grafik roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
grafik roman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Temmuz 2024 Çarşamba

Çizgi Roman Sevengillerden misiniz?

 

Özge Samancı'yı kısa bir süre önce keşfettim. Boğaziçi Üniversitesi Matematik bölümünde okumuş. Ve İstanbul Bilgi  Üniversitesi Sinema ve Televizyon bölümünde yüksek lisansını tamamlamış.

1980 askeri darbesinden sonra memleketimizdeki değişen politik iklim ve boğucu  eğitim sisteminin içinde büyüyen bir kızın hayatını anlatan  Bırak Üzülsünler adlı otobiyogrofik çizgi romanı  satın alıp okumuştum.

Bugün Evil Eyes Sea adlı Ingilizce çizgi romanı elime geldi. Üstelik  imzalı:) 

Bahtiyarım.


6 Mart 2021 Cumartesi

Akademisyenlerin Takibindeyim - Onur Kutoğlu ve Umut Şumnu

 



Grafik romanın adı: Opera'nın Hayaleti. / Yazan: Onur Kutluoğlu & Umut Şumnu     /   Çizen: Onur Kutluoğlu.  

Acaba grafik roman meraklısı olduğum için mi bu kitabın  peşine düştüm? Yoksa konusu mu yüreğime dokundu?  Veya bir yüksek lisans tezi kapsamında  hazırlanmış bir grafik roman olmasına bayıldığım için mi illa görmek istedim?  Sanırım hepsi.

1923 yılında cumhuriyetin ilanından sonra, yurdun pek çok yerinde Türkiye'nin yeni yüzünün sembolü olacak binalar inşaa ediliyor.  Lakin  yeni yapılan kamusal binaların hepsinin projelerini  yabancı mimarlar çiziyorlar. 

1933 yılında  Ankara'da, iktisadi kalkınma hamleleri kapsamında, devletin kendi propagandasını da yapabileceği bir sergi evi binası açmaya karar veriliyor.  Uluslararası Mimari Sergi Evi Yarışması düzenleniyor.  Şartnamenin en önemli maddesi;  modern bir yapı olması gerektiği.  Yabancı ve Türk mimarlar projeleriyle katılıyorlar. 

1928 yılında Güzel Sanatlar Akademisi'nden mezun olmuş, genç cumhuriyetin genç mimarı Şevki Balmumcu yarışmayı kazanıyor. Cumhuriyetin yeni yüzünü gösterecek modern bir kamusal yapı projesinin,  ilk kez  bir Türk mimar tarafından yapılması memleketimizin  mimarlık tarihi açısından çok önem taşıyor.  Şevket Balmumcu büyük beğeni görüyor. Adı ve projesi gazetelerde, dergilerde geniş övgü topluyor.  Bina 1933 ile 1948 yılları arasında sergi evi olarak kullanılıyor.

1948 yılında sahne sanatlarını halkla buluşturmak amacıyla Ankara'da bir mekana ihtiyaç duyuluyor. Ekonomik durum iyi olmadığı için sergi evini opera binasına çevirmeye karar veriyorlar. Mimarlar odasıyla görüşülüyor. Bu değişimin binanın mimarı olan Şevki Balmumcu tarafından yapılmasının uygun olacağı söyleniyor. Şevki Balmumcu kabul ediyor. Neden olduğu tam olarak bilinmiyor, iş Şevki Balmumcu'ya verileceğine,  Alman mimar  Paul Bonatz'a veriliyor.

Sergi Evi'nin Opera Binası'na dönüşümünün, projenin asıl mimarı olan Şevki Balmumcu'ya verilmemesi, üstelik Alman mimar tarafından  projenin orijinal özelliklerini kaybetmesi, mimar Şevki Balmumcu'nun ruhsal dengesini yitirmesine sebep oluyor. 

On yıl önce, Türk mimarın zaferi diye göklere çıkarılan, modern Türkiye'nin simgesi diye alkışlanan yapı, on yıl sonra yeterince Türk değil, ulusal değil diye bir Alman mimar tarafından değiştiriliyor. On yıllık zaman içinde, kendisi hayattayken böyle bir duruma tanık olmak elbette Şevket Balmumcu'yu çok üzmüştür. Bu olaydan sonra bir daha Ankara'ya gitmemiş.  Kalan ömründe kayda değer pek çalışması olmamış. 1982 yılında 77 yaşında vefat etmiş. 


