alfred hitchcock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
alfred hitchcock etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Haziran 2026 Pazar

İnsani Bir İhtiyaçtır ...

1960 yılında Alfred Hitchcock tarafından yönetilen Psycho adlı filmin,  Amerikan sinemasında tuvaletin açıkça gösterildiği ve sifon sesinin duyulduğu ilk film olduğu söyleniyor.

 

The Big Lebowski / Jeff Bridges


Pulp Fiction /John Travolta


Appropriate Behavior/ Desiree Akhavan 

Full Metal Jacket / Vincent D'Onofrio 

Trainspotting / Ewan McGregor

Dumb and Dumber/ Jeff Daniels

The Conversation Gene Hackman

The Godfather / Al Pacino

Parazit / Park So-dam / Choi Woo-shik

The Shining / Jack Nicholson

Jurassic Park / Martin Ferrero

Joker / Joaquin Phoenix

Testere(Saw) / Leigh Whannell

The Belly of the Whale / Pat Shortt

Amerikan Pastası / Eddie Kave Thomas

 Yalancı Yalancı / Jim Carrey

Cehennem Siahı / Samuel L. Jackson

Kibar Feyzo / Kemal Sunal

5 Eylül 2011 Pazartesi

Manzaradan Parçalar - Filmden Nağmeler

Bu akşam  başrollerini Gary Grant ile Eva Marie Saint'in paylaştıkları, North by Northwest adlı filmi seyredeceğim.  Bu filmle ilgili ilginç bir yazı okumuştum. Sinema tarihinin en güzel, en unutulmaz öpüşme sahnesi güya bu filmdeymiş. Bu filmde Chicago treninin dar kompartımanında Gary Grant ile Eva Marie Saint öpüşürlerken kendi çevrelerinde dönerek neredeyse tam bir daire çiziyorlarmış. Orhan Pamuk’un Manzaradan Parçalar adlı kitabında bu konuda şöyle yazıyordu: “Belki de öpüşmenin ne kadar baş döndürücü bir şey olduğunu sinemaseverlere hissettirmek için.” Yoo.. Sakın bu filmi bu sahne için seyredeceğim zannedilmesin. Daha neler? Ben korku filmi seyretmeyi çok severim. Hele Hitchcock filmlerine bayılırım.  Gelmiş geçmiş en iyi öpüşme sahnesini,  gelmiş geçmiş en iyi korku filmleri yönetmeni  Alfred Hitchcock çekmişse ben ne yapabilirim? Hatta şimdi bu filmin türüne baktım. Casusluk… Dram…  Gerilim… Gizem  ve Macera diye yazıyor. Hımm… Tamam. Söyleyeceğim.. Bir de... En son romantik diye eklenmiş. Ne var?  Bu filmin  içinde bu söylediğim şey küçücük bir nağme... O kadar.  Lütfen öyle inanmayan gözlerle bana gülme. Yalan mı söyleyeceğim yani... Tövbe... Tövbe... Yazmayacağım başka bir şey işte... Tamam. Bitti... THE END




3 Mayıs 2011 Salı

Fi Tarihi Ve Ebabil Kuşları


Necip Fazıl’ın Peygamber Halkası adlı kitabını okuyordum. Peygamber Halkası olarak anlatılmak istenen  Muhammed Peygamber'e  inanmış olarak bir kerecik gören ya da O’nun tarafından görülmüş olan kişiler yani Sahabiler. Necip Fazıl her bir Sahabiyi anlatırken, “Fil tarihinden” şu kadar yıl sonra doğmuş diye başlıyor cümlesine. Söz gelimi Hz.Muhammed Fil Tarihi ile aynı yılda doğmuş. Hani biz Türkçe’de “fi tarihinden kalma” diye bir deyim kullanırız ya, aynı tarihi mi anlatıyor acaba diye düşünerek başladım işte bu yazıyı yazmaya...



