deliler denizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deliler denizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2015 Cuma

Ve Su Ve Deniz Ve Balık




Bir müşterim, işlerinin yoğunluğu sebebiyle, randevusunu gelecek haftaya erteleyince, ne yalan söyleyeyim çok sevindim. İki hafta süren 34. İstanbul Film Festivali'nin, zaten son günlerindeyiz. Rüzgârımı savura savura  Beyoğlu'na gittim. Hangi film olduğuna bakmadan rastgele üç filme bilet aldım. Bir sinemadan çıktım diğerine girdim. 

Tuhaf şey... Bu kadar mı denk gelir? Üç filmde de baş rollerde su ve deniz vardı. Zaten oldum bittim suyu, denizi çok severim. "Harbiden sudan gelmişiz kardeşim biz, toprak ne ki? Yine deniz.... Saatini bilsek, suda ölmek de olsa, razıyım ben, öyle güzel ki." diyenlerdenim. 

Her üç filmin su ve deniz yoluyla seyirciye aktarmak istedikleri dertleri vardı. Sarsıp silkelediler beni. Epey etkilendim.

Hafıza tuhaf kutu... Bu filmler aldı beni, İradenin İyimserliği adlı kitapta dün gece okuduğum, Özlem Yeniay'ın yazdığı, Gökova Körfezinde Kadın Balıkçılar başlıklı inceleme yazısına götürdü. Gene su... Gene deniz...  Gene insana dair dertler... 

2006-2008 yılları arasında Gökova Körfezinde üç farklı yerleşimde küçük balıkçılıkla geçimlerini sağlayan kadınları konu alan bu yazı, 53 kadınla yapılan görüşmeler ve yazarın iki sene kadar bizzat bu kadınların gündelik yaşamları içinde bulunması sonucunda kaleme alınmış.  Çoğunlukla 30 ya da 40 yıldır balıkçılıkla geçinen bu kadınların, bilgi ve deneyimin paylaşımı ve karşılıklı dayanışmayla nasıl balıkçılığa başladıklarını, bugün yasa ve düzenlemelerle  neden bırakma noktasına geldiklerinin etkileyici bir analizini yapıyor. 

Seyredilesi  filmler ve illa okunası bir kitap. Tavsiye ederim.


21 Ağustos 2012 Salı

Ne Yapayım? Çaldımsa Da Mîrî Malı Çaldım.

“Esrarımı Mesnevî’den aldım
Çaldımsa da mîrî malı çaldım.”
Şeyh Galip


O demişti bana ilk önce. "Senin kalbinin böcüü ölmüş," diye. Ben o zaman anlamadıydım o lafı. İşin içinde böcek haşarat olunca bişeylere fena kızmış herhalde diye soramadıydım da. Sonradan bir gün "Peki de demek "senin kalbinin böceği ölmüş" diye sordum.  Çukurova yöresinde bir deyimmiş. Hani hayattan bıkmışlara, olup bitenle başedemeyip vazgeçenlere derlermiş bu lafı. Kalbinin böceği ölürmüş onların... Peki sonra... Hiiiç... Sonra dururlarmış işte öyle...  Düşündüm. Kimi zaman, akla ziyan TV programları izleyip, gazeteleri okuyor, "Orta Zekalılar Cenneti"nin türlü çeşitli meleğiyle fitbolundan cep telefonuna milyon türlü geyiğe dalıyor, bar taburesinden, meyhane sandalyesine, ordan sinema koltuğuna, tirübünlerde, hipodromda, metrobüslerin cam kenarında dört gezdirip kulak kabartıyorum. "Bin ilmekli halife halısı" çiğnediğim de oluyor, göz göre göre moka bastığımda...  İçimdeki ses bitince, yani biri "koşmayı bırak" deyince içimden, susunca... İçmelere, kaybolmalara giderdim eskiden. Doğrusu güzel de kaybolurdum hani; kendim dahil hiç kimse beni beş on gün bulamazdı...  Herkesçe bilinir ki, sonra bulduğun yine kendin olursun.  Reset Ya Resûlallah...  Aslında işte, olup bitenden, gittiğin küçük ölümden gelmek, dirilmektir biraz. Çoğumuz bazen "duruyorduk" hakkaten. Yani öyle "hayata karşı" felan değil. "Hayat bak hiçbir şey yapmadan duruyorum şuracıkta... Duruyorum... Hadi ne yapacaksan yap, bitsin" der gibi...


Az önce Schrödinger'in kedisi'nden  İsrafil'in borusuna, yani kuantum fiziğinden dört kitap dört peygamber indinde kadim bilimlere, iyiliği  ve kötülüğü düşündüm. Hepimiz ölecek miyiz? Evet öleceğiz. Gerçi ben gibi arada gidip gelenler oluyor ama son tahlilde "kalanlar" olarak biz, kötülükle uzlaştığımız için mi direnip kalabiliyoruz? Sahiden kötü müyüz peki? Stefan Hawking'e göre mesela, insanoğlu olarak saldırgan bir ırkız biz. Hatta bu gezegeni bitirip başka gezegenlere açılmak gibi planlarımız var. "Doğal seçilim teorisi" mi yani, yeterince yırtıcı olduğumuz için mi dayanıyoruz bu hayata....


Ben işte böyle fenafillah mertebesinde felsefi düşüncelere dalmışken....  Aklımdan patlıcan sıcakları, Habitat sonrası düşülen kentsel iletişim boşluğu, güneşteki kara lekeler, Ebabil Kuşlarının Başkentinin çeşitli yerlerine yuva yapmaya başladığı ve bunun bir kıyamet alameti olduğu gibi anlamsız bir yığın şey geçirdim.  Bir keresinde Oğuz Abi söylediydi, "Her şeyi yazıp çizdikten sonra bir çeki taşı kalır insanın içinde" dediydi. "Çeki taşı" nedir bilmiyorum. Ama kalbimin yarı ölü böceğinin ters dönmüş bacaklarını kırpıştırırken, okuduğum "ciddi ve hisli" öykülerin sırrını çok iyi biliyorum. Kalbimin böcee'ni merak ediyorsun değil mi? Hımmm... Kalbimin böcüü'ne gelince... Benim ki ölmedi. Fıtıl fıtıl dolaşıyor ortalıkta. Bakma sen, bazen "Naapıyosun" diye soran olduğunda "Hiç işte, duruyorum öyle" dediğim oluyor. Dururken bakıyor hatta fena halde gözetliyorum ama....

Şimdilik o çeki taşından güç bela yontabildiklerimden bunlar...
Benim kalbimin böceğinden seninkine; sevgiyle...


NOT: Kaç gündür yazı yazamıyorum.  İçimden bir şey yazmak gelmiyor.  Eski yazılarımı tekrarlıyorum. Baktım olacak gibi değil. Yazar affetsin beni... Atilla Atalay'ın  aşağıda isimlerini sıraladığım öykülerinden ruh halime denk gelen bazı cümlelerini gene çaldım. Benim cümlelerimle ortaya karışık harmanladım. Ne yapayım yani? Çaldımsa da mîrî malı çaldım.

-Kalbin Böcüü
-Negzel Pembe
-Deliler Denizi
-Kırılan

NOT: Cennetteki Yabancılar çizgi roman karelerini kullandım.


15 Haziran 2012 Cuma

Harbiden Denizden Gelmişim Ben!


"adımı unuttum
olmayan yerlerde
ne in
ne cin
 ne benî adem"

Asaf Hâlet Çelebi

Bugün... Yaz günü Haziran'ında... Uykuyla uyanıklık arasında, kendimden geçme halindeydim. Haftanın son çalışma günüydü. Kendimi fena halde bitkin hissediyordum. Aslında yıkanmak, arınmak ferahlamak istiyordum. Çünkü bazen yalnız seslerden kirleniyorum ben, yalnız seslerden...  Öncee... Atilla Atalay'ın "Harbiden sudan gelmişiz kardeşim biz, toprak ne ki? Yine deniz… Nasıl dingin ... Saatini bilsek, suda ölmek de olsa, razıyım ben, öyle güzel ki.” şahaneliğindeki sözlerini aklımın iplerine doladım. Gözlerimi usulca kapadım. Attım kendimi Deliler Denizi'ne... Oh! Anında ferahladım. Şöyle bi  bıraktım kendimi. Sen hiç yosunlarla bir salındın mı? Dene bak. Deniz karar veriyo. "Seni şöyle sallıyacam hacı" diyo, sen de "Peki hocam salla" diyosun. Bir sonraki hareketi bilmeden, yani deniz, yani ucu bucağı yokmuş gibi..." Hayallere daldım gene. Güneş batma ay da dolun olarak doğma şekilleri yapıyo bi taraftan. Ben burada yalnız, ben cümle planktonlar, yosunlar, şekil şekil bulutlar, kenardan dolun dolun ay ve manzaranın en kral köşesinden kendine yer bulup batmak üzere olan güneşle... İşte öyleyken yani... Az önce... Denize atladım ben. Hiç kimsenin ruhu duymadı gene... Olur mu böyle şey, sakın deme e mi? Hayal etmek özgürlüktür. Lütfen, dene.


NOT: Atilla Atalay'ın Deliler Denizi adlı öyküsünün bazı cümlelerini arakladım. Yazar affetsin beni... Cümleleriyle oynadım gene...  Hey, denize girdim ya.... Hayal bile olsaa... Aman ne ferahladım...


12 Mayıs 2012 Cumartesi

Futbol Sevmeyen Erkeğin Vaziyetine Benzeyince...


Bak ne diyorum biliyor musun? Atilla Atalay'ın sevdiğim öyküsü Deliler Denizi'ndeki kahramanı sevmiyor ya futbolu, acaba  ben de o nedenle mi futbolla ilgilenmiyorum? Ne bileyim, şimdi gene maç var televizyonda... Gene milyonlarca göz ekranda... Şey, ben gene maçı değil de seyircileri düşünüyordum. Erkekler, ne buluyorlar acaba futbolda?

Atilla Atalay'ın Deliler Denizi adlı öyküsünü bilir misin? Ben var ya ölürüm o öykü için... Tamam... Duygularımı abartırım abartmasına.... Amaa... Şunu tüm samimiyetimle söylüyorum, Deliler Denizi'ni döne döne okumaktan usanmıyorum. Bak şimdi... Öykünün başında anlatıcı, nerede olduğunu tam hatırlamadığından söz eder. Bir masada birşeyler konuşulmaktadır. Diğerleri muhabbet etmekteyken anlatıcı nedense delireyazmaktadır. Hımm.. Masadaki arkadaşlarını düşününce... Herhalde futbol mevzuusunda konuşulmaktadır. Anlatıcı hiç sevmez futbolu. Bunun kötü bir huy olduğunu kabul etmektedir. Çünkü futbol sevmemek demek, diğerlerine göre hayattan hiç anlamamak demektir. Aslında çok istemektedir arkadaşları gibi futbolu sevmeyi, futbol hakkında muhabbet etmeyi ama beyninde birşeyler futbolu reddetmektedir. Aslında istemez mi sağ kanattan zarif fulelerle ilerleyip "al da at" dercesine bir ortaya kafa koyup fileleri dalgalandırmak... Neyse... Daha fazla öyküye dalmayayım. Bugün futbol hakkında yazma amacım ne biliyor musun? Futbol bana göre resmen erkek sporu. Oyuncuları erkek bir kere. Çok nadir futbolla ilgilenen kadınları saymazsak, seyircileri de erkek. Sanıyorum bu durumu en baştan kabul etmek gerek. Oysa demek ki bu öyküde anlatıldığı gibi futbol sevmeyen erkekler de var. Düşünsene, futbol tutkusu olan bu kadar çok erkek arasında futbolu sevmeyen bir erkeğin durumu ne zordur kim bilir? Zaten Atilla Atalay'ın Deliler Denizi öyküsü resmen bu duruma şahane bir göndermedir. Arkadaşları futbol geyiği yaparken, anlatıcı yanlarından kalkar, elbiseleriyle denize girer... Arkadaşları onu hiç farketmezler. Bu öykü mutlaka okunmalıdır. Denizle ilgili anlatımları şahanedir. Neyse... Anlatıcı öykünün sonunda masaya döner. Niye yaptığını bilmez ama arkadaşlarının yaptığı geyiği harlar. "Kezman'ı aldık ama, bence konulduğu yer önemli" der. "Günün birinde Fransayla maç alırsak ve Kezman gol atarsa başlık hazır. Kezman Paris'te. Hani eskiden öyle bir yerli bir film vardı Kezban Paris'te diye... Ha evet Hülya Koçyiğit oynuyordu." diye sözlerine devam eder. Var ya, arkadaşları hiç bir zaman bu kadar dikkatli onu dinlememişlerdir. Neyse... Gerisini boşver... Çok güzel bir öyküdür Deliler Denizi... Şimdi anlıyorsun değil mi ne demek istediğimi? Allah kimseyi futbol sevmeyen erkeğin haline düşürmesin... Neden? Sen hiç gepgece denize girdin mi? Dolunay şavkıyorken hem de... Girmiştir anlatıcı... O anda diğerleri futbol geyiği yapmaktadırlar. Anlatıcı denize girmiştir girmesine... İlginçtir... Hiçbirinin ruhu duymamıştır. 

Şu anda televizyonda Galatasaray - Fenerbahçe final  maçı, gökyüzünde ise şahane bir dolunay var. Şimdi ben gepgece denize gireceğim biliyor musun? Evet, gireceğim.  Ve gene hiç kimsenin ruhu duymayacak.

 

26 Haziran 2011 Pazar

Canım Denize Girmek İsteyince, Hayal Etmeden Duramadım Gene!


Bugün... Yaz günü Haziran'ında... Mevsim sonbahar tadı veriyordu ya... Evde yalnızdım. Niyetine girdim. Canım bir şeyler karalamak istiyordu Hayal Kahvem'e. Hafızamın kuytu çekmecelerini karıştıracak, artık bahtıma ne çıkarsa, kelime kelime damlatacaktım. Du bi... Aslında yıkanmak, arınmak ferahlamak istiyordum. Çünkü bazen yalnız seslerden kirleniyorum ben, yalnız seslerden...  Öncee... Atilla Atalay'ın "Harbiden sudan gelmişiz kardeşim biz, toprak ne ki? Yine deniz… Nasıl dingin ... Saatini bilsek, suda ölmek de olsa, razıyım ben, öyle güzel ki.” şahaneliğindeki sözlerini aklımın iplerine doladım. Attım kendimi Deliler Denizi'ne... Oh! Anında nasıl ferahladım anlatamam. Şöyle bi  bıraktım kendimi. Sen hiç yosunlarla bir salındın mı? Dene bak. Deniz karar veriyo. "Seni şöyle sallıyacam hacı" diyo, sen de "Peki hocam salla" diyosun. Bir sonraki hareketi bilmeden, yani deniz, yani ucu bucağı yokmuş gibi..."  Devamında  Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi adlı romanı aklıma geldi. Bilirsin, o kitapta Sırtüstü Yüzmek diye bir bölüm vardır hani. Aşk acısı  çeken Kemal, karanlık bir güzelliği olan o acıklı Eylül günlerini dayanılır kılan önemli bir şey keşfeder: Sırtüstü yüzmek. Bunun için, sırtüstü ve geri geri yüzerken başını Boğaz sularının içine iyice sokması, denizin dibini başaşağı görmesi, bir süreliğine nefes almadan kulaçlar atması gerekmektedir. Hatırladın mı? Hani akıntının ve dalgaların içinde geri geri ilerlerken gözlerini açınca, tersinden gördüğü Boğaz'ın renk değiştirerek koyulaşan karanlığı, aşk acısına hiç benzemeyen bambaşka bir sınırsızlık duygusu uyandırırdı içinde... Altında kıpırdanan sınırsız, esrarengiz alemin parçası olmaktır önemli olan... Ağzını, genzini, burun ve kulak deliklerini sonuna kadar dolduran Boğaz sularının, içindeki denge ve mutluluk cinlerinin hoşuna gittiğini hissederdi. Bir çeşit deniz sarhoşluğuyla tersinden  kulaç üzerine kulaç atarken, karnındaki ağrı neredeyse yok olurdu ve o zaman Füsun'a derin bir şefkat duyduğunu da fark eder ve aşk acısında ona karşı pek çok öfke ve kırgınlık olduğunu hatırlar.... Kafasını sudan hiç çıkarmadan düşüncelerinin onu götürdüğü yere, sonuna kadar yüzer. Daha sonra sahile çıkıp güneşin altında uzanıp gözlerini kapadığında da, yaşadıklarının aslında tutkuyla âşık olan her ciddi, onurlu erkeğin başına gelen şeyler olduğunu iyimserlikle düşünür. Hayallere daldım gene. Bu kez yazarların cümleleriyle denize girdim oturduğum yerde. Güneş batma ay da dolun olarak doğma şekilleri yapıyo bi taraftan. Ben burada yalnız, ben cümle planktonlar, yosunlar, şekil şekil bulutlar, kenardan dolun dolun ay ve manzaranın en kral köşesinden kendine yer bulup batmak üzere olan güneşle... İşte öyleyken yani... Az önce... Denize girdim işte ben. Sırtüstü yüzdüm. Yine hiç kimsenin ruhu duymadı.

NOT: Atilla Atalay'ın Deliler Denizi adlı öyküsüyle, Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi adlı romanının bazı cümlelerini arakladım. Yazarlar affetsin beni... Cümleleriyle oynadım gene...  Hey, denize girdim ya.... Aman ne ferahladım...

4 Nisan 2011 Pazartesi

Kahve Molası-Deliler Denizi'nin Cümleleri ile Oynadım...


Bak tamamen aklımdan çıkmış şimdi. Bir kaç hafta önce iş gereği Antalya'daydım. Cumartesi,  tam ilkbahar ikindisi vaktiydi. Kaldığımız otelin sahilindeki restoranda arkadaşlarla çay içiyorduk. Masada ne konuşuluyordu da ben sıkıntıdan delireyadım, hiç bilmiyorum...  Biraz efkârlıydım  bi de. Niyeyse, nasıl kendine eziyet türüyse yani, insan hatırlamak istiyor. Masadakileri düşününce herhalde parfüm mevzuusuydu diyorum kendi kendime... Evet, iyice hatırladım şimdi. Kullandıkları parfümlerle ilgili muhabbet ediyorlardı. Allahım! Herbiri parfüm konusunda uzmandı yemin ederim. Ben parfüm markalarını bilmem. Biliyorum, kötü bu. Çünkü galiba kadınlar için parfüm çok önemli. Böyle benim gibi bilmeyince, hayatın bir tarafından, hatta hayattan hiç anlamıyormuşsun gibi oluyor. Çok isterdim gerçekten ama beynimde bişeyler reddediyor. Ha, güzel kokmak önemlidir benim için bak. Temiz olmak. Hafif bir çiçek ya da nebileyim meyve kokusu belki. Ama illa çook hafif, varla yok arası uçuşan bir koku olacak. Fakat on çeşit parfüm kullandıklarından söz ediyorlar. Çok pahalı markalarmış her biri... Spor kıyafet için ayrı, gece kıyafeti için ayrı, kahvaltı için ayrı, akşam yemeği için ayrı... Neredeyse giysilerin renklerine göre bile ayrı parfüm kullandıklarını söylüyorlardı. Kendi kedilerine konuşuyorlardı öyle. 


Hoop diye kalktım ben o masadan. "Hey, nereye gidiyorsun?" diye bir soran olsun isterdim. Çok iyi hatırlıyorum ki soran olmadı. "Al da at dercesine" bir halim vardı kendimle ilgili olaraktan. Önüne geçilmez şekilde kendimi denize bırakmak istiyordum. Yok be, öyle intihar edeyim filan diye değil. Su... Yıkanmak, arınmak, ferahlamak istiyordum... Çünkü bazen seslerden kirleniyorum ben, yalnızca seslerden. Ayakkabılarımı çıkardım. Güpgüzel bir deniz idi işte... Şimdi "Sen de birşeyden anla be kardeşim" diyeceksin ama hakkaten rüzgârdan da anlamam ben. Hani var ya karayel, lodos, keşişleme filan, onların işte, en kralı usul usul esiyordu. Ha evet, meltem mesela, o işte... Pek sığdı deniz. Yürüdüm bissürü... Yürürken yavru yengeçler, tuhaf şekilli yosunlar, türlü meneviş, milyon tane ışık oyunu... Anladın işte muhteşemdi. Öyle yürüdüm yani, boyuma kadar geldim.  Harbiden sudan gelmişiz kardeşim biz, toprak ne ki? Şöyle bi bıraktım kendimi. Sen hiç yosunlarla salındın mı? Dene bak. Deniz karar veriyo. "Seni şöyle sallıycam hacı" diyo, sen de "Peki hocam salla" diyosun.  Bir sonraki hareketi bilemeden, yani deniz, yani ucu bucağı yokmuş gibi...  Ben burada yalnız, ben cümle planktonlar, yosunlar, şekil şekil bulutlar, kenardan dolun dolun ay ve manzaranın  en kral köşesinden kendine yer  bulup batmak üzere olan güneşle... İşte öyleyken yani...  Allahım... Yine deniz... Hani anlarsın ya Akdeniz... Saatini bilsek, suda ölmek de olsa; razıydım ben, öyle güzeldi ki...  Denizin ortasından doğru masaya baktım...  Kardeşim gitti, aranızdan biri kayboldu, umurlarında değil kızların ama...  Rüzgâr ara sıra cümlelerini getiriyor, nasıl iştahla hâlâ susmuyorlar. Aslında benim de umrumda değil ya.  Ama yine de kendi kendime denizlerin ortasından masaya reaksiyona girdim.  "Bi sussanız be kardeşim. Denizi dinlesenize iki saniye...  Gelmişsiniz Akdeniz'e... Portakal çiçeklerinin kokusunu hissetsenize..." Rüzgâra söyledim ben, masaya kadar götürdü mü bilmiyorum. 

Sen hiç gepgece denize girdin mi? Dolunay şavkıyorken hem de... Girdim işte ben... Yine hiçbirinin ruhu duymadı...

NOT: Koyu renkli cümleler Atilla Atalay'ın Deliler Denizi adlı öyküsünden alıntıdır. Gene oynadım cümlelerle...Yazarın öyküsünün bir bölümünü kendime uyarladım.