Memleketimizde acaba kaç kişi bu yaşananları biliyordur? Acaba Ankara'da Opera Binası'na giden kaç kişi opera binasının hayaleti misali sergi evinin ve mimarının hikayesini işitmiştir?  Bu durum Onur Kutluoğlu'nun  master tezinde, Dr. Umut Şumlu'ya birlikte bir grafik roman olarak hazırlamamış olsaydı, öğrenebilir miydim? Sanmıyorum. Grafik roman olarak hazırlanan başka tez var mıdır acaba? Çok merak ediyorum. Çoğalmasını diliyorum. Bu çalışmaların kültürel miraslarımızla  temas kurmamızı sağlayacağını, yurtdışında olduğu gibi memleketimizde de tarihi her taşa her yapıya sahip çıkmamız gerektiğinin önemini fark ettireceğine inanıyorum. Kendilerine çok  teşekkür ediyorum. Takiplerindeyim.

Türkiye'nin mimarlık tarihini, mimarlıkla hiç ilgim olmadığı halde, sıradan vatandaş olarak önemsiyorum. Mimarlık tarihi, hepimizin kişisel tarihi aynı zamanda. İktidarların değişmesiyle, böyle hoyrat müdahalelere izin verilmemesi lazım. Türkiye'de bir dönemden diğerine geçiş yapılırken  yaşanan kim bilir ne çok kırılma hikayeleri vardır. Bunların gün yüzüne çıkması, konuşulması, populerleşmesi, duyurulmasının çok kıymetli olduğunu düşünüyorum.

Daha çok mimarlık hikayeleri gün yüzüne çıksın diye, sizleri bu grafik romanı satın almaya davet etmek istiyorum. Bakınız, işte burada:    

OPERA'NIN HAYALETİ

VIDEO LINK


23 Temmuz 2017 Pazar

Zifirname

Deli Gücük adına aşinaydım. Yalanım yok, konusu nedir, Deli Gücük kimdir bilmiyordum. Tamamı Türk yazar ve çizerleri tarafından oluşturulmuş bir grafik roman olduğunu duymuştum. Zifirname, Deli Gücük'ün üçüncü serisiymiş.  Memleketimin çizgi roman sevdalılarının emeklerini desteklemek amacıyla satın aldığımı söyleyebilirim. Bizim memlekette, çizgi roman çizerek geçinebileceğini düşünmüyorum. O nedenle böyle emek verilmiş yerli üretimleri çok kıymetli buluyorum.  Zifirname'yi kitapçıda gördüğümde, aldığım diğer kitapların arasına koyup kasanın yolunu tutmuştum.  O zamandan bu zamana kör noktamda kalmış olmalı ki bıraktığım yerde  unutmuşum.

Dün gece uyuyamamıştım. Ay bulutların arasına gizlenmişti. Karanlık mı karanlık, sessiz mi sessiz bir gece hüküm sürmekteydi.  Karanlıkta volta atamaktan bezgin düşmüş olmalıyım. İkili koltuğa oturdum. Ayaklarımı altıma topladım. Gene kendimle başım beladaydı. Pişmansız bir rahatlık hayal ettim. Kim bilir saat kaçtı? Koltuğun hemen yanındaki abajura uzandım. Düğmesine bastım. Oda bir nebzecik aydınlandı. Birdenbire Zifirname'yi gördüm. Sehpada, abajurun yanında duruyordu. Kitabı elime aldım. Kabına baktım. Zifiri soğuk rengi ruh iklimime iyi geldi.  Kimi zaman doğruluğunu ispatlayamayacağım, benim bile doğru dürüst anlam veremediğim durumlar yaşıyorum. Kitaptan bir efsun geçtiğini hissettim. Birdenbire gözlerimi kapadım. Bir sayfasını araladım. 97. sayfa.  Nasıl şahane çizimler anlatamam... Sayfaya hızla göz atıp okumaya başladım. Dondum kaldım! İlk okuduğum cümle "Ben senin vicdanınım, boşa uğraşma beni öldüremezsin" diyordu. Şöyle devam ediyordu: "Eskiden doğruları olan bir adamdın şimdi o doğrular sana hükmediyor, doğruların kölesi oldun Deli Gücük. Doğru mu değil mi düşünmüyorsun.. Vicanın ne diyor sormuyorsun artık. Hiç konuşmuyorsun benimle. Sınamıyorsun kendini." 

 
Sonra kitabın ilk sayfasını açtım. "Doğru söylerim halk razı değil, eğri söylerim hak razı değil." diye yazıyordu.  Hışımla kitabın sayfalarını dalgalandırdım. Birbirinden muhteşem çizimler... Resmen efsunlanmıştım. Arkama yaslandım. Kitabı tüm merakımla okumaya başladım.

Dün gece memleketimin  yirmi iki çizer ve beş yazarının hazırladığı Zifirname'deki birbirinden büyüleyici  çizgilerin ve masalların menzilinde o diyar senin bu diyar benim dolaştım dolaştım dolaştım.

"-Ne sakin bir gece değil mi?
-Sen öyle diyorsan.."

Zifirname'ye var ya... Tek kelimeyle bayıldım. Uyumuşum.



27 Mart 2013 Çarşamba

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 27 - Güzel Cemile

Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde, kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Ne bileyim? İsmini bilmediğim bir rüzgâr esiyordu. Beyoğlu'ndaydım. Atlas Sineması'nın girişindeki İstanbul Film Festivali bilet kuyruğundaydım. Saatin akreple yelkovanı birbirini kovalalıyordu. Vakit kısalacağına, bilakis uzadıkça uzuyordu. Önümde güzel bir genç kadın duruyordu. O anda bu genç kadının Levent Cantek'in Dumankara adlı grafik romanındaki kahramanlarından Güzel Cemile olduğunu farzettim. Babası hammaldı. Ayaşlı Faik dedin mi Hacıbayram'da bilmeyen yoktu. Küçücük adamdı. Yüz elli kilonun altına girip  bana mısın demezdi. Anası Zeliha, nereliydi bilmem. Nemruttu. Geçimsizdi. "Yetmiyor herif" diye kaç kere tırmıkladıydı kocasını. Cemile ondördündeydi. Annesi Çorumlu bir ameleyle kaçtı gitti. Annesi kaçınca dımdızlak kalmadı aile. Önce dertlendiler. Sonra kazan kaynadı. Yemek pişti. Hayat bu. Cemile iki kardeşine bakıyor, evi çekip çeviriyordu. Yukarıda Allah var. Alımlı, eti budu yerindeydi. Ne giyse yakışıyor, nasıl dursa gösteriyordu. Mahalle Cemile'yi konuşur, kulağı kıllı külhanlar dolanır oldu. Talibi de çıktı. Alçağın önde gideni, herkese borç takan biriydi. Cemile kabul etmedi. Babası bir gün yük taşırken çöküp kalmış, yatalak olmuştu. Çalışamıyordu. Elde yok avuçta yok. İki bebe sefil... Kolay mı? Cemile çamaşırlara gitmeye başladı. Nuri diye, güya Cebeci'ye apartuman yaptırmaya niyetli, gözleri fırıldak bir kalantor Cemile'ye kancayı taktı. Önce çamaşırlarını yıkattı Cemile'ye... Sonra dil döktü. Kars peyniri, pirzola, helvalar verdi kardeşlerine. Fakirlik zor zenaat, Cemile bilmez mi adamın niyetini? Her gün bıyık buran, göz süzen erkekler var peşinde... Hasta babasına para lazım... Eve para lazım... Yaşamak için para lazım. Canına tak etti Cemile'nin. Nuri'nin teklifini kabul etti. Altı ay sonra oturdukları evi satın aldı. Babasını hususi muayeneye götürdü. Dediler ki doktorla arası iyiydi. Fingirdiyordu. Döndü dolaştı Bantderesi'nde çalışmaya başladı. Güzel Cemile diye namı aldı yürüdü. Milleti kendine hasta ediyor, hüngür hüngür ağlatıyordu. İşler düzeldi derken, işler düzelmese çıkmazdı elbet. Cemile'nin annesi çıktı ortaya. İki gözü iki çeşme "ben ettim sen etme" diyerekten yerlere yata yata. Allahümme Rabbena ortada para olmasa o kadın dönmezdi ya elden ne gelir. Babası mesut, bebeler mesut. Cemile anasını affetmedi  ama oluruna bıraktı. Derdi başından aşkındı Cemile'nin. Kabadayılar vuruşuyordu bunun için. Aşkım diyor. Seviyorum diyor. Az tantana değil bunlar. Kaç kavga. Kaç gürültü. Cemile için ölen biten bayılan çok. Biri hapse giriyor. Bir başkası ucu yanık mektuplar yolluyor. Cemile'nin işi tıkırında görünüyor. Yooo... Öyküyü biliyorum ben. Yeminle hiç göründüğü gibi değil. Ah, sonra Cemile'nin başına, bir bilsen ne çoraplar örülüyor...


Genç kadın, yanlışlıkla  festival bileti kuyruğunda olduğunu öğrenince, sıradan çıktı. Ben de çıktım.  Sinemanın iç salonundaki bilet gişesinin önüne gitti. Ardı sıra ben de gittim. Bir filme bilet aldı. Koşa koşa   iki nolu sinema salonuna daldı. Hemen aynı filme  ben de bilet alıp girdim.  Salon bomboştu diyebilirim. Tam arka çaprazına oturdum. Kucağına koyduğu çantasını araladı. İçinden küçük bir ayna çıkardı. Önce çekingen bir edayla  etrafına, sonra dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi elindeki aynaya baktı. "Allah bahtını açık edecek insanın. Gerisi boş." diye fısıldadiğını işittim. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Güzel Cemile" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.

NOT:  Yazımın bazı cümlelerini  Levent Cantek'in  yazdığı,  Dumankara adlı  grafik romanın içindeki  Güzel Cemile adlı öyküsünden  alıntıladım.