müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Ağustos 2026 Cuma

İzmit'te "Seramik Pano Dedektifliği" Günlerim:) - 3

(Her şey, öteden beri İstanbul’daki binaların cephesinde gördüğüm o renkli seramik panolara imrenip “Acaba İzmit’te hiç yok mudur?” sorusunu kendime sormamla başladı. İzmit sokaklarında bir dedektif gibi iz sürdükçe karşıma çıkan ilk iki seramik panonun altından aynı isim çıkmıştı: Semra Uğur. İşte bu yazı, tek bir sorunun peşinde başlayan,  sokak sanatı keşfinin hikâyesidir.)

Bulduğum ikinci seramik panoda da Semra Uğur imzasını görünce, o karmaşanın ortasında tüm sadeliğiyle duran eser bana doğrudan Füreya Koral’ın şu sözlerini hatırlattı:

“Sanat eserlerinin müzelerde hapsolmaması gerek. Bu eserler toplumun her kesimi tarafından benimsenmeli, insanlarla birlikte yaşamalı, nefes almalı, onların bir parçası olmalı ki sanatçılar ve sanatseverler çoğalsın.” 

Kamu yönetimi okurken kentlerin bürokratik imar planlarını ve ruhsuz binalarını, sosyoloji okurken insanın bu binaların arasında nasıl yalnızlaşacağını düşündüm durdum. Sonra rotamı seramik ve camın o dokunulabilir, sıcak dünyasına kırınca resmi tamamladım... Bir şehri “şehir” yapan şey sadece haritalar, beton kütleler, fabrikalar ya da ticaret değilmiş. Tam da seramik sanatçısı Füreya Koral’ın dediği gibi, sanatın sokaklara taşması, insanla birlikte nefes almasıymış.


Gelinlikçilerin, güzellik salonlarının ve o boğucu reklam tabelalarının istilasına uğramış gri binaların ortasında kente sessizce güzellik üfleyen Semra Uğur kimdi peki? Sanatçının peşine düşmek, İzmit’in unuttuğu estetik hafızasının ve sokak müzesinin peşine düşmekti benim için...

Arşivleri kurcalayıp iz sürünce karşıma bu kentin sokaklarını güzelleştiren, duvarlarına zarif izler bırakan muazzam bir kadın hikâyesi çıktı.

1967 yılında İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu Seramik Bölümü’nden mezun olduktan sonra kurduğu atölyesinde yıllarca çamura şekil, fırının sıcağında renklere hayat vermiş. Hikâyenin İzmit ile kesiştiği an ise 1990 yılı... İstanbul’dan sonra atölyesini İzmit merkeze taşıyan Semra Uğur, uzun yıllar çalışmalarını burada sürdürmüş, ardından Bahçecik’teki yerine geçmiş.

Tahmin edeceğinizi düşünüyorum, elbette telefon numarasını buldum ve aradım :) Telefonda karşıma çıkan o inanılmaz canlı, dinamik ve cıvıl cıvıl sesi duymak içimi ısıttı. Bugün artık aktif olarak çamura dokunmuyordu belki ama sesindeki o sanatçı heyecanı şahaneydi.

En güzeli, Semra Uğur’un, sanatı atölyelerin ya da galerilerin steril duvarlarına hapsetmeyip binaların dış cephelerine, yani kamusal alana, yani hepimizin her gün aceleyle önünden geçtiği  İzmit sokaklarına taşımış olmasıydı...

İşte benim “seramik pano  dedektifliği” dediğim şey tam da burada anlam kazanıyor.

Sabah koşturmacasıyla işe yetişmeye çalışırken, sigorta poliçelerinin, telefon trafiğinin ve gündelik telaşın içinde kaybolurken, başımı kaldırıp bakmadığım o duvarlarda bir sanatçının emeği ve kentin ruhu saklı duruyordu. Seramik, doğası gereği zamana ve vicdansız müdahalelere direnmekle kalmıyor, kentin ruhuna bekçilik ediyordu.

Tabelalar değişiyor, dükkânlar el değiştiriyor, binaların boyası soluyor... Ama o pişmiş toprak, üstündeki sırla birlikte kentin gerçek kimliğini korumaya devam ediyor.

İzmit’in gürültülü ve yorgun sokaklarında gezerken bu panolara rastlamak bana şunu hissettirdi: Şehre sahip çıkmak, sadece onu koruma kararlarıyla değil, öncelikle onu görmekle ve fark etmekle başlıyor. Baktığımız ama görmediğimiz o sokaklar, aslında biletsiz, kapısız, kesintisiz birer açık hava müzesi. Ve bir kentin sokakları müzeleştiği kadar insanileşiyor.

Peki, İzmit’teki seramik pano maceram sadece iki panoyla mı sınırlı kaldı sanıyorsunuz?

Yooo!.. Tahmin edersiniz ki, Semra Uğur’la konuşunca işin seyri tamamen değişti. Yıllar sonra panolarını soran biriyle karşılaşmak onu da heyecanlandırmıştı. Bana panoların olduğu binaları tek tek söyledi. Elime o adresi alıp sokaklara düştüm; gittim, nokta atışı yapıp hepsini buldum:)

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Geçmişten Bugüne Postalanmış Mektuplar

 
Seramik yapımını öğrendikçe, eskiden sıradan bir taş ya da toprak parçası gibi görünen şeyler bir anda binlerce yıl öncesinden kalmış bir söze, bir hikâyeye, hatta bir ruha dönüşüyor.

Daha önce İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne gitmiştim. Bu hafta yeniden gitmeye karar verdiğimde içimde bambaşka bir heyecan oluştu. Çünkü iki yıldır ellerimle çamura şekil vermeyi öğrendikçe, müzedeki o eski seramik parçalarını artık cansız eserler gibi değil, geçmişten bugüne postalanmış en samimi, en derin mektuplar gibi görüyorum:)

Kendimi bu yolculuğa hazırlıyorum. Toprağın ve tarihin izini sürmeye yeniden niyetlenmişken, seramiğin benim için ne ifade ettiğini ve geçmişin bu sessiz tanıklarının bana neler fısıldadığını yazmak istiyorum.

Çamur ilk bakışta sadece ayaklarımızın altındaki toprak gibi. Ama onu ellerimizin arasında yoğurup şekillendirdiğimiz ve ateşle buluşturduğumuz anda hikâye başlıyor.

Tarih boyunca insanlar yalnızca kap kacak yapmamışlar... Duygularını, korkularını, inançlarını ve hayallerini de çamura emanet etmişler.



Yüzyıllar sonra bir kazıda ortaya çıkan küçücük, kırık bir seramik parçasına baktığımızda acaba neler görebiliriz?



O kabı kim yaptı?
Kimin elleri şekillendirdi?
Evinde kimler yemek yedi?
Hangi tanrılara dua etti?
Neden o hayvanı ya da o sembolü çizdi?
Bereket mi diledi, korunmak mı istedi?
O günlerde insanlar neye güldü, neden korktu, neyi özledi?

Belki de bütün bu soruların küçük cevapları, çamurun üzerindeki bir çizgide, bir parmak izinde, bir renk değişiminde saklıdır. İşte bu yüzden seramik bana, geçmişten günümüze postalanmış mektup gibi geliyor.

Bu kez İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sadece objelere bakmayacağım, onları  okumaya çalışacağım. Bakalım binlerce yıl önceki çamur bana neler fısıldayacak:)

29 Haziran 2026 Pazartesi

Kendimi Eylediğim Zamanlar

 
Dizi seyrettim

Kitap okudum.


Amsterdam'a gittim.

Ukulele ile Yaşar şarkıları çalıştım.
BURADAN

İstanbul Modern'de, Semiha Berksoy'un "Tüm Renklerin Aryası"  sergisini gezdim. 

25 Ocak 2026 Pazar

Bilbao Etkisi

 

Bazan bir şehrin kaderini değiştirmek için devasa fabrikalara veya karmaşık ekonomi paketlerine değil, sadece cesur bir hayale ve birkaç ton titanyuma ihtiyaç duyulabilir.

1990’ların başında Bilbao, emekli olmaya hazırlanan yorgun bir sanayi kenti gibiymiş. İşsizlik kol geziyor, limanlar eski canlılığını yitiriyornuş. Şehir sanki üzerine çöken o gri bulutlardan hiç kurtulamayacak gibiymiş. 

Ancak tam o sırada, kimsenin beklemediği bir şey olmuş. Şehir yönetimi, cebindeki son kurşunu çok riskli ama bir o kadar da heyecan verici bir projeye, Frank Gehry adındaki çılgın bir mimara, nehir kenarında daha önce hiç görülmemiş bir müze tasarlatmaya karar vermiş.

Guggenheim Müzesi açıldığında, dünya şaşkınlıktan küçük dilini yutmuş. Nehir kenarında dev bir metalik çiçek gibi açan o titanyum yapı, sadece sanat eserlerini barındıran bir bina değil, adeta şehrin yeniden doğuşunun ilanıymış. 

Güneş vurduğunda parlayan o kıvrımlı duvarlar, Bilbao’nun o meşhur gri havasını dağıtıvermiş. Birdenbire tüm dünya bu garip ama büyüleyici binayı görmek için biletlerini kesmeye başlamışlar. Milyonlarca turist şehre akmış. Oteller dolmuş,  restoranlar şenlenmiş ve en önemlisi, Bilbao halkının yüzündeki o umutsuz ifade yerini gurura bırakmış.

İşte buna "Bilbao Etkisi" deniyormuş:)

Bir yapının, bir şehrin sadece silüetini değil, ruhunu ve ekonomisini de nasıl iyileştirebileceğinin en somut kanıtı olmuş bu. Ama işin sırrı sadece görkemli bir binada değil, o binanın etrafında şekillenen vizyondaymış elbette. Parklar temizlenmiş, ulaşım modernize edilmiş ve şehir, ben buradayım ve hala gencim demeye başlamış.

