Akordiyonda diezlere (siyah tuşlara) parmaklarım alışsın diye kasap havası çalmaya çalışıyorum. Hani bilirsiniz özellikle düğünlerin baş müziğidir. Hevesli olanlar hemen sahneye fırlar. Kimi nazlanır oynamak istemez, zorla çekersin oturmak bilmez... Müzik güzeldir. Topyekün tatlıya bağlar hayatı.
Şimdi ben öğrenmeye çalışıyorum ya ağır ağır çalıyorum elbette. İyice öğrenince, yani durmaksızın hızlı hızlı çalmayı becerince, çağıracağım arkadaşlarımı ben çalacağım onlar oynayacak. Akordiyonla kasap havası çalarken hayal penceremin kepenklerini aralıyorum. Ne olacak yani? Hayalini kurarken bile seviniyorum.
Peki nedir bu kasap havası değil mi? Neden kasap havası denmiş. Eskiden kasaplar mı oynarlarmış?
Rivayete göre Balkanlar’dan Trakya’ya uzanan bu oyun, kasapların dükkan önlerinde, işten güçten sonra oynadığı hareketli bir halk havasıymış. Sert, hızlı, ritmik… Biraz meydan okur gibi deniyor.
Başka bir yerde bu müziğin hikayesinin Bizans dönemine, hatta İstanbul’un eski loncalarına kadar uzandığı söyleniyordu. Eskiden kasaplar loncasının kendine has bir dansı varmış. Hatta bu dansın, kurban kesimi öncesi bir tür ritüel ya da güç gösterisi olduğu söylenirmiş. Yüzyıllar içinde bu sert ve ritmik hareketler evrilerek bugünkü, hepimizi yerinden zıplatan o kolektif neşeye dönüşmüş. Balkanlar'dan Anadolu'ya uzanan bu köprüde, akordiyonun o gür sesi de bu havaya en çok yakışan enstrümanlardan biri olmuş.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder