıma dizilir. Hayret edilecek şey! Bilseydim bana incir reçeli alacağını sinema sonrasında geleneksel ayak fotoğrafı çekerken  ayağına basardım inan ki:)


Bilmeyen Ne Bilsin Bizi... Bilenlere Selam Olsun...


Az önce gazetelere göz gezdirdim. Evdeyim. "Evin en yalın hali... İster cüce, ister dev... Camlarında perde yok... Bomboş, ev... Evin -i hali, sabah, Geciktiniz haydi! Uykuların tatlandığı sularda... Bıracaksınız evi. Evin -e hali, gün boyu, Ha gayret emektar deve! Sırtınızda yılların yorgunluğu... Akşam erkenden eve. Evin -de hali, saadet... Isınmak ocaktaki alevde... Sönmüş yıldızlara karşı... Işıklar varsa evde. Evin -den hali, uzaksınız, Hattâ içinde yaşarken... Aşkların, ölümlerin omzunda... Ayrılmak varken evden." 

Bu yazdığım Behçet Necatigil'in bir şiiri. Bu cumartesi... Tam şimdi... Ev hangi halinde acaba? Yalın halinde değil. Camlarda perde var. Ev eşya dolu. Hımm, bence evin hallerini düşünmekten vazgeçmeliyim. Kendi halime dönmeliyim. Hasan Ali Toptaş'ın kitap ismi gibi  bin hüzünlü haz'lardan biri bu yazıyı yazarken hissettiğim. Sonra bir MFÖ şarkısı var akıl süzgeçimden geçirdiğim... "Bir hüznün kıyısında... Karıştım halkın arasına... Yalnızlığın koynunda sessiz... Nerdeyiz... Nerdeyiz..."  Anlaşılan... Gene... Bir sürü haller içinde halim. Daldım farklı farklı düşüncelere..

Şimdi burada meramımı anlatmaya çalışırken... Farkettim... Hal ve gidişimi gene şiirlere yüklemekteyim. Evimde oturmuşum... Oturmuşum da dünyanın savaşlarına, gailesine, kavgasına, şiddetine, bencilliğine oturduğum yerde ağıt yakmaya niyetlenmişim. Elimde kız belli bardak... Sol elimle kavramışım bardağı. Tabağına bırakmıyorum. Bak şimdi böyle yazınca... Tam da şu anda...  Cemal Süreya'yı anmak istiyorum. O güzeller güzeli dizesinde der ya hani... "İki çay söylemiştik birisi açık... Keşke yalnız bunun için sevseydim seni.

Sol elimde çay bardağı olunca, tek elimle birşeyler yazmaya çabalıyorum. İlla yazacağım ya... Yazmalıyım. Çünkü yazmadan duramıyorum. Kafamda binbir çeşit düşünce... İyi ama neydi acaba anlatmak istediğim? Evin hallerinden kendi halime geçtim. Yazının bir yerlerinde dünya halleri demiştim.  İlgi dağınıklığından mustaribim ya...  Neydi  bu yazıdaki asıl maksadım bilemedim. 

MFÖ söylüyor radyoda... "Adımız miskindir bizim... Düşmanımız kindir bizim... Biz kimseye kin tutmayız... Ha bu alem birdir bize." Tamam... O halde... "Bilmeyen ne bilsin bizi... Bilenlere selam olsun." diyeyim. Hatırlamadığım yazı konumu  hepten dağıtıp uzatmadan... Şimdi.... Tam da burada keseyim. Son olarak... Yazarken kelebek misali  aklıma düşen şairlere  yürekten  selam edeyim.

31 Temmuz 2010 Cumartesi

Hangi Kitabı Çeksem Şiirler Çıkıyor Arasından!

İlhan Berk'in Kült Kitap'ını okuyasım geldi. Hani "Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek" başlıklı bölümü var ya.. Özellikle o bölümünü nedense.. Dinle..


Behçet Necatigil ölmüştür. İlhan Berk Halikarnassos'tadır. Cenazesine gidemez. İlhan Berk'in "yazdıkları en çok üstüne başına benzeyen ozan dediği, o sevgili ozanlardandır Behçet Necatigil. Hiç kimseye yapmamıştır. Ona da yapmaz. Baş sağlığı dilemez. Aslında Necatigiller'in evi, İlhan Berk'in girip çıktığı birkaç sevdiği evlerden biridir. Nihayet ölümünden bir süre sonra, bir yaz öğle sonu, cenazesi kalkmamış gibi üstelik, büyük bir ıssızlık içindeki apartmanın merdivenlerini çıkar. Kapıyı çalar. Issızlığın içinde açılan kapı, şairi daha büyük bir ıssızlığa atar, bırakır. Salonda her zaman oturduğu yerde oturur. Elindeki üç beyaz gülü masaya bırakır. Evi inceler. Hiçbir eşya sanki yerinden kıpırdamamış gibidir. Kedileri ezikçe gelip İlhan Berk'e sürünürler. Behçet Necatigil'in her daim yaşam dolu sevgili karısı Huriye hanım yanına geldiğinde, birden ölümü görür İlhan Berk. Necatigil'in her zaman gördüğü odasını ölümünden sonra da görmek ister. Odaya girer. O yoktur. Huriye Hanım, İlhan Berk'i çivileyen cümleyi söyler: "İşte, der, hangi kitabı çeksem şiirler çıkıyor arasından!" İlhan Berk'e göre, bir ozanın karısı, geride başka neler bulabilirdi ki? Şiirler olacaktı tabii.. Çıkar odadan.. Necatigil'i ve ölümü aşan bir şay kalır İlhan Berk'in üzerinde.. Sonra her şey silinir gider. Yeniden Halikarnassos'a döndüğünde, birden Behçet Necatigil'in karısının sözleri gelip vurur İlhan Berk'i: "İşte, hangi kitabı çeksem içinden şiirler çıkıyordu!". Sonra "Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısı'nı Görmeye Gitmek" adlı şiirini yazar.


ÖLÜ BİR OZANIN SEVGİLİ KARISINIGÖRMEYE GİTMEK
'Kâğıtlar, kitaplar, dedi, nereye elimi atsam.
Kiminde yarım kalmış, nasılsa bitmiş bir şiir
Kiminde.
Hem her şey şiirlerde değil miydi?
Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde
Gider gelirdi.
Böyle yaşayıp gidiyorduk.'
Sesi,
Sanki çok ötelerden gelirmiş gibi
Ezik, suskun odaları dolaştı durdu.
Masada açık duran bir kitabı gösterdi sonra
Ölünün, son kez elini sürdüğü ve kaldığı.
'Burada işte oturmuş şu kitabı okuyordu,
Elinden kitabın düştüğünü gördük sonra.
Hepsi bu.'
Böyle dedi, yüzüne kapayıp ellerini
Alınmış gibi bir bulutun yer değiştirmesinden.
İlhan BERK