numan serteli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
numan serteli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Mayıs 2017 Çarşamba
30 Ağustos 2013 Cuma
Sevdiğim Minik Şiirler...
Ahh
dilimin
ucundaydım
diyemedim
diyemedim
unuttum
met-üst
feci susarım
suyla alakası yok
sözedir tavrım
num-sert
müsait bir yerde
unutur musunuz
beni lütfen
unutur musunuz
beni lütfen
met-üst
ahmakıslatan değilim dedi
inandım o yağmura
ve ıslandım tam bir ahmak gibi
inandım o yağmura
ve ıslandım tam bir ahmak gibi
num-sert
4 Temmuz 2012 Çarşamba
"Ben De Günahkar Kullarındanım Allahım."
“Ben de günahkar kullarındanım Allahım...Bir Kulhuvallahi bilirim dualardan,Bir de -Yarabbi şükür- demeyi doyunca,....”
TURGUT UYARHiç akaşa veya levh i mahfuz diye kelimeler duymuş muydun? Ne demekmiş bu kelimeler biliyor musun? Yaşamımızda olup bitenlerin bir yere kayıt edilmeleri demekmiş. İlk öğrendiğimde bu durum aynı bilgisayarın kayıt etmesi gibi gelmişti bana. Zaman şu andır ya bizim için, şimdidir yani. Ama bir de geçmiş ve gelecek var. Akaşik kayıtlar bireysel ya da evrensel olarak yaşananların bir kayda geçirilmesi, levh i mahfuz'da yani korunmuş levha'da tüm kayıtların bir yerde toplanması durumuymuş. Bir nevi yaşam arşivi gibi. Veya yaşananların ve yaşanacakların bir sinema şeridi gibi saklanması durumu sanki. Ne hoş!.. İnsan iç sesi ile düşünce akışlarını etkileyebilir ve bu arşive erişebilir mi acaba? Bu durum edebiyata ve sinemaya fazlasıyla konu ediliyor aslında. Kimi zaman, daha önce sanki ben bunu yaşamıştım deriz. Hissederiz. Hani 6. his vaziyeti. Ya da kimi zaman gelecekte olacak bir durumu sanki önceden kestiririz. Sezeriz. Daha ehliyetli kişilerin ya da iç sesini geliştirenlerin bu sezgi ve hislerinin hat safhada olduğu söylenir. Ne kadar isterim böyle olabilmeyi... Tasavvufda, Levn i mahfuz, evrende olan biten her şeyin kayıdı anlamına gelmekteymiş. Kişi bazında düşünülürse, yapılan iyilikler ve günahların tutulduğu bir sicil defteri, tüm ömrün, yaşananların, söylenenlerin ve düşünülenlerin bir hard diskte saklanması durumu gibi sanki.
Peki berat ne demek? Berat kelimesinin Türkçe karşılığı, aklanmak, temize çıkmak demekmiş. İnancımıza göre Muhammed Peygamber’e Şaban ayının 15. gecesi, inananların günah yüklerinden kurtulabileceği bir gece olarak müjdelenmiş. Hani Levh i Mahfuz'da yani Korunmuş Levha'da geçmiş ve gelecek kayıtlı deniyor ya... İşte bu gece Korunmuş Levha’da, yazılan geçmiş günahların silinmesi mümkün kılınıyor ve önümüzdeki bir yıl için rızıklar, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar, evlilikler, aşklar hep bu gece kaydediliyormuş. Yani bir nevi rahmet gecesi. İnananlar için önemli bir gece Berat gecesi. Bence gene bu gece hayal etme gecesidir. Hatalarımız neler gözden geçirmeli... Bu gece bolca dua etmeli... Sevdiğine yaranmak için güzel sözler söylemez mi insan, en harikulade kelimeleri seçer hem de değil mi? Belki bir şiir söylemeli... Demeli ki "Rabbim! Her şey için çok teşekkür ederim. İyilik ve doğruluk ver bizlere... Sağlık, afiyet... Gönüllerimize sevgi ve merhamet... Dünyaya barış ve adalet.. Lütfen günahlarımızı affet. Ah, bir de bolca hayal gücü lütfet..." Amin!
"Büruc suresi 21.-22.ayet : " O, şanlı bir kur’an’dır. O, levh-i mahfuz’da korunmuştur."
NOT: Fotografları Numan Serteli'nin fotoğraf arşivinden aldım.
2 Temmuz 2012 Pazartesi
Fotoğraflar Ve Roman Cümleleri
"Rüyamda bir ayçiçeği tarlasındaydım" dedi Füsun. "Ve ayçiçekleri hafif rüzgârda tuhaf bir şekilde dalgalanıyordu. Nedense çok korkutucuydu, bağırmak istedim ama bağıramadım."
Roman - Orhan Pamuk - Masumiyet Müzesi - Sayfa -116
1.Fotoğraf - Claudia Cardinale
2.Fotoğaf - Numan Serteli'nin fotoğraf galerisinden
16 Haziran 2012 Cumartesi
Bu Gece Hayal Etme Gecesi.
"Kulu Muhammedi geceleyin, delillerini göstermek için, Mescid-i Haramdan,
çevresini mübarek kıldığı Mescid-i Aksâ´ya götüren Allah, noksan sıfatlardan münezzehtir.
O, herşeyi çok iyi işiten, çok iyi görendir."
İsra Suresi 1. ayet
Hiç Miraç hakkında düşünmüş müydün? Miraç hadisesi bana fantastik, bilimkurgu bir film anlatımı gibi gelir. Günümüzün edebiyat, sinema ve çizgi roman evreninde hayal edilerek anlatılan sayısız kitap ve filmin varlığından haberdarız. Temelinde insanoğlunun kendilerine bahşedilen hayalgücü ve yaratıcı dehası ile ortaya konulan yapıtlardır herbiri... İşte günümüzden neredeyse 1400 sene evvel, Peygamberimizin anlattığı Miraç hadisesi en mükemmel anlatımdır bana göre. Dinlemeye doyamam. Bak şimdi... Arabi aylardan Recep ayının 27. gecesidir. Hz.Muhammed'in peygamberliği bildirilmiş, Hicret'ten de yaklaşık bir yıl öncedir. Muhammed Peygamber, Kabe'de amcasının kızının evinde uyumaktadır. Gece Cebrail melek yanına gelir, küçük bir operasyonla Peygamber'in göğsünü yarar ve kalbini zemzem suyu ve nur ile yıkar. Kalbinin içini iman ve hikmetle doldurur.
İslam'da üç kutsal mescid olduğu kabul edilir. Biri yeryüzünde yapılan ilk mabed, müslümanların kıblesi olan Beytullah yani Kabe'dir. İkincisi Müslümanların ilk kıblesi olarak bilinen Kudüs'teki, Kudus Cami yada Mescid'i Aksa'dır. (en uzak anlamına gelen mescid-aksa'nın,kabe'ye uzaklığı o zamanlar 1 aymış). Üçüncüsü de Medine'de Peygamber Muhammed'in kabrinin bulunduğu cami olan Mescid-i Nebi camiidir.
Melek Cebrail'in, Peygamberimizin kalbini nurla parlattığı gece, ilginç hadiselerle doludur. Kimileri tarafından uçan at olarak rivayet edilen, ama günümüzün zengin bilim kurgu dünyasında herkesin kendi hayalinde kurgulayabileceği, Burak adında bir vasıta verilir Peygamberimizin hizmetine. Kimbilir belki de bir nevi ışınlanma aletidir bu. Zira biraz sonra anlatacağım Mirac hadisesinde okadar fazla yere ve uzaklıklara gitmiştir ve görüşmeler yapmıştır ki döndüğünde yatağının hala soğumamış olduğu söylenmektedir. Miraç hadisesinde, zaman ve mekan kavramlarının insanın hayal gücünü oldukça kışkırttığı söylenebilir.
Peygamberimiz önce Kudüs'e Mescid-i Aksa'ya götürülür. Bir aylık mesafeyi bir andan daha kısa sürede katetmiştir. Burada Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa ve diğer bazı peygamberler tarafından karşılanır ve görüşme yaparlar. Bir nevi Yüksek Konsey toplantısı gibi. Sonra yanında melek Cebrail'le birlikte, gene Burak adlı araçları ile göğe yükselmeye başlarlar. Miraç'ın Arapça anlamı zaten yükselmek, yukarıya çıkmak demektir. Kat kat göğün katlarını dolaşırlar. Bu gezi Sidretü'l Müntena denilen, son sınıra gelinceye kadar devam eder.
Burdan sonra hem melek Cebrail hem Burak daha öteye geçemezler. Başka bir binek, Refref adında bir vasıta ile Peygamberimiz diğer tarafa geçer. Anlatılanlarda ne zaman vardır, ne mekan ne de yön... Peygamberimiz kaza ve kaderi yazan kalemin sesini duyar önce. Sonra Cennet ve niğmetlerini, Cehennem ve azaplarını gösterirler kendisine. Sonunda büyük an gelmiştir. Yüce Allah'ın huzuruna kabul edilir. Kendisine ümmetinden Allah'a şirk koşmayan herkesin Cennet'e gireceği müjdelenir, Bakara suresinin son ayetleri verilir ve beş vakit namaz farz kılınır. Sonra yeniden Refref ile Son Sınır'a gider, oradan Burak'la Kudüs'e ve oradan da Mekke'ye döndürülür. Ertesi gün olanları anlatır. Çoğu insan inanmaz Peygamberimize. Ozamanın şartlarıyla düşünsene, Mekke'den Kudüs'e bir ayda gidiliyorken, Peygamberimiz bir gecede nerelere nerelere gittiğini söylemektedir? Bu nasıl bir hayal gücüdür? Her insanın hafsalasının kolay alabileceği bir durum değildir ki! Hele bir de günümüzden 1400 sene önce olduğu düşünülürse.
Daha sonra din bilginlerinin bir kısmı Miraç olayının uyanıkken ama yalnız ruhla gerçekleşmiş olabileceğini, bazıları ise hem ruh hem de bedenle olabileceği yönünde düşüncelerini bildirmişler. Her iki şekilde de olabilir. Ama şunu biliyoruz ki Recep ayının 27. gecesi Miraç hadisesi gerçekleşmiştir. Peygamberimiz bunu anlatmıştır. Müslümanlar için kutsal bir gecedir. Bizim dinimiz hayal ettirmeyi ve hayal edenleri seven bir dindir bence. Peygamberimizin anlattıklarını düşünsene... Şahane değil mi? Bence gene bu gece hayal etme gecesi... Ne istiyoruz, neyi arzuluyoruz bir düşünmeli... Hatalarımız neler gözden geçirmeli... O halde bu gece dua etmeli... Sevdiğine yaranmak için güzel sözler söylemez mi insan, en harikulade kelimeleri seçer hem de değil mi? Belki bir şiir söylemeli... Demeli ki "Rabbim! İyilik ve doğruluk ver bizlere... Sağlık, afiyet... Gönüllerimize sevgi ve merhamet... Dünyaya barış ve adalet.. Bir de lütfen, bolca hayal gücü lütfet!" Amin!
1.fotograf- Numan Serteli'nin fotoğraf arşivinden alınmıştır.
28.06.2011
26 Aralık 2011 Pazartesi
Sevdiğim Naiku Ve Haikular
ahmakıslatan değilim dedi
inandım o yağmura
ve ıslandım tam bir ahmak gibi
num-sert
dünyanın en uzun
en güzel kışına
rast-la-dık
ey ömür
yağ lapa lapa
met-üst
feci susarım
suyla alakası yok
sözedir tavrım
num-sert
farkından
sonra başlar
hayat
met-üst
14 Eylül 2011 Çarşamba
Taşla Hesaplaşan Çiçek..
Taşı delip çıkan çiçekler taşla hesaplaşır.
Taş durdurur. Çiçek yürür.
Aslında uzun düşmanlıklar da bir sadakat meselesidir.
Aslında uzun düşmanlıklar da bir sadakat meselesidir.
Yani çiçek de taş da birbirini bilir.
Ama esas mesele yoldan geçen birinin yani öylesine geçiverirken çiçeği öylesine koparıverme ihtimalidir.
Taştan çıkan çiçeğin göze aldığı asıl budur.
Yazı-Ece Temelkuran
Fotoğraf-Numan Serteli
9 Eylül 2011 Cuma
Tarzan Çizgi Roman Kareleri İle Numan Serteli Haikuları
dudaklarımla
mühürlenmiş de olsan
konuş yağmurla
mümkün mertebe
gözlerinle sohbet et
ben dilsiz-ebe
balını tattım
kıvrımında dudağın
ateş her yanım
17 Ağustos 2011 Çarşamba
Fotoğraflar ve Roman Cümleleri
"Rüyamda bir ayçiçeği tarlasındaydım" dedi Füsun. "Ve ayçiçekleri hafif rüzgârda tuhaf bir şekilde dalgalanıyordu. Nedense çok korkutucuydu, bağırmak istedim ama bağıramadım."
Roman - Orhan Pamuk - Masumiyet Müzesi - Sayfa -116
1.Fotoğraf - Claudia Cardinale
2.Fotoğaf - Numan Serteli'nin fotoğraf galerisinden
15 Temmuz 2011 Cuma
Bu Gece Gene Hayal Etme Gecesi...
