dans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dans etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mayıs 2026 Cumartesi

Çin ve O Şarkı...


Çin’i çok iyi bilmesem bile bir şey biliyorum:

“Everybody was kung fu fighting…”

Bir şarkı çıktı…

ve dünyanın dört bir yanında insanlar aynı ritimde hareket etmeye başladı.

Kimse birbirine vurmadı,
ama herkes aynı anda kıpırdadı.

Bazan güç, bir hareketi uyumla tekrar edebilmekte.

Bazan güç, aynı ritimde buluşabilmekte.

Ve belki de…
en büyük ustalık,
dövüşmemeyi seçebilmekte.



6 Aralık 2022 Salı

İşte Yeni Merakım... DANS... DANS... DANS:)

 




Ksenia Parkhatskaya  videoları ile dans etmeye başladım. 
Lütfen deneyin. 
Çok seveceksiniz. 
Dans ederken mutluluktan kanatlanacaksınız. 
Eminim.



17 Kasım 2019 Pazar

Akademisyenlerin Takibindeyim- Doçent Mehmet Kerem Özel


Danzon adlı bloğu uzun zamandır takip ediyorum. Lakin Meksika halk danslarına Danzon dendiğini yeni öğrendim. 

Danzon, ömrümde duymadığım isimler, daha önce hiç denk gelmediğim  gösteriler, yurt içi yurt dışı  tiyatro festivallerindeki özellikle danslı performanslar hakkında samimi, kimi zaman esprili yazılarını bloğunda yazıyor. Yazdıklarıyla ilgili hiç bilgim yok. Gene de, her defasında anlattığı gösterileri merak ettiğimi hissediyorum. Bu kadarla kalsam iyi. Ayrıca  cahil cesaretimle yazılarına yorum yapıyorum. Hepsine gidebilmem mümkün değil deyip, bir kaç öneri yazmasını rica ediyorum.  Bloğunda sabırla cevaplıyor. 

Öğrendim ki, Danzon bir akademisyen, bir mimarmış. Uzmanlığı, Mimari Tasarım Kuram ve Yöntemleri, Ketsel Tasarım, Dini Mimari, Osmanlı Mimarisi'ymiş. Hay canına sayın seyirciler! Müthiş.  Blog ise  hayata ve sanata dair yaşadıkları, takip ettikleri, tanık oldukları ve izlenimlerini paylaştığı günlüğü...   Diğer okurlarını bilmem ama...  Ben... Son iki yıldır, sinema dışındaki sahne sanatlarına Danzon sayesinde giriş yaptım. Blog okuru olarak, hocanın çıtasına yaklaşmaya zorlansam bile, bilmesini isterim ki hevesle zıplıyorum:) Minnettarım.

Mesela, dün gece dünyanın en önemli dans topluluklarından biri olduğunu söylenen,  İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında  Uniq Hall İstanbul'da  sergilenen ve elbette Danzon önerdiği için  Traptown adlı gösteriye gittim. Topluluğun daha önce herhangi bir performansını seyretmemiştim. İyi ki gitmişim. Çok etkilendim. 


Doçent Mehmet Kerem Özel'in blog ve dergi yazılarını okumanızı, aşağıdaki podcast'i dinlemenizi hararetle öneririm. 

blog link   / podcast linki     /   yazılar link


4 Kasım 2018 Pazar

Muhtelif Meraklar, Dağınık İlgiler, Yarım yamalak Bilgiler:)

Merakları muhtelif, ilgisi dağınık, bilgisi yarım yamalak  biriyim.  
Her şeyi merak edip öğrenmek isteyen bir bünyeye sahibim.
  İyice öğrenip en güzelini yapayım diyemiyorum. 
Her defasında yepyeni ilgilerin cazibesine kapılıveriyorum. 
Hooopp... Dağılıyorum:) 
Allahım yarabbim... Ne çok öğrenilecek konu var di mi?
Mesela...
Mandala yapmayı denedim. Çok sevdim.

Keçe bebek yapmayı denedim. Çok sevdim.