Tabii ki her şehre bir müze dikmek aynı etkiyi yaratmaz. Bu işin içinde tutku, doğru zamanlama ve biraz da delilik var. Ancak Bilbao  şunu öğretmiş:

En umutsuz anlarda bile sanat ve vizyon, paslanmış bir şehri küresel bir yıldıza dönüştürebilir.

Bilbao’ya bilet aldım. Kalacak yer ayarladım. Bilbao'da Nervion nehri kenarında yürürken, o parıltılı titanyum panellere çarpan güneş ışığında sadece bir müzeyi değil, bir şehrin yeniden doğuş masalını izleyeceğimi hayal ediyorum.

MERAKLISINA NOT:

Guggenheim, servetini madencilikten kazanan ancak mirasını modern sanata adayan efsanevi bir ailenin soyadıymış. Bugün bu isim, New York (1959), Venedik (1951) ve Bilbao (1997) gibi şehirlerde bulunan, hem içindeki eserlerle hem de aykırı mimarileriyle dünyayı değiştiren müze imparatorluğunu temsil etmekteymiş.


Venedik Müzesi 1951 yılında kapılarını açmış. 
Peggy Guggenheim, kendi kişisel serveti ve hayatı boyunca topladığı sanat koleksiyonuyla finansmanı sağlamış. Büyük Kanal üzerindeki tamamlanmamış bir sarayı satın alarak burayı hem evi hem de galerisi haline getirmiş. 


New York Guggenheim Müzesi 1959 yılında kapılarını açmış. 
İnşaat maliyeti ve sanat koleksiyonu, vakfın kurucusu . Guggenheimlar tarafından karşılanmış. Kendi adlarını taşıyan vakıf aracılığıyla modern sanatı sergileyecek benzersiz bir mekan vizyonuyla kurulmuş. Mimarı ise spiral tasarımıyla devrim yaratan Frank Lloyd Wright imi


Bilbao Guggenheim Müzesi  1997 yılında kapılarını açmış.. 
İnşaat maliyetini Bask  Hükümeti (İspanya) karşılamış. 
 Guggenheim Vakfı ise ismini, yönetim tecrübesini ve dev sanat koleksiyonunu getirmiş. 
Mimarı ise yine bir dahi olan Frank Gehry imiş.

6 Nisan 2018 Cuma

AI WEIWEI ve BİR ZAMANLAR İSTANBUL KADINLARI


Geçtiğimiz hafta bir müşterimin inşaatının sigortasının risk araştırması için Sarıyer'deki şantiyesine gitmiştim. İşim münasip bir saatte neticelenince, Çin devleti tarafından sürekli baskı altında tutulan, Çin'in önemli muhalif sanatçılardan biri olan Ai WeiWei'in  Sabancı Müzesi'deki sergisine gittim.  Sergi Nisan'ın 15'ine kadar devam ediyormuş. Emirgan'a yolu düşenlerin Sabancı  müzesindeki bu sergiyi kaçırmamasını tavsiye ederim.

Müzenin mağazasına uğradığımda, kitaplara göz gezdirdim. Son haftalarda Osmanlı'daki kadın hareketleri hakkında okumalar yapınca, Kapalı Bahçe Kadın ve Harem  adlı kitap ilgimi çekti. Durduğu raftan elime aldım.  Yazarı Marc Helys...  Hiç yabancı gelmedi. Hey! Bu kitap Dr. Senem Timuroğlu'nun sözünü ettiği, aslında kadın olan, Fransız gazeteci Maria Lera'nın, erkek adı kullanarak yazdığı kitap değil miydi? Hani İstanbul'a gelen, Pier Loti  sayesinde hariciye başkatibi Nuri Bey'in evinde kalan gazeteci kadın...  Hani Nuri bey'in  Fransızca konuşan dört kızı varmış. Bu kızlardan biri Hatice Zinnur  haremden kaçarak Osmanlı kadınının özgürlük mücadelesini Avrupa'ya anlatmaya çalışmış. İşte o yazısını okuduğumda öğrenmiştim. Lakin iki gün önce varlığını öğrendiğim yazarın kitabına müzede rastlayacağımı hiç düşünmemiştim.

Kapalı Bahçe'yi hemen satın aldım. Bir zamanlar İstanbul... Bir Fransız kadın yazar gözünden nasılmış? Okuyup öğrenmeye niyetliyim.

Ne hoş denk gelme değil mi? Felek bu sürprizleri  özellikle önüme çıkarıyor sanki. Teşekkür ederim.


9 Kasım 2015 Pazartesi

Uyku Sen Ne Tatlı Bi Şeysin...


Cumartesi günü, İstanbul Modern'de  iki film seyrettim. Biri Toz Ruhu, diğeri Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku.  Daha önce filmlerini hiç seyretmediğim iki ayrı yönetmenin,  birbirlerinden tamamen farklı iki erkeği beyaz perdeye nasıl aktardıklarını  peş peşe seyretmek  hoşuma gitti. 

Hey! Bi dakka... İnanmıyoruuum! Tam filmleri ballandıra ballandıra anlatacaktım ki...  O ne? Saat gece yarısını çoktan  geçmiş. Şimdi anlatmam mümkün değil... Şeyyy...  Uykum geldi:)

9 Aralık 2014 Salı

İstanbul Modern'de Dokunmatik Müze Gezisi

Ayşegül ve Pınar 
 
 
İtiraf etmeliyim ki, kör arkadaşlarımın gözlerinin görmediğini hep unuturum. Aralarında doğuştan kör olanlar da var sonradan görme duyularını  yitirenler de...  Zaman zaman birlikte oturur, geziniriz. Konuşup, hasbihal ederiz. Patavatsızın tekiyim. Nereye gideceğini düşünmem, dangul dungul  konuşurum. Bazan “Önüne baksana, kör müsün?” derim... Hiiç aldırmazlar. Tüm güzellikleriyle “Evet, körüm, ne olacak?” derler. Güleriz. Verdikleri mücadelelere her daim hayranlık duymuşumdur. Kör olduklarına o kadar dertlendiğimi söyleyemem... Amaa… Körlere sağlanan olanakların yetersizliği ya da ne bileyim görenlerle aralarındaki fırsat eşitsizliği var ya… Of!.. Fena halde canımı sıkar. İşte bu durumlara harbiden dertlenirim.
 
Misal, çok sık müze gezen biriyim. Müze gezerken aklıma gelirler. Bu arkadaşlarım niye görme engelli oldukları için müze gezemiyorlar ki diye düşünürüm. İstanbul Modern’de görme engelli çocuklar için hazırlanan atölye olduğunu duyunca, hemen müzede çalışan Duygu'yla iletişime geçip, arkadaşlarımı anlattım. "Niye bu atölye sadece kör çocuklar için, yetişkinler de gelse olmaz mı?" diye sordum. Duygu "Neden olmasın?" dedi ve atölyenin eğitim görevlisi Ayşegül’le konuştu. Sonra bir araya geldik. Ayşegül "Şahane olur." dedi. Kollarımızı sıvadık. Ve arkadaşlarım için sürpriz bir müze gezisi planladık.

 (Sibel-Mahmut-Ayşegül-Cihan-Pınar)

Hey! Durur muyum? Beş dakika bile dayanamadım tabii... Hemen... Hemen... Pınar ve Mahmut’u heyecanla aradım. Mahmut doğuştan kör, Pınar ise on altı yaşında kör olmuş. Vaziyeti, böyleyken böyle diye anlattım. Konu çok enteresan geldi. Hepimiz nasıl heyecanlandık anlatamam. Nanananooom! Planladığımız pazar sabahı, Pınar, Sibel, Mahmut, Emel, Cihan ve ben… Sibel, Pınar’ın annesi. Sibel de çok gençken kör olmuş. Emel yüzde on görebiliyor. Cihan görüyor. Mahmut’la Cihan’ın, birlikte yürüttükleri körler için bambaşka bir uluslararası proje var. Cihan “Ben de gelirim” dedi. Ben ise şoförleri… Ver elini İstanbul yaptık. Önce Ortaköy’de kahve içmece… Sonraaa… Hep birlikte İstanbul Modern’e gitmece...

Hay canına! Özel olarak kapıda karşılandık iyi mi? Hemen eğitim odasına alındık. Ayşegül, İstanbul Modern’i ve bu projeyi anlattı. Sonra herkesi teker teker dinledi. Veee… Sıra müze gezmeye geldi. Pazar günü ya… Of… Müze nasıl kalabalıktı anlatamam. Ayşegül müzeyi gezdirdi. Tabloları tek tek betimledi. Gören gözlerimle fark edemediğim pek çok ayrıntıyı öğrendim. Şahaneydi. Sonra tekrar eğitim odasına geçtik. Betimlenen tabloların bazıları kabartma olarak hazırlanmış. Betimlenerek hayalde canlandırılan tablolara bu kez dokunabilme imkanı buluyorsunuz. Böylece resim zihinde somutlaşıyor. Müthiş bir şey bu. Kıymetli bir emek!
 
 
Arkadaşlarım bayıldı bu duruma. Daha çok duyulmalı, daha çok kör bu durumu bilmeli ve daha çok insan müzenin bu programından faydalanmalı dediler. Bi baktım ki o ne? Hemen duyurmaya başlamışlar bile…
  

(Mahmut-Sibel-Pınar-Emel)


Hey! Ayrıca İstanbul Modern'de, Türk Sinemasının 100. yılına ithafen "100 Yıllık Aşk" sergisi vardı. Müzenin hazırladığı long playleri pikaba koyduk. Evvel zaman içinde seyrettiğimiz, lezzeti hiç eskimeyen film şarkılarını dinledik. Öyle güzel bir gündü ki anlatamam. Meteoroloji yağmur fırtına olacak dediği halde, felek yüzümüze güldü. Sımsıcak bir gün geçirdik:)

14 Nisan 2012 Cumartesi

“Sevgili Tanrım, Bu Coşku Beni Terk Etmesin!”


Aşağıdaki yazı, meğer  Hayal Kahvem'e ilk yazdığım yazıymış. Bilmiyordum.

"Erkenden kalktım. Uzunca zamandır heyecanla beklediğim Orhan Pamuk’un son kitabı bugün  satışa çıkıyordu. Nedense aklıma oturduğum şehrin büyük alışveriş merkezindeki o güzelim kitapçının kapatılarak yerine banka açılacağını öğrendiğim günkü duygularım geldi.  Nasıl da öfkelenmiş, kitap kolilerine oturup ağlamıştım. Günlerce mutsuz dolaşmış, önüme gelene anlatmıştım kitapların yerini paralar alıyor diyerek... Umduğum kadar tepki alamamıştım insanlardan… Kendimi yapayalnız hissetmiştim. Kitapçılar mabetimdir benim… Şimdi kimi zaman önünden geçip iç geçirdiğim banka ise başkalarının mabedi olmalı… Asla benim değil... Orhan Pamuk’un kitabını yaşadığım kasabadan iki saat uzaklıktaki İstanbul’dan alacağım. Kitapçılar gibi İstanbul da büyük bir kıymet benim için… İstanbul’un gizemli yanını bana sevdiren biraz da Orhan Pamuk’tur.


Orhan Pamuk’un ilk Kara Kitap’ını okumuştum. Yaşadığım büyük bir üzüntünün akabinde tesadüfen gitmem gereken Viyana gezimde yanıma aldığım bir kitaptı Kara Kitap… Şehrin karanlık ve barok mimarisi ile romanın baş döndürücü, mistik ve uzun cümleri, o dönemdeki depresyonlu ruhuma okadar denk düşmüştü ki, Kara Kitap’ta Galip’in peşini bırakmayan gölge sanki benim de peşimdeymiş gibi şehri kaçar adım dolaşmıştım. Sonra ardı ardına yazarın adında renk olan tüm kitaplarını okumaya devam ettim… Kara Kitap... Benim Adım Kırmızı... Beyaz Kale... Kar... Öteki Renkler… Sonra da diğerlerini… Hepsini çok sevdim. Yazar hakkında konuşulan her türlü olumsuzluk bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkmıştır… Kitapçılar ve İstanbul gibi Orhan Pamuk da hayatımın en kıymetlileri arasına girmiştir.


Yazarın uzun zamandır beklediğim Masumiyet Müzesi adlı kitabını beli bir tören içinde okumaya karar verdim. Erkence kalktım... İstanbul’a gittim… Sessizce kitapçıya girdim. Kitapları gördüm… Hayret… Pembe bir kitap kapağı… Kitabı avuçlarımın arasına aldım… Fırından yeni çıkmış ekmek gibi yavaşça kokladım… Kitabı bu alışveriş çılgını insanlar arasında okuyamam… Kasabamdaki büyük çınarların altında, sukûnetle okuyacağım… Bugün sadece koklayıp, dokunacağım… İlk sayfasını açtım… “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” diye başlıyor kitap… Kapattım… Memleketim yazarının, anadilimde yazdığı cümleleri, paragrafları, sayfaları lezzetine vara vara, keyfini çıkara çıkara , kelimelerin ve mekanın armonisinde dans ederek okuyacağım…

“Sevgili Tanrım, bu coşku beni terk etmesin!”


Bugün gazetelerde, 28 Nisan Cumartesi günü Masumiyet Müzesi açılıyor, diye yazıları görünce, kalbim nasıl pır pır etti anlatamam. Şimdiye kadar okuduğum bazı kitapların, sadece sinemaya uyarlanmış filmlerini seyretmiştim.  Ve okuduğum kitapları beyaz perdede seyretmekten her daim heyecan duymuşumdur. Bazan, kimi  filmler için, "film kitabın ruhuna sadık kalmamış," diye eleştirirler ya hani... İnan böyle tepkilere çok şaşırırım. Elbette film, yazarın kitapta anlattığı gibi olmayacak. Hatta film, benim o kitapta okuduğumda hissettiklerimden, hayal ettiklerimden de elbette farklı olacak. Bu kez yönetmenin gözüyle, hayalleriyle, uyarladığı filmi yoluyla kitabın içine dalacağım elbette. Hatta farklı yönetmenlerin aynı kitabı filmleştirmeleri de hoşuma gider. Aynen Ejderha Dövmeli Kız, kitaptan filme uyarlanmışken, ardından David Fincher'in de aynı kitabı beyaz perdeye tekrar uyarlaması gibi. Tarantino ve Chan Wook Park'ta aynı kitabı kendi tarzlarında film yapsalar keşke. Kimbilir ne hoşuma giderdi. Bu kez çok sevdiğim bir kitabın sinemaya uyarlanmış halini seyretmeyeceğim. Hey! Masumiyet Müzesi adlı romanı müzede gezeceğim. Romanı müze ortamında seyredeceğim. Bunu düşünmek bile büyüleyici geliyor bana. Masumiyet Müzesi'nin   baş kahramanı  Kemal'in, tutkuyla aşık olduğu kadın Füsun'un hayalini, nefesimi tutarak, adım adım  süreceğim. Müze açılışı ve devam eden günler kalabalık olacaktır. Ben gene sabırla bekleyeceğim. Masumiyet Müzesi'ni en masum duygularımla sukûnet içinde gezeceğim. 

“Sevgili Tanrım, bu coşku beni terk etmesin!”


10 Eylül 2011 Cumartesi

Hayatımın En Mutlu Anı Olacak. Ve Ben Gene Bilmeyeceğim.


Masumiyet Müzesi sadece bir roman değil, aynı zamanda Orhan Pamuk'un kurmaya çalıştığı bir müzenin de adı.  Bu müzede Orhan Pamuk'un aşık kahramanı Kemal'in sevgilisi Füsun'un dokunduğu eşyalar sergilenecek. Yazar, romanda yazdığına göre, son onbeş yılda tam 1.743 müze gezmiş. (s566)  Romanda Kemal, gezdiği müzelerin bazılarını o kadar güzel anlatıyordu ki, her birini okurken gözlerimi kapıyor, Kemal yerine ben o müzeleri geziyorum diye farzediyordum. Mesela...



Önce St. Petersburg'daki Dostoyevski Müzesi'ni geziyorum. Müzedeki tek hakiki parçanın, fanus içerisinde saklanan ve kenardaki notta "Gerçek Dostoyevski'nindir." diye yazan bir şapka olduğunu öğrendiğim için, şapkayı görür görmez gülümsüyorum.




Gene St. Petersburg'da, bu kez  Nabokov Müzesi'ni geziyorum. Ünlü roman Lolita'nın yazarı Nabokov için müze yapılan bu binanın, Stalin yıllarında yerel sansür kurulunun yazıhanesi olarak kullanıldığını öğrendiğimden, müzeyi gezerken  sesli gülmemek için kendimi zor tutuyorum.




Bu kez Fransa'dayım. Illiers-Combray'daki Marcel Proust Müzesi'ni geziyorum. Yazarın romanında kahramanlarına örnek aldığı kişiler diye sergilenen portreleri görmem bana roman hakkında değil, yazarın yaşadığı dünya hakkında fikir veriyor. Seviniyorum.




Hollanda'nın küçük Rijnsburg kentindeki Spinoza'nın Evi'ni geziyorum. Yazarın ölümünden sonra tutulan tutanakta, adı geçen bütün kitapların bir araya getirilip eksiksiz olarak ve 17. yüzyılda yapıldığı gibi büyüklükleri esas alınarak sergilenmesini çok yerinde buluyorum.






Kalküta'dayım. Tagore Müzesi'nde, yazarın yaptığı suluboya resimlere bakıyorum. Bizim erken dönem Atatürk müzelerinin toz ve nem kokusunu hatırlatıyor bana... Labirent benzeri odalarda yürürken, Kalküta'nın bitip tükenmez uğultusunu dinliyorum. Bütün bir gün kendimi çok mutlu hissediyorum.




Baltimore'da Edgar Allan Poe'nun teyzesi ve daha sonra evleneceği on yaşındaki kuzeni Virginia ile paylaştığı ev burası... Küçücük ve kederli bu  ev bana çok tanıdık geliyor. Çünkü Baltimore'da bugün artık ücra ve yoksul bir mahallenin orta yerine düşen bu Poe Evi Müzesi, küçüklüğü, kederli hali, odaları ve biçimiyle gördüğüm bütün müzeler içerisinde, Masumiyet Müzesi'de okuduğum Keskinler'in evini bana hatırlatıyor. 





Bir roman okumuştum. Romanın adı Masumiyet Müzesi...  Roman oturduğum yerden bana dünya müzelerini gezdirdi. Bekliyorum. Çukurcuma 24 numaralı ev Masumiyet Müzesi olacak. Ve ben Füsun'un dokunduğunu farzettiğim eşyaları görmek için o müzeye gideceğim. Biliyorum. Sorun var. Müze  henüz açılmadı. Sabırlıyım. Aşkından müze açacak olan adamın müzesinin açılmasını  tüm masum duygularımla bekleyeceğim. Uzaktan bir vapur sireni işiteceğim belki. Kemal'in aşk acısını, Füsun'un kitabın gizeminde kalan duygularını belki o an hissedebileceğim. Romanın şiirselliğine uygun o büyülü  atmosferde müzeyi tek başıma gezeceğim. Belki o anda  hayatımın en mutlu anlarından birini yaşayacağım. Ve hayatımın diğer mutlu anlarını anında farkedemediğim gibi gene  bilmeyeceğim. 
 


14 Ocak 2010 Perşembe

Kırık Kalpler Müzesinde İnecek Var Mı?