Hiç akaşa yada levh i mahfuz diye kelimeler duymuş muydun? Ne demekmiş bu kelimeler biliyor musun? Yaşamımızda olup bitenlerin bir yere kayıt edilmeleri demekmiş. İlk öğrendiğimde bu durum aynı bilgisayarın kayıt etmesi gibi gelmişti bana. Zaman şu andır ya bizim için, şimdidir yani. Ama bir de geçmiş ve gelecek var. Akaşik kayıtlar bireysel ya da evrensel olarak yaşananların bir kayda geçirilmesi, levh i mahfuz'da yani korunmuş levha'da tüm kayıtların toplanması durumuymuş. Bir nevi yaşam arşivi gibi. Veya yaşananların ve yaşanacakların bir sinema şeridi gibi saklanması durumu sanki. İnsan iç sesi ile düşünce akışlarını etkileyebilir ve bu arşive erişebilir mi acaba? Bu durum edebiyata ve sinemaya fazlasıyla konu ediliyor aslında. Kimi zaman, daha önce sanki ben bunu yaşamıştım deriz. Hissederiz. Hani 6. his vaziyeti. Ya da kimi zaman gelecekte olacak bir durumu sanki önceden kestiririz. Sezeriz. Daha ehliyetli kişilerin ya da iç sesini geliştirenlerin bu sezgi ve hislerinin hat safhada olduğu söylenir. Tasavvuf da Levn i mahfuz, evrende olan biten her şeyin kayıdı anlamına gelmekteymiş. Kişi bazında düşünülürse, yapılan iyilikler ve günahların tutulduğu bir sicil defteri, tüm ömrün, yaşananların, söylenenlerin ve düşünülenlerin bir hard diskte saklanması durumudur sanki.
Peki berat ne demek? Berat kelimesinin Türkçe karşılığı, aklanmak, temize çıkmak demekmiş. İnancımıza göre Muhammed Peygamber’e Şaban ayının 15. gecesi, inananların günah yüklerinden kurtulabileceği bir gece olarak müjdelenmiş. Hani Levh i Mahfuz'da yani Korunmuş Levha'da geçmiş ve gelecek kayıtlı deniyor ya... İşte bu gece Korunmuş Levha’da, yazılan geçmiş günahların silinmesi mümkün kılınıyor ve önümüzdeki bir yıl için rızıklar, zenginlik, fakirlik, ölümler, doğumlar hep bu gece kaydediliyormuş. Yani bir nevi rahmet gecesi. İnananlar için önemli bir gece Berat gecesi. Bence gene bu gece hayal etme gecesidir. Hatalarımız neler gözden geçirmeli... Bu gece bolca dua etmeli... Sevdiğine yaranmak için güzel sözler söylemez mi insan, en harikulade kelimeleri seçer hem de değil mi? Belki bir şiir söylemeli... Demeli ki "Rabbim! Her şey için çok teşekkür ederim. İyilik ve doğruluk ver bizlere... Sağlık, afiyet... Gönüllerimize sevgi ve merhamet... Dünyaya barış ve adalet.. Lütfen günahlarımızı affet. Bir de bolca hayal gücü lütfet..." Amin!
"Büruc suresi 21.-22.ayet : " o, şanlı bir kur’an’dır. o, levh-i mahfuz’da korunmuştur."
NOT: Fotograflar Numan Serteli'nin fotoğraf arşivinden alınmıştır.
11 Haziran 2011 Cumartesi
Sevdiğim Küçük Şiirler...
Ahh
dilimin
ucundaydım
diyemedim
diyemedim
unuttum
met-üst
feci susarım
suyla alakası yok
sözedir tavrım
num-sert
müsait bir yerde
unutur musunuz
beni lütfen
unutur musunuz
beni lütfen
met-üst
ahmakıslatan değilim dedi
inandım o yağmura
ve ıslandım tam bir ahmak gibi
inandım o yağmura
ve ıslandım tam bir ahmak gibi
num-sert
27 Mayıs 2011 Cuma
"Kendime Dökülüyorum, İçime..."
Ey ruhum sen yola çık
Ben aklımı eski bahçeye gömeceğim
Bu yaylım ateşlerinde yıkanıp
Sana döneceğim.
Birhan Keskin
Ona yakınlaşmak, bir şans daha vermek için kafasını aşağıda tuttu.
Ama o yapamadı
Cesareti yoktu
Döndü ve gitti
(Aşk Zamanı adlı filmden)
Yaz ne istersen yaz
İster aşk mektubu
İster nefret
Yeter ki sen lütfet
Numan Serteli
Kedilerin özel bir anını yakalamak gibidir
kendi hayatımızdaki anları ve olağanüstü kişileri yakalamak.
Bazılarının gelecekte sandıkları "bir gün" geçmişte kalmıştır oysa;
hani şu karşıdan karşıya geçerken,
trafik ışıklarında rastladığınız,
omızunun üzerinden şöyle bir baktığınız
sonra da boş verip "Nasıl olsa ileride bir gün karşıma çıkar." dediğinizdir.
Oysa tam da o gün bu zalim şehri terk etmiştir O,
boş yere bu sokaklarda ararsınız.
NOT: Konu Başlığı Birhan Keskin'in dizesidir.
23 Mayıs 2011 Pazartesi
Kalbimin Vuruşundan Anlıyorum. İstanbul'u Dinliyorum Gözlerim Kapalı.
Ispanağı çok sever. Puf böreğine hele biter. Oktay Rıfat'la Melih Cevdet'tir en yakın arkadaşları. Bir de sevgilisi vardır, pek muteber; ismini söylemez, "edebiyat tarihi bulsun" der. Büyümüştür, işsiz kalmıştır, aç kalmıştır. Para kazanması gerekmektedir. İnsanların içine girer. İnsanları görür. Ne yârdan geçer, ne serden. Ne denizlerden, ne gökyüzünden ama... Bırakmaz son gördüğü, bırakmaz geçim derdi. Sokakta giderken, kendi kendine gülümsediğinin farkına vardığı zaman, kendisini deli zannedeceklerini düşünüp gülümser. Bu toparladığım cümleler Orhan Veli'nin şiirlerinden bazı dizeler. Niye yazdım bunları biliyor musun? Dün akşam Sait Faik'ten bir öykü okuyasım gelmişti. Elim Lüzumsuz Adam adlı kitabına gitti. Şööyle kapattıım gözlerimi. Bahtıma ne denk gelirse dedim. Bir sayfa açtım. Öyküsünün adı "İp Meselesi"ydi.
Öykünün başında kahramanımız yaşadığı şehirden ayrılmaya niyetlenmiştir. Hatta çoktan yola çıkmış, yürümüş, yürümüş, dimdik bir yokuş görünce biraz dinlenmeye karar vermiştir. Aslında şehirden usandığı, bıraktığı, onunla didişmediği için üzgündür. Ama yapamamaktadır. Nedense "hayat mücadelesi" dedikleri kaypak şeye onda mâni olan bir şey vardır. Bir iş yapmaya kalksa, yapamazsın bu işi, edemezsin bu haltı demektedirler. Neden olarak alışamayacağını söylemektedirler. Kendilerinin nasıl alıştığını sormaya kalktığında ise bu yaştan sonra alışamayacağını ilave etmektedirler. Şehir insan kaynamaktadır. Acaba bütün bu insanlar akşama kadar hangi müsbet işleri yaparak, hangi müsbet neticeleri alarak evlerine dönmektedirler? Bir ara sokakta cüzdanını çıkaran bir adam görmüştür. Elli liralıklar, beş yüzlükler. Nasıl kazanılır, nasıl cüzdana bu kadar para yığılır? Misal dün kahramanımız birine götürüp bir yazı vermiştir. Adam cüzdanını çıkarmıştır. Bir iki tane beş yüzlük, ellilikler, onluklar, beşlikler... Çıkarıp yazı karşılığında bir beş lira vermiştir. Sanki dünyaları bağışlamıştır da kahramanımız teşekkür üstüne teşekkür etmiştir. Hayretler içindedir. Utanmıştır hatta. Para elini yakmış olmasına rağmen öte yandan içinde korkunç bir sevinç vardır. Göğsü kabarır. Yürür. Simit yer. Meyve suyu içer. Baframaden alır. Tünele biner. Tramvaya atlar. Gazete alır. Daha neler, neler... Son kalan parasıyla yarım ekmek alır. Deniz kenarında martılara atar. Ekmeğini martılarla paylaşmayı, açlıktan ölse de insanlara vermemesi gerektiğini kendisine empoze eder. Çünkü verirse adam olmaz. İnsanoğlu hak etmelidir hak! Yoksa şehirde yaşamamalı, köylere gitmeli, merhametlere sığınmalıdır... Şehirlide vicdan ve merhamet kalmış mıdır sence?
Bir keresinde bir kadının hamalın birini yakalamış polise götürdüğünü görmüştür. Bizimki de merak edip arkalarından gitmiştir. Mesele şudur: Hamal kadının iple sıkı sıkı bağlı sepetini taşımıştır. Kadın hamalın sepetin ipini çaldığını söylemektedir. Hamalın elinde ise siyah, yağlı, bitkin bir ip vardır. Çok zayıf zavallı bir adamdır hamal. Elindeki ipi kadına gösterdiklerinde, kadın "hayır" der, "benimki yepyeni idi." Hamal yemin billah etmekte, kadının ipini almadığını, kendi ipinin kendisine ekmek parası getirmek için yettiğini söylemektedir. Kadın bırakmamak konusunda ısrarcı olunca, almayacağını ümit ederek, hamal elindeki ipi kadına uzatır. "Bunu al" der. Vee... Kadın ipi alır ve gider. Hamal sararır, ne yapacağını bilemez halde, ümitsiz, sanki elinden malı mülkü, apartmanı, nebileyim karısı, altınları alınmış bir zengin gibi üzülür. İşte o anda kahramanımızın içini şehirden bir nefret, bir korku, bilinmez bir panik sarar. Şehri bırakıp gitmelidir. Nereye olursa olsun... Dağlarda yatmalı, su başarında garipler gibi su içmeli... Ama bir şehirli görünce yol değiştirip koşa koşa kaçmalıdır. Bizim kahramanımızın ipi yoktur. Sadece beceriksizliği, talihsizliği, şaşkınlığı, insanlara, eşyalara, işlere, hadiselere hayreti vardır. Hamalın vaziyetine düşmeden şehirden uzaklaşmalıdır. Tepeye doğru yürüme başlar. Sonra yolun ortasında durur. Bacaları, saat kuleleri, minareleri, çan kuleleri, pencereleri görür. Ters yüzüne döner. Evine gider. Mutfaktan güzel kokular gelmektedir. Yemeğini iştahla değil, evden çıkmaya acelesinden hızlı hızlı yediğini gören anası: "İşinden dönmüş gibi acıkmışsın," der. Öykü şu cümleyle biter: "Dudağının kenarında bıçak yarası gibi bir çizgiyle güldü."
İşte Sait Faik'in bu öyküsünü okuyunca, aklıma Bir Garip Orhan Veli şiirleri geldi. Bak şimdi... Bir şiirinin sonunda Orhan Veli şöyle der: "Ama hepiniz, hepiniz... Hepiniz geçim derdinde. Bir ben miyim keyif ehli, içinizde? Bakmayın, gün olur ben de, bir şiir söylerim belki sizlere dair; elime üç beş kuruş geçer; karnım doyar benim de." Sait Faik ve Orhan Veli şehirde olup bitenleri anlatırlar bize. Ve ne olursa olsun şehirden vazgeçemezler gene. Sait Faik ve Orhan Veli Sait Faik'in bu öyküsünde dediği gibi, dünyaya hayretle bakmaya doğmuşlardır. Hiçbir şeyi anlamadan şaşırmaya doğmuşlardır. Başlarını alıp yollarda dolaşmaya, insanlar neler yapıyorlar diye görmeye gelmişlerdir. Bir köprüde durup suyun rengine bakmaya gelmiştir dünyaya. Sonra gördüklerini bizlere anlatmak için gelmişlerdir tabii. Yazdıkarı öyküler ve şiirlerle vicdanımızı dürtmeye, merhamet duygularımızı kışkırtmaya ve ne olursa olsun insanı sevmekten vazgeçmeme duygusu vermek için gelmişlerdir dünyaya bana göre... Şimdi kapatacağım gözlerimi... İstanbul'u dinleyeceğim gözlerim kapalı... Aynı Orhan Veli gibi... İstanbul'da mıyım peki? Yooo... Değilim. Hayal ediyorum... Heyyy! Önce hafiften bir rüzgâr esiyor. Kuşlar geçiyor derken. Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık... Bir kadının suya değiyor ayakları.. Aaa! İnanmıyorum. Ayaklarım ıpıslak. Dudaklarımda bir ıslık... Kalbimin vuruşundan anlıyorum. İstanbul'u dinliyorum gözlerim kapalı.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)








































