çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çocukluk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Ve Büyükannem Ve Çocukluk Ve Fatma Girik


Büyükannem, ruhu rahmet istedi, nasıl kendine has bir kadındı anlatamam.  Onun, bir aralar, mütemadiyen sabah ezanında evden çıktığını söylesem, inan abartmış sayılmam. İkimiz aynı odada uyuduğumuz için, ne kadar itinalı davransa da, tıkırtısına illa uyanırdım. Uykum kaçmasın diye gözümü iyice açmak istemez, her defasında kirpiklerimin arasından şaşkınlıkla ona bakardım. Çok merak ederdim. Acaba her sabah nereye giderdi? Bazan,  aklım sıra şaka yapacağım ya… Önce… “Aaa!.. Büyükanne,  sabahın bu saatinde nereye gidiyorsun?” diye sorardım. Ciddi bir kadındı büyükannem. Ben kime çekmiştim bilmiyorum ama büyükanneme çekmediğim ayan beyan belliydi. Sakın yanlış anlaşılmasın, sert, despot, dediği dedik biri asla değildi. Hayrandım ona… Çok seviyordum. Sadece değişikti. Mesela pek gülmezdi.  Zaten hocaydı.  Sol kaşını kaldırdığında, hoşlanmadığı bir vaziyet var demekti. İnsanları seyrederdim. Büyükannemi tanıyan tanımayan herkes, onun tavrından, duruşundan mutlaka etkilenirdi. Karşısında kim varsa, otomatikman hareketlerine  ya da konuşmasına  çekidüzen verirdi. Kardeşim dahil, benden başka, evdeki herkes, aklı başında kişilerdi. Ben evlatlıktım belki, bilmiyorum. Çünkü şimdi olduğum gibi, çocukluğumda da sulu sepken biriydim. Aklıma geleni, büyükanneme dahi, temkin süzgecinden geçirmeden pattadanak söylerdim.  Zaten hayal dünyam genişti.  Hâl böyle olunca, beynimin içinden  aklıselim düşünceler pek geçmezdi. Sabahın alaca karanlığında evden parmaklarının ucunda çıkıyordu ya… Allahım, ne feciydim… Büyükannemi bilmediğim bir caminin avlusunda, bilmediğim bir caminin hocasıyla gözgöze hayal ederdim. 

Haydi kendi kendine hayal ediyorsun, bari belli etme değil mi? Nerdeee? Şimdi düşünüyorum da, inan çözemiyorum, acaba nasıl cüret ederdim? İlla şaka yapacağım ya! Üşenmezdim. Yatağımdan usulcacık kalkardım. Bembeyaz, upuzun geceliğimle, çıplak ayaklarımı buz gibi marleylerde sürükleye sürükleye, adeta bir uyurgezer gibi usulca yanına giderdim.  Fısıltılı bir sesle ne derdim biliyor musun? Allahım yarabbim… İnan söylemeye utanıyorum… “Aaa! Büyükanne, sen cami hocasıyla flört mü  ediyorsun yoksa?” derdim. Flört kelimesi yeni girmişti bilgi dağarcığıma da, cümle içinde kullanmayı deniyordum belki, ne bileyim? Büyükanneme nasıl söylenir bu söz? Cahil cesareti olduğunu farzediyorum... Vee... Lakırtımı işitince, elbette hışımla bana dönerdi. Gözlerinde kırpkırmızı şimşekler, çakmak çakmak yanıp sönerdi. Ürkerdim tabii... İşi oyuna vurur, bir şey söylemesine fırsat vermezdim. Kirpiklerimi kırpıştırarak  tüm şirinliğimi takınır, sevgiyle büyükanneme gülümserdim. Sonra  dudaklarımı büze büze, “Aaa! Fatma Girik gibi hani büyükanne, hatırlasana, filmde sabah erkenden cami avlusunda Cüneyt Arkın'la buluşuyorlardı ya!” derdim. İfadesindeki öfke anında  sönerdi. Hissederdim.  Resmen gülümseyeceğinden ürkerdi.  Her ne kadar sert tona akortlamaya çabalasa da, sesi kendisini bile şaşırtacak kadar yumuşacık çıkıverirdi... “Evladım, ben artist miyim?” derdi.  Dayanamazdım. Boynuna atlardım. Yanaklarını defalarca öperdim. “Sen Fatma Girik’ten daha güzelsin!” derdim.  

Ah, büyükannem benim... Canımdı. Kaç yaşında olursa olsun, o da kadındı nihayetinde... En sevdiği artist Fatma Girik'e benzemek hoşuna giderdi. İşte tam o an… Hani Fatma Girik’e benzediğini işittiği o an… Bir mucize olur… Büyükannem önce hafifçe gülümserdi. Sonra dayanamaz, omuzlarını titrete titrete, kıkır kıkır gülerdi. Büyükannem kahkahayla bile gülerdi desem kimse inanmazdı bana. Çünkü benden başka kimse onun kahkahayla güldüğünü görmedi. Biz iki sırdaştık. Merak ettiğim, kimselerin ona sormaya cesaret edemeyeceği mahrem sorular sorardım.  Anneme bir iki kez büyükanneme sorduğum soruları anlatmaya kalktım. “Uydurukçu kız, Resmiye anne konuşur mu öyle ayıp şeyler,” dedi. Baktım söyleyeceklerime inanmayacaklardı… Kimseye anlatmadım. Büyükannemle aramızda kaldı. Şimdi düşünüyorum da... “Büyükanne, sen hiç büyükbabamla filmlerdeki gibi öpüştün mü? ” diye sorduğum günkü yüz ifadesi... Ve...  Kimseler bilmez… Hele o sırlı ifadenin arkasından kafasını arkaya atarak, koparttığı şen  kahkaha var ya... Resmen bir mıh gibi  işlenmiş hafızama... Ne güzeldi!..

Hoppala!.. Niçin anlattım şimdi bu eski hikayeleri?  İnan  anlatmak isteğim bambaşka bir şeydi.  Aslında, büyükanneminin her sabah hasta arkadaşına neden ziyarete gittiğini  anlatmaya başlayacak, sonra onun kardeşliğin, arkadaşlığın nasıl en büyük zenginlik olduğu hakkındaki muhabbetlerinden, bu hafta arkadaşlarımla ve kardeşimle yaptığımız gezilere gelecektim ki... Hafıza ne tuhaf bir kutu değil mi? Bakar mısın, parmaklarımdan, hiç aklımda yokken, neler neler döküldü. Du bakalım.  Şimdi yorgunum.  Uykum geldi. Bilmiyorum.  Sonra devam ederim belki.  Heeyy... Baksana... Önce... Gülümse... Gülümse haydi....

14 Mart 2013 Perşembe

Zamanın Çizgili Tarihi - Bakıyorum Gençliğim Geçiyor Uzaklardan


"bakıyorum gençliğim geçiyor uzaklardan
dudaklarımda bir ıslık
kitapların on lira olduğu zamanlardan"

