korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
korku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Haziran 2026 Pazartesi

Bugün Kendimle İlgili Bir Şey Öğrendim.


Bugün yeni bir kelime öğrendim: Glossofobi.

Topluluk önünde konuşma korkusu.

Kelimeyi okuduğum anda gülümsedim. Çünkü yıllardır tanıdığım bir korkunun adıyla ilk kez karşılaşıyordum.

Kalabalığın önüne çıkacağımı düşündüğüm anda kalbimin hızlanması, söyleyeceklerimi unutmaktan korkmam, herkesin gözünün üzerimde olduğunu hissetme hâlim... 


Bu kelimeyle bugün, Can Gedik'in "Korku Değil, Cesaret: Özgüven ve Temel Konuşma Yapısı" başlıklı eğitiminde tanıştım.

Kelimeyi duyar duymaz dikkat kesildim. Çünkü anlatılanlar bana hiç yabancı gelmedi. O an fark ettim ki yeni bir korku öğrenmiyordum. Yıllardır benimle olan bir korkunun adını öğreniyordum.

Can Gedik'in eğlenceli eğitiminde konuşulan bir başka konu daha hoşuma gitti. Mesele korkusuz olmak değildi. Asıl mesele, korku oradayken de adım atabilmekti.

Belki  konuşurken hâlâ heyecanlanacağım. Belki sesim bazan titreyecek. Belki bazı cümleleri karıştıracağım. Ama artık biliyorum ki cesaret, korkunun yokluğu değil, korku oradayken devam edebilmek:)

Evet... Bugün yeni bir kelime öğrendim. Ve galiba o kelime bana, kendim hakkında da yeni bir şey öğretti. 

Glossofobi.

Yıllardır tanıdığım, ama adını bilmediğim bir yol arkadaşım:)

5 Kasım 2017 Pazar

Frederic Brown'a Giriş


Dünyanın en kısa korku öyküsünün, Frederic Brown tarafından yazıldığı söylenir. 
Şöyledir:
"Dünyadaki son adam yalnız başına bir odada oturur. Ve o odanın kapısı tıklanır... "

8 Nisan 2016 Cuma

Tren Gelir Hoş Gelir:)

 

İçinden tren geçen her şeyi severim.  Bu filmin posterine tav oldum. Hem  içinden tren geçiyor hem korku filmi...  Hımm... Seyredeyim bari. Du bi:)



27 Ekim 2013 Pazar

Korku Filimleri Gecesi Ve İçinden Korku Geçen Cümleler....


"belki de sadece korkularım ayakta tutuyor beni, 
belki de ölüme karşı uyarıyor.  
beni korkutarak bir bakıma yaşamaya zorluyor.
 neden yaşamalıyım sorusunu sormamı engellemek istiyor." 

 oğuz atay



 

“sen, zamanın geçtiğini
ve dünyanın korkulacak bir yer oldugunu o gece keşfetmiştin."

murathan mungan

12 Haziran 2013 Çarşamba

Kahve Molası - Bir Çocukcasına Bakarak Yaşamayı Becerebilmek Mümkün Mü?

 

Küçüklükten itibaren, eğer hayattan ne beklediğimizi bilir ve bu doğrultuda hayatımızı planlanlarsak,  başaramayacak  hiçbir şey olmayacağını işler dururlar. Kimler mi? Önce aileler tabii. Sonra öğretmenler, arkadaşlar… Sonra reklamlar, psikologlar, bankalar, şirketler, meslek kuruluşları…  Herkes aynı şeyi söyleyip, gizli ya da  aşikâr oya gibi beynimize işleyince… Bizler de bize dayatılanın olması gerektiğine inanırız.  Gündüz Vassaf Cehenneme Övgü adlı kitabında davranış bilimlerinden söz eder. Yaşadığımız yüzyıl biliminin sloganının “davranışları anla, önceden kestir ve denetle.” olduğunu anlatır. Bu sloganın hedefi nedir? Bilgi toplama, tasnifleme ve bu bilgiler doğrultusunda insanların harcamalarını ve davranışlarını yönlendirmek...  

Bir nevi sömürme mekanizmasının çarklarının dönmesine katkı yapma vaziyeti. Hiçbir şeyin sürprizi kalmaması, şaşırılacak, hayrete düşülecek bir durumla karşılaşılmaması, hiçbir şeyi rastlantıya bırakmamak. Niye? Çünkü sömürücü güçlere göre, sürprizler amaçların ve hedeflerin önünde birer engeldir. Nerelere para harcayacağımızı, nerelerde tatil yapmamızın iyi olacağını, neler yiyeceğimizi, nasıl giysiler giyeceğimizi,  hangi durumlarda nasıl davranmamız gerektiğini bizlere öyle gizli yöntemlerle işliyorlar ki, farklı davranmak aklımıza bile gelmiyor. Tutkularımızı, arzularımızı, zevklerimizi muhtelif yöntemlerle  onlar  tahlil  ediyorlar. Farkında olmadan kendi hayatımız için seçmemiz gereken her şeyi onlar belirliyorlar.  Nasıl bir hayat hedeflenecek?  O hedefe ulaşmak için hangi okullara gidilecek? Hangi meslekler seçilecek? Nasıl biriyle evlenilecek? Kimlerle arkadaşlık edilecek? 
  
“İnsan insana ilişki kurmak yerine, giderek, amaçlarımız, mesleki etiketlerimiz ve profesyonel kişiliklerimiz aracılığıyla ilişki kuruyoruz birbirimizle.” diyor yazar. Ve belirlenen eylem kalıpları içinde  tekdüze  yaşamlar  oluşturuyoruz. Özgür irademiz elimizden alınıyor.  Bize dayatılan amaca yönelik maksatlı faaliyetlerin tutsağı olup çıkıyoruz. Çok amaçlı 21. yüzyıl insanı olarak bize dayatılan  hayatları yaşamak için, başarmak, satın almak, zengin olmak, meşhur olmak, güzel ya da yakışıklı olmak, ölümü unutmak, standartlaşmak,  soru sormamak, itiraz etmemek, kabullenmek, hayal kurmamak, rüya görmemek zorundayız. Ne fena! Biz artık özgür olduğumuzu söyleyebilir miyiz? “Evet, hayatımızı yaşıyoruz. Ama onu yönettiğimiz doğru değil.” diyen  Gündüz Vassaf bu durumumuzu sevgiden vazgeçerek önceden belirlenmiş istasyonlarda durup, tarifeye göre yol alan bir tren ya da sadece ikmal yapmak için duran bir yarış arabasına benzetiyor. Yaşamı tüketmek pahasına hedeflerine varan bunca insan olduğunu görmek, şaşırtıcı olduğu kadar üzücü de, diyor.  

Korku gerilim filmlerini çok severim. Ama öyle hortlak, canavar, vampir, ne bileyim yürüyen ölüler, ölüm çığlıkları korkutmaz beni.  Tamam. Korku filmlerini seyrederken kimi sahnelerinde yerimden zıpladığımı, kimi sahnelerinde çığlık attığımı ya da ellerimle gözlerimi kapadığımı  rahatlıkla itiraf edebilirim.  Korku filmlerinin hakkını veriririm yani.  Hele İspanyol korku filmlerine bayılırım.  Ama şu film var ya şu film... Üstelik bir İskandinav filmidir.  Uyumsuz Adam veya Sorun Yaratan Adam veya  Den Brysomme Mannen diye bilinir. Bu film beni gerim gerim gerip gergef eden ender korku filmlerinden biridir.   İyi ama yukarıda anlattıklarımın bu filmle ilgisi ne? Asıl mühimi türü Komedi/Dram/Gizem diye nitelendirilen bu filmi seyrederken neden bu denli korktum? 


Gündüz Vassaf'ın tren istasyonu benzetmesi gibi bu film de bir istasyonda ama metro istasyonunda başlıyor. İlk görüntülerde kahramanımız Andrea, öpüşen bir çifte bakıyor. Kamera yaklaştıkça bir de bakıyoruz ki o ne? Bu çift duygusuzca sanki otomatiğe bağlanmışcasına öpüşmekteler. İki sevgiliyi seyretmek hoş gelmiyor da tiksinti hissi uyandırıyor. Filmin konusunu bilmediğim için önce "ne fena bir durum" diye aklımdan geçirdim. Sonra "eh, haydi hayırlısı ne gelecek  bakalım bunun sonrasında" dedim.  Seyretmeye devam ettim. 


Yok, ben filmin devamını böyle anlatamayacağım. Şimdi kahvemi aldım elime. Şifa niyetine bir yudum alacağım. Korktum ben bu filmi seyredince arkadaşım, korktum işte!  Filmin devamında Andrea'nın bilinmez bir yerden bilinmez bir yere gelmesi korkutmadı beni. Bilakis gizem içeren, sürprizli filmleri severim. Üstelik bu filmde Andrea'nın geldiği yer bir cennet sanki. Şehirde hoş geldiniz afişiyle karşılanıyor. Anında iş buluyor. Patronu ve iş arkadaşları nasıl güler yüzlü, nasıl  anlayışlı, nasıl düzgün görünümlü insanlar anlatamam... Tertemiz alanlarda spor yapıyorlar, şahane restorantlarda yemek yiyiyorlar, şık giyiniyorlar, ferah evlerde, lüks mobilyalar içinde mutlu yaşıyorlar. Andrea da anlatmaya çalıştığım bu yerde aynı şartlara sahip  olarak yaşamaya başlıyor. Hemen sevgilisi oluyor.  Cennet gibi bir yer işte ne var bunda korkulacak diyorsun şimdi değil mi? Bak, anlatırken bile tüylerim diken diken oldu inan ki. Değil işte.  

Tüm o konforun içinde yaşayan insanlarda duygu denen  şey kalmamış. İnsanlar tepki vermesi gereken her duruma kayıtsızlar. Allahım bu insanlarda coşku yok! Aşkını ilan etsen de bir, intihar edeceğini söylesen de bir...  Farketmiyor. İnan bana varsa böyle bir kategori bu filme bir çeşit ağıt bile denebilir. Düşünsene... Güler yüzlü ama samimiyetsiz arkadaşlarla  muhabbetler  mütemadiyen mobilyalar ve alışverişler üzerine...  Yemekler şahane görünüyorlar ama bütün yiyeceklerinin tadı ve kokusu aynı. Korkunç bir kabus değil de nedir bu?  Şimdi kahve içiyorum ve mis gibi kokusunu içime çekiyorum söz gelimi... Söyler misin bundan büyük zenginlik olur mu? İşte bu filmde Andrea'nın yerine koydum kendimi. Nasıl korktum anlatamam. O korkuyu taa şuramda, yüreğimde hissettim.  

 Herşeyin  güllük gülistanlık tasarlandığı ama  duygularından, coşkularından, zevklerinden, keyiflerinden arındırılmış, hiç bir şeyi merak etmeyen, sorgulamayan insanların yaşadığı bir dünya!  Beni feci korkuttu feci! Bu durumda,  Gündüz Vassaf'ın yazdığı gibi, "Keyif, aşk, inanç ve Nâzım Hikmet'in dediği gibi "Bir çocukcasına bakarak yaşamak" - Bunlar nasıl amaçlanır ki?" Peki, filmin sonunda ne  oluyor? Andrea dayanamıyor bu duruma. Çok şükür uyumsuzluk gösteriyor. Filmin sonu kimilerine göre Andrea bu düzeni redettiği için cezalandırılıyor diye düşünülse de, ben dünyada tek kişi kalsa bile  insan onurunu korumak adına, böyle bir hayata uyum göstermeyen bir adamın filmini yaptığı için yönetmene en içten sevgilerimi göndermiştim.  Sonra camı açıp "dünyanın tüm uyumsuzlarına selam olsuuun!" diye bağırmış, içimdeki  korkuyu coşkuyla gökyüzüne savurmuştum.  Böyleyken böyle.
 

5 Eylül 2011 Pazartesi

Manzaradan Parçalar - Filmden Nağmeler

Bu akşam  başrollerini Gary Grant ile Eva Marie Saint'in paylaştıkları, North by Northwest adlı filmi seyredeceğim.  Bu filmle ilgili ilginç bir yazı okumuştum. Sinema tarihinin en güzel, en unutulmaz öpüşme sahnesi güya bu filmdeymiş. Bu filmde Chicago treninin dar kompartımanında Gary Grant ile Eva Marie Saint öpüşürlerken kendi çevrelerinde dönerek neredeyse tam bir daire çiziyorlarmış. Orhan Pamuk’un Manzaradan Parçalar adlı kitabında bu konuda şöyle yazıyordu: “Belki de öpüşmenin ne kadar baş döndürücü bir şey olduğunu sinemaseverlere hissettirmek için.” Yoo.. Sakın bu filmi bu sahne için seyredeceğim zannedilmesin. Daha neler? Ben korku filmi seyretmeyi çok severim. Hele Hitchcock filmlerine bayılırım.  Gelmiş geçmiş en iyi öpüşme sahnesini,  gelmiş geçmiş en iyi korku filmleri yönetmeni  Alfred Hitchcock çekmişse ben ne yapabilirim? Hatta şimdi bu filmin türüne baktım. Casusluk… Dram…  Gerilim… Gizem  ve Macera diye yazıyor. Hımm… Tamam. Söyleyeceğim.. Bir de... En son romantik diye eklenmiş. Ne var?  Bu filmin  içinde bu söylediğim şey küçücük bir nağme... O kadar.  Lütfen öyle inanmayan gözlerle bana gülme. Yalan mı söyleyeceğim yani... Tövbe... Tövbe... Yazmayacağım başka bir şey işte... Tamam. Bitti... THE END




1 Mayıs 2009 Cuma

Bir Sigortacı Filmini Kim Çevirmiş? John Carpenter

“Korku, insan ırkının sahip olduğu en güçlü duygudur; bilinmeyenin verdiği korku ise muhtemelen bu duyguların en eskisidir. Herkesin hissettiği bir şeyle uğraşıyorsunuz; daha küçük birer bebekken karanlıktan, bilinmeyenden korkardık. Bir korku filmi yapıyorsanız, seyircinin hisleriyle oynamanız gerekir. ” John CARPENTER


GELECEK FİLM: Bir sigorta müfettişinin başına gelenleri merak ediyorsanız, bir John Carpenter filmi olan Çılgınlığın Ötesinde'yi, bir sigortacının kaleminden okuyabilirsiniz. Yazacak sigortacı kim? Beeen! Filmdeki sigorta müfettişi kim? Sam Neill! Onun yerine geçeceğim ve kaybolan bir korku yazarının izini süreceğim. Bu filmde bir korku romanları yazarı kaybolmuştur ve son yazdığı "Çılgınlığın Ötesinde" adı kitabı kim okursa başına garip olaylar gelmektedir.Gerçekten çok heyecanlı ve gergef bir film!Hele o kasabadaki kilise var ya!Oooo... Anlatmamalıyım!Tadı kaçar sonra! Yaa bir dakika, bu film bir Stephen King romanından sinemaya uyarlanma mı yoksa? Birden şüphelendim. Olabilir mi! Uykum gelmişti. Yatmaya niyetlenmiştim. Merak ettim. Öğrenmeden uyumam mümkün değil ki! Durup dururken nerden çıktı şimdi "Gelecek Film" fikri? Off ya!