3 Mart 2015 Salı
Ve Oğuz Aral Ve Avanak Avni Ve Yaşar Kemal
16 Şubat 2013 Cumartesi
Şarkı Sözü Yazacaktım Ama Tükembez Kalem Bitti.
yine saçlarını toplamış gidiyor güneş
deniz gidip gelip eteğini öpüyor sahillerin
uzaklardan çok uzaklardan
görmesi zor tekneler geçiyor
hayallerim iç cebimde
ağır ağır yola çıkarım ben de
......."
23 Mayıs 2012 Çarşamba
İnsanlar İki Ayrılar; Mizahtan Anlayanlar Ve Mizahtan Anlamayanlar!
Geçen sene bu zamanlardı hiç unutmam... Ne yapıp edip becermiştim. Sabah ofiste işlerimi toparlayınca... Heyy... "Ver elini İstanbul!" demiştim. Hava bulutlu, yağmur yağar mı acaba diye hiiç düşünmemiştim. Anne sözü dinler gibi masum tıpış tıpış Oğuz Aral Sergisi'ne gitmiştim. Gitmeliydim. Bu nasıl bir histir, biliyor musun? Bak, sanırım şöyle anlatabilirim. Yaşam içinde yüreğime değen ve beni zenginleştirdiklerine inandığım bazı insanlar var. Üstelik onlarla illa tanışık olmam gerekmiyor. Var olduklarını bilmem bana yetiyor. İşte Oğuz Aral onlardan biridir. Bir vakitler "kızlar okumaz böyle şeyler deseler" de, ailemden gizli gizli yolunu gözlediğim haftalık mizah dergisi Gırgır'ın ve memleketimdeki mizah dergiciliğinin babasıdır kendisi. Taşrada yaşayan benim gibi birinin ufkunu açan, düşünerek gülmenin lezzetini lıkır lıkır yüreğime akıtan büyük bir usta olarak görüyorum Oğuz Aral'ı. Ve ardından şimdiki mizah dergilerinin de sadece İstanbul'daki okurların değil, Anadolu'nun taşra şehirlerinde yaşayan insanların da kendilerinden çok şeyler bulabildikleri, düşünürken gülmece lezzeti veren, katkı sağlayacak güzellikte olmalarını diliyorum. Sergiye gittim gerçekten. Oğuz Aral'ın hayatına dair eşyaları, yazı ve çizimleri görünce hem hüzünlenmiş hem de kıkır kıkır gülmüştüm ne yalan söyleyeyim. Şimdi Oğuz Aral'ın kendi el yazısıyla yazdığı mizah üzerine düşüncelerini buraya geçirmek istiyorum. Bak neler diyordu büyük usta? Huzurla yatsın, yattığı yerden okurunu zenginleştirmeye gene devam ediyor. O sergiyi düşünüp hazırlayanlara gene çok teşekkür etmeli, tekrarını temenni etmeliyim.
"Çok önemli bilim adamları, çok önemli, hem bilimsel görünmek için her şeyi katagorilere ayırırlar. Örneğin insanları ikiye ayırırlar. Akıllılar ve aptallar, kadınlar ve erkekler, eşcinseller ve normaller, siyahlar ve beyazlar, yönetenler ve yönetilenler, zenginler ve fakirler, uzunlar ve kısalar, ihtiyarlar ve gençler, Almanlar ve Avusturyalılar gibi... Aslında bu ayırımların hepsi palavradır. İnsanlar gerçek olarak sadece şöyle ikiye ayrılırlar; mizahtan anlayanlar ve mizahtan anlamayanlar!..
21 Nisan 2012 Cumartesi
Ve Ben Bütün Bunları Hissetmeyi Seviyorum.
19 Haziran 2011 Pazar
"Ey Kadın Yeniden Ayağa Kalk Ve Titre."
Memleketimde, hele mizah dergisinde, hele karikatüristin, kadınları "saçı uzun aklı kısa diye erkeklerin alaycı gülüşlerine hedef eden" karikatürler çizmesi, okuruna 125 yıl önce yaşamış bir kadının söylediklerini hatırlatması ne kadar acı verici anlatamam. Büyük usta Oğuz Aral gibi kaşlarımı çattım. Bu kızgınlıkla titreyip bu yazıyı yazmasam hiç yazamazdım. İçimden geldi. Böyleyken böyle, dedim. Yazdım.
20 Mayıs 2011 Cuma
İnsanlar İki Ayrılar; Mizahtan Anlayanlar Ve Mizahtan Anlamayanlar!
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
Tophane-i Amire Tekkubbe SalonuDefterdar Yokuşu No:2 Tophane
Karaköy İstanbul
13 Mayıs 2011 Cuma
İstanbul 1. Festivali Kapsamında Oğuz Aral Sergisi'ne Gitmeden Durmam Mümkün Değil!
Oğuz Aral Gırgır dergisinin kurucusuydu. Günümüzde eğer mizah dergiciliği varsa atasıdır kendisi. 1972 den 1989 yılına kadar süren yayın hayatında o kadar çok genç mizahçı çıkarmıştır ki günümüzde devam eden mizah dergilerinin çoğu Gırgır okulunun mürekkebini yalayan kişilerin bu işi devam ettirmeleri ile gelişip günümüze gelmiştir. Gırgır o vakitler ailem "kızlara göre değil" dese de, gizli gizli ama illa ki okuduğum bir dergiydi. Çizgileriyle beni büyülerdi. Taşra şehrinde yaşayan benim gibi hayalperest biri için Gırgır okuldan daha okul olmuştur bile diyebilirim. O günlerden kalma gizli bir sevda vaziyeti vardır haftalık mizah dergileriyle aramda... En sevdiğim tipler Oğuz Aral'ın çizdiği "Avanak Avni", Bülent Arabacıoğlu'nun çizdiği "En Kahraman Rıdvan", Latif Demirci&Behiç Pek'in "Muhlis Bey ve Yavlum Mithat" ve tabii ki Özden Öğrük'ün çizdiği "Çılgın Bediş"ti. Hepsi birbirinden güzel karikatürler olurdu. Gırgır'ın şahane bir sloganı vardı. "Can sıkıntısını, aşk yarasını, karı koca kavgasını, şip şak keser. Her derde devadır, Gırgır da gırgır" diye. Böyle şahane bir şeydi! 2004 yılında kaybettiğimiz Oğuz Aral'ı saygı ve rahmetle anıyorum. Diyeceğim odur ki... Benim bu festivale kayıtsız kalamam mümkün değil. Oğuz Aral sergisine illa ki gideceğim.
15 Mayıs 2011, Saat 17.30Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi
Tophane-i Amire Tekkubbe SalonuDefterdar Yokuşu No:2 Tophane
Karaköy İstanbul
12 Kasım 2010 Cuma
Ben Bunları Hissetmeyi Seviyorum!
21 Ağustos 2010 Cumartesi
O Mahur Beste Çalar, Müjgan'la Ben Ağlaşırız...
Fakir mahallelerden, güveli hayatlardan, arnavut kaldırımlı sokakların yanlarında misket yuvarlayan, golden sakızından çıkan artiz resimleri biriktiren çocukluktan, pencerelere tünemiş vita yağı kutulara özenle ekilmiş pencereönü çiçeklerden sözediyor Metin Üstündağ.. Atarabasında satılan karpuzlardan, günaşırı erkin koray'ın, acda'nın, barış manço'nun, fikret kızılok'un, şenay'ın, beyaz kelebekler'in moğollar'ın, ayla dikmen'in ve bir sürü diğer şarkıcının şarkılarından söz ederken geçmiş zamanlar ve çocukluk, tekrarı no mümkün olduğu için mi güzeldir acaba diye soruyor.. Yazlık sinemalar tahta sandalyeli olurdu ya hani.. Çekidek çitlemeler, meşrubat sesi tıngırgamaları, genç kız ve oğlan fingirdemeleri eşliğinde, serin yaz rüzgarı ve yıldızları altında seyredilen yerli-yersiz yüzde bin yerli filmler seyredilirdi hani.. Hisli duygulu.. Vurdulu kırdılı.. Murat 124 ve Anadol arabalı.. Kocaman deve gibi şevroler ve tek tük mercedes arabalar dolmuşluk yapardı hani.. Metin Üstündağ'ın dediği gibi film bitince sinemalardan toprak yollarda yürüyerek ve yeşil bir şeyler koklayarak, dallara elleyerek eve giderdik hatırladın mı? Oturup soluklanacak mis gibi çimenler vardı daha.. Yeşil kalmak mı medeniyet, beton olmak mı? Metin Üstündağ'ın dediği gibi hiç dengeli olmaz mı bu ikisi aynı zaman diliminde?
Bu yazdıklarımı Metin Üstündağ'ın Denemeyenler adlı kitabından okuyorum.. Mizah yazarlarının veya çizerlerinin kitaplarını çok seviyorum.. Oğuz Aral'ın dediği gibi okudukca bütün güldürücü, sevindirici, coşkulu bileşenleri aldıktan sonra, ağır, yerinden oynatılmaz, gözyaşı dahil bilinen herhangi bir sıvıyla akıtılıp temizlenemez bir tortu kalıp birikiyor insanın yüreğinde.. Geriye irisinden bir taş, "çeki taşı" kalıyor.. Böyle işte.. Devam ediyorum okumaya..
Tek kanallı siyah beyaz TRT deki programlardan söz ediyor.. Kimsesiz çocuk jack'e neler olacak diye her hafta üzüm üzüm üzülmekten, uzay yolu, küçük ev, vadideki hayat, görevimiz tehlike, marco, çarlinin melekleri, operadaki hayalet, halit kıvanç, uğur dündar, kele bakış, reklamlar, heidi ve daha bir sürü diziler vardı sahiden aklına getirsene.. Hele kaçak dr. kimbıl ve zengin ve yoksul oynadığı akşamlar sokakta kimse kalır mıydı? Kalmazdı.. Hayat siyah beyaz bir felç, fakir ve yoğun bir mania yaşardı ya az mı kuşatılmıştık, çok mu kendimizdeydik, bilemiyorum diyor Metin Üstündağ.. En mühimi her meyvanın bir mevsimi yok muydu sahiden.. Karpuz çıktı mı anlamaz mıydık kabuğu denize düşünce denize girileceğini.. Ama pırıl pırıl, tertemiz, cam gibi denizler.. va fakat sahillerinden orası burası kesilmiş kadın cesetleri de çıkan o denizlere heryerden girilmez miydi? Haklı Metin Üstündağ.. O vakitler no kolibasili, no hormaon, no silikondu tabii.. Nedense uzun zamandır hatırlamadığım bir şeyi hatırlattı bu yazı.. Torna ve marangoz atölyeleri vardı hatırladın mı? Yazar talaş ve demir tozları arasında çıraklık yapan çocuklardan söz ediyor ama ben neden hatırladım o talaş tozlarını bilemedim şimdi? Annelere, aplalara alel acel yalvarmayla yaptırılan sana yağlı nevaleler, mahallece yapılan piknikler, gizli gizli aşık olmalar, lap diye intiharlar, her mahallenin imrenilen bir abisi ve mutlaka körkütük aşık olunan ablası vardı elbette.. O zamanlar bütün çocuklar sanki biraz daha mı eşitti.. Bütün çocukların dizleri yara bere içinde olurdu ya illa ki.. Çocukluk daha mı güzeldi o vakitler.. Belki de biz çocuktuk diye o vakitler bizim için çok güseldi diyor yazar..
Metin Üstündağ daha pek çok örnekler vermiş bu yazısında.. Bir sürü, bir sürü belleğimize kazınmış fakir ve güveli hayat tatlarından, tonlarından, dokularından söz etmiş.. Uzun saçlardan, favorilerden, mini etekler ve ispanyol paça pantolonlardan, şweeps ve ankara gazozlarından, çizgi filmli tişörtlerden, nesli sonra tükenen garip oyuncaklar ve fakir işi ahşap naylon oyuncaklardan söz etmiş.. Sonra bu duyarlıkların gırgır dergisine taşınmasından, ertem eğilmez ve yılmaz güney sinemasında bis yapmasından, sonra da bu hayatların yeni dünya düzeniyle birlikte aşağılanmasından, hor görülmesinden bahsetmiş.. İçerisine feci dozda cıvıklık ve köylülük boca edilince, bu yeni zamanlara ayak uyduramayanlardan, bunalanlardan ve karaya vuranlardan söz etmiş.. Çok şeyler yazmış geçmişe değin aslında ama sonunda ne diyor biliyor musun? Bak aynen yazıyorum.. Şunları söylemiş.. " Neyse.. Diyeceğim şu: gelin iki ucu içten içe yanık olan bu hayatlarımızı yazarak, çizerek, anlatarak yakalım.. Bizden sonraki çocuklar, son kalan fakir mahalleler ve güveli hayatlar, okulda tarih derslerinde ilginç şeyler okusunlar.. Ya unutmak en iyisi bu fakir, bu ahşap, bu şarabi eşkiya sarhoş çocukları.. Ve bir daha hiç kaşımamak.. Bunak durumuna düşememek.. Ve fakat o mahur beste çaldığında müjganla biz gizli gizli ağlamak.." Kitabın bu bölümünü okumayı bitirdim.. Eğlenceli gibi sanılan yazının sonunda gözyaşıyla bile silinmeyecek bir tortu kalıp birikti gene yüreğime.. Geriye irisinden bir "çeki taşı" kaldı işte.. Ben tüm bunlar yazılsın, çizilsin, okunsun, tavsiye edilsin ve bir taraflarımız herşeye rağmen insan kalsın istiyorum.. O mahur beste çaldığında müjgan'la ben ağlaşmayı seviyorum.. Yaaa.. Bugün bende durumlar bu merkezde.. Böyleyken böyle işte.


.jpg)























