ejderha dövmeli kız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ejderha dövmeli kız etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
16 Mayıs 2018 Çarşamba
Bütün Kızlar Toplandık... Toplandık... Toplandık...
Etiketler:
anne karenina,
ateşle oynayan kız,
charlotte bronte,
ejderha dövmeli kız,
jane eyre,
kitap,
melih cevdet anday,
nil karaibrahimgil,
nilgün,
raziye,
refik halid karay,
stieg larsson,
tolstoy
17 Şubat 2013 Pazar
fakat hep soruyorlar.. kendileri, bu "ne"ye bir cevap bulmuşlar, bir cevap olmuşlar gibi sanki
-büyüyünce ne olucan?
- büyümek şart mı.. büyümeden
"ne olunmuyor mu
-büyüyünce ne olucan?
- sizin olduğunuz hiçbir şeyi, olmuycaam..
başka türlü bir şey oluucaam..
burası gibi olmıycaak, gideceğim memleket..
ağacı, ayrı ağaç.. denizi ayrı deniz olacak.
-büyüyünce ne olucan?
- sana ne.. söyliim de sen ol, değil mi..
pışşıık var mı ben de o göz.. hem annem,
"tanımadığın amcalara, büyüyünce
bir şey olma" dedi
-büyüyünce ne olucan?
- ne bir eksik, ne bir fazla.. üç aşağı, beş yukarı..
hayat majesteleri, ne uygun görürse,
onu olucam işte
-büyüyünce ne olucan?
- başka işin yok mu senin ya..
dükkânın önünü kapatıyosun ya..
haydi ikile ya.. balon var, balooon..
bebelere balooon
-büyüyünce ne olucan?
- ne olsam, memnun olmıycaam.. kim büyüyünce,
olduğundan, memnun olmuş ki allah aşkına
-büyüyünce ne olucan?
- valla ben bişey olmuycam amca..
valla başkası büyüyünce her şey olmuştur amca..
n'olur, dur vurma
-büyüyünce ne olucan?
- büyüyünce ne oluucaan'lardan neler var menü'nüzde..
ustanın tavsiyesi nedir
-büyüyünce ne olucan?
- sizin olduğunuz hiçbir şeyi, olmuycaam..
-yazılar -
metin üstündağ/denemeyenler kitabından
-film kareleri -
leon
e.t
beyaz bant
ve for vendetta
harry potter
çoğunluk
ejderha dövmeli kız
ratatouille
amelie
14 Nisan 2012 Cumartesi
“Sevgili Tanrım, Bu Coşku Beni Terk Etmesin!”
Aşağıdaki yazı, meğer Hayal Kahvem'e ilk yazdığım yazıymış. Bilmiyordum.
"Erkenden kalktım. Uzunca zamandır heyecanla beklediğim Orhan Pamuk’un son kitabı bugün satışa çıkıyordu. Nedense aklıma oturduğum şehrin büyük alışveriş merkezindeki o güzelim kitapçının kapatılarak yerine banka açılacağını öğrendiğim günkü duygularım geldi. Nasıl da öfkelenmiş, kitap kolilerine oturup ağlamıştım. Günlerce mutsuz dolaşmış, önüme gelene anlatmıştım kitapların yerini paralar alıyor diyerek... Umduğum kadar tepki alamamıştım insanlardan… Kendimi yapayalnız hissetmiştim. Kitapçılar mabetimdir benim… Şimdi kimi zaman önünden geçip iç geçirdiğim banka ise başkalarının mabedi olmalı… Asla benim değil... Orhan Pamuk’un kitabını yaşadığım kasabadan iki saat uzaklıktaki İstanbul’dan alacağım. Kitapçılar gibi İstanbul da büyük bir kıymet benim için… İstanbul’un gizemli yanını bana sevdiren biraz da Orhan Pamuk’tur.
Orhan Pamuk’un ilk Kara Kitap’ını okumuştum. Yaşadığım büyük bir üzüntünün akabinde tesadüfen gitmem gereken Viyana gezimde yanıma aldığım bir kitaptı Kara Kitap… Şehrin karanlık ve barok mimarisi ile romanın baş döndürücü, mistik ve uzun cümleri, o dönemdeki depresyonlu ruhuma okadar denk düşmüştü ki, Kara Kitap’ta Galip’in peşini bırakmayan gölge sanki benim de peşimdeymiş gibi şehri kaçar adım dolaşmıştım. Sonra ardı ardına yazarın adında renk olan tüm kitaplarını okumaya devam ettim… Kara Kitap... Benim Adım Kırmızı... Beyaz Kale... Kar... Öteki Renkler… Sonra da diğerlerini… Hepsini çok sevdim. Yazar hakkında konuşulan her türlü olumsuzluk bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkmıştır… Kitapçılar ve İstanbul gibi Orhan Pamuk da hayatımın en kıymetlileri arasına girmiştir.
Yazarın uzun zamandır beklediğim Masumiyet Müzesi adlı kitabını beli bir tören içinde okumaya karar verdim. Erkence kalktım... İstanbul’a gittim… Sessizce kitapçıya girdim. Kitapları gördüm… Hayret… Pembe bir kitap kapağı… Kitabı avuçlarımın arasına aldım… Fırından yeni çıkmış ekmek gibi yavaşça kokladım… Kitabı bu alışveriş çılgını insanlar arasında okuyamam… Kasabamdaki büyük çınarların altında, sukûnetle okuyacağım… Bugün sadece koklayıp, dokunacağım… İlk sayfasını açtım… “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” diye başlıyor kitap… Kapattım… Memleketim yazarının, anadilimde yazdığı cümleleri, paragrafları, sayfaları lezzetine vara vara, keyfini çıkara çıkara , kelimelerin ve mekanın armonisinde dans ederek okuyacağım…
“Sevgili Tanrım, bu coşku beni terk etmesin!”
Orhan Pamuk’un ilk Kara Kitap’ını okumuştum. Yaşadığım büyük bir üzüntünün akabinde tesadüfen gitmem gereken Viyana gezimde yanıma aldığım bir kitaptı Kara Kitap… Şehrin karanlık ve barok mimarisi ile romanın baş döndürücü, mistik ve uzun cümleri, o dönemdeki depresyonlu ruhuma okadar denk düşmüştü ki, Kara Kitap’ta Galip’in peşini bırakmayan gölge sanki benim de peşimdeymiş gibi şehri kaçar adım dolaşmıştım. Sonra ardı ardına yazarın adında renk olan tüm kitaplarını okumaya devam ettim… Kara Kitap... Benim Adım Kırmızı... Beyaz Kale... Kar... Öteki Renkler… Sonra da diğerlerini… Hepsini çok sevdim. Yazar hakkında konuşulan her türlü olumsuzluk bir kulağımdan girip diğer kulağımdan çıkmıştır… Kitapçılar ve İstanbul gibi Orhan Pamuk da hayatımın en kıymetlileri arasına girmiştir.
Yazarın uzun zamandır beklediğim Masumiyet Müzesi adlı kitabını beli bir tören içinde okumaya karar verdim. Erkence kalktım... İstanbul’a gittim… Sessizce kitapçıya girdim. Kitapları gördüm… Hayret… Pembe bir kitap kapağı… Kitabı avuçlarımın arasına aldım… Fırından yeni çıkmış ekmek gibi yavaşça kokladım… Kitabı bu alışveriş çılgını insanlar arasında okuyamam… Kasabamdaki büyük çınarların altında, sukûnetle okuyacağım… Bugün sadece koklayıp, dokunacağım… İlk sayfasını açtım… “Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.” diye başlıyor kitap… Kapattım… Memleketim yazarının, anadilimde yazdığı cümleleri, paragrafları, sayfaları lezzetine vara vara, keyfini çıkara çıkara , kelimelerin ve mekanın armonisinde dans ederek okuyacağım…
“Sevgili Tanrım, bu coşku beni terk etmesin!”