Bu sabah gazetede "Kırık Kalpler Müzesi" ile ilgili yazıyı okuyunca, sanki kafamda pek çok puzzle birleşti. Neymiş bu Kırık Kalpler Müzesi? Sevgilin var yada evlisin. Bir nedenle ilişkiyi bitirdi yada bitirdin. O gitti ama geride ondan kalan ve onu hatırlatan pek çok eşya var. Onları gördükçe boğazına bir şey düğümleniyor,efkarlanıyorsun. Birlikte gittiğiniz sinema, konser biletleri, saç fırçası mesela, hele bir de üstünde halen saç telleri duruyorsa, belki kahve fincanı, kokusu sinmiş bir gömleği, dünya kadar fotoğrafları yada... Bunlar tesadüfen sende kalanlar. Bir de özellikle sevdiğinin dokunduğu herşeyi saklama takıntısı olanlar var öyle değil mi? Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanındaki âşık kahramanı Kemal’in sevgilisi Füsun’un dokunduğu eşyaları nasıl biriktirdiğini hatırlasana. Ya Ahmet Hamdi Tanpınar'ın şu cümlelerine ne diyeceksin: "Evvela masa üzerindeki küçük süslerini,kullandığı losyonları, tuvalet eşyasını seyrettim. Aldım,baktım. Küçük saatini elimde evirdim, çevirdim. Sonra elbise dolabına baktım. Bütün o kat kat elbiseler, süsler. Her kadını tamamlayan şeyler bana korkunç bir yalnızlık,acıma ve onun olma his ve arzusunu verdiler."

Evde birlikte yaşadığın, hayatı ve eşyaları paylaştığın, korku ve endişelerini anlattığın, komiklikleri aynı zamanda yakalayabildiğin, nefesini yanında hissettiğin biri vardı misal, kahvaltıda iki yumurta kaynatırdın, masayı hazırlarken iki tabak, iki çatal, iki bıçak, iki bardak... Şimdi yok, gitti... Sanki rüyaydı yaşadığın... Uyandın işte... Bitti... Bu yabancı gelmeyen eşyalar ne peki? "İnsanı,birini sevmeden önceki halinden çok daha yalnız bırakır birinin gitmesi." Öyle değil mi?Düşünsene... Alışmısın şimdi onunla hayatı paylaşmaya... Onu tanımadan önce sen ne yapardın ki? Nasıl biriydin? Böyle mi yaşardın? Bunları mı yer içerdin? İnsan kendi eski halini unutmuş bile olabilir. Ne yapacağını bilemiyebilir. Her şey onu hatırlatıyordur. Onu hatırlatan her eşyayı yok etmek isteyebilir. Böyle hissediyorsan, Kırık Kalpler Müzesi'ne onun tüm eşyalarını bağışlayabilirsin işte! Ne dersin?

Bu müze aslında bir sanat projesi. Objelerin hafızanın hologramları olduğunu farzetmişler ve bitmiş bir ilişkinin mirasını koruma altına almak istemişler. Sen de elindekileri müzeye bağışlayıp, ona ait eşyalardan kurtulabilirsin. Ama hafıza sende hala biliyorsun, anılardan kurtulmak mümkün mü?Onları nasıl sileceksin? Ozaman da Sil Baştan filmini hatırlasana...

Hani hafızalarımızın duygusal özü vardır derler ya... O özü yok edildiğinde, hatıralar bozulmaya başlıyor. En yakın tarihli hatıralarla başlayıp, geriye doğru gidiliyor. Sabah uyandığında hedef alınan tüm hatıralar silinmiş oluyor. Jim Carrey ve Kate Winslet’in başrollerini oynadığı, enteresan kurgusu olan bu şahane film geldi aklıma şimdi. Gelecekte böyle teknolojik gelişmeler olabilecek belki, kimbilir?Belki de hafızalardaki anılar müzelerde gösterilenecek. Gene Kırık Kalpler Müzesi olacak ama bu kez odalarda anılar sergilenecek. Belki insanlık ibret alacak bu ilişkilerden de kalpler kırılmayacak artık gelecek günlerde... Olamaz mı? Neden olmasın? Olabilir belki de! Şimdilik eğer kurtulmak istiyorsan ona ait eşyalardan, ilk hedefin Kırık Kalpler Müzesi! Marş Marş!

NOT: Bu yazıyı Mayıs 2009'da yazmıştım. Bugün baktım gazetede haber var. Gerçekten Kırık Kalpler Müzesi, dünyayı dolaşarak, 1 ila 15 Şubat arasında İstinye Park'a gelmiyor muymuş? Vay canına sayın seyirciler! Hey, sen kırık kalpli! O halde ilk hedefin Kırık Kalpler Müzesi! Marş! Marş!

12 Ocak 2010 Salı

Kırık Kalpler Durağında İnecek Var. Nam-ı Diğer Aşk'a Gidecek Var.

Sakıp Sabancı Müzesi’nde “Osmanlı Döneminde Venedik ve İstanbul; Nam-ı Diğer Aşk' sergisi vardı. İçinde hem Osmanlı, hem Venedik, hem de aşk varsa, bu sergiyi illa ki görmeliydim. Hafta içi İstanbul’daki bir müşterime yolum düşüp, işim erken bitince, bil bakalım nereye gittim? İstinye Park’a mı? Yoo, hayır! İstinye Park’a varmadan taksi şoförüne seslendim. Dedim ki: “Kırık kalpler durağında inecek var.” Şöför, dikiz aynasından şaşkınlıkla yüzüme baktı. “Eteğindeki taşları dökecek var.” diye devam edecektim ki kendime geldim. Sahiden ne söylüyordum ben?

Anladım. Candan Erçetin’in son cd’sinden, bir şarkısının sözleriydi dudaklarımdan dökülenler. Son günlerde bu cd yi döne döne dinliyorum. Şimdi ne alakası var değil mi? Var işte. Ben böyleyim. Bazan arabada camdan dışarıya bakarken, kimbilir hangi hayallere dalıyorum? Sonra şöför: “Ablacım, hangi durakta ineceksin?” diye sorunca, son günlerde hep ezgileri kulağımda ya, “Kırık Kalpler Durağında inecek var” diye cevap veriyorum. Ben böyleyim. Ak mıyım, pak mıyım? Al mıyım, sat mıyım? Ben kimim? Ses miyim, sus muyum? Sis miyim, Pus muyum? Ben neyim? Tamam, tamam burada kesip sergiye dönüyorum. Çünkü bu yazdıklarım da, Candan Erçetin’in başka bir şarkısının sözleri. Şükret ki Ayşe Külin'in yazdığı şarkı sözlerini söylemiyorum: “Bahar geldiğinde mi ben böyle olurum? / Yoksa ben böyle olduğumda mı gelir bahar?” Bu sözleri şimdi söyleyemem tabi. Uygun düşmez. Şimdi mevsim kış. Bu sözler bahara uyar!

Neyse.. Şöföre : “Sabancı Müzesi'nde inebilir miyim?” dedim. Müzenin önünde indim. Montumu vestiyere verdim. Müze neredeyse bomboştu. Müzenin karanlık odalarında yavaş yavaş dolaşmaya başladım. Müzelerin atmosferi beni çok etkiler.Venedik şehir müzelerinden ve bizim müzelerimizden seçilen tablolar, el yazmaları, kaftanlar, kumaşlar, halılar, paralar, seramikler, camlar, kitaplar sergileniyordu. Anlaşılan bu sergi ile 15. yüzyıldan 20. yüzyıla uzanan dönemde, Venedik ve İstanbul arasındaki etkileşim ve ortak bir geçmiş anlatılmak isteniyordu. Müzeyi dolaşırken, aklıma Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı romanı geldi. Hani roman Venedikli bir tutsakla, onu satın alan hoca lakaplı bir Türk arasında geçer. Venedikli tutsak ile Türk hoca tip olarak birbirlerine çok benzedikleri gibi, her ikisi de astronomi, fizik gibi bilimlerle ilgilidirler. İkisi arasında önce efendi – köle şeklinde başlayan bu ilişki, yıllar içinde birbirlerine anlattıkları hayat hikayeleri ve paylaştıkları düşünceleri ile, artık “kim, kimdir?” ya da “ben, neden benim?” sorusunu doğurmaya başlar. Roman geliştikçe tam bir doğu- batı etkileşimi olacak, bir batılı doğulu olarak, bir doğulu da batılı olarak yaşamaya başlayacaktır. Yoksa bu anlatılan bir hayal midir? Aynı kişiliğin ikiye bölünmesi midir? Orhan Pamuk okuyucusuyla oynamayı sever. Bunu anlamak okuyucusuna düşer.

Müzeyi gezdiğimde, sanki Venedikli tutsak ve Türk hoca bana eşlik ettiler. Kimi tablolarda resmedilen yerin İstanbul mu, yoksa Venedik mi olduğunu anlayamadım. Kiminde önde Venedik saray odası resmedilmişken, arka fonda İstanbul silueti vardı. Belki de İstanbul’u görmeyen bir ressam anlatılanlarla bu tabloyu Venedik'te resme dönüştürmüştü. Gene bizim kutsal kitaplarımız sergilenmiş.. Dış kapakları Venedik kumaşlarıyla renklendirilmiş. Bir Venedik Kapısı vardı misal. Acayip güzel. Sanki Osmanlı sanatının en güzel örneği. Oysa bir Venedik dolap kapısı. Anlatılmak istenen karşılıklı iletişim bu işte... Nam-ı Diğer Aşk !

Eve geldiğimde Orhan Pamuk’un Beyaz Kale adlı kitabını elime aldım. Orhan Pamuk, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun çevirisiyle Marcel Proust’un şu cümlelerini kitabının ilk sayfasına alıntılamış: “Alakamızı uyandıran bir kimseyi, bizce meçhul ve meçhullüğü derecesinde cazibeli bir hayatın unsurlarına karışmış sanmak ve hayata ancak onun sevgisiyle girebileceğimizi düşünmek bir aşk başlangıcından başka neyi ifade eder? “ Sanırım sergiyi düzenleyenler de böyle düşünmüşler. Sergiyi isimlendirirken haybeye “Nam-ı Diğer Aşk” dememişler.