Şimdi ise....  Poi çevirmek istiyorum. 
Yeni Zelanda'da Maori yerlileri Poi ile  kutsal savaş dansı yaparlarmış.
El, kol kaslarını kuvvetlendirmek, esneklik kazanmak, yeteneklerini geliştirmek niyetiyle poi kullanırlarmış. Günümüzde müzik eşliğinde yapılır olmuş.
Aslında sirklerde ateşle yaparlar ya hani bu hareketleri... Öyle işte.
Çok  merak ettim. 
Poi'yi ha deyince bulamayacağıma göre kendi poi'mi kendim yapayım dedim. 
Çorabımın her birine  top koydum. 
Çevirmeye başladım. Aaa! Çok eğlenceli.
Niyetim ateşle poi dansı yapabilmek tabii!!!
İşte videoda görüldüğü gibi:)


YouTube'dan


24 Mayıs 2018 Perşembe

Ve Pınar Ve Tango Özlemi



Oy canımın içi Pınarım. Onu ilk tanıdığımda sahnedeydi. Dans ediyordu. Hem de tango... Yalan söyleyecek değilim...  Aklımdan ilk geçen, görmeyen biri tango yapabilir mi, bence biraz görüyordur, olmuştu.  Şaşkının tekiyim. Tango gözlerle mi yapılıyor?  Niye  görmeyenler dans edemesin ki? Yıllardır harika  arkadaşlığımız var Pınar'la. Sayesinde pek çok arkadaş edindim. Gerçekten görmeyi Pınar'dan ve diğer dostlarımdan öğrenmeye devam etmekteyim. Sözü uzattım. Aslında başka bir şeydi muradım. Pınar uzun zamandır tango yapmaya fırsat bulamıyor da... Nasıl özlemiş dans etmeyi anlatamam.  Tango özlemini yazdı. İşte buyurunuz... Ve Pınar ve tango özlemi...

"Bir… İki… Bir… İki…

Parmaklarının ucunda süzülürken, ağırlığını ay yüzeyinde dolaşır gibi altıda birine indirir tango dansı.  Buzdan bir zeminde gibi seni durduğun yerde durdurmayan bu ritim duygusu, saçının telinden ayak parmağına kadar içinden geçerken, elektrik topraklaması gibi tüm kötü enerjileri de beraberinde götürür. Önce figürlerle başlarsın keşfetmeye. Ardından artık hiçbir figürün anlamı kalmaz, doğduğundan beri dans ediyor zannedersin kendini. Bir parçan olur adımlar, dönüşler, süzülüşler. Salonun bir ucundan bir ucuna savrulurken katettiğin yolda, saatteki hızın yüzlerce kilometreye ulaşır. Çünkü fiziksel benliğin değildir hareket eden, ruhun bedeninden fırlayıp bağımsızca koşar bir uçtan bir uca. Ritim mi ruhunu takip eder, ruhun mu ritmi, bedenin mi figürleri bilemez olursun her şey karışır birbirine…

Gözlerini kapatıp bir uykuya dalarsın adeta. Tüm güzellikleri çeker örtersin üzerine, geçmişi ve geleceği uyutursun içinde. Gözlerini kapatmasan da kör olursun kendiliğinden zaten. Uçarcasına katedilen mesafelerde gerçek dünyaya kör olursun. Göze görünen hiçbir çirkinlik yoktur artık.Bir zaman yolculuğudur bu. İki kişilik bu yolculukta kimi zincirlerinden kopar, tek başına seyahat eder, yeni coğrafyalar, ülkeler keşfedersin. Denizler aşar, dağlar tırmanırsın. Kimi zaman dünyaya meydan okur, kederi, acıyı, kaygıyı iter; doğruyu, güzeli, sevinci, umudu çekersin. Adımların hayal dünyasına, dönüşlerin kendine, süzülüşlerin sonsuzluğadır, O sonsuzluk ki, orada herkes aynıdır. Eksik, fazla az  ya da çok hiçbir şeyin olmadığı bu diyarda ne kadar kaldığını bilemezken, hafızan yitik, tertemiz ve taze arınmışlık duygusuyla titrersin. Dönüşler sakin, sessiz, dingindir. Bir kabullenmedir, affediştir gerçek dünyayı."