Murathan Mungan / Mırıldandıklarım / Gece ve Müzik



İşittiğimden beri, Levent Gönenç'in 1992 yılında basılmış, Zamanın Çizgili Tarihi adlı kitabının takibindeydim. Kaç sahafa sordum kimbilir? Yoktu. Yapı Kredi Yayınları'ndan, Doğan Kardeş İlkgençlik Kitaplığı'nın 49. kitabıymış. Taaa o günlerden bugüne kalır mı? Düşünsene... 21 yıl öncesinin kitabıydı. Öğrendiğime göre bu kitap bir günlüktü. Ancak, bildiğim günlüklerden çok farklıydı. Çünkü yazar 13 yaşından itibaren çocuktan ilk gençlik dönemine geçişini çizgiyle kaleme almıştı. Her çiziminin altına da, bir kaç cümle  yazmıştı. Duydum ya böyle bir kitabın varlığını... Nasıl merak etmiştim anlatamam. Çöp adam bile çizmeyi becerebilen biri değilim. Yüce Tanrı, sanatından  bir nebze damlatmamış bana ne yazık ki...  Amaaaa duuur!.. Çizgiden etkilenen bir  bünye lütfetmiş... Çizmek elimden gelmese bile, bari çizgilerin menzilinde dolanmayı seven biriyim. Çok şükür!..  Diyeceğim odur ki, kafama takmıştım bir kere... Bu kitabı illa bulmalıydım. Nanananoom!.. Sonunda sanal sahafta buldum! Kitap üç gün önce kargoyla ofise geldi. O gün bugündür masamın üstündeydi. İtiraf etmeliyim ki, bugüne kadar açıp içine bakamadım. Zamanın Çizgili Tarihi'nin yazarı Doçent Dr. Levent Gönenç, bir hukukçuydu. Üstelik  Anayasa Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyesiydi. Türkiye'de Seçim Uyuşmazlıkları ve Çözüm Yolları diye bir kitabı ve ciddi ciddi yazılmış Türkçe ve İngilizce sayısız makalesi vardı. Yalanım yok. Yazarından korkmaktaydım. Ne yapabilirim? Her zaman söylüyorum, tuhaf ve önyargılı biriyim. Halim böyleyken, ne kadar merak etsem de,  bu kitabı okumaya sorgu sual etmeden nasıl girişebilirdim?  Kitabın okurunu sorgulamasını ve okumamı onaylamasını sabırla beklemeliydim.  Zaten üç gündür ziyadesiyle arazideydim. Ofise ara ara geldim. Kitabı elime dahi alamadım. Sadece odama girdikçe kitaba ürkek gözlerle baktım. Bu akşam  işim  geç bitti.  Ofistekiler çoktaan evlerine gitmişlerdi. Pencereden dışarıya baktım. Karanlık yeryüzüze adamakıllı yerleşmişti. Yorgundum. Bilgisayarımı kapamadan önce hafif bir müzik açtım. Koltuğumda arkama yaslandım. O an... Nedense  Murathan Mungan'ın Gece ve Müzik adlı şiirini hatırladım. Der ya hani... "Ne zaman otursam gecenin başına... Ne zaman müziğin... Göçüyorum boş kağıdın sessizliğine... Kalbim, kapatılmış kireç kuyusu akıyor kendine...  Bakıyorum gençliğim geçiyor uzaktan... Dudaklarında bir ıslık... Kitapların on lira olduğu zamanlardan."  O anda Zamanın Çizgili Tarihi'yle göz göze geldim. Kitabın bana gülümsediğini hissettim. Usulca elime aldım. Kapağındaki çizime tüm merakımla baktım. Sevimli bir çizimin altında,  şu cümleler vardı...  "Bugün Yekta tatilden döndü... Orada kendine bir kız bulmuş... Onu kıskanıyorum... Hayallerim acıyor."  Levent Gönenç'in hem çizimi, hem  o ilk çocukluk dönemine ait bu masum ifadesi hoşuma gitti.  Birer birer sayfalarını aralamaya, yazdıklarını ve çizdiklerini ilgiyle bakıp okumaya başladım.  Sana bir şey söyleyeyim mi, Zamanın Çizgili Tarihi'ni aramama ve peşinde koşmama değdiğini düşünüyorum. Kitaplarımın arasına enfes bir çizgi günlük girdi. Keşke bu kitap yeniden basılsa... Keşke... Çünkü ebeveynlerin, öğretmenlerin hatalarını farkedeceği, aynı buhranlı çocukluk yollarından geçmekte olan gençlerin kendilerini bulabileceği, ilaç niyetine okunması gereken bir kitap olduğuna inanıyorum. Ne yalan söyleyeyim, Zamanın Çizgili Tarihi'ni çok sevdim.

 
 
 
 
 
 
 
 


17 Temmuz 2012 Salı

Kahve Molası - Gülmekten Ölürdüm....

Yaz günleri böyledir işte.  Güneş bulutların arasından gerim gerim gerilerek süzülür.  Deniz sanki uçup göğe karışıverecekmiş gibi görünür.  Elimde kahve fincanı, ofisin camından denizi seyrederken, acaba gene o günlerdeki gibi hayal edebilir miyim, diye aklımdan geçirdim. Böyle sıcak yaz aylarında okul yoktu tabii... Bütün sokaklar benimdi.  Hava çok sıcaksa, sokağa çıkmama izin vermezlerdi. Eğer evdeysem, elbette her hareketim göze değerdi. "Uslu dur, çok terliyorsun, ceryanda kalma, hasta olmayasın!" diye ardımdan seslenirlerdi. Ben söz dinlerdim. Hemen balkonun gölge bir köşesine çöküverirdim.  Dizlerimi göğsüme toplardım. Ellerim çenemde, evlerin çatılarının arasından gözüken denize bakarak oyalanırdım.  Ah, hele annemin ütü gününe denk gelmişsem eğer... Hiç unutmam  sanki dün gibi hepsi... Güneşte kurutulmuş çamaşırların saf sabun kokusu sıcakta çabucak tüm eve yayılıverirdi. Annemin küçük radyosu hep açık olurdu. Radyodan efkârlı bir şarkı sesi gelirdi.  Annem ütü yaparken şarkıya eşlik ederdi. Radyodan gelen efkârlı şarkının melodisi, annemin huzurlu sesi, ütülenince çamaşırın saldığı o harikulade kokuyla birleşirdi. Büyülenirdim. Hemen başım dönüverirdi. İşte o zaman hayale dalar, beton binalar üzerinden atlayarak denize ulaşacağımı, denize ulaşınca da, vapurla filan değil, dalgaların peşisıra  suların üzerinde yürüyerek İstanbul'a varacağımı düşlerdim. İstanbu'u çocukluğumdan beri sevdim. Tam o anda bir el usulca omuzuma dokunuverirdi. Büyükannem... Ah, büyükannem gülerek "nerelere daldın gene kızım?" der, elindeki soğuk gazozu yanağıma değdiriverirdi.  Ben de gülerdim. Tam onun gibi gülmek için gözlerimi iyice kısar, kirpiklerimin yanaklarımın içinde kaybolmasını arzu ederdim. Hemen elindeki gazozu alıverirdim. Ayağa fırlardım bu durumda... Gazozu kafama dikiverirdim. Mavi marleylerin üzerinde  parmaklarımın ucunda seke seke yürür, kendimi denizin üzerinde yürürmüş gibi farzederdim. Büyükannem "ne olacak bu kızın sonu?" diye seslenirdi...  Boynuna atlar, buruşuk yanaklarından defalarca öperdim. Çok hoşuna giderdi... Gülerdi... Gülerdim... Gülmekten ölürdüm...    

16 Ağustos 2011 Salı

Çocukluk Ve Anne Ve Vişne


Niye bilmiyorum? Az önce aklıma vişne geldi. Evet, vişne… İyi ama neden vişne aklıma gelince, dilimin değil yüreğimin kamaştığını hissettim? Sanırım annemi düşündüm. Annem şahane vişne reçeli yapardı.  Ben... Mutfakta... Annemin vişne reçeli yapışını mutlulukla izlerdim. Beyaz bir elbise giyerdi. Kestane rengi saçlarını omuzlarının üzerine dökerdi. Arada tek elinin tersini ensesine sokar, önüne düşen saçlarını arkaya doğru iterdi.  Allahım, nasıl da güzeldi. Masallardaki peri kızları böyle olmalı derdim. Oturduğum yerde yanaklarımı avuçlar, dirseklerimi masaya dayardım.  Büyük bir hayranlıkla annemin vişne reçeli pişirmesini seyrederdim. Annemin mutfaktaki küçük radyosu hep açık olurdu. Radyodan dokunaklı bir tango  sesi gelirdi.  Annem  akan suyun altında vişneleri teker teker yıkarken, melodinin peşi sıra  şarkıya  eşlik ederdi.  Çok küçüktüm. Nereye otursam ayağım yere değmezdi. Sandalyenin boşluğunda sarkan ayaklarım müziğin ritminde  kendiliğinden ileri geri giderdi. Akan suyun şırıltısı, radyodan gelen içli şarkı, annemin huzurlu mırıltısıyla iç içe geçerdi. Beni bu sesler sarhoş ederdi.  Başım dönerdi önce. Sonra mutfak dönerdi. Sonra her eşya olduğu yerde ayrı ayrı dönerdi. Büyülenirdim. Annemin susmasını hiç istemezdim. Çıt çıkarmadan sessizce izlerdim. Tam o anda… Tam o anda işte… Annem  usulca başını bana doğru çevirir… Gülüverirdi. Allahım, onun gibi güzel olmayı ne çok isterdim!  Tüm şefkatiyle  gözlerimin içine  bakar “Tatlı kız. Sen ne uslu şeysin öyle!” derdi.  Çocukluk işte… Yüreğim hemen kabarır, sevinçle pır pır ederdi. Ben söz dinlerdim. Hemen karşılık verir ben de ona gülerdim. Acaba gülüşüm anneme benzer miydi? Dayanamaz elindeki vişnelerden birini ağzıma atıverirdi. Komik mimiklerle yüzümü ekşitirdim.  “Şımarık kız gene abartıyorsun” derdi.  Ama şakalarıma hep çok gülerdi. O gülünce yüreğim havalanırdı her seferinde... Ben de gülerdim. Gülerdik birlikte…  Vişne aklıma gelince, dilimin değil yüreğimin neden kamaştığını şimdi anladım. Annem cennette vişne reçeli yapıyordu belki… Öyle işte…