Necip Fazıl kitabında Fil Tarihini şöyle anlatıyor: “Fil Tarihi… Şu, Yemen Padişahı Ebrehe’nin Kabe’yi yıkmak için Mekke önüne geldiği, ordusundaki bir beyaz filin Mekke kapılarında yere çöküp tek adım atmadığı, deniz tarafından Ebabil kuşlarının sökün ettiği ve ağızlarıyla ayaklarındaki mercimek tanesi kadar taşları salıvererek Ebrehe ordusunu birbirine kattığı ve geriye dönmeye zorladığı tarih…”



Düşünebiliyor musun? Bu olay Peygamberimizin doğduğu yıl meydana gelmiş. Yani olanlar İslamiyetle ilgili değil. Kabe İbrahim Peygamber’den bu yana kutsal bir mekan olarak kabul ediliyor. İslamiyet öncesinde Kabe içinde o dönem insanlarının taptıkları putlar var. İnsanlar  o zaman da Kabe’ye ziyarete gidiyorlar. Yemen Padişahı ise Bizans Kralının yardımı ile büyük bir tapınak yaptırıyor kendi memleketine. Artık herkesin Kabe’ye gitmekten vazgeçip kendi tapınağına gelmesini istiyor. Ancak gelen giden olmuyor. Bunun üzerine kızıyor ve Kabe’yi yıkacağına dair  yemin ediyor. Kalabalık bir ordu ve fillerle yola çıkıyor. Tarih M.S 571.

Ordu Kabe’yi yıkmak için tam Mekke önüne geliyor ki ilkin büyük fil kapının önünde oturuyor ve ne yapsalar hareket ettiremiyorlar. Sonra daha önce o bölgede hiç görülmemiş kuş sürüleri bir anda ortaya çıkıyorlar. Gaga ve pençelerinde taşıdıkları taşlar ve balçıklarla askerlere saldırıyorlar. Koca bir ordu kuşların saldırısında feci şekilde telef oluyor. Böylelikle kutsal Kabe korunmuş oluyor. Mekke şehrindekiler de bu olayı hayretle seyrediyorlar. Kutsal kitapta bu kuşlar Ebabil kuşları diye geçiyor.



Bu olay fil tarihi olarak kabul ediliyor ve anlatılacak bir durum söz konusu olduğunda fil tarihinden önce, fil tarihinden şu kadar yıl sonra ya da fil tarihinden kalma denmeye başlanıyor. Çok enteresan bir olay değil mi? Hayalinde canlandırabilir misin? Sence böyle bir olay gerçek olabilir mi? Pekii... Hitchcock’un başyapıtları arasında sayılan, 1963 yapımı ünlü gerilim filmi Kuşlar’ı hatırlasak birlikte... Ne korkunç bir filmdir öyle değil mi? Filmde kuşlar insanlara öyle bir  saldırırlar ki insanlar ne yapacaklarını şaşırırlar!.. Üstelik bu filmde kuşların neden saldırdıkları  tam olarak anlaşılır değildir. Acaba Hitchcock böyle bir filmi ne niyetle çevirmiştir? Film kuşların durduk yerde saldırısıyla, normal giden gündelik hayatın bir anda beklenmedik bir sebeple alt üst olabileceğini anlatıyor olabilir. Ya da bu filmde doğayı kuşlar temsil ediyordur. İnsanın sömürüsüne başkaldırmışlardır ve bu film onu anlatmaya çalışıyordur belki  kimbilir? Ya da Hitchcock keyfine göre bir sebepten, keyif onun değil mi, filmde heyecan ve korku yaratacak bir neden olarak kuşları kullanmak istediğinden böyle bir film çevirmiş olabilir.Vesaire…Vesaire…


Sanırım sinema yazarları bu film hakkında yüzlerce yorum yapmışlardır. Benim demek istediğim ise şu… Hani anlatılıyor ya Ebabil Kuşlarının orduya saldırması ve orduyu bozguna uğratması… İnsan okuyunca ilkin şüpheye düşebilir ve olur mu canım böyle şey diyebilir yani değil mi insanlık hali… İşte o zaman gözünün önüne Hitchcock’un Kuşlar filmini getir.