29 Ocak 2013 Salı

Hayallerim, Tango Ve Ben


Tam iş günümün bitimindeydim. Bütün gün, harala gürele  hakiki dünyayla o denli haşır neşirdim ki,  hayal çarklarımı biraz daha çalıştırmazsam, eni konu pas tutacağına emindim.  Aklımdan geçince bu düşünce... Hey! Korktum ben!.. Hemen, bir hayal içine ruhumu firar etmeliydim hemen! Derhal iki elimle yanaklarımı avuçladım. Dirseklerimi masaya dayadım. Gözlerimi kapadım. Nanananooom... Bil bakalım ruhumu nereye yolladım? Gözlerimi açtım ki o ne? Aman Allahım... Zaman 1800'lü yıllarmış. Mekan ise neresi biliyor musun? O devirlerin Siyam Kralının sarayı! Yuf olsun bana! Ne işim olur benim o devirlerin Siyam Sarayında? Üstelik Kralın yanında! Nasıl şık giyinmişim anlatamam. Tam o anda... "Ya kral benimle dans etmek isterse?" tadında düşünceler fink atmasın mı aklımda? Aman diyeyim... Aman ha!



Aptala malum olur haybeye dememişler. Sanırım benim gibileri düşünerek bu lakırtıyı etmişler.  O ne? Kral birden ayağa kalktı. Köyde yaşıyorum diye o kadar leydilik bilmiyorum zannetme... Eee.. Kral ayağa kalkınca, tabiatıyla ben de ayağa kalktım. İnanmayacaksın ama, hatta dizlerimi kırarak kibarca reverans bile yaptım. Yooo... Bakma gülümsediğime öyle...  "Ayvayı yedim şimdi," diyordum kendi kendime.  Söyler misin ne yapacaktım şimdi ben? Korkudan titriyordum yeminle...


Ben var ya... Hayatta dans mans bilmem. Haydi yalanım yok, üç ayak oynayabilirim. Ya da deli horon belki. İyi de, Siyam Kralı'na nasıl söyleyebilirdim böyle bir şeyi? Haydi becerdim söyledim diyelim. Taaa 1800'lerin Siyam'ında nereden buldurabilirdim ki  kemençeyi? Ah!.. Korktuğum başıma geldi.  Kral belime doğru uzattı elini. En hükümdar sesiyle "Dans edeceğiz!" dedi. Önce ellerimi arkama gizledim. "Yooo! Yapamam!" diye aklımdan geçirdim.


Du bi...  Ben bi Zagorseverim. Zagor maceralarından öğrenmiştim ya hani... Cayugalarla Abenakilerin savaş dansı... Ya da Mohawkların işkence dansı... Ne bileyim... Senecanların yağmur dansını yapabilirdim belki... Yoo... Ben sahiden deliyim. Bunları krala nasıl söyleyebilirim? Ben bu dansların figürlerini aklımdan geçirirken... Kral bir elini belime doladı. Diğer eliyle sol elimi tuttu.  Ben ayaklarıma dolanmasın diye, boş elimle eteklerimi toparladım ki... O ne? Ben... Ben... Siam Kralıyla dans etmeye başladım.


Fonda bir tango çalıyordu. Canım fena halde dans etmek, kimseciklere tangoyu bilmediğimi  belli etmemek istiyordu. O anda... Hafızamın bir çekmecesini araladım. "Bazı danslar bazı yaşları bekler" diye okuduğum bir yazıyı hatırladım. "Erkek kadına tuzaklar kurar. Kadın da o tuzaktan kurtulmaya çalışır. Tango budur!" diye hafızamın tozlu köşelerinde bişiler  kalmış. Nasıldı peki devamı diye zihnimi zorladım. "Birine, hiç yüzüne bakmadan bir şey diyebilmek için biraz ihtiyarlamalıdır insan. Tuzaklar oyununu sürdürebilme sabrı için biraz yaş almalıdır. Ayaklar, birbirine dolanmadan bir sabır oyununu devam ettirmek için kimi yollardan geçmiş olmalıdır. Bu kadar efendice kederlenmek, bir keder dansı yapmak için çalçene acılardan geçmiş olmalıdır. Bir şeyi çok isteyip de yapmamayı bilmek gerekir tangonun "olması" için.  Tango, istemek ve istediğini belli etmemek dansıdır biraz. Tango kalıcı olanların değil, hep gidecek olanların dansıdır.  Ele geçirilemeyenler arasında bir sessiz kavga...  Çok korkan belli etmeyen iki kişinin birbirine meydan okuyuşu... "Sevdim de vermediler" ağlaşması değil, "ben seni hiç sevmedim." yalanı. Kim önce dökülecek, kim önce teslim olacak sınanması."



Bu dans bu yaşımı beklemiş olmalı. Kendimi dansın akışına bıraktım. Ayaklarımı birbirine dolandırmadan, dans etmek istediğimi ve de  gidici olduğumu belli etmeden,  eteklerimi savurmaya başladım. Vesaire... Vesaire... Vesaire...

Gözlerimi açtım ki o ne? Ofisteki odamdayım. Ya saray... Ya kral... Ya dans...  Kimse işitmesin diye usulca kıkırdadım. Dedim kendi kendime... Of ya, ben ne şaşkınım!



NOT: İtalik cümleler Ece Temelkuran'ın yazısından alıntıdır.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Yağmuru Dansa Kaldırmak Mı? Ben Mi? Asla!!!


Zor bela uyumuştum.. Rüya görüyordum. Ben rüyada yaptıklarımı hissedebiliyorum. Rüyalarımı su gibi her kalıba sokabiliyor, her şekli aldırabiliyorum. Rüyalarımın en fazla huzur duyduğum zaman dilimi olarak görüyorum. Gene tam rüya denizinin pürüzsüz yüzeyinde kulaç atıyordum ki  o lanet sesle uyandım. Öfkeyle yorganı kafama çektim. Ana rahmindeki çocuk şekline soktuğum bedenimi ölüymüşcesine yatağa gömdüm. Nafile! Çatıya çarpan su damlalarının çıkardığı gürültü,  beynimi bir grayder gibi oyuyordu. İki büklüm kaldım yatakta bir süre... Durmak bilmiyordu. Hiddetle üstümdeki yorganı fırlattım. Yatağın kenarına oturdum. Dağın tepesinden kendini boşluğa atan şelale gibi  ayaklarımı yere bıraktım. İki elimle kulaklarıma sıkıca bastırdım. Dirseklerimle bacaklarıma abanarak öne doğru kapandım. Gözlerimi öyle sıkıyordum ki, hiç kullanılmamış keskin bir jileti göz çizgilerimde gezindirsem, kirpiklerim jileti tarak zannedebilirdi. Beynimin içindeki gümbürtünün acısını bastıracak hiçbir acı aklıma gelmiyordu çünkü. Yağmur sesinden uyuyamayan adamın atom bombasını icat ettiğini aklımdan geçirdim. “Ben uyuyamıyorsam kimse uyumasın… Bombalarım insanların tepesine yağmur gibi yağsın.” diye düşünmüştü belki. Ancak bu delirtici ses insana çılgınca bir şey yaptırabilirdi. Yağmur sesinin bazı insanlarda nasıl romantik çağrışımlar uyandırdığına asla kafam basmaz. En haz etmediğim tipler, ağızlarında sakız gibi "yağmura bayılırım, yağmuru dansa kaldırırım.”  cinsinden laflar geveleyenlerdir. Ölüm gerçeğini bile bile bu lakırdıları edenler  bu dünyaya ait olamazlar bence. Olmamalıdırlar. Uzaylılarmış gibi bakarım  suratlarına. Bakışlarımın tonlar çeken ağırlıyla bir böcek gibi ezmek isterim her birini. En azılı paranoyaklarla yarışacak kadar kışkırtır yağmur sesi beni. Yağmuru dansa kaldırmak mı? Bu cümle beynimin içinde havai fişek tesiri yaptı. Binbir renkte çakan ışık sadece saç tellerimi değil, bedenimindeki en küçücük tüyü bile ayağa kaldırmaya yetti. Yatağın ucundan yukarıya hiddetle doğruldum. Çıplak ayaklarımla taşlara basa basa… Yüreğimin öfkesini coştura coştura… Yumruk yaptığım ellerimi havaya savura savura… Sanki o ses bana meydan okuyormuş gibi… Hatta o ses beni savaşa çağırıyormuş gibi.. Nasıl çılgınca bir telaşla balkon camının önüne koştum anlatamam. Duyduğum ses doğruymuş. Camlardan sicim gibi yağmur akıyordu. İyice baktım...  Farklıydı... Gök kusuyormuş gibi... Dünyanın kötülüklerine tükürüyormuş gibi yağmur yağıyordu. Çarpıldım bu manzaraya… Çıplak ayaklarımla balkona çıktım. Yerde biriken sulara bastım. Daha fazla dayanamadım. Dizlerimin üzerinde kendimi yere attım.  Ben… Ne yaptım biliyor musun? “Biriniz isterse yağmuru dansa kaldırsın!” diye içimin bile en duyamayacağı sesle fısıldadım.. "Biriniz akşam olsun yeniden…"  Ben.. Ben ise… Gece gece… Avazım çıktığı kadar bağıra bağıra ağladım… Çok fazla kirlettik dünyayı.. Şimdi kusmak lazım.


NOT: Aşağıda yazdığım yazının tersini yazmayı denedim.  Bu kez yağmur sevmeyen biri olduğumu hayal ettim...
2011

Ağlamak Gerekiyorsa Biriniz Ağlasın... Ben İse...


Uyumuşum… Az önce o sesi işittim. Kirpiklerimi araladım… Hemen ayağa kalktım.  Çıplak ayaklarımla taşlara basa basa…  Yüreğimin pırpırını çoştura çoştura… Yumruk yaptığım ellerimle uyku mahmuru gözlerimi oğuştura oğuştura… Sanki o ses beni çağırıyormuş gibi... Hatta o ses benden yardım istiyormuş gibi... Nasıl çocuksu bir telaşla balkon camının önüne koştum anlatamam. Duyduğum ses doğruymuş… Camlardan  pıtır pıtır sular akıyordu. Yağmur göz yaşı döker gibi yağıyordu. Çarpıldım bu büyüleyici manzaraya... Sanki yaz mevsiminin başında değilmişik… Sanki sonbaharmışık.. Sanki yeşilmişik… Sazmışık… Anlatabiliyor muyum? O anda...  “Ağlamak gerekiyorsa biriniz ağlasın.. Biriniz akşam olsun yeniden.. Biriniz yağmuru dansa kaldırsın.” dizeleri geldi aklıma… Ben… Dayanamadım. Çıktım balkona...  İlkin çıplak ayaklarımla balkona biriken sulara bastım.  Sonra… Ben… Ne yaptım biliyor musun? Sanki yağmur tutmuştu ellerimden benim… Yağmur yağdıkça…  Bir de geceydi ya… Nasıl sessiz ve ıssızdı ortalık… Yağmur… Islattı beni tepeden tırnağa… Sanki balıklar gibiydik sessiz ve karanlık… Sanki yüzüyordu saçlarım yüzüyordu nefesim… Dayanamadım...  "Ağlamak gerekiyorsa biriniz ağlasın…" diye  avazım çıktığı kadar bağırdım.  "Biriniz akşam olsun yeniden…"  Ben… Ben ise… Az önce... Ve... Gece gece.... Yağmuru dansa kaldırdım.  


NOT:  Mevlana İdris ve Can Yücel dizelerini kullandım. 

2011

20 Ocak 2012 Cuma

Hayatın Bedava Hazları - Kar'ın Yürüme Teklifini Nasıl Red Edebilirdim?

 
 
Bakınız… İşte tam buraya yazıyorum.. Ben şaşkının biriyim…

Hani geçen hafta  ilk kar yağmaya başlamıştı  ya... Hah!..  Ertesi gün... İşe gitmek için evden çok erken çıktım. Sokak kapısının camından dışarıyı görünce, olduğum yerde ööylece kalakaldım. Allahım!.. Bizim sokak bembeyaz olmamış mı?  Nasıl güzel!.. Tertemiz...  Of! Nasıl şahaneydi anlatamam. Tazecik. Misss! Miss!.. Sokağa ayak atıp, kara basınca... Ayağımın altından "kaaartt"diye bir ses çıktı tabii... Ayağımın altından çıkan kara basma sesi, yuvarlandı yuvarlandı... Kocaman sevinç olup yüreğime çarptı iyi mi?  Kollarımı iki yana açtım. “Ne hoşsun!” diye kara seslendim. Sonra kara eziyet etmemek maksadıyla parmaklarımın ucuna basa basa arabama yürüdüm. Daha fazla dayanamadım. Altında ne vardır acaba diye düşünmeden dizlerimin üzerinde çöktüm. Bu karı bir daha nerde bulacaktım?  Yuvarlandım. İyice kara bulandım. Sonraa... Tam arabama binecektim ki iri  bir kar tanesi burnuma "pıt!" diye değmedi mi? Hoppala! Yapılır mı bu bana? Ben iflah olmaz  kar sever biri  değil miyim? Yooo.. Yapamam… Asla kıyamam..  Arabaya binemem ki bu durumda… Kar'ın yürüme teklifini nasıl red edebilirim?  Bunu bir işaret farzederim. Eğer binersem arabaya, kar'a  saygısızlık ederim. Böyleyim işte, ne yapabilirim? Tamam.. Binmedim… İnan, arabama binmedim… Ofise kadar yürüdüm… Zaten köyde oturuyorum. Evle ofis arası  ne kadar ki? Ayak mesafesiyle on- onbeş dakika… Kar altında yürüdüm. O sabah bir süslenmiştim ki iki dirhem bir çekirdek... Biliyorum, yürüyeceğim ya... Çok üşüyeceğim...Ne gam!. Donsam bile bir dakika duramam. Siyah mantomun yakalarını kaldırdım. Bilgisayar çantamı ve el çantamı omzuma astım. Kırmızı beremin altındaki saçlarımı attıra attıra yürümeye başladım. Evet,tamam... Ofise girerken resmen donmak üzereydim. Çenemin titremesini zor dindirdim.  Yok! Yok! Hasta olmadım. İyiyim. Ama burnuma fıske atan kar'ın  yürüme davetini nasıl reddedebilirdim?
 

8 Aralık 2011 Perşembe

Dedemin İnsanları Ve Şehrimin İnsanları


4 Aralık gecesi, Altınokta Körler Derneği Kocaeli Şubesi ile Kocaeli Üniversitesi Dans Kulübü ve şehrimin dans okullarının işbirliğiyle düzenlenen  Tango Gecesi'ne gitmiştim. Altınokta Körler Derneği Başkanı Pınar sahnede dans ediyordu. Görme engelli birinin nasıl şahane tango yapabileceğini gözler önüne seriyordu. Pınar'ın danslarından sonra, diğer dans gruplarının gösterileri başladı. Her bir çift muhteşemdi. Bir ara hemen sağ çaprazımdaki masada oturan iki genç kızı farkettim. Sahneye hiç bakmıyorlar, aralarında fısıldaşıyorlardı. İyice  dikkat edince görme engelli olduklarını anladım. Bir süre daha dans edenleri seyrettim. Sonra gene iki kıza döndüm. Yerimden kalktım. Yanlarına gittim. Kendimi tanıttım. İsimlerini öğrendim. Bangır bangır tango müziği çalıyordu. İçimden gelen şeyi söyleyip söylememekte önce bir süre tereddüt ettim. Sonra cesaretimi toplayıp eğildim... "İsterseniz size sahnede neler olup bittiğini anlatabilirim." dedim.  Gülümsediler.  "Çok seviniriz." dediler.  Hemen bir sandalyeyi kaptığım gibi aralarına çöktüm. Ballandıra ballandıra anlatmaya başladım. "Şimmmdiii... Sahnede yaklaşık on tane kadar çift var. Size bir şey söyleyeyim mi kızlar var ya inanılmaz fıstıklar... Kimisi sarısın, kimi kızıl, kimi kuzguni siyah saçlı... Of, çoğunun bellerine kadar saçları var. Arada morlu, pembeli kıyafetli kızlar olsa da genelde kızların üzerlerinde siyah elbiseri var." dedim. Durdum. Söylediklerine göre ikisi de bebeklikten beri görmüyordu. Ben renkleri söylüyordum ya acaba yaptığım doğru muydu? Ürkekliği attım üzerimden. "Bakın ilk olarak böyle anlatıyorum. Hata yaparsam diye çekingenlik hissetmek istemiyorum. Mesela siz renkleri biliyor musunuz? Nasıl anlatmalıyım?" diye sordum. Renklerle anlatmamı istediler. Bıraktım kendimi dansın akışına... Kimi kızların tül gibi şeffaf blûz giydiğini, kimlerinin elbisesinin sırta kadar açık olduğunu, kimi erkeğin dans ettiği kızdan çok  kısa olduğunu, gene de komik değil hoş göründüklerini, bir süre sonra tüm kızların gözlerine bant takarak görmeden dans ettiklerini, dans eden kızlardan birinin harikulade bacakları olduğunu, salondaki renkleri, çoşku içinde anlattım... Anlattım. Arada merak ettiklerini sordular. Cevapladım.

  

Gösteriden sonra biraz daha muhabbet ettik. Konu sinemaya ve kitap okumaya geldi. Kitap okuyabiliyorlardı ama filim nasıl seyrediyorlardı? Kızlardan birinin adı Esra diğerinin adı Berrak idi. Esra Kocaeli Üniversitesi'nde ikinci sınıfta okuyormuş. Sinemayı çok seviyormuş. Boğaziçi Üniversitesi'nin kütüphanesi memleketin her yerindeki görmeyenler için bir sistem kurmuş. "Sesli betimleme" denilen bir yöntem varmış. Yani filmin konuşma olmayan, sessiz ya da müzikli anlarında perdede olup bitenler bir anlatıcı tarafından tarif ediliyormuş. Görme engelliler bir şifre alıp Boğaziçi Üniversite'sinin hazır ettiği bu filmlere erişebiliyor ve izleyebiliyorlarmış. Ne hoş! Bayıldım. "Ben de sesli betimleme yaparak bir filmi anlatmayı deneyebilirim." dedim. Veee... Bugün Esra ile İzmit'te buluştuk. Dedemin İnsanları'na gittik. Esra ile kafa kafaya verdik. Fısıl fısıl bir sesle "sesli betimleme" yaptım ben... Filmi seyrederken, konuşma olmayan sahnelerde Esra'ya perdede gördüklerimi anlattım. Tamam. Sinema görsel bir sanat olabilir. Ama demek ki görmeyen biri de dinleyerek filmi seyredebilir. Belki evde seyretmek daha kolay olabilir. Ama sinema salonun atmosferinde film izlemek büyüler insanı öyle değil mi? Galiba ben sesli betimleme işini becerdim. Biz Esra ile "sesli betimleme" yaparak film seyretmeyi sevdik. Birbirimize belli etmeden azıcık gözyaşı bile döktük. Bugün biraz acemiydim ama fazlasıyla anlatmaya hevesliydim. Esra beğendi galiba beni. "Gene gidelim olur mu?" dedi. Heyy! Çoook sevindim. "Elbette. Hep gideriz. "dedim.
 

4 Kasım 2011 Cuma

Ben Var Ya, Zagor Dövüş Tekniklerini Sular Seller Gibi Bilirim.

 
 
 

Zagor'un Kalede Yangın adlı macerasına ait olan bu kareleri okumak ve seyretmek çok  keyiflidir. Zagor'u nasıl da  severim. Bir kere acayip eğlenceli biridir. Tamam. Doğru.  Zagor Darkwood ormanında yaşıyor. Dans etmeyi nereden bilecek öyle değil mi? Bu öyküde  gördüğün gibi güzel bir kadın tarafından dansa davet ediliyor. Bakar mısın nasıl mizahi bir taktikle durumu kurtarmayı beceriyor. Albay Hudson'un güzel kızını yaptığı esprilerle nasıl  şaşırtıyor ve ikna ediyor. Bu Zagor'un bir dans hikayesi...  Sence de siyah beyaz film gibi değil mi? Bir şey söyleyebilir miyim? Ben var ya Zagor dövüş tekniklerini sular seller misali bildiğim gibi Zagor'un söylediği dans çeşitlerini de çok iyi bilirim. İnan mübalağa etmiyorum. Tamamen doğru. Hele Mohawklar'ın işkence dansında var ya üzerime yoktur. Hele Gitar Jim'in  gitarıyla çaldığı  Mohawklar Kalender Olur koçaklamasıyla  nasıl yaparım bu dansı görmeni isterim. Arkasından Fridanın Nikahı adlı şarkı ile Senecanların Yağmur Dansını yapabilirim mesela... En son Hellingen'in Entarisi Ala Benziyor'la  senle halay çekmeliyiz illa. Of! En son.. Yorulduk ya... Otururuz... Kahveler elimizde... Gitar Jim'e sesleniriz... "Çal Gitaaarrr!" deriz. "Çal! Bize Darkwood'u Özledim adlı sılov şarkıyı çal!" deriz mesela... Hey! Şahane olur valla! Of! Kendim hayal ettim. Kendim havaya girdim gene! Kaçıyorum bennn... Eyvahhhh!


13.02.2011