leman sam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
leman sam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2020 Cumartesi

Yapayalnız Ve Yol

"Daha gidecek çok yolumuz var güzel yarim
Daha gidecek çok yolumuz var.
Daha gidecek çok yolumuz var güzel yarim
Daha gidecek yolumuz var." 

Çizimler / Chaboute / Yapayalnız
Sözler / Buradan




26 Kasım 2013 Salı

Şşşth Kimse Duymasın - 15 -

 Tamam. 
Hemen söyleyeceğim. 
Çocukluğumdan beri enstrüman çalanlara imrenmişimdir. 
Ben ise...
Gitarı denedim. Olmadı.  
Bağlamayı denedim. Olmadı. 
Bilenler bilir...
Yeteneksizin tekiyim.
Kaç kere yenik düştüm anlatamam...
Yeminle, akord bile edemedim. 
Anladım ki telli sazları beceremeyeceğim 
Allahım bi şeye bari yeteneğim yok mu benim, dedim. 
Ümidimi kesmedim. 
Vazgeçmedim.
Tam vurmalı çalgılara geçecektim ki...  
Neden bilmiyorum? 
Başımda kavak yelleri,
Özüm gökteki yıldızlar
Sözüm sevmeler üstüne
Yüreğimde yılgın rüzgarların ayak sesleri
İçim blues, dışım hüzünler içinde...
Mızıka çalmaya karar verdim. 
Mızıkacı oldum.

Gerçekten.

22 Temmuz 2012 Pazar

Yeşil Ördek Gibi Daldım Göllere...


Amerikalı yönetmen Jim Jarmusch'un, müziğini ve seyrini sevdiğim, vahşi batı masalı tadındaki siyah beyaz filmi Ölü Adam'ın bir sahnesinde, baş beyaz derili kahramanla (johnny deep), esas kızılderili  kahraman (gary farmer) arasında şöyle muhabbet geçer:


William Blake: Senin adın nedir?
Hiçkimse      : Benim adım hiçkimse.
William Blake: Pardon?
Hiçkimse     : Adım Exaybachay. Çok şey konuşup hiçbir şey anlatmayan adam demek.

Şimdi durup dururken,  bu film repliği acaba neden aklıma geldi? Temmuz ayının ortasındayız. Elbette tam gaz yaz faslındayız. Hıımm... Hava fena halde sıcak mı sıcak. Şeeyy... Ben... Ne yalan söyleyeyim, keşke yaz uykusuna yatsam, sonbahar gelir gelmez kalsam, diyen bir bünyeye sahibim. Efendime söyleyeyim... Bi de efkarlı günlerime geldi çattı Ramazan... Üzerine afiyet akşam ezanına kadar da yememeye içmemeye,  kalp kırmamaya bile isteye niyetliyim. Hımm... Bari Hayal Kahvem'de şööylee soğuğu çağrıştıracak, efil efil esintiyle okuyanın yüreğini havalandıracak bir yazı yazsam diye hayal etmiştim. Keşke etmeseymişim!.. Olacakları nerden bileyim? Bak şimdi... Yazıma başlamadan önce Hayal Kahvem'deki eski yazılarıma  göz gezdiriyordum, tamam mı? Tuhaf bir ses işittim. O ne? Ah, içimdeki ben, kıkır kıkır  gülmüyor muydu bana gene? Pes yani!.. Üstelik gülmekle kalmadı, gerim gerim gerildi. Nasıl anlatsam halini?.. Tek tek basaraktan... Bade süzerekten....  Bana...  "Sen var ya, çok şey yazıp hiçbir şey anlatmayan bir kadınsın!" dedi. Kalakaldım. Donakaldım. Şaşakaldım inanki... Of, canım nasıl acıdı anlatamam.  Dipten giden incecik bir sızı hissettim.  Bu nasıl bir his biliyor musun? Tek kelimeyle... Feci!.. Feci!..  İnsan  sahiden böyle acıtabilir mi kendi kendini? Bu durumda suratımı ekşitip oturdum. Ne kadar vakit geçti bu muhabbetin üzerinden bilmiyorum. Epeyce çaba harcayarak, sonunda, dudak kenarlarımı yukarıya doğru kıvırmayı başardığımı sanıyorum. Düşündüm... Çok şey yazıp hiçbir şey anlatmayan bir kadındım öyle mi? Nereden sarmıştı bu endişeli vaziyet acaba şimdi beni? Son zamanlarda şımarmıştım da, kendi ruhuma dayak atma vaktim gelmişti belki. Bilmiyorum.  O anda tam bir mahur şarkı söyleyip müjganla gene gizli gizli ağlamaya hazırlanıyordum ki, durgun bir gölün ortasındaki iskede otururken bulmadım mı kendimi?  Hafıza ne tuhaf kutu! Yıllardır dinlemediğim bir türküyü gizlediği yerden çıkardı. Tozlarını salladı silkeledi.  Kulak dibime kadar getirdi...  Ah, dedim... Yeşil ördek gibi dalsam göllere... Nasıl serinlerdim öyle değil mi?  Bu sözlerimi duyan içimdeki ben bana gülmeye başlayordu ki gene... Diklendim.  "Ne var? Biz burada devrim mi yapıyoruz sinyorita? Yazarak eğleniyoruz işte kendi çapımızda." dedim kendime... "Tamam!.. Var mı? Çok şey yazıp hiçbir şey anlatmayan bir kadın olduğumu kabul ediyorum."dedim. Bi rahatladım ki sorma gitsin... Oh ya!.. Hayal Kahvem'e yazı yazarken kendi kendime hesap vermeyeyim bari!... Sonra özlediğim türküyü tüm merakımla  dinledim. Sana bir şey söyleyeyim mi, türküyü dinleyince...  İnanmayacaksın ama serinledim. 

Heey!.. Sen de çok şey yazıp hiçbir şey anlatmadığımı düşünüyorsun öyle değil mi? Aşkolsun! Heey!.. Du bi... Şu güzelim türküyü dinlemeden gitme bari:)
 

 

16 Şubat 2012 Perşembe

Kahve Molası - "su da önemlidir ama... ateştir benim ustam..."


Az sonra ofisten çıkacağım. Mühim bir toplantım var. Bu gidişle geç kalacağım. Amaa... Anladım ki memleketimin hayran olduğum bir kadınını yazmadan çıkamayacağım. Leman Sam. Şarkılarıyla, insanlığıyla, duyarlı halleriyle, yaşsızlığıyla örnek model bir kadındır benim gözümde.  Hatta saçlarıyla:) Niye böyle yazdım. Onun gibi uzatmaya niyetliyim. Şaka bir yana, son cd sini sabahtan beri dinliyorum. Ve hararetle tavsiye ediyorum. Şahane. Şimdi kahvemden son yudumumu içeceğim. İzmit'e doğru hareket edeceğim. Aşağıdaki fotoğrafları http://gezenbezgin.blogspot.com/'dan aşırdığımı itiraf etmeliyim. İlk parça Mavi Tango var ya... Of, benden geçiriyor beni... "su da önemlidir ama... ateştir benim ustam..."

"ben bir şarkıcıyım şarkının adıyım
düşleri paylaşırım aşkı anlatırım
ağlatabilirim güldürebilirim
mutluluğa uçarım şarkımı söylerim"
 (şarkıcı)




ve birgün şunu buldum
aşka benzermiş isi
yalnızdım çok yalnızdım
aşk başka mavi başka
(mavi tango)





 bir selamamın izi bile kalmadı senden
kırmızı bir sonbahardı geçti üstümüzden
yarım kalmış sözler mahcup hayaller
asılmıştı aramızda öyle
gittin sanki döner gibi
söylenmez keder gibi
bir cınar gölgesini terkeder gibi
kurulmamış cümleler sanki salkım sacak
şimdi artık susma vaktı yagmur yağacak
 (aşiyan)




Ben hep onyedi yaşındayim
Her Ayak sesinde ürperirim
Demirkapının her acilisinda
Gögsümün Kafesine sigmaz yüregim
Her türlüsünü tattim acilarin ayriliklarin
Herseye biraz alistim
Bir seni beklerken kendimi yenemedim.
(metris)


4 Şubat 2012 Cumartesi

Düşler Sokağına Yolculuk... İlla... İlla...


"Ben kuşlardan da küçüktüm bir gece vaktiydi. Aşk tuttu elimden beni. Geçtim düşler sokağından bir gece vaktiydi. Ceplerimde hacıyatmazlar." Bu şarkıyı biliyorsun değil mi? Ezginin Günlüğü söyler hani... Ne hoştur... Şimdi İzmit'te bir kafedeyim. Kardeşimi bekliyorum. Benim kardeş öğretmen. İki haftadır okullar tatildi. İşlerimin yoğunluğu yüzünden bir türlü görüşemedik. Oysa her yıl onbeş tatilde bir gün olsun İstanbul'a giderdik. Dün aradı beni. "Abla inan çok sıkıldım. Hava kötü olunca çocuklarla eve tıkıldık kaldık. Özledim seni. Ne zaman görüşeceğiz?" dedi. Nasıl uykum vardı anlatamam.  Gece vaktiydi. İşte o anda nedense bu şarkı aklıma geldi. "Yağmur yağsa... Uykum kaçsa... Bir kuş konsa badi parmağıma... Ağlardım bir başıma..." diye için için söyledim. Of! Bu şarkının melodisi de sözleri de ne güzeldir gerçekten! "Abla dinlemiyor musun kuzum sen beni?" diye bir sesle kendime geldim. "Efendim." dedim. "Abla, yarın gene mi çalışacaksın? Özledim seni  diyorum. Bunaldım diyorum. Sen mırıl mırıl kendi kendine konuşuyorsun. Gerçekten çok fenayım" diye söylendi. Gece vaktiydi. Aklım elimden kaçıverdi. "Kaç mevsim  düş pazarında geçti yalanlarla..." diye devam etmiyor muydu şarkı? Misal bu ya, ben de hep düş satmıştım bunalmışlara...  Hiç duraksamadım. Ahmet Kaya'nın Yorgun Demokrat edasıyla sesime bir akort çektim... Buğulu tonla ahizeye üfledim... Sonraaa...  "Sevdadandır... Sevdadandır..." dedim kardeşime...  "Aldırma... Aldırma gel yanıma. Sabah buluşalım bizim kafede saat onda" dedim. Akabinde ve detayında kardeşime şahane bir düş satttım ben. Onunla sabah kahvede buluşacaktım. Elinden usulca tutacaktım. Birlikte İstanbul'a uçacaktık. Dileyecekti benden ne dilerse... Yüreğinden ne gelirse yapacaktık. Nasıl abartarak anlattıysam artık... "Ablaaa! Hayali bile yetti." dedi. Mutlu, mesut, anne sözü dinler gibi masum uykuya gitti. Sabah şimdi. Uyandım ya. Aklıma bu muhabbet geldi. Acaba bu anlattıklarım rüya olabilir miydi? Ya da bir şarkı sözünün peşine düşmüştüm belki. Kendiliğinden böyle bir yazı döşenivermiştim. İyi ama şimdi kardeşimle buluşacağım kafedeyim. Kapı açıldı. Tüm güzelliğiyle kardeşim içeriye girdi. Oturmadı. Ayakta bana birşeyler söyledi. "Yüreğine kulak verdim... Nefes aldı ben dinledim. Duyduklarım anlatılmaz... Sır vermedim illa. Sır vermedim illa sır vermedim... Sevdim." "Bu saçlarla kendini Leman Sam sanıyorsun belki ama... Kül yutmam abla" dedi. "Dün gece bir düş sattın bana. Şimdi o düşü gerçekleştirmek için, gidiyoruz illa İstanbul'a! İlaa illa!" dedi. Elimi çeneme dayadım. Kardeşime gülümsedim. İlla illa... İlla illaa.. İlla illa... İlla sevdim... Çaresizim... Kardeşle birlikte düşler sokağına illa gideceğim:)




29 Temmuz 2011 Cuma

Zagor ve Leman Sam - Rüzgarlığı Anlat Bana, Senin Gibi Esmeliyim...


Penceremin perdesini
Havalandıran rüzgar
Denizleri köpük köpük
Dalgalandıran rüzgar 
Gir içeri usul usul
Beni bu dertten kurtar



Yabancısın buralara
Nerelerden geliyorsun
Otur dinlen başucuma
Belli ki çok yorulmuşsun 


 
 Bana esmeyi anlat
Bana sevmeyi anlat
Bana esmeyi anlat
Esip geçmeyi anlat 




 Anlat ki çözülsün dilim
Ben rüzgarım demeliyim
Rüzgarlığı anlat bana
Senin gibi esmeliyim.
 



2 Mayıs 2011 Pazartesi

Saçımı Albatros Kestirmeye Karar Verirken, İlgim Dağıldı Gene...


Bazan inanmıyorum kendime. Şimdi durup dururken "albatros"  kelimesi nereden aklıma takıldı?  Az önce aynaya bakıyordum. Saçlarım  epeyce uzadı. Yelpaze yelpaze omuzlarımdan aşağıya dökülüyor. İyi ama önümüz yaz. Nedense  "Yarın kuaföre gideyim. Saçlarımı albatros kestireyim." diye aklımdan geçirdim. 

Sonra düşündüm düşündüm... Ne albatros saç modelini ne de albatros kuşunu gözümün önüne getiremedim. Ne bileyim? 

Küçükken annem kuaföre götürüp "albatros olsun!" demez miydi? Bizim mahallenin kuaförü Aysel Abla da ensemi tıraşlar, alnıma ufak bir kahkül düşürürdü. Acaba albatros saç kesimi öyle bir şey mi? 

Albatros kuşu nasıl bir şey peki?  Takıldı ya bir kere kafama... Üşenmedim. National Geographic' e baktım.  Aman yarabbim!  Şu kuşun muhteşemliğine bakar mısınız? Tüm kuşlar arasında en geniş kanatlara  (3.5 metre) sahip  olan albatroslar, bir kez dahi karaya ayak basmadan binlerce kilometre kanat çırpmadan süzülürlermiş. Albatros, uçan canlı makinelerin en heybetlisiymiş. Albatros, kemik, tüy, kas ve rüzgârmış. Vay canına sayın seyirciler! Meğer albatros ne heybetli bir kuşmuş.  

İnanın unutmuşum. Hatırlar mısınız Coleridge'in "Eski Bir Denizci'nin Türküsü"nü...  Hani öyküdeki gemi, buzlar, korkunç sesler, ve sisler arasında ilerlerken... `Albatros kuşu geminin peşi sıra gelir ve sanki bu uğurlu kuş sayesinde yol açılır.  Hani yaşlı gemici  sebepsiz yere albatrosu öldürür. Albatros günahının simgesi olarak yaşlı denizcinin boynuna asılı bırakılır. Sonra yaşlı gemici  bu cezadan kurtulsa da vicdan azabı hep içinde kalacaktır. Müthiş bir eserdir. Ve işin ilginç yanı söylendiği kadarıyla bu eseri Coleridge denizi görmeden, albatros kuşlarını bilmeden yazmıştır. 

Allahım! Nedir bu şimdi? "Ben saçımı kestireyim mi? Kestirirsem albatros modeli olsun mu?" diye ne albatros modelini, ne de albatros kuşunu  hatırlayamadan düşündüm ya... Eee... Afedersiniz ama... Nerden geldim Coleridge'in Yaşlı Denizci'sine? 

Bu hafıza komik ve tuhaf bir kutu sahiden.. Internet ise var ya... Of! Garip ötesi bir derya! İyi ama, gene ilgim dağıldı gördünüz mü? Bu gidişle kestiremeyeceğim saçlarımı... Aaa! Leman Sam'a benzeyeceğim sonraa!

NOT-

Fotoğraf: Frans Lanting

Alabros: yanların kısa ve üst kısmın fırça gibi bırakıldığı kısa saç modeli. Fransızca'da "fırça tarzında" anlamına gelen 
"à la brosse" deyiminden dilimize geçmiş.