Üstelik Kutsal Kur'an'da bu olay açıkça yazıyorsa ki Kuran-ı Kerim'de Fil Suresi'nin üçüncü ayetinde geçmektedir. Fil Suresi'nde bu olay şöyle bildirilmektedir: "Rabbinin fil sahiplerine neler yaptığını görmedin mi? Onların 'tasarladıkları planlarını' boşa çıkarmadı mı? Üzerlerine ebabil (sürü sürü) kuşlarını gönderdi. Onlara 'pişirilip-sertleştirilmiş balçık taşları' atıyorlardı; Sonunda onları, yenik ekin yaprağı gibi kıldı." (Fil Suresi, 1-5) O halde inanmak gerekir.

Bu olay Peygamberimiz’in doğduğu yıl olmuş ve orduda bulunan fillerden dolayı "Fil Vakası" olarak anılmış. İşte Fil Tarihi denilen buymuş demek ki. Peki, Fi Tarihi? Aynı şey mi? Olabilir. İnsan yaşadıkça ve okudukça daha neler görecek ve öğrenecek kim bilir?

21 Ekim 2010 Perşembe

Trenle Yolculuk Yapmayı Hayal Edersem, Gör Başıma Neler Gelir?

Nasıl anlatsam bilmiyorum? Bak şimdi... Geçen hafta seyrettiğim Alfred Hitchcock’un Kaybolan Kadın adlı filmi başından sonuna trende geçiyordu… Nasıl gözüm kaldı anlatamam. Neye mi? Trenle yolculuğa tabii.. Uzun zamandır nasıl heves ediyorum... Of! Yok artık dayanamayacağım… Tak etti canıma... Tamam.. Çantamı takacağım sırtıma… Trenle seyahate çıkacağım mutlaka… Evet… Evet… Çıkacağım… Hem de tek başıma…Fazla eşya almayacağım yanıma. Kitapsız olmaz ama.. Bu kez cimri olmayacağım kitap konusunda… Okuduğum kitabı, oturduğum koltuğa bırakacağım. Hatta içine bir not bırakacağım… “Ben okudum. Çok sevdim. Okumanızı tavsiye ederim.” diyeceğim mesela… Ne dersin? Şahane bir hayal değil mi bu? Peki nereye mi gideceğim? Tren istasyonuna gideceğim. O sırada gelen tren nereye gidiyorsa oraya gideceğim. Mesela çok uzaktaki ıssız bir kasabaya… 
Eyvah.. Ben böyle hayal kepenklerimi açarsam gene sonuna kadar, trenle seyahat etmek niyetiyle gidersem bir kasabaya… Ya Anayurt Oteli gibi bir otele denk gelirsem? Hatırlasana Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli adlı kitabından sinemaya uyarlanan, Ömer Kavur’un yönettiği aynı isimli filmi… Amaaann, Allah Korusun!.. Ya karşıma bu filmde Macit Koper’in canlandırdığı Zebercet adlı karakter gibi biri çıkarsa? Hani anne babası ölmüştür de Zebercet’in, otele çevrilmiş eski bir konakta neredeyse hiç çıkmadan günlerini geçirmektedir. Sadece otele günübirlik gidip gelenler vardır. Bir de uzun kalan bir yaşlı müşteri ile otel hizmetçisi o kadar. Galiba konusu böyle bir şeydi... Hani günübirlik otelde kalan bir kadının ardından, kadının her an tekrar geri döneceğini ümit eder. Of!.. Ne güzel trenle seyahat edeceğim derken, şimdi Anayurt Oteli nerden aklıma geldi birden? Hele Zebercet gibi bir otel işletmecisi... Hımm… Ece Temelkuran’ın Kasaba Otelleri adlı bir yazısı vardır. Okumuş muydun bilmem? Belki de hep oradan gitmek istemiş, gitmeyi beceremeyince de bari gidenlere tanıklık edeyim diyenlerin kasaba otellerini işlettiğini söyler. Hayata küsmüş insanlardır belki. Çünkü konukları hep kazara, hep mecburiyettendir ya... Hep şüpheci ve sinirli olmaları da belki de bu yüzdendir kasaba oteli sahiplerinin der. Büyük, lüks oteller insanı şımartır, mühim bir şahsiyet olduğunuzu tekrar edip durur mütemadiyen. Oysa kasaba otelleri yüz vermez insana. Ne kadarsan o kadar. O nedenle kendini pek önemsemeyenlerin merakı kasaba otelleridir der Ece Temelkuran.
Severim ben kasaba otellerini ve kalacaksam eğer bir kasaba otelinde kalırım her şeye rağmen. Günübirlik bir müşteri olurum… Arkamdan neler olur biter bilemem... Kim bilir? Ben yola devam ederim...Yeni bir kasabaya giderim belki. Öyle bir yer ki, oraya varınca karların yolu kapatacağı tepe bir kasaba olabilir sözgelimi… Off! Bu kez Kubrick’in, Stephen King’in romanından uyarladığı Cinnet adlı film aklıma geldi iyi mi? Hani Jack, eşi ve oğlu ile birlikte bir dağ otelinin kış bakıcısı olamayı kabul eder. Otelde bazı kötü ruhların varlığını hissetmeye başlar. Yooo…. Hiç anlatmayayım korku filmlerinin baş yapıtı sayılan bu filmi... Yooo... Ama... Ya yolum böyle bir otele düşerse? Yok artık… Nedir bu? Nerden geldim ben bu dağ kasabasındaki otele Allahaşkına? Ne güzel atmıştım çantamı sırtıma.. Çıkacaktım trenle yola… Olmaz ama… Yoo.. Şimdi sabah ya... Aydınlık hayaller kurmalıyım. Hımm.. Çok işim var... Çokk... İşe gitmeliyim.. İşe… Trenle mi? Yooo… Ne treni?  Yooo... Arabamla gideceğim tabii...Yooo.. Trenden kim bahsetti ki?

21 Eylül 2010 Salı

Tren Gelir Hoş Gelir Ley Ley Limi Limi Ley!



O hafta sonu evde Alfred Hitchcock'un Kaybolan Kadın adlı filmini seyretmiştim. Film başından sonuna trende geçiyordu. O kadar heves etmiştim ki trenle seyahat etmeye. En son ne zaman trene bindiğimi düşünmüştüm. Düşünmüştüm... Düşünmüştüm... Bir türlü hatırlayamamıştım iyi mi? Yoo, yurtdışında binmişimdir illa ki. Benim istediğim memleketimde bir şehirden diğerine trenle gitmek. İstanbul'a değil ama. Uzun bir yola. Mesela pastırma ya da bir kaşığa kırk tane sığan mantıdan yemek niyetiyle, canım Kayseri'ye gitmek istese, İzmit'ten Kayseri'ye tren var mıdır ki? Yolculuk kaç saat sürer peki? Gece binsem trene... Şöyle muhabbeti yerinde insanların oturduğu bir kompartımana denk gelsem.. Hatta yanımda bağlamam da olsa... Oyy! Henüz tam öğrenemedim ama iyi bağlama çalıyormuşum mesela... Şimdi yazdığım bir hayali yazı ya!.. Ben çalsam, hepbirlikte türkü söylesek. Hangi türküler var Kayseri ile ilgili ki acaba? İlla Kayseri türküsü olmasın canım. "Çemberimde gül oya, Gülmedim doya doyaaa" diye başlıyormuşuz. Sonra yolculardan biri Ege'li olduğu için, bir efe türküsüne geçiyormuşuz. Vuruyormuşum bağlamamın tellerine... "Şu Dalma'dan geçtin mi? Soğuk sular içtin mi? Efelerin içinde, Yörük de Ali'yi seçtin mi?" diye çevreyi rahatsız etmeden, usul usul çalıp söylüyormuşuz. Hatta Ege'li yolcu dayanamayıp kalkıyormuş yerinden de, "Hey gidinin efesi, efelerin efesiii" diye dizini yere vura vura hem türküyü söyleyip hem de oynuyormuş. Of ya! Şahane olurdu valla... Şimdi ben bu hayalde Karadeniz türkülerine hiç geçmesem keşke... Geçmiyeyim lütfen... Yoksa kendi hayali yazdıklarımdan, kendim etkileneceğim gene... Bulacağım bir deli horon müziği... Oynayacağım ayağımı yere vura vura... Evi ayağa kaldıracağım. Of ya! Trenden nasıl geldim ben deli horona? Hey!! Aklıma ne geldi biliyor musun? Kemençe çalmayı öğrensem mi acaba?