Onun öykülerinde insanı sessizce sarıp sarmalayan, eski bir dostun sıcaklığı vardır. Ahşap kokan eski bir dükkân, genzi yakan keskin bir limon kolonyası, bardağından taze tüten çay buğusu, muhtelif insanlık hâlleri ve ilk gençliğin o kırılgan duyguları... Tüm bunların arasından sızıp gelen incecik bir hüzünle karşılar sizi. Güldürürken kalbinize usulca dokunur... Öyle ki, tam bir kahkahanın ortasındayken bir bakarsınız, içinizde bir yer ansızın sessizleşiverir.
“Talaşlı Şemsiye” de tam böyle bir öyküsüdür işte.
Bu kez, emlakçıda çıraklık yapan bir lise öğrencisinin dünyasına gireriz. Okul çıkışları koşarak geldiği o dükkânda, patronun oğluyla birlikte koşturur, irili ufaklı ayak işlerine bakarlar. Dükkânın direği de, altmış yaşındaki ustaları Ziya Amca’dır. Müşterilere gösterdiği o abartılı, ezici nezaketi, her daim şık kıyafetleri, bembeyaz saçları ve elinden düşürmediği baston saplı siyah otomatik şemsiyesiyle... O yıllarda televizyonda fırtınalar estiren Aşağıdakiler Yukarıdakiler dizisinin uşağı Hudson’a benzetirler onu... Kendi aralarında adı çoktan “Hadsın” olmuştur bile.
Sonrası, iki çocuğun büyüklerin o ciddi, kasvetli dünyası ortasında kurduğu gizli bir oyun alanıdır. Ziya Amca’nın hiç ruhu duymuyor sandıkları küçük muzipliklerden, göz göze gelip kıkırdamaktan, tam yakalanacakken son anda sıyrılmaktan tuhaf bir haz duyarlar. Büyüklerin dünyasını hafifleten, yalnızca ikisine ait sevimli sırlardır bunlar.
Derken, akıllarına çok daha afacan, muzip bir fikir gelir... Hadsın’ın siyah otomatik baston şemsiyenin içine, gizlice kucak dolusu talaş doldururlar. Şimdi tek yaptıkları, sokağa ilk damlaların düşeceği o yağmurlu günü ve şemsiyenin açılacağı o anı beklemektir.
Fakat Hadsın, yağmur yağsa da, o şemsiyeyi bir daha hiç açmaz...
Bir keresinde ise hiç aklına gelmeyecek, taşınması güç bir durum yaşar bizim genç. Haksız yere ağır bir iftiraya uğrar. Çocuktur daha, böylesi bir yükün karşısında ne diyeceğini, kendini nasıl savunacağını bilecek yaşta değildir henüz. Hatta o dakika, büyümekten bile vazgeçmeyi geçirir içinden...
Neler olup bittiğini bilmeyen ustası, çocuğun yüzündeki o kapkara bulutu fark eder. Bir şeylerin fena halde ters gittiğini anlar, yanına sokulup vaziyeti öğrenir. Fakat çocuk, son on dakikadır sinema perdesindeki o boynu bükük Küçük Emrah hallerine bürünmüş, dünyası kararmış halde öylece oturmaktadır.
İşte o an, ustası birden ayağa fırlar! Dükkan kapısının arkasına yaslı duran şemsiyesini kapar. Çocuğun gözlerinin içine bakarak, krallara layık bir reverans yapar ve şemsiyeyi tam başının üzerinde döküm döküm açar! Konfeti gibi yağar talaşlar ustasının bembeyaz saçlarına, şık ceketine... Hadsın, bir anlığına talaşların altında kalmış zamansız bir heykel gibi öylece duruverir.
Çocuk öyle bir gülmeye başlar ki... Sanki ruhundaki bütün zemberekler birden boşalır, o ağır yük göğsünden uçup gider. Dünyaya ve insanlara dair sarsılan güveni, bir ustanın şemsiyesinden dökülen talaşlarla yeniden onarılır. Ve bu şefkatli iyilik, bir çocuğun hafızasına ömrü boyunca unutamayacağı sıcacık bir mühür gibi kazınır.
Şahane bir öyküdür bu, hepsini anlatmadım elbette, illa ki satır satır kitabından okunmalıdır.
Bilirsiniz, insan bazan koca koca nasihatler dinlemek değil, sadece birinin yanında durup onunla birlikte gülmek ister. “Boş ver” denmesini değil, “Dur, az daha dayan, sesini yutma, gül ve hatta meydan oku!” diyen sıcacık bir varlığı hissetmek ister.
Attila Atalay’ın öyküleri tam da bunu yapıyor bana. Yüreğime dokunuyor, hafifçe acıtıyor hatta. Ama sanırım o acı, insan olduğumu yeniden hatırlatıyor.
Ben bu öyküyü tam da daraldığım bir anda okudum ve bana çok iyi geldi. Bir zamanlar bir ustanın çocuğa uzattığı o şefkat, yıllar sonra bir yazarın kelimelerine, oradan da benim yüreğime sızdı.
Belki de benim de yapmam gereken bu... Birilerinin fırtınalı gününde, içinden sadece neşe ve iyilik dökülecek o talaşlı şemsiyeyi açabilmek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder