cennetteki yabancılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cennetteki yabancılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mart 2013 Cumartesi

Ruh İklimine Ayar Çekmek...


Bu akşam ofisten en son ben çıktım. Kötü bir gün geçirmiştim. Öyle asabım bozuktu ki anlatamam. Kambur üstüne  kambur, denir ya... O hesap... Gün boyu, ezilmiş, büzülmüş, iki duvara dizilmiştim. Niye acaba bütün insanları kardeşim, arkadaşım sanıyordum? Niye bütün kötülüklere şappadanak kanıyordum? Egom yer bezinden beterdi yani, öyle söyliyim... Kızgındım. Öfkeliydim. Kendimi yorgun, bitkin, beceriksiz, çaresiz, tam manasıyla zavallı hissediyordum. Feci! Tek kelimeyle feciydim. Ofisten çıkarken hem homur homur  homurdanarak, hem  ağlama hissiyle dopdolu olarak spora gittim. Evet...  Kimseye belli etmemeye çalışıyordum ama... Biri  dokunsa hemen hüngürdeyebilirdim. Aslında... Bakma... Her an spora gitmekten vazgeçecekmişim gibi bir halim vardı. Spora gideceğime... Arabanın vitesini boşa alsam... Şöölee, yokuş aşağı denize yuvarlansam... Vaziyetime direkman, damardan şifa olur, diye aklımdan geçirdim. Niyeyse aklımdan geçeni denemedim. Onun yerine arabamı spor salonunun önüne park ettim. Bir süre direksiyon başında bekledim. Sonra ne düşündüm bilmiyorum, hışımla yan koltuktaki spor çantamı kaptım. Arabadan çıktım. Yürümeye başladım. Yürürken kumandayı omuzumun üzerinden  geriye doğru uzattım. Kapıları bir düğme basımıyla kilitledim. Başımı ve gövdemi geri çevirmedim. Zira spora gitmekten her an vazgeçebilirdim. Azmettim. Kendimi spor salonunun kapısından içeriye zorla attım. 

Tam girdiğimde Tarkan’ın sesi geliyordu.  “Sen aşkı çiçek, böcek, güneş, bulut sanmışsıııın… Mevsimlerine göre uyuyup uyanmışsıııın… Sen artık benden sonra sevemezsin yanmışsıııın… Yüreğimden çıkardım, attığın kör kurşunuuuu.”  Gene geç kalmıştım. Üstelik üzerimde iş giysilerim vardı. Of! Müziğin hızlı ritmi daha kapıdan girişte yakalamıştı beni… Merdivenlerden alt salona inerken dans çoktan başlamıştı. Hemen üzerimdekileri çıkarıp, spor giysilerimi giydim. Ayağıma spor ayakkabılarımı geçirirken Tarkan’ın şarkısı devam ediyordu. Isınma hareketleri daima  bu şarkıyla yapılıyordu. Her seferinde, tam bu bölüme geldiğimizde, kendimi kaybedip, hem dans ediyor, hem de avaz avaz şarkıyı söylüyordum. Sanki az önceki bezgin bekir ben değildim. Hemen yerime geçtim. Hey! Büyük bir umursamazlıkla, minicik bile mahcubiyet hissetmeksizin, kendimi attım müziğin ve dansın kollarına…  Hemen… Anında… “Seni karanlıklara bırakmaaaak istemezdiiimmm… Anılarımı solmuş çiçeklerleeee süslemezdiiiim. Sen artık benden sonra sevemezsin yanmışsıııın… Yüreğimden çıkardım, attığın kör kurşunuuuu.” Şöyle gözucumla etrafıma baktım. “Köyümden insan manzaraları,” dedim kendi kendime. Kimimiz eczacı.. Kimimiz mühendis… Kimimiz sigortacı… Şinanay da yavrum şinanay…  İnan hilafım yok, yolda beni görsen var ya,  böyle dans ettiğime asla ihtimal veremezsin. Öyle süklüm püklüm biriyim. Diğerleri ise mazbut, kendi hallerinde kadınlarken,  ne oluyorsa oluyor müziğin illüzyonu  mu desem, gruptakilerin birbirlerine verdiği pozitif enerji sebebiyle mi bilmem, müthiş bir coşkuyla dans ediyoruz. Müzik bitince hatta, uuuuuvvv’lamalar, ıslıklar gırla gidiyor. Bir neşe bir neşe… Dünya mı batıyor? Ne gam! Ben var ya... O bir saat dünyanın gelmişini geçmişini boşveren bir hal üzerinde oluyorum. İyi de, spora gelirken dokunsan ağlayacak vaziyetteydim hani... Eee... Ne oldu şimdi? Halimi düşünebiliyor musun?  Tuhaf biri olduğumu hep söylüyorum. İyi amaa... Sürekli gamlı baykuş durumunda dolaşamam ya... Mümkünatı yok!.. İçim daralır. Kendimden sıkılırım valla... Derhal iç coğrafyamın meteorolojik vaziyetine sporla ve müzikle bir ayar çekip, anında müdahale ediyorum... "Sağlıklıysan, kafaya başka bir şey takmaya gerek yok," diye yüreğimi kaneviçe işler  gibi işliyorum. Ruhumun iklimini keyfime göre  hemen düzenliyorum. Egom tavan yapıyor. Gene kendimin baş artizi oluyorum. Spor salonundan çıkarken... "Bilimum zalimler, haydutlar, üçkağıtçılar, vicdansızlar, merhametsizler ve kötüler artık  gölgemden bile  titresinler!" diye bas bas bağırmak istiyorum. Arabaya binince kendime gülüyorum. Kendime çook gülüyorum.





NOT: Cennetteki Yabancılar adlı çizgi romanın karelerini kullandım.  

21 Ağustos 2012 Salı

Ne Yapayım? Çaldımsa Da Mîrî Malı Çaldım.

“Esrarımı Mesnevî’den aldım
Çaldımsa da mîrî malı çaldım.”
Şeyh Galip


O demişti bana ilk önce. "Senin kalbinin böcüü ölmüş," diye. Ben o zaman anlamadıydım o lafı. İşin içinde böcek haşarat olunca bişeylere fena kızmış herhalde diye soramadıydım da. Sonradan bir gün "Peki de demek "senin kalbinin böceği ölmüş" diye sordum.  Çukurova yöresinde bir deyimmiş. Hani hayattan bıkmışlara, olup bitenle başedemeyip vazgeçenlere derlermiş bu lafı. Kalbinin böceği ölürmüş onların... Peki sonra... Hiiiç... Sonra dururlarmış işte öyle...  Düşündüm. Kimi zaman, akla ziyan TV programları izleyip, gazeteleri okuyor, "Orta Zekalılar Cenneti"nin türlü çeşitli meleğiyle fitbolundan cep telefonuna milyon türlü geyiğe dalıyor, bar taburesinden, meyhane sandalyesine, ordan sinema koltuğuna, tirübünlerde, hipodromda, metrobüslerin cam kenarında dört gezdirip kulak kabartıyorum. "Bin ilmekli halife halısı" çiğnediğim de oluyor, göz göre göre moka bastığımda...  İçimdeki ses bitince, yani biri "koşmayı bırak" deyince içimden, susunca... İçmelere, kaybolmalara giderdim eskiden. Doğrusu güzel de kaybolurdum hani; kendim dahil hiç kimse beni beş on gün bulamazdı...  Herkesçe bilinir ki, sonra bulduğun yine kendin olursun.  Reset Ya Resûlallah...  Aslında işte, olup bitenden, gittiğin küçük ölümden gelmek, dirilmektir biraz. Çoğumuz bazen "duruyorduk" hakkaten. Yani öyle "hayata karşı" felan değil. "Hayat bak hiçbir şey yapmadan duruyorum şuracıkta... Duruyorum... Hadi ne yapacaksan yap, bitsin" der gibi...


Az önce Schrödinger'in kedisi'nden  İsrafil'in borusuna, yani kuantum fiziğinden dört kitap dört peygamber indinde kadim bilimlere, iyiliği  ve kötülüğü düşündüm. Hepimiz ölecek miyiz? Evet öleceğiz. Gerçi ben gibi arada gidip gelenler oluyor ama son tahlilde "kalanlar" olarak biz, kötülükle uzlaştığımız için mi direnip kalabiliyoruz? Sahiden kötü müyüz peki? Stefan Hawking'e göre mesela, insanoğlu olarak saldırgan bir ırkız biz. Hatta bu gezegeni bitirip başka gezegenlere açılmak gibi planlarımız var. "Doğal seçilim teorisi" mi yani, yeterince yırtıcı olduğumuz için mi dayanıyoruz bu hayata....


Ben işte böyle fenafillah mertebesinde felsefi düşüncelere dalmışken....  Aklımdan patlıcan sıcakları, Habitat sonrası düşülen kentsel iletişim boşluğu, güneşteki kara lekeler, Ebabil Kuşlarının Başkentinin çeşitli yerlerine yuva yapmaya başladığı ve bunun bir kıyamet alameti olduğu gibi anlamsız bir yığın şey geçirdim.  Bir keresinde Oğuz Abi söylediydi, "Her şeyi yazıp çizdikten sonra bir çeki taşı kalır insanın içinde" dediydi. "Çeki taşı" nedir bilmiyorum. Ama kalbimin yarı ölü böceğinin ters dönmüş bacaklarını kırpıştırırken, okuduğum "ciddi ve hisli" öykülerin sırrını çok iyi biliyorum. Kalbimin böcee'ni merak ediyorsun değil mi? Hımmm... Kalbimin böcüü'ne gelince... Benim ki ölmedi. Fıtıl fıtıl dolaşıyor ortalıkta. Bakma sen, bazen "Naapıyosun" diye soran olduğunda "Hiç işte, duruyorum öyle" dediğim oluyor. Dururken bakıyor hatta fena halde gözetliyorum ama....

Şimdilik o çeki taşından güç bela yontabildiklerimden bunlar...
Benim kalbimin böceğinden seninkine; sevgiyle...


NOT: Kaç gündür yazı yazamıyorum.  İçimden bir şey yazmak gelmiyor.  Eski yazılarımı tekrarlıyorum. Baktım olacak gibi değil. Yazar affetsin beni... Atilla Atalay'ın  aşağıda isimlerini sıraladığım öykülerinden ruh halime denk gelen bazı cümlelerini gene çaldım. Benim cümlelerimle ortaya karışık harmanladım. Ne yapayım yani? Çaldımsa da mîrî malı çaldım.

-Kalbin Böcüü
-Negzel Pembe
-Deliler Denizi
-Kırılan

NOT: Cennetteki Yabancılar çizgi roman karelerini kullandım.


9 Mayıs 2012 Çarşamba

Durma Öyle Hacı... Bi Speyşıl Efekt Yap... Diyceem Bi Aksiyon Olsun.


Bazen içimdeki ses bitince, yani biri “koşmayı bırak” deyince içimden, susunca… İçmelere, kaybolmalara giderdim eskiden. Doğrusu güzel de kaybolurdum hani; kendim de dahil hiç kimse beni beş on gün bulamazdı. Herkesçe bilinir ki, sonra bulduğun gene kendin olursun. Gelgelelim, aradaki kaçma kovalamaca sürecinin gerçekten gizemli ve tehlikeli bir güzelliğinin olduğunu düşünürdüm... 
 


Stefan Hawking'e göre, insanoğlu olarak saldırgan bir ırkız biz mesela.  Hatta bu gezegeni bitirip başka gezegenlere açılmak gibi planlarımız var. Schrödinger'in kedisi'nden İsrafil'in borusuna, yani kuantum fiziğinden dört kitap kırk peygamber indinde kadim bilimlere, iyiliği ve kötülüğü düşünürüm. Hepimiz ölecek miyiz?  Evet öleceğiz.  Gerçi ben gibi arada bir gidip gelenler oluyor ama son tahlilde "kalanlar" olarak biz, kötülükle uzlaştığımız için mi direnip kalabiliyoruz? Sahiden kötü müyüz peki?



Kimsenin hayata dair hiçbir şeyi bilemeyeceğini düşündüm sonra... Bu gezegen var oldu olalı çocukların gördüğü zulmü, kız diye toprağa gömülenlerden başlayıp savaşta kaybolanları, organ ticareti için kaçırılanları, hısım akrabanın eziyetine uğrayanları, yoksulluktan bir harf öğrenemeyenleri, her türden bunca obezitenin gölgesinde aç ölenleri... düşündüm...   O an için kendimi üç ordan, iki de önceden vardı, toplam beş kez yalnız hissettim.   



Sahildeki bankta oturdum. Sanıyorum denizin tek müşterisiydim. Rüzgâr keşişlemeden üç ile beş şiddetinde esiyor, uzaklarda bir salın üzerine üslenmiş kuş korosu aklımdan geçen suzinak şarkıya eşlik ediyordu. Pek efsunlu, insana huzur veren bir görüntüydü. Öyle ki, olur da ölürkene gözümün önünden bi film şeridi geçerse, filmin "mesut dakikalar, haz veren lahzalar" bölümünde bulunsun istedim. Oysa şu lanet olası hayata rozetimi ve silahımı teslim edeli çok oluyordu. Öyle fazla derdim olmazdı yani. Gidene yaban mersinli donut yiyip sert bir kahve içerek bakardım. "Hoop" diye gidiverdi O. Gittiydi işte... Sonra bir süreliğine öldüydüm ben. Her yer hepten sessiz.  Durdum, kuma çekilmiş bir kayığın karına gömdüm kendimi ben, öylece seyrettim. Çok ıssız buralar şimdi, hayat böyle artık; kişi başına bir yalnız düşüyor.



NOT:
1. paragraf Mecnun Kuleleri- Negzel Pembe adlı öykünün bazı cümleleri
2. diğer paragraflar Mecnun Kuleleri- Viran, Civciv Kutusu- Saklambaç ve Kişi Başına Bir Yalnız adlı öykülerinden alıntıladığım bazı Atilla Atalay cümleleriyle, Cennetteki Yabancılar adlı çizgi roman karelerini eşleştirdim. Ortaya böyle bir yazı çıktı. Madem kişi başına bir yalnız düşüyor.  Durma öyle hacı... Bi speyşıl efekt yap... Diyceem bi aksiyon olsun yani... Bilmem anlatabildim mi? 

2011

15 Mayıs 2011 Pazar

Ahmet Ümit Söyleşisine Giderken Kendimi AYLAK KADIN Olmaya Akortladım.

  
Günlerin adı, sürelerince yaşanılan olayların değerlerine göre değişebilir. Bugün, şimdilik "kitap fuarına ilk gittiğim gün"dü, sonra "başka bir şey yaptığım gün" olacak. Saatime baktım. İkiye geliyordu. "Eyvallah!" dedim. Çıktım. Merdivenleri hızla indim.  Sokağa varınca baktım geç kaldığım bir şey yok.  Her şey her zamanki gibiydi: Motor gürültüsü; kalkık yakalı, hızlı yürüyen, kayıtsız insanlar... Karşıda konuşan iki adamı tam ayrılmak üzereyken gördüm. İnsanların sokakta hep ezberlenmiş hareketler yaptıklarını düşünürüm. El sıkışacaklar diye aklımdan geçiridim. Beni şaşırtmadılar. El sıkıştılar.  Kaç kere tecrübe ettim: Her zaman, önümde yürüyen kadının yüzünü görmeden, güzel olup olmadığını karşıdan gelen erkeklerin gözlerinden anlarım. Güzelse, onu geçtikten sonra dönüp bir daha bakarlar. İnsanlardan yenilik beklemek çok saçma.  Otoparktaki arabama doğru yürüdüm. Arabama binerken kaval kemiğimi basamağa çarptım. Canım yandı ama aldırmadım. 3.Kocaeli Kitap Fuarı alanına vardığımda karnım acıkmıştı. Önce yemek yedim. Lokantadan çıkınca gökyüzüne baktım: Bulutlu. Yağmur mu, dolu mu bir şeyler yağdı yağacaktı. Salona doğru seğirttim. Çevreme ilgiyle baktım. Salon tıklım tıklım doludu. Sanki onları tanıyormuşum, görsem bilecekmişim gibi bakıyordum geçenlere. Gelenlerin çoğu kadındı. Bir de belki iki saatlik aylaklar, dershane kaçakları... Bugün bencildim. Gene de "Şunların arasında sevilmeye değer bir kaç kişi niye olmasın?" diye düşündüm. Tok karın iyimserliği mi yoksa? Bilemedim. Ahmet Ümit'in söyleşisinin başlama saati yaklaştıkça boş yerler doluyordu. Yanıma kimse oturmasın diye ceketimi yan koltuğa koyduğum anda bir kadın yanımdaki koltuğa doğru geldi. Kadının yüzünde sanki koyu vişne bir ağızla Romalı heykel burnundan başka bir şey yoktu. Koyu vişne kıpırdadı: "Sahibi var mı buranın?" dedi. Orada duran ceketimi kucağıma aldım. Kadın oturdu. Hiç şaşırtmadı beni. En tahammül etmediğim insan hâli... Hemen konuşmaya yeltendi. Eğilip kulağıma doğru: "Kitap fuarındaki konferanslarda bazen elimde bir kitapla bir sıraya otururum. Ama rahat bırakmazlar. Ne çok delikanlı vardır burada bilseniz. Laf atarlar. O zaman dünyada en kötü şey kadın yaratılmakmış gibi gelir." dedi. Bir an cebimden para çıkarıp "Konferans bitene kadar konuşmazsan bu para senin olur; konuşursan geri alırım," demek aklımdan geçti. Bu kadını tanımıyordum. Tanımak istemiyordum. Bana neden bahsediyordu? Ne demeliydim şimdi? Ben bunları düşünürken kadın tekrar eğilip "Adınız?" dedi. Gözlerimden şeytani bir ışık geçtiğini hissettim. Tebbessüm ederek "Öğreneceksiniz." dedim. "Bence insanın adı onunla en az ilgili olan yanıdır. Doğar doğmaz o bilmeden başkaları veriyor ama yapışıp kalıyor ona. Onsuz olamıyor." Sustum. Elimdeki Ahmet Ümit'in Şeytan Ayrıntıda Gizlidir adlı kitabını gösterdim. "Bakın, şimdi adımdan daha önemli bir şey biliyorsunuz. Ahmet Ümit'in kitaplarını okuyan biriyim. İşte bir başkası: Bütün bu "siz"ler, "iz"ler, "uz"lardan sıkılırım ben. Yapmacık, fazlalık gibi gelir bana. İkinci konuşmamda "sen" diyemeyeceğim biriyle bir daha konuşmam. Ne dersin?" dedim. Şaşkınlıkla korku arası gidip gelen mavi gözlerini kocaman açarak bana baktı.  Aldırmadan devam ettim. "Bazı kitaplarda "sizi seviyorum"u okuyunca gülerim. Sanki "siz" sevilirmiş. "Sen" sevilir, değil mi?" dedim. Kadın ne söyleyeceğini bilemedi. İçimde dayanılmaz, korkunç bir gülme isteği kabardı. Kendimi güç tuttum. Kadın ne olduğunu anlayamadı. Bir meczuptan kaçar gibi yanımdan apartopar kalktı, arkasına bakmadan hızla uzaklaştı. Kadının çıkmasıyla Ahmet Ümit salona girdi.  İnsanların ezberlenmiş hareketler yaptığını düşünürüm demiştim. Şaşırtmadılar beni... Bir alkış... Bir tufan... Kalabalıkla ilgim kesiliverdi. Yüzümü Ahmet Ümit'e çevirdim. Şimdi yine aylaktım.

 
NOT: Yusuf Atılgan'ın muhteşem kitabı Aylak Adam'ın bazı cümlelerini kullanarak bir yazı yazmayı denedim. Yazarın yattığı yer nurla dolsun.  Bugün  Aylak Kadın olmak istedim.

Cennetteki Yabancılar çizgi roman karesini kullandım.

24 Mart 2011 Perşembe

Kahve Molası - Ağlamak ve Gülmek Kardeş Mi?


Dün akşam iş çıkışı nedensiz bir ağlama hissiyle spora gittim. Biri  dokunsa hemen ağlayabilirdim. Her an spora gitmekten vazgeçecekmişim gibi bir halim vardı. Arabamı spor salonunun önüne park ettim. Bir süre direksiyon başında bekledim. Sonra ne düşündüm bilmiyorum, hışımla yan koltuktaki spor çantamı kaptım. Arabadan çıktım. Yürümeye başladım. Yürürken kumandayı omuzumun üzerinden  geriye doğru uzatıp arabamın kapılarını kilitledim. Tam spor salonuna  girdiğimde Tarkan’ın sesi geliyordu.  “Sen aşkı çiçek, böcek, güneş, bulut sanmışsıııın… Mevsimlerine göre uyuyup uyanmışsıııın… Sen artık benden sonra sevemezsin yanmışsıııın… Yüreğimden çıkardım, attığın kör kurşunuuuu.”  Gene geç kalmıştım. Üstelik üzerimde iş giysilerim vardı. Of! Müziğin hızlı ritmi daha kapıdan girişte yakalamıştı beni… Merdivenlerden alt salona inerken dansa çoktan başlamıştım. Hemen üzerimdekileri çıkarıp, spor giysilerimi giydim. Ayağıma spor ayakkabılarımı geçirirken Tarkan’ın şarkısı devam ediyordu. Isınma hareketleri daima  bu şarkıyla yapılıyordu. Her seferinde, tam bu bölüme geldiğimizde, kendimizi kaybedip, hem dans ediyor, hem de avaz avaz hepbirlikte  şarkıyı söylüyorduk. Hemen yerime geçtim. Hey! Büyük bir umursamazlıkla, minicik  bile mahçubiyet hissetmeksizin, kendimi attım müziğin ve dansın kollarına…  Hemen hem de… Anında… “Seni karanlıklara bırakmaaaak istemezdiiimmm… Anılarımı solmuş çiçeklerleeee süslemezdiiiim.” Şöyle gözucumla etrafıma baktım. “Köyümden insan manzaraları,” dedim kendi kendime. Kimimiz eczacı.. Kimimiz mühendis… Kimimiz sigortacı… Şinanay da yavrum şinanay…  İnan hilafım yok, kendimi de dahil ederek söylüyorum, yolda görsem bu kadınların böyle şahane dans ettiklerine asla ihtimal vermem. Mazbut, kendi hallerinde çalışan kadınlarken ne oluyorsa oluyor dansın illüzyonu  mu desem, gruptakilerin birbirlerine verdiği pozitif enerji sebebiyle mi desem, müthiş bir coşkuyla dans ediyoruz. Müzik bitince hatta, uuuuuvvv’lamalar, ıslıklar gırla gidiyor. Bir neşe bir  neşe… Dünya mı batıyor? Ne gam! O bir saat dünyanın gelmişini geçmişini boşveren bir hal üzerinde oluyoruz. Hatta spora gelirken dokunsan ağlayacak vaziyetteydim, düşünebiliyor musun?  Şu insan bünyesi çok tuhaf! Ağlamakla gülmek kardeş derler ya… Gerçekten ne  doğru bir söz.


Nerden geldim ben buraya? Acaba ne anlatmak istiyordum? Hımm…  Dün sabah işe erken başlamıştım. Poliçeler önümde dizim dizimdi. İmzalama, açıklamaları, ayrıntıları kontrol etme derken başım önde epeyce çalışmıştım. Öğlen yemeğimi masamda yemiştim. Tam kahveye sıra gelmişti ki msn’den arkadaşım Dilek “Ne haber?” diye laf attı. “İyilik” diye cevapladım. “Sinemaya gidelim mi?” diye yazdı. Hiç tereddüt etmeden “Tamam” dedim. Şaşırdı. Normalde bu teklif benden gelirdi. Dilek evde alt kat komşum ve çok yakın arkadaşım. Eskiden arada sinema kaçamağı yapardık. Ama alzheimer hastası annesine evinde baktığından beri, son günlerde sinemaya gidemiyorduk . “Ne film var ?” dedim. Baktım saate 13.30 du.. En yakın filme baktım 14.15 de  ve İzmit Ncity’de… Özcan Deniz’in filmi. Adı "Ya Sonra"… Romantik komedi öyle mi? Tamam. “Ben gelip alayım seni ofisten” dedi Dilek. “Yooo.” Dedim. “Olmaz!” Sen gelirsen anlarlar… Ben gizlice kaçarım işten, gelir seni alırım. Gideriz. Hemen hazırlan.” Anında çıktı msn’den. Ben de parmaklarımın ucuna basa basa ofisten kaçtım. Sanki söylesem biri bana  bir söz mü edecekti? Yoo.. Böyle kendimce masum gizli işler çevirmek, hele hele kaçmak kelimesinin bizatihi kendisi acayip adrenalimi yükseltmeye sebeptir. Çünkü onu yitirirsem diye ödüm kopuyor. Yüreğim sızlıyor. Uykularım kaçıyor. Aman diyorum Müjdat Gezen gibi aman… Sakın beni terk etme.. Terk etme çocuk yanım… Anlatmak istediğim  arada bu kendimce oyunlarla çocuk yanımı şımartıyorum. Neyse… Aldım Dilek’i. Zaten çoktan evden fırlamış, sokakta bekliyordu. Şaşırmış sinema teklifine hemen evet dememe. “Şaşırtmayı severim.” dedim gülerek. Müzik çaları açtım. Timur Selçuk söylüyordu. “Yollarımız burada ayrılıyor… Artık birbirimize iki yabancıyız… “  Dilekle baktık birbirimize… Başladık Timur Selçuk’la bu şarkıyı söylemeye… “Ne kadar acı olsaaaaa… Ne kadar güç olsaaaa… Her şeyi evet her şeyiiii…  İşte tam burada avaz avaz bağırıyorduk… “Unutmalıyıııııızzzz!” Devam… “Hiç yaşanmamışcasınaaaaa! Hiç sevmemişcesineeeeee!” Çok güldük… Çoookk! O kadar güldük ki gözlerimizden yaşlar aktı. Şu insan bünyesi  ne tuhaf! Ağlamakla gülmek kardeş derler ya… Gerçekten  doğru!


Şeey… Ben aslında başka bir şey anlatacaktım. Ama neydi? Acaba Özcan Deniz’in filmini mi anlatacaktım? Allahım, o filmdeki saçları hangi kuaför yaptı çok merak ediyorum. Affedersin, telefonum çalıyor. Konuşmalıyım.  Tam kahve molası vermiştim. Sana bir şey anlatmaktı niyetim. Ama bunlar döküldü parmaklarımın ucundan, ne yapabilirim? Kusura bakma e mi? Kahve molam bitti. İşe dönmeliyim… “Alo… Evet, buyrun benim…”

NOT: Cennetteki Yabancılar adlı çizgi romanın karelerini kullandım.   

20 Şubat 2011 Pazar

Cennetteki Yabancılar Çizgi Roman Kareleri ile Melis Denişmend Şarkı Sözü

 Hepimiz en az bir
http://sozarsivi.com/
kere ‘çok eğleniyorum’ taklidi yapmadık mı?
Her şeye dışarıdan bakıp içerdeymişiz gibi kahkaha atmadık mı?
Hepimiz en az bir kere ‘çok seviyorum’ taklidi yapmadık mı?
     Eski bir yüzü unutmak için yeni yüzlere bakıp pişman olmadık mı?
http://sozarsivi.com/
http://sozarsivi.com/



Günahsız hayat var mı?
Hatasız biri var mı?

 
 Her şey normal
Hepsi normal bu hayatta
Anladım

Hepimiz en az bir
http://sozarsivi.com/
kere ‘çok masumum’ taklidi yapmadık mı?
Şeytanla iyi dost olup meleklere de arada göz kırpmadık mı?


O kadar zaman kendine eziyet çektirip
Sonra anlıyorsun her şey normal



NOT: Cennetteki Yabancılar Çizgi Roman  kareleri ile  Melis Danişmend'in şarkı sözlerini eşleştirdim.
     

10 Şubat 2011 Perşembe

Cennetteki Yabancılar Çizgi Roman Kareleri ile Sezen Aksu şarkısı

 
 Bu kaçıncı ayrılışın bakmadan gözyaşıma
Bırakıp gittin beni yine yalnız başıma
Yanına mı kalır sandım sıra bana gelecek
Bakalım o zaman seni kim kurtaracak



 Seni gidi vurdumduymaz, seni gidi yaramaz
Canın isterse ararsın, istemezse aramaz



 Hep susuyorsam, sabrediyorsam
Sanma ki senin aşkından ölüyorum
Sabır taşına benzedim diye
Aptal sanma gününü bekliyorum




 Seni gidi vurdumduymaz, seni gidi yaramaz
Canın isterse ararsın, istemezse aramaz