27 Mart 2013 Çarşamba

Sinemada Oynadığım Farzetme Oyunum - 27 - Güzel Cemile

Eski huyumdur. Çocukluğumdan beri  insanları seyretmeyi severim.  Bu huyum sayesinde can sıkıntısı diye bir şey bilmem. Aynı bir sinema perdesine bakar gibi mütemadiyen insanları seyredebilirim. Kim olduklarını, neler düşündüklerini tahmin etmeye girişmek hoşuma gider. Özellikle sinemaya gittiğimde oynadığım farzetme oyunum vardır. Film başlamadan önce, sinemanın loşluğunda kendilerini oturdukları koltuğa rahatça bırakan seyircileri belli etmeden seyrederim. İnsanların suretlerinde, kitaplarda okuyup hafızamın kuytu çekmecelerine kendiliğinden yerleşmiş irili ufaklı roman kahramanlarının izlerini  sürerim. Bu benim için anlatılmaz heyecan verici bir oyundur. İnsanların görüntülerinden çok iç dünyalarını görmek, duygularına erişmek isterim. Sinemanın o efsunlu loşluğunda etrafıma bakınırım. Bu insanların kim bilir ne sırları, ne korkuları, ne huzursuzlukları vardır diye aklımdan geçiririm.  


Ne bileyim? İsmini bilmediğim bir rüzgâr esiyordu. Beyoğlu'ndaydım. Atlas Sineması'nın girişindeki İstanbul Film Festivali bilet kuyruğundaydım. Saatin akreple yelkovanı birbirini kovalalıyordu. Vakit kısalacağına, bilakis uzadıkça uzuyordu. Önümde güzel bir genç kadın duruyordu. O anda bu genç kadının Levent Cantek'in Dumankara adlı grafik romanındaki kahramanlarından Güzel Cemile olduğunu farzettim. Babası hammaldı. Ayaşlı Faik dedin mi Hacıbayram'da bilmeyen yoktu. Küçücük adamdı. Yüz elli kilonun altına girip  bana mısın demezdi. Anası Zeliha, nereliydi bilmem. Nemruttu. Geçimsizdi. "Yetmiyor herif" diye kaç kere tırmıkladıydı kocasını. Cemile ondördündeydi. Annesi Çorumlu bir ameleyle kaçtı gitti. Annesi kaçınca dımdızlak kalmadı aile. Önce dertlendiler. Sonra kazan kaynadı. Yemek pişti. Hayat bu. Cemile iki kardeşine bakıyor, evi çekip çeviriyordu. Yukarıda Allah var. Alımlı, eti budu yerindeydi. Ne giyse yakışıyor, nasıl dursa gösteriyordu. Mahalle Cemile'yi konuşur, kulağı kıllı külhanlar dolanır oldu. Talibi de çıktı. Alçağın önde gideni, herkese borç takan biriydi. Cemile kabul etmedi. Babası bir gün yük taşırken çöküp kalmış, yatalak olmuştu. Çalışamıyordu. Elde yok avuçta yok. İki bebe sefil... Kolay mı? Cemile çamaşırlara gitmeye başladı. Nuri diye, güya Cebeci'ye apartuman yaptırmaya niyetli, gözleri fırıldak bir kalantor Cemile'ye kancayı taktı. Önce çamaşırlarını yıkattı Cemile'ye... Sonra dil döktü. Kars peyniri, pirzola, helvalar verdi kardeşlerine. Fakirlik zor zenaat, Cemile bilmez mi adamın niyetini? Her gün bıyık buran, göz süzen erkekler var peşinde... Hasta babasına para lazım... Eve para lazım... Yaşamak için para lazım. Canına tak etti Cemile'nin. Nuri'nin teklifini kabul etti. Altı ay sonra oturdukları evi satın aldı. Babasını hususi muayeneye götürdü. Dediler ki doktorla arası iyiydi. Fingirdiyordu. Döndü dolaştı Bantderesi'nde çalışmaya başladı. Güzel Cemile diye namı aldı yürüdü. Milleti kendine hasta ediyor, hüngür hüngür ağlatıyordu. İşler düzeldi derken, işler düzelmese çıkmazdı elbet. Cemile'nin annesi çıktı ortaya. İki gözü iki çeşme "ben ettim sen etme" diyerekten yerlere yata yata. Allahümme Rabbena ortada para olmasa o kadın dönmezdi ya elden ne gelir. Babası mesut, bebeler mesut. Cemile anasını affetmedi  ama oluruna bıraktı. Derdi başından aşkındı Cemile'nin. Kabadayılar vuruşuyordu bunun için. Aşkım diyor. Seviyorum diyor. Az tantana değil bunlar. Kaç kavga. Kaç gürültü. Cemile için ölen biten bayılan çok. Biri hapse giriyor. Bir başkası ucu yanık mektuplar yolluyor. Cemile'nin işi tıkırında görünüyor. Yooo... Öyküyü biliyorum ben. Yeminle hiç göründüğü gibi değil. Ah, sonra Cemile'nin başına, bir bilsen ne çoraplar örülüyor...


Genç kadın, yanlışlıkla  festival bileti kuyruğunda olduğunu öğrenince, sıradan çıktı. Ben de çıktım.  Sinemanın iç salonundaki bilet gişesinin önüne gitti. Ardı sıra ben de gittim. Bir filme bilet aldı. Koşa koşa   iki nolu sinema salonuna daldı. Hemen aynı filme  ben de bilet alıp girdim.  Salon bomboştu diyebilirim. Tam arka çaprazına oturdum. Kucağına koyduğu çantasını araladı. İçinden küçük bir ayna çıkardı. Önce çekingen bir edayla  etrafına, sonra dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi elindeki aynaya baktı. "Allah bahtını açık edecek insanın. Gerisi boş." diye fısıldadiğını işittim. Tam o anda sinemanın  ışıkları karardı. Film başladı.  Ben "Güzel Cemile" olduğunu farzettiğim kadını unuttum. Beyaz perdenin  o muazzam illüzyonuyla usulca filmin mecrasına  aktım.

NOT:  Yazımın bazı cümlelerini  Levent Cantek'in  yazdığı,  Dumankara adlı  grafik romanın içindeki  Güzel Cemile adlı öyküsünden  alıntıladım. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder