şimdi oturdum bilgisayar başına.. canım içimden ne gelirse yazmak istiyor.. anlarsın ya.. parmaklarımdan ne dökülürse.. bırakacam sözcükleri şöölee.. nebileyim... kendimin yalın halimle.. şimdi böyle yazınca.. aklıma
metin üstündağ geldi iyi mi..
beni soran olursa.. madde E şıkkı der ya sözgelimi
.. seviyorum metin üstündağ'ın langadank'larıyla oynamayı ne yapabilirim.. tamam.. metin üstündağ langadanklarını kendime uyarlasam.. misal şöyle başlasam.. desem ki..
ömrümün bir yerinde köyümde ofisteyim.. hava hüzündioksit.. bir yeryüzü perşembesi yaşıyorum amorti.. taksimetrem pişmanlıklar yazıyor.. tamam işte.. böyle.. çok sevdim.. aklıma gelenlerle devam edeyim.. masada bir kitap duruyor.. son günlerde
james joyce'un
sanatçının bir genç adam olarak portresi adlı kitabını okuyorum.. son bölümüne geldim.. yarı otobiyografik bir roman.. türkçe'ye
murat belge çevirmiş.. gelecekte yazar olacak james joyce'un çocukluk ve ilk gençlik yılları anlatılıyor.. nasıl baskıcı bir aile.. fena halde din taassubu sahibi bir okul ve koyu katolik irlanda ortamı anlatamam.. kitapta, günah işleyince cehennemde başa gelecek vaziyetleri anlatan bölümleri okuyunca.. dışarıya çıkmak, hatta nefes almak istemiyor insan... hele o körpecik yaşında bu muhabbetlerle büyüyen çocuğun duygularını okuyunca.. hele hele her şeyin günah sayıldığı durumlardan kaçınmak için tüm duyu organlarına yaşattığı işkenceleri okuyunca.. ahh.. feci.. feci.. okudukça.. sanki romandaki kahraman
stephen dedalus yerine o duyguları sen yaşamış gibi oluyorsun.. öyle böyle değil.. çok etkileyici bir kitap.. daha bitmedi.. bitirince enine boyuna yazarım belki.. bak işte yazımın tam burasına gene
metin üstündağ'tan bi
langadank'ı eklemek içimden geldi.. şöyle..
off.. çok sıkıldım yahu.. ikinci kanalı yok mu bu hayatın.. yoksa.. yaşamıyoruz da.. yalnızca resimlerine mi bakıyoruz dünyanın.. inan
araya bu langadankı
yazmak.. bana ilaç gibi geldi..
bak şimdi.. bu kitabı okuyup genç bir insanın yaşamının.. ebeveynler.. öğretmenler.. gelenekler.. ağır din baskısı nedeniyle.. nasıl çileli bir sürece döndüğünü.. eğer kendisine bağlanan at gözlüğünden silkelenip kurtulmazsa.. yaşamının sonuna kadar nasıl etkileyebileceğini düşününce.. bir vakitler izlediğim bazı filmler aklıma geldi..
çoğunluk adlı film sözgelimi.. bu filmdeki geleneksel, baskıcı baba karakteri nedeniyle, annesinin deyimiyle.. hayatında bir defa bir şeyi sonuna kadar istemeyi bilmeyen bir çocuk
mertkan'ın, o acınacak halini yönetmen o kadar güzel sinemaya aktarmış ki.. etkilenmemek mümkün değil.. sonra
özgürlük yolu'nda gene aile sorunları nedeniyle genç
alexander supertrup'un vaziyeti.. özgürlük yolunda, alexander ruhunu kurtarmayı bilmişti.. istediği hayalin peşinden gidebilmeyi becerebilmişti bari.. ya
siyah kuğu'daki güzel balerin
nina.. hatırlasana.. nasıl aşırı kontrolcü bir anne modeli vardı bu filmde.. ve neticede ortaya çıkan şizofrenik bir kız evlat.. nina.. daha önce izlediğim bu üç film.. ve şimdi okumakta olduğum james joyce'un kitabı.. sanatçının bir genç adam olarak portresi.. herbiri baskıcı ebeveynlerin ve de yasaklayıcı toplumların yarattığı insanların halini yüzümüze şamar gibi vuruyor.. gerçek dünyada yok mu bunların örnekleri.. çoookkk... ne yazık ki çoğunluk olduğunu söyleyebilirim.. söyler misin.. gene metin üstündağ langadank'ı anmayayım da ne yapayım şimdi..
belki de film icabı her şey.. bu dünya bu insanlar.. belki..