kamusal alan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kamusal alan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2026 Cuma

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 3

(Her şey, öteden beri İstanbul’daki binaların cephesinde gördüğüm o renkli seramik panolara imrenip “Acaba İzmit’te hiç yok mudur?” sorusunu kendime sormamla başladı. İzmit sokaklarında bir dedektif gibi iz sürdükçe karşıma çıkan ilk iki seramik panonun altından aynı isim çıkmıştı: Semra Uğur. İşte bu yazı, tek bir sorunun peşinde başlayan,  sokak sanatı keşfinin hikâyesidir.)

Bulduğum ikinci seramik panoda da Semra Uğur imzasını görünce, o karmaşanın ortasında tüm sadeliğiyle duran eser bana doğrudan Füreya Koral’ın şu sözlerini hatırlattı:

“Sanat eserlerinin müzelerde hapsolmaması gerek. Bu eserler toplumun her kesimi tarafından benimsenmeli, insanlarla birlikte yaşamalı, nefes almalı, onların bir parçası olmalı ki sanatçılar ve sanatseverler çoğalsın.” 

Kamu yönetimi okurken kentlerin bürokratik imar planlarını ve ruhsuz binalarını, sosyoloji okurken insanın bu binaların arasında nasıl yalnızlaşacağını düşündüm durdum. Sonra rotamı seramik ve camın o dokunulabilir, sıcak dünyasına kırınca resmi tamamladım... Bir şehri “şehir” yapan şey sadece haritalar, beton kütleler, fabrikalar ya da ticaret değilmiş. Tam da seramik sanatçısı Füreya Koral’ın dediği gibi, sanatın sokaklara taşması, insanla birlikte nefes almasıymış.


Gelinlikçilerin, güzellik salonlarının ve o boğucu reklam tabelalarının istilasına uğramış gri binaların ortasında kente sessizce güzellik üfleyen Semra Uğur kimdi peki? Sanatçının peşine düşmek, İzmit’in unuttuğu estetik hafızasının ve sokak müzesinin peşine düşmekti benim için...

Arşivleri kurcalayıp iz sürünce karşıma bu kentin sokaklarını güzelleştiren, duvarlarına zarif izler bırakan muazzam bir kadın hikâyesi çıktı.

1967 yılında İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu Seramik Bölümü’nden mezun olduktan sonra kurduğu atölyesinde yıllarca çamura şekil, fırının sıcağında renklere hayat vermiş. Hikâyenin İzmit ile kesiştiği an ise 1990 yılı... İstanbul’dan sonra atölyesini İzmit merkeze taşıyan Semra Uğur, uzun yıllar çalışmalarını burada sürdürmüş, ardından Bahçecik’teki yerine geçmiş.

Tahmin edeceğinizi düşünüyorum, elbette telefon numarasını buldum ve aradım :) Telefonda karşıma çıkan o inanılmaz canlı, dinamik ve cıvıl cıvıl sesi duymak içimi ısıttı. Bugün artık aktif olarak çamura dokunmuyordu belki ama sesindeki o sanatçı heyecanı şahaneydi.

En güzeli, Semra Uğur’un, sanatı atölyelerin ya da galerilerin steril duvarlarına hapsetmeyip binaların dış cephelerine, yani kamusal alana, yani hepimizin her gün aceleyle önünden geçtiği  İzmit sokaklarına taşımış olmasıydı...

İşte benim “seramik pano  dedektifliği” dediğim şey tam da burada anlam kazanıyor.

Sabah koşturmacasıyla işe yetişmeye çalışırken, sigorta poliçelerinin, telefon trafiğinin ve gündelik telaşın içinde kaybolurken, başımı kaldırıp bakmadığım o duvarlarda bir sanatçının emeği ve kentin ruhu saklı duruyordu. Seramik, doğası gereği zamana ve vicdansız müdahalelere direnmekle kalmıyor, kentin ruhuna bekçilik ediyordu.

Tabelalar değişiyor, dükkânlar el değiştiriyor, binaların boyası soluyor... Ama o pişmiş toprak, üstündeki sırla birlikte kentin gerçek kimliğini korumaya devam ediyor.

İzmit’in gürültülü ve yorgun sokaklarında gezerken bu panolara rastlamak bana şunu hissettirdi: Şehre sahip çıkmak, sadece onu koruma kararlarıyla değil, öncelikle onu görmekle ve fark etmekle başlıyor. Baktığımız ama görmediğimiz o sokaklar, aslında biletsiz, kapısız, kesintisiz birer açık hava müzesi. Ve bir kentin sokakları müzeleştiği kadar insanileşiyor.

Peki, İzmit’teki seramik pano maceram sadece iki panoyla mı sınırlı kaldı sanıyorsunuz?

Yooo!.. Tahmin edersiniz ki, Semra Uğur’la konuşunca işin seyri tamamen değişti. Yıllar sonra panolarını soran biriyle karşılaşmak onu da heyecanlandırmıştı. Bana panoların olduğu binaları tek tek söyledi. Elime o adresi alıp sokaklara düştüm; gittim, nokta atışı yapıp hepsini buldum:)

8 Eylül 2024 Pazar

Akademisyenlerin Takibindeyim-15 - Prof.Dr. Meral Özbek

Hayat, bazen ilginç bir labirent gibi...  Kamu Yönetimi ile başlayan profesyonel  serüvenim, sigorta acenteliği derken Sosyoloji tutkusuyla harmanlandı. Şimdi ise bu sene üniversite sınavını kazanıp adım attığım Seramik ve Cam Tasarımı bölümüyle bambaşka bir mecraya sürükleniyorum. Bölüm henüz açılmadı, bu bölümde ne yapacağım hakkında hiç fikrim yok. Ve fakat öğrenme merakımın da sonu yok:)

Aklım doğal olarak seramik çalışmalarının kamusal alandaki izdüşümlerine kaydı. İnternet devrinde yaşamanın şansıyla, kütüphanelerin uçsuz bucaksız derinliğine daldım. Bir makale diğerini, bir tez ötekini kovalarken kendimi tuğla kalınlığında, tam 911 sayfalık muazzam bir eserin karşısında buldum: "Kamusal Alan", editörü ise Prof. Dr. Meral Özbek.

Bu kitabı elime alma cesaretini, aslında onun öğrencileri tarafından hazırlanan o vefa dolu armağan kitaplardan aldım: Meral Özbek'e Armağan -II- Günebakan Düşlerimiz ve ilk cildi Parlak Yıldızlardık O Zaman. İsimleri bile Yeni Türkü şarkıları gibi içime işledi. Öğrencilerinin hocalarına olan bağlılıklarını ve anlattıkları o derinlikli dünyayı okuyunca, Meral Hoca’yı "feci" merak etmeye başladım.

Eskişehir’de başlayıp Robert Kolej, ODTÜ Mimarlık ve Ankara Üniversitesi Kamu Yönetimi ile taçlanan o zengin eğitim geçmişi... Bitmek bilmeyen bir araştırma tutkusu, ödüller, makaleler, çeviriler ve tez danışmanlıkları... Akademinin tozlu raflarından sokağın nabzına kadar her noktaya değen bir zihin dünyası.

Öğrencileri Meral hocanın tüm çalışmalarını ilmek ilmek işlemişler. Görevleri, ödülleri, kitapları, makaleleri, çevirileri, bildirileri, sunumları, araştırma ve eylem projeleri, tez danışmanlıkları tek tek yazılmış. 

Sonra o bölüme, yani "Kültür-sanat çalışmaları ve ürünleri" başlığına geldim... İşte orada "Yok artık!" dedim. Kalakaldım... Meral Hoca'nın 1986-2012 yılları arasında YENİ TÜRKÜ  grubuna yazdığı şarkı sözlerini görünce gözlerime inanamadım!

Listeye bakar mısınız: "Günebakan", "Rüzgar", "Resim", "Açelya", "Haydi Gel", "İnatçı", "Deliler", "Sarıl Bana", "Dolunay", "Karanfil", "Ne Dersin", "Kalbim Kırmızı" ve "Nilüfer". Yıllardır dilimizden düşürmediğimiz o efsanevi şarkıların altında bir akademisyenin, Meral Özbek'in imzası olması... Gerçekten tek kelimeyle: Yok artık!


Kaldım Öyle😀