yusuf atılgan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yusuf atılgan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2013 Çarşamba

Marş Marş! İstikamet Bahar... Yooo... Sempozyumlar:)


Ilık  uykumdan  uyandım. Tiril tiril giyindim. Yapsam mı yapmasam mı diye hiiç düşünmedim. Daha mühimi, hiiç üşenmedim. Sabahın en erken saatinde bizim köyden otobüse bindim. İstanbul'da otobüsten indim. Servise bindim. Servisten indim. Minübüse bindim. Minübüsten indim. Bil bakalım neredeydim? Yeditepe Üniversitesi'nde...  Peki niye?  Hey!.. Bilenler bilir... Saat 10 ile 16.30 arasında Rektörlük binasının mavi odasında, Kemal Tahir Öyküleri İçin Sempozyum vardı. Ve ben bu sempozyumun uzun zamandır hayalini kurmaktaydım. Hava mı rüzgârlıydı, yoksa bizatihi yürüyüşüm mü  rüzgâr çıkardı, bilmiyorum. Ayazdı. İncecik ceketimle üşümeye razı bir halim vardı. Hayret edilecek şey! Oysa her yıl beni avare eden zalim nisan'ın gelmesine günler vardı. İyi ama... Bu sabah etrafta, anlamadığım bir enteresanlık vardı. Nasıl desem? Adeta bir  mevsimin diğerine dönüştüğü o efsunlu zamandı. Yoksa? Kış bitti mi? Yoksa? İstikamet artık bahar mı? "Amaaan sende..." dedim kendi kendime... Kafamı bulandırmadım Hiç telaşlanmadım. Ellerimi ceplerime sokup ıslık çalmaya başladım. Aaa! O ne? Saçlarımı savura savura yürürken, rektörlük binasına çoktan ulaşmıştım.

 
Kemal Tahir Türk Edebiyatı'nın en güçlü kalemlerinden biri. Aslında romanlarıyla daha bilinir olsa da, sahaflarda denk gelip satın aldığım  Kemal Tahir'in Göl İnsanları adlı öykü kitabını çok severim. Ballıydım. Sempozyumda en çok bu kitabından söz edildi. Şahane bir sempozyumdu. Memleketimdeki üniversitelerin, en azından edebiyat bölümündeki öğrenci ve öğretmenlerinin bu mühim sempozyumları nasıl kaçırdıklarına hayret ediyorum. Niye katılım bu denli az hiç anlam veremiyorum. Ben akademisyen değilim. Sadece kitap okumayı seven biriyim. Herkesin katılımın serbest olduğunu öğrendiğim geçen seneden beri, edebiyatçılar için düzenlenen bu sempozyumları kaçırmamaya gayret ediyorum. Kendi adıma söylemeliyim ki, sadece bir okur olarak, sevdiğim bir yazarın ve kitaplarının farklı yönlerden incelenmesi zihnimi silkeliyor. Üstelik bir iki akademik anlatım dışında, bu sempozyumlar bana  çok samimi, eğlenceli, zenginleştirici ve şaşırtıcı geçiyor.

 
 

Misal  Kemal Tahir'in okuduğum ve sevdiğim Göl İnsanları adlı öyküsünün, sinemaya uyarlandığını bilmiyordum. Sempozyumda biraz izleme şansı bulabildiğim, Kadir İnanır'ın başrolde oynadığı bu filmin adı, Göl İnsanları değil de Güneşe Köprü'ymüş. Mutlaka bulup seyretme arzusundayım.  Ayrıca Kemal Tahir'in şiirleri olduğunu, karikatür ve mizah dergilerine yazdığı öyküleri olduğunu da bilmiyordum. Araştırmaya niyetliyim. Kemal Tahir'i nasıl bilirsiniz ile başlayan sempozyumda, öykülerindeki labirent mekanlar, göç ve üretim ilişkisi, uzaktaki köyün ironisi, öykülerdeki kadınlar,  öteki çocuklar ve onların diğer yaşıtları gibi, Kemal Tahir'in öykücülüğü ve öyküleri hakkında yapılan araştırmaları  dinlemek çok keyifliydi. 


Gene afacanlık yapmadan duramadım.  Umarım kamera çekmemiştir. Sempozyum çıkışında kapının üstünde asılı olan Kemal Tahir Öyküleri İçin Sempozyum afişini gizlice aşırdım. Eve gelir gelmez, hemen odamdaki çerçeveye yapıştırdım.  Geçen yıl Tezer Özlü, Sevgi Soysal, Vüs'at O Bener, Tomris Uyar, Masumiyet Müzesi, Yusuf Atılgan sempozyumlarına gitmiştim. Bu yıl ilk izleyici olduğum Kemal Tahir Öyküleri İçin düzenlenen Sempozyum oldu. Ve gene dünyanın en mutlu, en güzel, en zengin kişisi benmişim gibi havalı köye döndüm. Bugünkü sempozyumu düzenleyen Yeditepe Üniversitesi Türk Dili Ve Edebiyat Bölümü'ne ve  Hilmi Tezgör'e çok teşekkür ederim.

21 Ekim 2012 Pazar

Bilmemek Değil Öğrenmemek Ayıptır Bizim Köyde.

 

Kadir Has Üniversitesi'ndeki Yusuf Atılgan Sempozyumu'nda, değişik üniversitelerden gelen akademisyenlerin, Yusuf Atılgan'ın öyküleri ve kahramanları hakkında hazırladıkları araştırma sunumlarını, iki tam gün, hiç bıkkınlık duymadan, tüm iştahımla ve büyük bir hayranlıkla izledim. Kadir Has Üniversitesi Amerikan Kültür ve Edebiyatı Bölümü ve Türk Dili Ders Koordinatörlüğü'nün bu yıl ortaklaşa ikincisini düzenledikleri bu sempozyumlarda, Modern Türk Edebiyatı'nın köşe taşı olmuş ancak yeterli akademik ilgiyi görememiş yazarlarına odaklanmayı amaçlanmış. Geçen sene Tezer Özlü için yapılmıştı. Bu yıl ise Yusuf Atılgan. Düşünebiliyor musun, ne kadar ballıyım. Çünkü her ikisi de benim bayıldığım yazarlar.  


Gittiğim iki günde Yusuf Atılgan'ın eserlerini karşılaştırmalı okumalar, varoluşçuluk, flaneur edebiyatı, modernleşme, psikanalist, toplumsal cinsiyet, kent-taşra ikiliği, edebiyat-sinema ilişkisi, toplumsal cinsiyet, minör edebiyat ve siyaset-edebiyat ilişkisi gibi birçok bağlamda tartışılan bir sempozyumda, benim gibi hiçbir edebiyat akademik eğitimi ve kariyeri olmayan, amatör ve saf bir okurun vaziyetini bilmem hayal edebiliyor musun? Yooo... Sempozyum içeriğini şimdi  ben kendi kafamdan yazmadım. Aynen Yusuf Atılgan Sempozyumu için hazırlanan ilandan alıntıladım. Yoksa ben flaneur edebiyatı, minör edebiyatı ya da okuduğum kitabı böyle birbirinden farklı yönleriyle incelemeyi nereden bilebilirim? Hatta birkaç sunumun  lisanının, benim için fazla akademik kaldığını da gönül rahatlığıyla itiraf edebilirim. Belki de bu sempozyumun tek amatör ve saf okuru bendim. Diğer katılımcıların hepsinin ya akademisyenler, ya konuşmacılar ya da öğrenciler olduğuna eminim. Eğer sahiden dediğim gibiyse bile inan  umrumda değil. Sempozyum sırasında kimi anlatımlarda yoğun akademik lisan kullanılması sebebiyle zorlansam bile (çok az, bir ya da iki anlatıcıydı, o kadar), dinlediklerim,  eserler arasında yapılan karşılaştırmalar, ya da kitabı okurken hiç aklıma gelmeyen, niye düşünmedim acaba diye beni şaşırtan konular gündeme geldikçe var ya, ister inan ister inanma, zihnimin kilitlerinin tıkır tıkır açıldığını hissediyorum. Okuduğum ve sevdiğim kitaplar hakkında böyle detaylı araştırmalar yaptıkları için akademisyenlere şükran ve hayranlık duyuyorum. Hımm... Öte yandan, itiraf etmeliyim ki, sadece haz aldığım için okuyan amatör ve saf bir okur olduğum için şükrediyorum.

Biliyorum, bu saflığım ve amatörlüğümle, edebiyat sempozyumlarındaki vaziyetimi görsen gülersin halime. İnan bana, sadece bir köşede sessizce oturuyor, tüm merakımla araştırmaları dinliyorum. Kabul ediyorum, bilmediğim pek çok şey var  elbette. Valla sizin orada ne derler bilmiyorum ama, bilmemek değil öğrenmemek ayıptır bizim köyde:)

14 Ekim 2012 Pazar

Trene Binip Gideceğim İşte!.. İyi de Nereye?


Nasıl anlatsam bilmiyorum? Bak şimdi... Dün arkadaşlarım Oya ve Hülya'yla birlikte kahve içmeye gitmiştik tamam mı? Kahveden çıkışımız sinema saatine denk gelince, Uzun Hikaye adlı filme girdik. Film fonda ağız mızıkasından çıkan ezgiler eşliğinde, bir kara trenin olağanüstü güzelliğiyle dumanı tüte tüte gelişiyle başlıyordu. Atilla Atalay öyküsünde der ya hani; "Kimisi vapurları daha çok sever. Denizotobüsüne şiir yazanına, hafif metro görünce içlenenine henüz rastlamadım. Ama ben, belki de asla bir daha aynı vagona binemeyeceğini bildiğimden, cama burnunu yapıştırmış çocukluğumla hiçbir imdat frenine aldırış etmeden akıp giden trenlere, öküzlerinki gibi karşılıksız bir aşkla bağlıyım..." Yazarla aynı fikirdeyim. Trenleri oldum bittim karşılıksız  aşkla sevdim. Uzun Hikaye'yi seyredince, film başından sonuna trende, tren yolu çevresinde geçince, trenle yolcuğa gene nasıl heves ettim anlatamam. Of!  Tamam.. Tak etti canıma. Çantamı takacağım sırtıma… Trenle yolculuğa çıkacağım mutlaka… Evet… Evet… Çıkacağım. Hem de tek başıma. Fazla eşya almayacağım yanıma. Kitapsız olmaz ama.. Bu kez cimri olmayacağım kitap konusunda. Okuduğum kitabı, oturduğum koltuğa bırakacağım. Hatta içine bir not bırakacağım. “Ben okudum. Çok sevdim. Okumanızı tavsiye ederim.” diyeceğim mesela… Ne dersin? Şahane bir hayal değil mi bu? Peki nereye mi gideceğim? Tren istasyonuna gideceğim. O sırada gelen tren nereye gidiyorsa oraya gideceğim. Mesela çok uzaktaki ıssız bir kasabaya…


Eyvah.. Ben böyle hayal kepenklerimi açarsam gene sonuna kadar, trenle seyahat etmek niyetiyle gidersem bir kasabaya… Ya Anayurt Oteli gibi bir otele denk gelirsem? Hatırlasana Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli adlı kitabından sinemaya uyarlanan, Ömer Kavur’un yönettiği aynı isimli filmi… Amaaann, Allah Korusun!.. Ya karşıma bu filmde Macit Koper’in canlandırdığı Zebercet adlı karakter gibi biri çıkarsa? Hani anne babası ölmüştür de Zebercet’in, otele çevrilmiş eski bir konakta neredeyse hiç çıkmadan günlerini geçirmektedir. Sadece otele günübirlik gidip gelenler vardır. Bir de uzun kalan bir yaşlı müşteri ile otel hizmetçisi o kadar. Galiba konusu böyle bir şeydi... Hani günübirlik otelde kalan bir kadının ardından, kadının her an tekrar geri döneceğini ümit eder. Of!.. Ne güzel trenle seyahat edeceğim derken, şimdi Anayurt Oteli nerden aklıma geldi birden? Hele Zebercet gibi bir otel işletmecisi... Hımm… Ece Temelkuran’ın Kasaba Otelleri adlı bir yazısı vardır. Okumuş muydun bilmem? Belki de hep oradan gitmek istemiş, gitmeyi beceremeyince de bari gidenlere tanıklık edeyim diyenlerin kasaba otellerini işlettiğini söyler. Hayata küsmüş insanlardır belki. Çünkü konukları hep kazara, hep mecburiyettendir ya... Hep şüpheci ve sinirli olmaları da belki de bu yüzdendir kasaba oteli sahiplerinin der. Büyük, lüks oteller insanı şımartır, mühim bir şahsiyet olduğunuzu tekrar edip durur mütemadiyen. Oysa kasaba otelleri yüz vermez insana. Ne kadarsan o kadar. O nedenle kendini pek önemsemeyenlerin merakı kasaba otelleridir der Ece Temelkuran.


Severim ben kasaba otellerini ve kalacaksam eğer bir kasaba otelinde kalırım her şeye rağmen. Günübirlik bir müşteri olurum… Arkamdan neler olur biter bilemem... Kim bilir? Ben yola devam ederim...Yeni bir kasabaya giderim belki. Öyle bir yer ki, oraya varınca karların yolu kapatacağı tepe bir kasaba olabilir sözgelimi… Off! Bu kez Kubrick’in, Stephen King’in romanından uyarladığı Cinnet adlı film aklıma geldi iyi mi? Hani Jack, eşi ve oğlu ile birlikte bir dağ otelinin kış bakıcısı olamayı kabul eder. Otelde bazı kötü ruhların varlığını hissetmeye başlar. Yooo…. Hiç anlatmayayım korku filmlerinin baş yapıtı sayılan bu filmi... Yooo... Ama... Ya yolum böyle bir otele düşerse? Yok artık… Nedir bu? Nerden geldim ben bu dağ kasabasındaki otele Allahaşkına? Ne güzel atmıştım çantamı sırtıma.. Çıkacaktım trenle yola… Olmaz ama… Yoo.. Şimdi oturduğum yerde böyle hayaller kuruyorum ama... Trenle nereye gidebilirim ki? Hızlı tren çalışmaları başladı ya hani... Bizim şehirdeki tren seferleri kaç aydır iptal edildi. Hımm. Du bi... Enseyi karartmamalıyım.   "Hayal et, olur elbet" demekten vazgeçmemeliyim. Evet. Hayali de olsa...Takacağım çantamı sırtıma. Ben anlamam! Trenle yolculuğa çıkacağım mutlaka! Hem de tek başına! İlla!

17 Ekim 2011 Pazartesi

Trene Binip Gideceğim İşte!.. İyi de Nereye?



Nasıl anlatsam bilmiyorum? Bak şimdi... Kaç zamandır niyetlendim ya.. Neye mi? Trenle yolculuğa tabii.. Nasıl heves ediyorum anlatamam... Of! Yok artık dayanamayacağım… Tak etti canıma... Tamam.. Çantamı takacağım sırtıma… Trenle seyahate çıkacağım mutlaka… Evet… Evet… Çıkacağım… Hem de tek başıma… Fazla eşya almayacağım yanıma. Kitapsız olmaz ama.. Bu kez cimri olmayacağım kitap konusunda… Okuduğum kitabı, oturduğum koltuğa bırakacağım. Hatta içine bir not bırakacağım… “Ben okudum. Çok sevdim. Okumanızı tavsiye ederim.” diyeceğim mesela… Ne dersin? Şahane bir hayal değil mi bu? Peki nereye mi gideceğim? Tren istasyonuna gideceğim. O sırada gelen tren nereye gidiyorsa oraya gideceğim. Mesela çok uzaktaki ıssız bir kasabaya…


Eyvah.. Ben böyle hayal kepenklerimi açarsam gene sonuna kadar, trenle seyahat etmek niyetiyle gidersem bir kasabaya… Ya Anayurt Oteli gibi bir otele denk gelirsem? Hatırlasana Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli adlı kitabından sinemaya uyarlanan, Ömer Kavur’un yönettiği aynı isimli filmi… Amaaann, Allah Korusun!.. Ya karşıma bu filmde Macit Koper’in canlandırdığı Zebercet adlı karakter gibi biri çıkarsa? Hani anne babası ölmüştür de Zebercet’in, otele çevrilmiş eski bir konakta neredeyse hiç çıkmadan günlerini geçirmektedir. Sadece otele günübirlik gidip gelenler vardır. Bir de uzun kalan bir yaşlı müşteri ile otel hizmetçisi o kadar. Galiba konusu böyle bir şeydi... Hani günübirlik otelde kalan bir kadının ardından, kadının her an tekrar geri döneceğini ümit eder. Of!.. Ne güzel trenle seyahat edeceğim derken, şimdi Anayurt Oteli nerden aklıma geldi birden? Hele Zebercet gibi bir otel işletmecisi... Hımm… Ece Temelkuran’ın Kasaba Otelleri adlı bir yazısı vardır. Okumuş muydun bilmem? Belki de hep oradan gitmek istemiş, gitmeyi beceremeyince de bari gidenlere tanıklık edeyim diyenlerin kasaba otellerini işlettiğini söyler. Hayata küsmüş insanlardır belki. Çünkü konukları hep kazara, hep mecburiyettendir ya... Hep şüpheci ve sinirli olmaları da belki de bu yüzdendir kasaba oteli sahiplerinin der. Büyük, lüks oteller insanı şımartır, mühim bir şahsiyet olduğunuzu tekrar edip durur mütemadiyen. Oysa kasaba otelleri yüz vermez insana. Ne kadarsan o kadar. O nedenle kendini pek önemsemeyenlerin merakı kasaba otelleridir der Ece Temelkuran.


Severim ben kasaba otellerini ve kalacaksam eğer bir kasaba otelinde kalırım her şeye rağmen. Günübirlik bir müşteri olurum… Arkamdan neler olur biter bilemem... Kim bilir? Ben yola devam ederim...Yeni bir kasabaya giderim belki. Öyle bir yer ki, oraya varınca karların yolu kapatacağı tepe bir kasaba olabilir sözgelimi… Off! Bu kez Kubrick’in, Stephen King’in romanından uyarladığı Cinnet adlı film aklıma geldi iyi mi? Hani Jack, eşi ve oğlu ile birlikte bir dağ otelinin kış bakıcısı olamayı kabul eder. Otelde bazı kötü ruhların varlığını hissetmeye başlar. Yooo…. Hiç anlatmayayım korku filmlerinin baş yapıtı sayılan bu filmi... Yooo... Ama... Ya yolum böyle bir otele düşerse? Yok artık… Nedir bu? Nerden geldim ben bu dağ kasabasındaki otele Allahaşkına? Ne güzel atmıştım çantamı sırtıma.. Çıkacaktım trenle yola… Olmaz ama… Yoo.. Şimdi akşam akşam böyle hayaller kuruyorum ya... Sabah trenle yolculuğu düşünmeliyim.. Aydınlık hayaller kurmalıyım. Hımm.. Sabah ola hayrolaaa!!!
30.01.2011

15 Mayıs 2011 Pazar

Ahmet Ümit Söyleşisine Giderken Kendimi AYLAK KADIN Olmaya Akortladım.

  
Günlerin adı, sürelerince yaşanılan olayların değerlerine göre değişebilir. Bugün, şimdilik "kitap fuarına ilk gittiğim gün"dü, sonra "başka bir şey yaptığım gün" olacak. Saatime baktım. İkiye geliyordu. "Eyvallah!" dedim. Çıktım. Merdivenleri hızla indim.  Sokağa varınca baktım geç kaldığım bir şey yok.  Her şey her zamanki gibiydi: Motor gürültüsü; kalkık yakalı, hızlı yürüyen, kayıtsız insanlar... Karşıda konuşan iki adamı tam ayrılmak üzereyken gördüm. İnsanların sokakta hep ezberlenmiş hareketler yaptıklarını düşünürüm. El sıkışacaklar diye aklımdan geçiridim. Beni şaşırtmadılar. El sıkıştılar.  Kaç kere tecrübe ettim: Her zaman, önümde yürüyen kadının yüzünü görmeden, güzel olup olmadığını karşıdan gelen erkeklerin gözlerinden anlarım. Güzelse, onu geçtikten sonra dönüp bir daha bakarlar. İnsanlardan yenilik beklemek çok saçma.  Otoparktaki arabama doğru yürüdüm. Arabama binerken kaval kemiğimi basamağa çarptım. Canım yandı ama aldırmadım. 3.Kocaeli Kitap Fuarı alanına vardığımda karnım acıkmıştı. Önce yemek yedim. Lokantadan çıkınca gökyüzüne baktım: Bulutlu. Yağmur mu, dolu mu bir şeyler yağdı yağacaktı. Salona doğru seğirttim. Çevreme ilgiyle baktım. Salon tıklım tıklım doludu. Sanki onları tanıyormuşum, görsem bilecekmişim gibi bakıyordum geçenlere. Gelenlerin çoğu kadındı. Bir de belki iki saatlik aylaklar, dershane kaçakları... Bugün bencildim. Gene de "Şunların arasında sevilmeye değer bir kaç kişi niye olmasın?" diye düşündüm. Tok karın iyimserliği mi yoksa? Bilemedim. Ahmet Ümit'in söyleşisinin başlama saati yaklaştıkça boş yerler doluyordu. Yanıma kimse oturmasın diye ceketimi yan koltuğa koyduğum anda bir kadın yanımdaki koltuğa doğru geldi. Kadının yüzünde sanki koyu vişne bir ağızla Romalı heykel burnundan başka bir şey yoktu. Koyu vişne kıpırdadı: "Sahibi var mı buranın?" dedi. Orada duran ceketimi kucağıma aldım. Kadın oturdu. Hiç şaşırtmadı beni. En tahammül etmediğim insan hâli... Hemen konuşmaya yeltendi. Eğilip kulağıma doğru: "Kitap fuarındaki konferanslarda bazen elimde bir kitapla bir sıraya otururum. Ama rahat bırakmazlar. Ne çok delikanlı vardır burada bilseniz. Laf atarlar. O zaman dünyada en kötü şey kadın yaratılmakmış gibi gelir." dedi. Bir an cebimden para çıkarıp "Konferans bitene kadar konuşmazsan bu para senin olur; konuşursan geri alırım," demek aklımdan geçti. Bu kadını tanımıyordum. Tanımak istemiyordum. Bana neden bahsediyordu? Ne demeliydim şimdi? Ben bunları düşünürken kadın tekrar eğilip "Adınız?" dedi. Gözlerimden şeytani bir ışık geçtiğini hissettim. Tebbessüm ederek "Öğreneceksiniz." dedim. "Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz o bilmeden başkaları veriyor ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor." Sustum. Elimdeki Ahmet Ümit'in Şeytan Ayrıntıda Gizlidir adlı kitabını gösterdim. "Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz. Ahmet Ümit'in kitaplarını okuyan biriyim. İşte bir başkası: Bütün bu "siz"ler, "iz"ler, "uz"lardan sıkılırım ben. Yapmacık, fazlalık gibi gelir bana. İkinci konuşmamda "sen" diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam. Ne dersin?" dedim. Şaşkınlıkla korku arası gidip gelen mavi gözlerini kocaman açarak bana baktı.  Aldırmadan devam ettim. "Bazı kitaplarda "sizi seviyorum"u okuyunca gülerim. Sanki "siz" sevilirmiş. "Sen" sevilir, değil mi?" dedim. Kadın ne söyleyeceğini bilemedi. İçimde dayanılmaz, korkunç bir gülme isteği kabardı. Kendimi güç tuttum. Kadın ne olduğunu anlayamadı. Bir meczuptan kaçar gibi yanımdan apartopar kalktı, arkasına bakmadan hızla uzaklaştı. Kadının çıkmasıyla Ahmet Ümit salona girdi.  İnsanların ezberlenmiş hareketler yaptığını düşünürüm demiştim. Şaşırtmadılar beni... Bir alkış... Bir tufan... Kalabalıkla ilgim kesiliverdi. Yüzümü Ahmet Ümit'e çevirdim. Şimdi yine aylaktım.

 
NOT: Yusuf Atılgan'ın muhteşem kitabı Aylak Adam'ın bazı cümlelerini kullanarak bir yazı yazmayı denedim. Yazarın yattığı yer nurla dolsun.  Bugün  Aylak Kadın olmak istedim.

Cennetteki Yabancılar çizgi roman karesini kullandım.

21 Ekim 2010 Perşembe

Trenle Yolculuk Yapmayı Hayal Edersem, Gör Başıma Neler Gelir?

Nasıl anlatsam bilmiyorum? Bak şimdi... Geçen hafta seyrettiğim Alfred Hitchcock’un Kaybolan Kadın adlı filmi başından sonuna trende geçiyordu… Nasıl gözüm kaldı anlatamam. Neye mi? Trenle yolculuğa tabii.. Uzun zamandır nasıl heves ediyorum... Of! Yok artık dayanamayacağım… Tak etti canıma... Tamam.. Çantamı takacağım sırtıma… Trenle seyahate çıkacağım mutlaka… Evet… Evet… Çıkacağım… Hem de tek başıma…Fazla eşya almayacağım yanıma. Kitapsız olmaz ama.. Bu kez cimri olmayacağım kitap konusunda… Okuduğum kitabı, oturduğum koltuğa bırakacağım. Hatta içine bir not bırakacağım… “Ben okudum. Çok sevdim. Okumanızı tavsiye ederim.” diyeceğim mesela… Ne dersin? Şahane bir hayal değil mi bu? Peki nereye mi gideceğim? Tren istasyonuna gideceğim. O sırada gelen tren nereye gidiyorsa oraya gideceğim. Mesela çok uzaktaki ıssız bir kasabaya… 
Eyvah.. Ben böyle hayal kepenklerimi açarsam gene sonuna kadar, trenle seyahat etmek niyetiyle gidersem bir kasabaya… Ya Anayurt Oteli gibi bir otele denk gelirsem? Hatırlasana Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli adlı kitabından sinemaya uyarlanan, Ömer Kavur’un yönettiği aynı isimli filmi… Amaaann, Allah Korusun!.. Ya karşıma bu filmde Macit Koper’in canlandırdığı Zebercet adlı karakter gibi biri çıkarsa? Hani anne babası ölmüştür de Zebercet’in, otele çevrilmiş eski bir konakta neredeyse hiç çıkmadan günlerini geçirmektedir. Sadece otele günübirlik gidip gelenler vardır. Bir de uzun kalan bir yaşlı müşteri ile otel hizmetçisi o kadar. Galiba konusu böyle bir şeydi... Hani günübirlik otelde kalan bir kadının ardından, kadının her an tekrar geri döneceğini ümit eder. Of!.. Ne güzel trenle seyahat edeceğim derken, şimdi Anayurt Oteli nerden aklıma geldi birden? Hele Zebercet gibi bir otel işletmecisi... Hımm… Ece Temelkuran’ın Kasaba Otelleri adlı bir yazısı vardır. Okumuş muydun bilmem? Belki de hep oradan gitmek istemiş, gitmeyi beceremeyince de bari gidenlere tanıklık edeyim diyenlerin kasaba otellerini işlettiğini söyler. Hayata küsmüş insanlardır belki. Çünkü konukları hep kazara, hep mecburiyettendir ya... Hep şüpheci ve sinirli olmaları da belki de bu yüzdendir kasaba oteli sahiplerinin der. Büyük, lüks oteller insanı şımartır, mühim bir şahsiyet olduğunuzu tekrar edip durur mütemadiyen. Oysa kasaba otelleri yüz vermez insana. Ne kadarsan o kadar. O nedenle kendini pek önemsemeyenlerin merakı kasaba otelleridir der Ece Temelkuran.
Severim ben kasaba otellerini ve kalacaksam eğer bir kasaba otelinde kalırım her şeye rağmen. Günübirlik bir müşteri olurum… Arkamdan neler olur biter bilemem... Kim bilir? Ben yola devam ederim...Yeni bir kasabaya giderim belki. Öyle bir yer ki, oraya varınca karların yolu kapatacağı tepe bir kasaba olabilir sözgelimi… Off! Bu kez Kubrick’in, Stephen King’in romanından uyarladığı Cinnet adlı film aklıma geldi iyi mi? Hani Jack, eşi ve oğlu ile birlikte bir dağ otelinin kış bakıcısı olamayı kabul eder. Otelde bazı kötü ruhların varlığını hissetmeye başlar. Yooo…. Hiç anlatmayayım korku filmlerinin baş yapıtı sayılan bu filmi... Yooo... Ama... Ya yolum böyle bir otele düşerse? Yok artık… Nedir bu? Nerden geldim ben bu dağ kasabasındaki otele Allahaşkına? Ne güzel atmıştım çantamı sırtıma.. Çıkacaktım trenle yola… Olmaz ama… Yoo.. Şimdi sabah ya... Aydınlık hayaller kurmalıyım. Hımm.. Çok işim var... Çokk... İşe gitmeliyim.. İşe… Trenle mi? Yooo… Ne treni?  Yooo... Arabamla gideceğim tabii...Yooo.. Trenden kim bahsetti ki?