Bugün gazetelerde, 28 Nisan Cumartesi günü Masumiyet Müzesi açılıyor, diye yazıları görünce, kalbim nasıl pır pır etti anlatamam. Şimdiye kadar okuduğum bazı kitapların, sadece sinemaya uyarlanmış filmlerini seyretmiştim. Ve okuduğum kitapları beyaz perdede seyretmekten her daim heyecan duymuşumdur. Bazan, kimi filmler için, "film kitabın ruhuna sadık kalmamış," diye eleştirirler ya hani... İnan böyle tepkilere çok şaşırırım. Elbette film, yazarın kitapta anlattığı gibi olmayacak. Hatta film, benim o kitapta okuduğumda hissettiklerimden, hayal ettiklerimden de elbette farklı olacak. Bu kez yönetmenin gözüyle, hayalleriyle, uyarladığı filmi yoluyla kitabın içine dalacağım elbette. Hatta farklı yönetmenlerin aynı kitabı filmleştirmeleri de hoşuma gider. Aynen Ejderha Dövmeli Kız, kitaptan filme uyarlanmışken, ardından David Fincher'in de aynı kitabı beyaz perdeye tekrar uyarlaması gibi. Tarantino ve Chan Wook Park'ta aynı kitabı kendi tarzlarında film yapsalar keşke. Kimbilir ne hoşuma giderdi. Bu kez çok sevdiğim bir kitabın sinemaya uyarlanmış halini seyretmeyeceğim. Hey! Masumiyet Müzesi adlı romanı müzede gezeceğim. Romanı müze ortamında seyredeceğim. Bunu düşünmek bile büyüleyici geliyor bana. Masumiyet Müzesi'nin baş kahramanı Kemal'in, tutkuyla aşık olduğu kadın Füsun'un hayalini, nefesimi tutarak, adım adım süreceğim. Müze açılışı ve devam eden günler kalabalık olacaktır. Ben gene sabırla bekleyeceğim. Masumiyet Müzesi'ni en masum duygularımla sukûnet içinde gezeceğim.
“Sevgili Tanrım, bu coşku beni terk etmesin!”
27 Eylül 2010 Pazartesi
Ejderha Dövmeli Kız Adlı Filminin Panzehiri Nedir Biliyor musun? Tulpan!
Film Festivallerinin en hoş tarafı yıl içinde seyredilen Hollywood filmlerine doygun bünyelere, farklı ülkelerin filmlerini seyretme fırsatı vermesi olmalı. Ben var ya daha önce hayatımda hiç Kazak filmi seyretmemiştim. Festival filmi olmasa, bu filme gider miydim? Sanırım hiç düşünemezdim. Zaten bizim şehrin sinemalarına gelmezdi ki bu film. Adını bile duymayabilirdim. Şimdi geçen yıl, bilet almakta geç kalınca, bir de çalıştığım için en az yoğun olduğum günlere denk gelen filmlerin biletlerini satın almak durumunda kalınca, biraz kısmetime ne denk geldiyse onu seyrettiğimi söyleyebilirim. Hoş hiç birinden pişman değilim. Sanırım bende "acemi çaylak festival seyircisi" kısmeti var. Hepsi birbirinden güzeldi.
İstanbul Film Festivali'nde seyrettiğim filmlerden birinin adı Tulpan'dı. Pek çok ödül sahibi ünlü Kazak belgeselci Sergey Dvortsevoy’un ilk kurmaca filmiymiş. Vallahi kendisini tanımam. İlk kez filmini seyrettim. Ben festival kitapçığının yalancısıyım. Film için ayrıca"derinlikli karakterleri ve inanılmaz hayvanlarıyla harikulade bir komedi" diye yorum vardı. Bu filmi seyretmiş biri olarak yazılanları aynen onaylıyorum. Ayrıca unuttuğum hatta düşünmediğim bir dünyayı önüme seren bir film olduğunu da ekleyebilirim. Nasıl mı? Anlatacağım... Şöyle:
İstanbul Film Festivali'nde seyrettiğim filmlerden birinin adı Tulpan'dı. Pek çok ödül sahibi ünlü Kazak belgeselci Sergey Dvortsevoy’un ilk kurmaca filmiymiş. Vallahi kendisini tanımam. İlk kez filmini seyrettim. Ben festival kitapçığının yalancısıyım. Film için ayrıca"derinlikli karakterleri ve inanılmaz hayvanlarıyla harikulade bir komedi" diye yorum vardı. Bu filmi seyretmiş biri olarak yazılanları aynen onaylıyorum. Ayrıca unuttuğum hatta düşünmediğim bir dünyayı önüme seren bir film olduğunu da ekleyebilirim. Nasıl mı? Anlatacağım... Şöyle:
Bazen derim ki, padişahlarda bile yok bizim saltanatımız. Düşün şimdi koskoca Fatih Sultan Mehmet, misal... Bir çağı kapatıp yeni bir çağı açan büyük padişah! Ömrü savaşlarda geçmiş. Ne zaman? 15. yüzyıl... Elektrik var mıydı onun devrinde? Nerdee? Elektriğin günlük yaşamda kullanılmasına 19. yüzyılda başlanmış. Düşünür müsün lütfen? Ne feci bir durum değil mi?
O güzelim görkemli padişahların televizyonu var mıydı izleyecek? Yok! Ya telefon, cep telefonu, internet? Yok! Sinema var mıydı peki gidecek? Yok! İstanbul’u fetheden yüce Sultan, İstanbul’da yaşamış da bir gün olsun İstanbul Film Festival’ine gitmis mi? Yoookk! Savaş için bir yerden bir yere nasıl gidecek? Arkada ordusu yürüyerek ya da atla… Nerede otobüs, otomobil, uçak, jet? Yok! Sarayda musluklardan su akar mı? Yok! Eee! Tamam vardır kendi çapında eğlenceleri, haremi, ne bileyim av partileri belki, hokkabazlar, sihirbazlar, canbazlar, meddah kukla gösterileri, köçekleri ya da musikileri vardır tabii ki… Ama elektriksiz, susuz, internetsiz bir hayatta sultan olacağıma, şu hayatta vildan olayım daha iyi vallahi! Öyle alışmışım elektriğime, suyuma, telefonuma, bilgisayarıma, internetime yani… Ya Hayal Kahvem ne olacak peki? Yooo... Başka türlü bir hayat düşünmem mümkün değil... Oysa ben on yaşındayken belki televizyon eve girdi. Kaç yıl olmuştur internet hayatımıza gireli? Çok yeni.. Allah alıştığından mahrum etmesin insanı, insan çabuk alışıyor teknolojiye ne yapayım yani…
Şimdi…Tulpan adlı bu film Kazakistan’ın uçsuz bucaksız steplerinde, birbirlerine arabayla ya da deveyle gidecek mesafelerde, siz deyin üç ben diyeyim dört tane yörük çadırlarında yaşayan, hayvancılık yapan, (şimdi geliyorum sadede) elektrik, su, internet, televizyon, telefon vesaire olmayan, tek göz çadırda hep birlikte yaşayan Kazak’ların hayatını gözlerimizin önüne seriyor. Tulpan o bölgedeki evlenecek çağa gelmiş tek kız. Film boyunca asla yüzünü görmüyoruz. Ama harbi Kazak bir abla yani… Denizci olarak askerliğini yapmış Asa, bu bölgedeki çadırlardan birinde, kızkardeşi, kocası ve üç yeğeni ile birlikte yaşamaktadır. Hiç yüzünü görmediği Tulpan’la evlenmeyi arzulamaktadır. Zaten o bölgede başka evlenebileceği kız yoktur ki...
Tulpan adlı kızımız, perde arkasından Asa'yı görür ve beğenmez. Kazak ailelere bayıldım inan ki. Teknoloji uğramamış bu bölgeye ama insanlar çok ama çok medeni. Kızın babası Asa’nın suratına tüm samimiyetiyle ve dürüstçe:” Tulpan kulakların çok büyük diye beğenmedi seni, evlenmek istemiyor.“ diye söyler. Kazak annesi de kızı destekler. Demem o ki, Kazakistan’ın o kuş uçmaz kervan geçmez steplerinde, kızın fikrine öyle bir hürmet var ki, anlatamam sana... Kızın evleneceği başka aday bile yokken, belki ömür boyu bekar kalacağını bile bile, kızı "illa evleneceksin!" diye bırak zorlamayı, ısrar bile etmiyorlar inan ki... Kız kulakları büyük diye beğenmedi mi çocuğu? Tamam! Konu kapanmıştır yani! Bu şimdi şahane bir şey değil mi? Filmin devamı mı? Bence filmin gerisini boşver! Bu kadarı yetmez mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















