haiku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
haiku etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Aralık 2011 Pazartesi

Sevdiğim Naiku Ve Haikular


ahmakıslatan değilim dedi
inandım o yağmura
ve ıslandım tam bir ahmak gibi
num-sert
 


dünyanın en uzun
en güzel kışına
rast-la-dık
ey ömür

yağ lapa lapa
met-üst


    
feci susarım
suyla alakası yok
sözedir tavrım
num-sert
 

 
farkından 
sonra başlar
hayat
met-üst


9 Eylül 2011 Cuma

Tarzan Çizgi Roman Kareleri İle Numan Serteli Haikuları


dudaklarımla
mühürlenmiş de olsan
konuş yağmurla




mümkün mertebe
gözlerinle sohbet et 
ben dilsiz-ebe




balını tattım
kıvrımında dudağın
ateş her yanım



11 Haziran 2011 Cumartesi

Sevdiğim Küçük Şiirler...

 Ahh
dilimin
ucundaydım
diyemedim
diyemedim
unuttum

met-üst
feci susarım
suyla alakası yok
sözedir tavrım

num-sert



  müsait bir yerde
unutur musunuz
beni lütfen

met-üst



ahmakıslatan değilim dedi
inandım o yağmura
  ve ıslandım tam bir ahmak gibi


num-sert


25 Nisan 2011 Pazartesi

Kahve Molası - Stairway To Heaven'lı Bir Öykü Başlangıcı



Kalabalıktık. Hayat, memat, paralel ve kesişen yollar, kadınlar, erkekler, çaylar, kahveler üzerine hasbihal ediyorduk. Kimse kimseyi dinlemiyordu esasında. Şimdi düşünüyorum da gençliğin verdiği vurdumduymazlıkla her ağızdan   neşeli sesler çıkıyor, havada  rengarenk kelimeler uçuşuyordu. Şahane bir ilkbahar ikindisiydi. Gökyüzündeki beyaz bulutlar bizi merakla  izliyorlardı sanki. Ziya Osman Saba'nın dizleri vardır ya hani... "Bu bahar güleceğiz en içten bir sevinçle... Bir melek ordan bize uzatacak elini... Beni bırakma kalbim sen bana söyle... Ümitlerin en güzelini." dizelerini tekrarlıyordum içimden.  Havada aşk  kokusu mu vardı ne?  Ben biraz  dalgındım. Gözüm yerde salladığım  ayaklarıma bakmaktaydım.  Bir an kulağıma hafiften  Led Zeppelin müziği geldi. Oturduğum yerde derhal kulak kesildim. Aramızdan biri  “Stairway to heaven... Çok güzel parça...” dedi.  Ben ise sadece “bir şarkı” ya da “çok güzel bir parça” deyip geçilmeyecek kadar müptelasıydım bu şarkının.  Her dinlediğimde önümü ilikleyip saygı duruşuna geçebilirdim.  Arka taraftan tanımadığım bir ses “ Stairway to heaven yerküre'de yazılabilmiş ve kulaklarımıza ulaşabilmiş en iyi müzik eseridir.” diye ortalığı çınlattı. Aynı erkek sesi   “Müzik ötesi musiki, ilahi ötesi ilahidir” diyerek sözlerine devam etti.  Bunun üzerine her yer derin bir sessizliğe dönüşüverdi. Biri “tıp” demişti de “tıp” oynamaya başlanmıştı sanki.  Bu şarkıya çok özel bir ilgim olmasına rağmen, herkes  sus pus olunca, içimden gülmek, hatta sadece içimden değil dışımdan da gülmek geldi ne yalan söyleyeyim. Tutamadım kendimi. Hafifçe kahkaha attım.  Aynı ses “Bu konuda çok ciddiyimdir, kesinlikle şaka yapmam ve de yaptırmam.” dedi.  “Dinlemeye başlamadan önce kendimi ona hazırlamam gerekir; öyle her yerde, her zaman dinleyemem, arkada fon müziği gibi çalınmasına da çok kızarım, ona yapılacak her türlü saygısızlığı ise hiç affetmem, kızdırmayın kafamı valla oyarım.. “ deyince sessizlik  kahkahalara dönüştü. Benim gülüşüm ise dudağımda anında dondu kaldı. Kimdi bu konuşan Allahaşkına?  O suspusun arasında sesli güldüm diye bana mı ediyordu  bu lakırdıları şimdi?  Çok sinirlenmiştim.   Sinirlenmek ne demek hırsımdan küplere bindiğimi tüm samimiyetimle söyleyebilirim. Sol kaşımı kaldırarak hışımla arkama döndüm. Gözlerimi çakmak çakmak çakarak  gözlerinin içine tüm öfkemle baktım. Tanımadığım biriydi. Onu bizim gurupta ilk kez görüyordum.  Kumraldı.  Yani kumraldı sanki. Ortadan uzun boyluydu.  Ya da ortadan uzun değildi.  Ne bileyim? İnceydi ama.. Evet, evet… Kesinlikle ince biriydi.  Muzip muzip gülümseyerek baktı öfkeyle alevlenen gözlerimin içine…  O an… Gözlerinden bir eros oku çıktı sanki... Geldi... Geldi…  “Swacch efektiyle  aniden yüreğime saplanıverdi. Şaşırdım. Sağ elimi can havliyle çırpınan yüreğimin üzerine iyice bastırdım. Sonraaa....  Sonra mı? 

  
Aslında bu öyküyü şimdi kahve molasında öyleesine karalamaya başladım.  Bazı cümleleri alıntıladım.  Bir öykü başlangıcı olabilir mi böyle?  Öncesi de olabilir devamı da belki, ne dersin? Şimdi düşündüm de şöyle devam etmeye karar verdim. Önce kızla çocuğu birbirlerine aşık edeceğim. İkisi de sanat sever olacak. Perşembe günleri İstanbul Modern'e müze gezmeye göndereceğim.  Böyle hayal ediyorum. Hayat ve sanat üzerine şahane  muhabbet edebilirler misal.  Öyküdeki herbir cümleyi  tane tane oya  işler gibi işleyeceğim. Kararlıyım. Birbirinden lezzetli paragraflar yazacağım. Sonra küstüreceğim birbirlerine... Aralara geniş  sessizlikler katacağım. Okuduğum öykülerde öğrendiğim "kavuşamayınca aşk olur" prensibi gereğince, iki sevgiliyi  çatır çatır ayıracağım öykünün ortasında.  Bir yere Numan Serteli'nin "ahmakıslatan değilim dedi.. inandım o yağmura.. ve ıslandım bir ahmak gibi" haiku dizelerini  ekleyeceğim. Biliyorum dayanamam. Çektikleri acıları yazarken  sanki ben yaşıyormuşum gibi  yüreğimin resmen acıdığını hissedeceğim. Belki o dönem bir süre yazmaya ara verebilirim.  Sonra bilirim sabredemem... Yıllar sonra ikisini rastlaştıracağım öykünün bir yerinde. Çocuğa  illa ki Atilla Atalay'ın "Eskiden kaldığım yurtta camlar, içerisi dışarıdan gözükmesin diye beyaz yağlıboyaya boyanmıştı. O boya tabakasındaki küçücük delikten bakınca dışarıyı görüyordum ben... Hele baharda öyle güzel gözüküyordu ki... İşte seninle olmak, o bembeyaz ya da siyah şeyin ortasında küçücük bahara bakan deliği bulmak gibi." makamındaki sözlerinin benzerlerini ettireceğim.  Hatta yıllardan sonra tekrar İstanbul Modern'de buluşmaya karar bile verdirebilirim.  Şuna kesin kararlıyım ama... Murathan Mungan'ın "Daha o gün anlamalıydım bu ilişkinin yazgısını... Takvim tutmazlığını... Aramızda bir düşman gibi duran... Zamanı... Daha o gün anlamalıydım... Benim sana erken... Senin bana geç kaldığını..."  dizeleriyle kıza bir elektronik mektup yazdıracağım.  Çocuğa telaşla "Müzedeyim." diye  kızın  telefonuna mesaj attıracağım. Sonra mı? Sonrası... Şimdi telefon geldi. Müşterim.  İş saati ya. Kahve molam bitti.  Özür dilerim ama müşterimle ilgilenmeliyim. Du bakalım... Belki sonra  öyküyü nasıl yazacağımı anlatmaya devam ederim.   “Aloo... Efendim, buyurun benim…” 

29 Mart 2011 Salı

Zagor Yoksa "İşinin Ehli Hayalkırıkçısı" Mı?



Allahım! Bu gördüklerim gerçek olmasın lütfen! Zagor... Sevdiğim çizgi roman kahramanı... Zagor... Toz kondurmam tırnağının ucuna... Olamaz! Lütfen aramızda kalsın, olur mu? Kimseye söyleme.. Ama... Zagor var ya... Don Kişot'u bilmiyor...  İnanamıyorum gözlerime... Zagor... Kitap okumaya vakti olmadığını söylüyor... Bugün satın aldığım macerasını okuyordum. Bir an bu kareleri gördüm ya... Tepeden tırnağa mosmor oldum. Olamaaaz! Hayallerimin yıkıldığı an... Bittim... Resmen bittim... Yıkıldım. Yerlerdeyim.  Numan Serteli'nin haikusu, Zagor'un bu haline tam denk düşmüyor mu şimdi? "işinin ehli.. hayalkırıkçısıyım.. son müşterim sen"  der ya hani... Of! Zagor'un son müşterisi ben miyim bilmiyorum ama işinin ehli hayalkırıkçısı olduğu çok doğru... Yapılır mı bu bana? Söyler misin  Esrarengiz Atlı adlı macerada, nedir Zagor'un  bu hali şimdi? Yooo... Kabus olmalı... Tamam. Anladım. Rüyadayım. Az sonra uyanacağım...



Heyy! Buldum! Zagor budur işte! Bu Zagor karesi var ya bünyeme ilaç gibi geldi valla! Bakar mısın, Zagor kitap okuyor! Oh! Çok şükür Tanrım... Gerçekten çok teşekkür ederim. İnan bana az kalsın  hayalkırıklığından öte dünyaya göçecektim. Yoksa... Kitap okumayan birine nasıl tahammül edebilirdim?  Mümkün değil... Çizgi roman kahramanı da olsa, ben  kitap okuyanı severim. Acaba Zagor sinemayı bilse, sever miydi? Severdi bence... Evet, tabii severdi. Dur ben bir koşu gidip su içmeliyim. O kadar korktum ki, dilim damağım kurudu, inanmazsan yemin bile edebilirim. Tamam. Şimdi maceranın kalanını okumaya devam edeyim.  Heyy! İnanmıyorum... Zagor ve Sarışın Tehlike... Neee? Şöyle bir karıştırdım sayfaları... O ne? Zagor Blondie'den dayak mı yiyor? Yok artık! Pes! 


Tamam! Gene bilmeden bir şey yaptım. Belli ki yüksek makamlar tarafından cezalandırılıyorum. Peki. Şimdi  Zagor'un bu macerasının kapağını kapatacağım. Ve bu akşam  Zagor'un Sarışın Tehlike adlı macerasını okumayacağım.  Hani Sıtkı Sıyrıl acıyı tarif ederken, Zagorsever bünyenin acısını anlatır da, en iyi acı tarifinin çizgi romanların yarım kalmış macerası olduğunu söyler ya, işte o acıyı dibine kadar hissedeceğim. Zagor aynı çizgi roman macerasında, nasıl bu denli hayal kırıklığına uğratabilir beni? Of! Gene bir haiku söyleyeceğim işte şimdi... "ahmakıslatan değilim dedi.. inandım o yağmura..ve ıslandım tam bir ahmak gibi" diyeceğim demesine ama... Zagor... Of! Yapamam! Toz konduramam valla.. Sevmek ne feci bir şey değil mi? Acı veriyor insana.  Sanırım depresyondayım. Feci... Şeyyy! Yoo... Dayanamayacağım valla... Çok merak ediyorum... Zagor ve Blondie... Yooo... Hemen okuyacağım hemen... Hiç beklemeden! Duramam... Hemen! Aman Allahım! O neeee?Yooo... Zagoooorrr!!!!

12 Ocak 2011 Çarşamba

Ken Parker ve Üç Haiku


gördüm ki ey yâr
benimle ağlıyor hep
ölü ağaçlar


keskin hançerim
adını kazıyordu
kanarken kalbim


 karla uyandım
ağaçlar yaprağını
ben seni andım

NOT: Haikular - Numan Serteli

9 Ocak 2011 Pazar

Ken Parker ve Bir Haiku

işinin ehli
hayal kırıkçısıyım
son müşterim sen
 
 
 
NOT: Çizgi roman karesi Altın Madalyon'dan alınmıştır.
           Haiku Numan Serteli'ye aittir.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Hellboy ve Numan Serteli Haikuları

hâlâ burnumda
saçlarının kokusu
dön ilk baharda
yoktur isteğim
salt yaşamaktan gayrı
"öl" de öleyim
sohbetim yoktur
lakin güzel susarım
gel yanımda dur

kalsam da çölde
susuzluğum vız gelir
kaynağım sende

9 Aralık 2010 Perşembe

Benim Kalbimin Böcüğünden Sizinkine, Sevgiyle...


İlk kez Atilla Atalay'dan  öğrenmiştim, hayattan bıkmışlara, olup bitenlerle başedemeyip vazgeçenlere "senin  kalbinin böcüğü" ölmüş dendiğini.. Ne oluyordu insanın kalbinin böcüğü öldüğünde peki? Öylece duruyorlardı. "Hayat bak hiç birşey yapmadan duruyorum şuracıkta... Duruyorum... Hadi ne yapacaksan yap, bitsin" der gibi. İşte aynen o durumdaydım az önce... Canım fena halde Atilla Atalay öyküsü okumak istiyordu. Öyle böyle değil ama... Çok fenaydım. Çok fena... Benim durumum bir tiryakilik hali. Canım istediyse Atilla Atalay öyküsü okumak, başka çaresi yok. Okumalıydım illa.  İşte duruyordum şurada. Kıpırdamak istemiyordum ya hani.  Bu halde o komikçinin o hisli öykülerini  okumak iyi gelecekti sanki. Öyle hissediyordum.  O komikçinin hisli öykülerini okudukça, içime ağır ve kıpırdamaz acıklı birşeyler oturacaktı. Sanki gülecek gibi olacakken  içimde göz yaşı dahil herhangi bir sıvıyla akıtılıp temizlenemeyecek bir tortu kalıp birikecekti. Aynı rahmetli Oğuz Aral'ın dediği gibi geriye koskocaman bir çeki taşı kalacaktı. O taş yüreğime bağdaş kurup oturacaktı. Tamam. Aynen böyle olmak istiyordum işte. Yüreğimdeki çeki taşlarının üzerine yeni taşlar koymalıydım. Onları bir gün kelime kelime yontmalıydım.

Kitaplarımın arasından Atilla Atalay'ın bir kitabını usulca çektim aldım. Araladım sayfalarını... Yatık Sekiz adlı öyküsünü okumaya başladım. Öykünün bir yerinde "Pis bir kırılganlığa, kedere kapılıyorum, biri ölüp gitmiş sanki. Çok derin bir nefes almak istiyorum, yani olsa, atmosferi hidrosferle beraber yutucam." diyordu. Sanki içimi okumuş gibi, resmen  benim hislerimi yazıyordu. Şimdi ise oturduğum yerden kalkmak, kimsenin ruhu duymadan karanlıkta denize girmek istiyorum. Çünkü yazarın Deliler Denizi öyküsünü okuyorum. Deniz pek sığ olacak. Yürüyecem bissürü... Yürürken yavru yengeçler, tuhaf şekilli yosunlar, türlü çeşitli meneviş, milyon tane ışık oyunu olacak, aynen öyküde olduğu gibi. Öyle yürüyecem yürüyecem, boyuma kadar gelecem. "Harbiden sudan gelmişiz kardeşim toprak ne ki?"diyecem.  Güneş batma ay da dolun olarak doğma şekilleri yapar olacak bir yandan. Ben, Değirmendere köyünden, ben burada yalnız, ben cümle planktonlar, yosunlar, şekil şekil bulutlar... diye tam bunları okurken öyküde...Tam bunları okurken ve kendime uyarlarken...  İşte tam öyleyken yani... Öykünün devamında "kenarından dolun dolun ay ve manzaranın en kral köşesinden kendine yer bulup batmak üzere olan güneşle..." diye bir cümleye denk gelince Numan Serteli'nin bir haikusu gelmedi mi aklıma? Bak şöyle:

gün öldüğünde
ay'la birleşir ruhu
doğum seherde

Öyküde yazdığı gibi ben işte böyle fenafillah mertebesinde felsefi düşüncelere dalmışken, gene öyküdeki gibi demek geldi içimden... "Yine deniz... Nasıl dingin... ..... Saatini bilsek, suda ölmek de olsa; razıyım ben, öyle güzel ki..." Tam öykünün burasında gene bir Numan Serteli haikusu aklıma gelmedi mi? 

yoktur isteğim
salt yaşamaktan gayrı
"öl" de öleyim

"Sen hiç gepgece denize girdin mi? Dolunay şavkıyorken hem de... Girdim işte ben... Yine hiçbirinin ruhu duymadı." Atilla Atalay'ın Deliler Denizi adlı öyküsü bu cümlelerle bitti. Duruyordum ya az önce yüreğimin böcüğü ölmüş gibiydi hani. Şimdiye kadar Atilla Atalay öyküleri vardı. Şimdi bunlara Numan Serteli  şiircikleri eklendi. Tiryakilik yarattlılar bende. Atilla Atalay ve Numan Serteli  kendi yüreklerindeki çeki taşlarından kırabildikleri parçalarla harfler yapan kişiler. O çeki taşlarından yonttuklarıyla o şahane  öykülerini ve şiirlerini yazıyorlar. Okudum ya bu ciddi ve hisli cümleleri ve dizeleri... Hey! Bak işte gördün mü iyileştim... Kalbimin böcüğü fıtıl fıtıl dolaşmaya başladı bile... Ne iyi!

"Benim kalbimin böcüğünden  sizinkine; sevgiyle..."

28 Kasım 2010 Pazar

Şiir Yazamamayı Kafama Takınca, Bak Neler Gördüm Rüyamda!


Son zamanlarda kafama fena  takmıştım. Çok fena! Bak şimdi. Ben şiir seven biriyim. Şiirden büyük haz aldığım için Rabbime daima şükrederim.  İnan ki böyle... Düşünsene, kaç kişi şiir seviyor, şiir okuyor, şairlerin menzilinde dolanmaktan hoşlanıyor ki benim gibi? Çoğu elinin tersiyle itiyor. Hatta tersiyle itmek için ellemek gerekiyor. Bazıları ne yazık ki  bırak şiiri itmeyi, şiir kitaplarına dokunmak bile istemiyor. Neler kaçırdıklarını  bilmiyorlar ne yazık ki. Mesafeli duruyorlar. Eğer ben şiirden hoşlanıyorsam bu bana verilen  ayrıcalıktır diye düşünüyorum. Çok özel ve mühim bir durum bence. İyi ama şimdiye kadar  hiç şiir yazmadığımı yeni fark ettim. Ve ahir ömrümde bir dize bile yazmadığımı farkedince, çarpıldım kaldım inan ki. Ogün bugündür ne yeme ne içme vardı bende. Niye böyleyim, niye hiç şiir yazmadım, niye bu yetenek verilmemiş bana diye düşünüp duruyordum sadece. Yoo.. Hani şimdi böyle yazıyorum ya masum masum... Hani düşüncelerimi samimiyetle itiraf ediyorum. Bakma böyle masum yazdığıma. İçim içimi yiyordu.  Çok fena şeyler düşünüyordum. Hatta resmen yaradılışıma isyan ediyordum.  Kendimi kim gibi hissediyorum biliyor musun? Patrick Süskind'in Koku adlı romanını ya da filmini bilirsin herhalde. Romanın kahramanı Jean Baptiste Grenouille'i hatırladın mı? Hani kokulara karşı son derece duyarlı olan kahraman. Her türlü kokuyu kilometrelerce uzaktan alabilen ve ayrıca her kokuyu ayrı ayrı hissedebilen biridir. Kendisine müthiş bir yetenek bahşedilmiş. Jean Baptiste'e yapılan müthiş bir kıyak vaziyetiydi bu yani. İyi ama...  Her şeyin kokusunu almakta ve hatta bu kokuları üretmekte son derece yetenekli olan biri kendi kokusunun olmadığını farkedince ne oluyordu peki?  Hatırlasana... Nasıl zıvanadan çıkıyor  hatta deliriyordu değil mi? İşte romanda ve filmde bütün kokuları çok iyi hissederken, kendi kokusu olmadığını farkeden Jean Baptiste'in  durumunda gibi hissetmeye başlamıştım  kendimi. Aman Allah saklasın! Sonra kendine koku yapmak için neler yaptığını anlatmak istemiyorum şimdi. Feci. Hatta acı verici.


Bir gece bu konuyu kendime  o kadar vesvese yapmıştım ki anlatamam. Bu fena hislerle yatakta sağa sola dönerken uyumuşum. Hayırdır insallah der misin? Çünkü tuhaf bir rüya gördüm. Bak şimdi. Rüyamda çalışma masamda birşeyler karalama çalışıyorum. Aklımsıra minik minik şiir dizeleri yazıyorum. Olmuyor. Tekrar yazıyorum. Beğenmiyorum. Yazdığımı çiziyorum. Tekrar tekrar deniyorum. Mümkün değil. Beceremiyorum. Ansızın gözlerimde kırmızı şeytani bir şimşek çakıyor sanki.. Ardından  resmen kan bürüyor gözlerimi... Kalkıyorum ayağa. Rüya bu ya, masamın üzerinde bir alet beliriyor. Bu hafızadan ilhamları çeken bir makinaymış güya. Şimdi iki sevdiğim şairi düşünmeliymişim ve bu makineyle onların hafızalarından ilhamlarını çekip kendi hafızama yerleştirmeliymişim. Bu olacak iş mi  kuzum? Biliyorum olacak bir şey değil. Ama ne yapabilirim? Elimde değil ki... Rüya! Tuhaf  bir rüya gördüm demiştim ya sana...  Bu rüya bir nevi  Sil Baştan ve  Başlangıç filmlerinin karışımı gibi.. Rüyalar bazan ne enteresan  oluyorlar değil mi? Neyse... Seçeceklerim kısa şiir yazan şairler olmalıymış. Ben şiircik yazmak arzusundayım ya "yalnızlık paylaşılmaz... paylaşılsa yalınızlık olmaz" dizelerinin sahibi Özdemir Asaf veya "gemliğe doğru... denizi göreceksin... sakın şaşırma" dizelerini yazan Orhan Veli .aklıma geliyor bu durumda tabii. İyi ama onlar yaşamıyorlar ki. Ruhlarına rahmet, çoktan  göçtüler öbür dünyaya. Kısa şiir yazan ve yaşayan şairleri   hatırlamaya çalışıyorum bu durumda. Haiku ve naikularını çok sevdiğim Metin Üstündağ ve Numan Serteli geliyor aklıma. Of! İnanmayacaksın ama yüzümde çılgınca bir ifade beliriyor. Gözlerimi kısıyorum. Aynaya bakıyorum. Of! Sanki Batman'ın en büyük düşmanı Joker'in yukarıdaki fotoğrafı gibi bir görüntü veriyorum. Kendi durumumdan kendim ürküyorum. Ama şiir yazmayı çok istiyorum ya bu vaziyetimi hiç umursamıyorum. Of! Rüyamda çok kötüyüm. Çok kötü.
 
 

"Önce Numan Serteli" diyorum.. Niye mi? Bilmiyorum.. Rüya bu... Ne yapacağıma karar vermek benim elimde değil ki. Birden Numan Serteli'nin  evinde beliriyorum. Elimdeki aletle oda oda dolaşıyorum. Buluyorum. İşte... Şair yatağında yalnız başına uyuyor. Usulca odaya giriyorum. Aleti yanındaki boş yastığa  bırakıyorum. Uyanıyor. Şaşırmıyor biliyor musun? Bana gülümseyerek: "Şiir yazmayı öğreneceğim deyu mu?" buradasın" diyor.  Kemiğime kadar işlemiş mahçubiyetim sebebiyle konuşamıyorum. Hatta yanaklarımın biraz kızardığını hissediyorum. Başımı emme basma tulumba gibi öne arkaya sallıyorum. Önce makinayı sonra onun başını  elimle işaret ediyorum. "Tamam... Peki... Ama hepsini çekme, biraz bana da bırak bari." diyor. İşte o anda masum ve şaşkın bir hal beliriyor yüzümde. Vazgeçeceğim galiba. Düşünüyorum o anda. Şimdi ben şairin tüm ilhamını çekersem, o güzelim naikuları nasıl yazacak sonra? Evet.. Ya  Metin Üstündağ?  Yazdığı kitapları bulabilmek için kaç kitapçı ya da sahaf dolaştığım geliyor aklıma. Metin Üstündağ'ın  bayıldığım  o güzelim şiircikleri geliyor hatırıma sonra... Ya benim yüzümden bundan sonra  hiç yazamazsa peki?  "dünyanın en uzun.. en güzel kışına.. rast-la-dık.. ey ömür.. sus lapa lapa" gibi şiircikleri sözgelimi... Of! Yapamam dedim. Yapamam! Haksızlık bu... Ellerimi dua eder  gibi gökyüzüne kaldırdım. "Tanrım, vazgeçtim.  Ben şiir yazmak değil, şiir okumak istiyorum." diye haykırmaya başladım ki... O ne? Birden ortalık bir film sahnesi geçisi gibi kararmadı mı? Evet  ortalık ansızın kararıverdi. "Hoppala" falan deme lütfen... Bu anlattığım bir rüya! Gerçek değil ki!


Rüyam aydınlandığında ben gene çalışma odamdaydım. Nedense hafızadan ilham çekme aleti yoktu ortada. En masum halimle çalışma masamın koltuğuna oturdum. Şöyle bir geriye yaslandım. Derin bir "ohh!"çektim. Bilinçsizce bilgisayarda dolanmaya başladım. Aaa! O ne? İnanamadım gözlerime! Numan Serteli yeni  bir naiku yazmamış mı? Aynen şöyle: "ve bugün sabah.. her şeyden habersiz yanımda yatan.. ölü bedenimle uyandım.." Nasıl yani? Şair acaba benim rüyada başının üzerinde  gezindiğimi hissetmiş miydi? Yoksa ilham böyle bir şey miydi? Eğer makineyi kullansaydım yoksa... yoksa... Allah saklasın... Başına bir şey gelecek miydi? Rüyamda bile olsa, başkasının ilhamını almayı, kendi faydam için başkalarına zarar vermeyi  iyi ki denememiştim. Ellerimi göğsüm üzerine bastırdım. Allah'a şükrettim. Şiir yazamamayı kafama fazla takmıştım ya  yaradılışıma resmen isyan etmiştim. Bu rüya belki bana bir ihtardı.  Bir daha şiir yazmak konusunda ağzıma tek kelime almayacağıma yemin ettim. Benim kendi ilhamım gelirse, şiir nasılsa kendiliğinden dökülecekti. Güneş usul usul görevine doğru ilerliyordu. Hoş bir makamda sabah ezanı okunuyordu. Şükrettim.

17 Kasım 2010 Çarşamba

Sevdiğim Haikular ve Naikular


ahmakıslatan değilim dedi
inandım o yağmura
ve ıslandım tam bir ahmak gibi
num-sert

dünyanın en uzun
en güzel kışına
rast-la-dık
ey ömür

yağ lapa lapa
met-üst

feci susarım
suyla alakası yok
sözedir tavrım
num-sert

farkından 
sonra başlar
hayat
met-üst

ve bugün sabah
herşeyden habersiz yanımda yatan
ölü bedenimle uyandım
num-sert

müsait bir yerde 
unutur musunuz
beni lütfen
met-üst

21 Haziran 2010 Pazartesi

"Haiku Bir Görme Biçimidir."

evin de bir andı var
sabah akşam mırıldandığımız yolda:
para git bizi çalış.. hayat git bizi yaşa!


"kendine dikkat et diyor baba
sokağa oynamaya çıkan çocuğa
"televizyona malzeme olma"


televizyon yoklama çekiyor her akşam
habersiz sözlüğe kaldırıyor
zaaflarımızı


şairler öldükten sonra büyük
aşk bittikten sonra değerli
acılar her dem taze


çocuklar internete düşmüş
erkekler meşin yuvarlak peşinde
kadınlar deterjan ve magazin kılıyor


fakat hırsız bilmiyor bir eşyayla birlikte anılarını da çaldığını


bazı kelimeler dilimizi yakıyor
kırk yıl düşünsek bile
bir fikir etmiyoruz


robin hood gibiyiz allaha şükür
neşeden çalıp
kedere veriyoruz


geride bizi hatırlayacak
birkaç evimiz kalsa
keşke

METİN ÜSTÜNDAĞ-apartman haikuları